Başkalarının Çocukları

Karşılaşmamız öyle ani oldu ki, ikimiz de şaşkınlıktan ne yapacağımızı bilemedik. Daha on dakika olmuştu ayrılalı, bilemedin on beş. Küçükken çok sevdiği şeyi bu sabah ta yapmış, artık sevmiyordu ama onu kızdırmak pahasına da olsa gözden kayboluncaya kadar mutfak penceresinden el sallamıştım. Kızlardan biri, dişi telli olan, elini arkasına sakladıysa da göreceğimi görmüştüm.

Davete icabet etmemek olmazdı, okul yolcusu evden çıkar çıkmaz ekmek alma bahanesiyle arkasından ben de çıktım. Fazla bir seçeneğim olmadığı için, arabaların arasından bata çıka yürümüş, egzoz dumanı soluyarak sevdiğim sokaklardan geçmiştim, yalnızca adı Hoşsohbet olduğu için bile severdim onları, ya da Yelkovan, Yeni Gelin. Varış çizgisi evin eşiği olacak olan son turum için başlangıç noktası olarak muhtarlığın arkasındaki parkı seçtim. Az tereddütlü bu ani kararım hoşuma gitmişti. Kırmızı tuğlalı minyatür ev kapalı, ferforje kapının asma kilidi bile üstündeydi daha. Kim burayı soymak ister ki, böyle çift kapılar, çift kilitler, pencereler de demirli, muhtar mı pimpirikliydi yoksa eşek ve sağlam kazık arasındaki ilişkide miydi marifet?

Mahallemizde birkaç tane park(cık) var, olsun, hiç yoktan iyidir yine de. Bu minik şeylerin tatlı sürprizlerini, içlerinden geçen merdivenleri arşınlamayı, çoktan gizemini çözdüğüm bir labirentin içinden geçer gibi bir üst ya da bir alt sokağa çıkmayı da seviyorum. Ancak evcil hayvanlar kadar uzağa gittiğim ilk zamanlardı, mahallemizi tanıma turları atıyordum, mini minnacık oluşlarından sebep, onları yüksek bloklu yeni nesil sitelerin özel yeşil alanları sanmış, girmeye cesaret edememiştim. Sonra günlerden bir gün, Aice’i Harikalar Diyarı’na götüren tavşan misali öğrencilerin peşine takıldım, konuşmalarını dinledim, formalarındaki armalardan hangi okula gittiklerini tahmin etmeye çalıştım, sırtlarındaki ağırlıklara hayıflandım, sabah telaşelerini taklit ettim ve en az onlar kadar kararlılıkla yürüdüm bu vahacıkların içinden.

Vestiyer niyetine kullandıkları bankın etrafında kızım da arkadaşlarıyla beraber ayakta duruyordu, ne vardı bunda? Küçük sınıflar koşar adım yola düşerken liseliler hiç acele etmezler, en az iki, üç kişi olur olmaz dururlar, okula gitmeden önce takılacak bir yer bulur, sınıfa girmek için de son dakikaya kadar beklerler orada. Her gün Starbucks’a oturulmaz, hem orda çok göz önünde olurlar, öğretmen, veli ve bilumum tanıdık gözlerin. Harçlıkları da yetmez her Allah’ın günü oradan kahve içmeye, ama ne gam, onlar da bir orta boy karton bardağı ağızdan ağıza dolaştırırlar, bazen de tek bir dal sigarayı. En hafifinden bir direnme biçimidir durmak, gülmek, yüksek sesle konuşmak, abartılı kahkahalar atmak, bir de gözlerini kaçırmadan en tumturaklısından sövmek, başını yere eğmeden, erkekler gibi. Anne babayı sıkıcı, hayatı çekilmez bulacaksın, kardeşleri baş belası, yavru kedileri sevimli, okulu gereksiz, sistemi baştan ayağa kusurlu. “Varoluşsal sıkıntılar işte!” Neticede büyüyorlar, öfkeli, huzursuz ve bir o kadar da güvensizler.

Onunla beraber döndükleri dünyada alan kapmacaydı oynadıkları oyun. Henüz sobelenmelerine vardı daha, bırakalım da öyle kalsınlardı. Onlar pırıl pırıldılar, elbet yollarını bulacaklardı ve lütfen tanrım, yolları açık olsundu. Bize düşen gönül gözüyle bakmaktı, biraz sakin, az da bilge olmak, elbette her şey yoluna girecekti, hava şerbet gibiydi. İyi ki, ıhlamur ağacının sarıya duran yaprakları arasından salona giren gün ışığı beni çağırmıştı da, ben de ikiletmemiş, atmıştım kendimi sokağa.  

