Maskem mi? Çantamda!

1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri 

 

img_8674
Bitez yalısı

Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre  nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.

img_8841
Anastasiopolis

Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada Kissebükü Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.

Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek  için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.

Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.

img_8786
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?

Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki  Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”

Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.

Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”

img_8781
Devedikeni

Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.

Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.

fd5d09b7-c445-44e8-97fc-b9ef847f2106
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron

Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.

“hanımefendi maskeniz?”

uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.

Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”

27/05/2020, evden

Yelda Ugan S.

 

 

İncili bilezik

 

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

 

4c1ba11e-96b7-43ce-b0e4-d9b4a410ff23

Kadın istemeyerek de olsa gruptan ayrıldığına memnun oldu. Kimseye “a evet çok güzelmiş!” Demek, gülümsemek zorunda kalmayacaktı artık. Dünyanın dönmek için onun yürümesine, kendisiyle alakadar olmasına ihtiyacı vardı.

Aklı abbaralardaydı, kemerli geçitlerle birbirlerine bağlanan arka sokaklarda. Üst tarafında en çok kuyumcuların, aşağıda açık otoparkdan sonra da baharatçıların başladığı kalabalık caddede yürüdü ancak. Daracık dükkanlarında sergiledikleri takılarla tezat, güneşten rengi atmış plastik grisi cam raflara bakarak oyalandı.

Dünyada takamaz, insan içine çıkamazdı onlarla ama buralarda kadınların kulaklarına çengelle taktıkları, oyalı tülbentlerinin arasından sarkan, nerdeyse rengarenk işlemeli kadife fistanlı omuzlarına kadar inen, yakut taşlı, Mezopotamya figürlü altın küpelerine bayılırdı. Aniden durdu.

Vitrinde gördüğü şeye inanamadı. Çocuk dişini andıran, tek sıra sedefli inciden bir bilezik. Dünya bankasının verdiği krediyle büyük bir köyden daha büyük olan siteden, 100. Yıl sitesinden evlerini alırken annesi bütün altınlarını babasının avucuna tek tek bırakmıştı. “Satarken para da etmezdi, incili kalsaydı bari” diye bir kaç kez hayıflandı anne ama yeni prefabrik evinin orasını burasını düzeltmeye daldı, unuttu bileziği, bir daha da lafını bile etmedi.

Kapının önünde çay içen kuyumcu da, son yudumunu aldığı bardağı, ortası sararmış melamin tabağa koydu ve imamesi gümüşten tespihini çevirerek kadının arkasından içeri girdi. Annesininin tombul bileğine akraba düğünlerinde taktığı incili bileziğin biraz daha incesiyle çıktı kuyumcudan kadın.

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

Annesinin uzattığı bileğine inciliyi takacak ve “yeni yaşın kutlu olsun” diyecekti. Hiç hesapta olmayan bu alışveriş kadını heyecanlandırdı. Caddeyi üç kere daha boydan boya yürüdü ama sokağı bulamadı, otelin adını bile hatırlamıyordu. 400 yıllık tarihi bir konak demişti rehber, yıldızların altında, Harran ovasına nazır bir akşam yemeği vaadetmişti. 

5 Mayıs 2020, Bodrum

Yelda Ugan S.