Karşılaşmamız öyle ani oldu ki, ikimiz de şaşkınlıktan ne yapacağımızı bilemedik. Daha on dakika olmuştu ayrılalı, bilemedin on beş. Küçükken çok sevdiği şeyi bu sabah ta yapmış, artık sevmiyordu ama onu kızdırmak pahasına da olsa gözden kayboluncaya kadar mutfak penceresinden el sallamıştım. Kızlardan biri, dişi telli olan, elini arkasına sakladıysa da göreceğimi gördüm. Mont ve çanta yığınının altına ittirdiği şeyi gizlemeye çalışan benimki zaman fakiriydi ve dolayısıyla o da beceremedi, zira beyaz kalemin kahverengi poposu dışarda kaldı. Yine de konduramadım, yanmayan sigara zaten içilmemiş olandır -oracıkta uydurduğum özlü söze sıkıca tutundum. Ucuna iliştiği bankta açık ağzı havaya dikili paketten kaçırdığım bakışlarımı kızlara çevirdim. Üçü de bir refleks olarak gülüyordu, yayılan ağızları kulaklarına vardı ve oradan öte yol olmadığı için de vardığı yerde asılı kaldı. “Sabah akşam sizi konuşuyoruz evde,” dedim, baskın zedelere. Tahmin etmeye çalıştığım isimlerden ancak birini tutturabildim, ortam yumuşasın diye mi, yoksa söyleyecek başka söz mü bulamamıştım bilmiyorum. Normal şartlarda konuşacak bir şey bulmakta zorluk çekmem ama şartlar normal değildi. Sanki ben yakalanmıştım. Ekmek almaya çıktığımı filan geveledim, bugün ikinci kez kızıma, ilk kez arkadaşlarına iyi dersler dileyerek koşar adım uzaklaştım. Gece yağmur yağmış olmalı, plastik, kobalt mavisi kaydırağın önüne su birikmiş. Başka zaman olsa minik ayakları suya sokar, tam ortasına bezli popolar düşürürdüm hayalimde, şimdi hiç havamda değilim. Ne turuncu sonbahar, ne inceldiği yerden kopan yapraklar, değişim, dönüşüm, tohum, iyi niyet sosuna batırılmış mantralar, duyduğum yerde mal bulmuş mağribi gibi üstüne atladığım olumlamalar…hiç biri. 

Omuzlarım külçe gibi kapaklandı üstüme, aralarına kaçmış bir çare başım önde, ayak uçlarım teskin mi etsin, teselli mi, bilmiyor, ikisini de deniyor. Bir sağ, bir sol, bir sağ…Ellerim ceplerimde, mümkün olsa tekmil ben de girerim oraya, karanlık bir yere, dizlerimi karnıma çekip derin bir kuyunun dibinde kaybolmaya. Daha az evvel, ağaç diplerinden yürüttüğüm at kestanelerini sıktım avuç içlerimde. Bundan önceki turumda ve ondan da öncekinde dilimden kalbime gönderdiğim dualar mırıldanmıştım buradan geçerken, tanıdığım tanımadığım tüm çocuklara.” 

Şimdi ben ne yapacaktım, nasıl sakin kalacak, gönül gözüyle filan bakacaktım? Her şey gözümün önünden geçip giderken görmemeyi mi tercih etmiştim, aymazlığımın sebebini nerede aramalıydım? Daha çok küçüktü, çok erken. Mesela ben üniversitede bile içmemiştim bu mereti, sonradan olan tiryakilerdendim. Babası ha keza.

Telefonum çaldığında önümde bir kişi kalmıştı, benimki arıyor, sıramı hemen arkamdan gelen hamile kadına verdim. Vermeyip de ne halt edecektim, laf! Aramış, çünkü bu konuşmayı akşama bırakmak istemiyormuş. Küçükken de böyleydi, iş küslüğe varsın istemezdi, bir yolunu bulmadan içi rahat etmez, çatışmaktansa uzlaşmayı yeğlerdi. Fırıncı, bir elinde bez torba, diğeriyle karnını sıvazlayan kadına ekşi mayalı ekmeğini uzattı, bir de şu glütensiz olanlardan. Kızlar çok utanmış, keşke böyle tanışmasalarmış benimle, denemişler sadece, strese iyi gelirmiş belki, malum sınav haftasıymış. Bir daha olmayacakmış “söz!”   

Yelda Ugan S.

11/11/21,

Başkalarının Çocukları” için 4 yorum

  1. Çok iyi anlatmışşın duygularını ama kötü denk gelmişşin Yeldam… Zeze’cim deneyerek ögrenecek iyi bir şey olmadığını 😘🙈

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.