Artvin

Burası alışılmışın dışında, adeta Babil kulesinin son demlerine benzeyen bir kule şehir, kat üstüne kat çıkılmış. Turkuaz Çoruh’a nazır, Kafkasör yaylasına kadar yükselmiş. Başım dönüyor.

Tibeti Kilisesi

16/8/22

Tarlalar tütün sarısı, kış için hayvanlara ot biçilmiş. Tıraşlı saçları bir oğlan çocuğu gibi tarazlı. Önemli geçit yolları üzerinde bulunan Şavşat Ardahan arasındayız Yavuz köyde.  Hepimiz burada yaşamayı hayal ettik. Kartal’a göre bu bölgenin en güzel yerindeyiz. Asıl yaz başında gelinmeliymiş, yemyeşil olurmuş buralar, “her taraf çipçiçek.” Doğa daha munis, açık ve güvenli. Evler birbirine yakın, tek başına uzun yürüyüşlere çıkılabilir. Sosyalleşebilirsin örneğin sinema günleri düzenlersin, bu ay İran filmleri, gelecek ay Güney Kore. Huzur evi de var, bungalovlardan mütevellit.

Buralarda kaybolduk

Kaybolduğumuz yaylalarda çocuklarla ahbaplık ettik. Fıstık ikram ettik onlara, Osmaniye yer fıstığı. İyi ki kaybolmuşuz, bir tek ağaç kalmayasıya çıkmışız yukarı. İnin dediler, geri dönün sağdan kıvrılın kıyın kıyın. Ladin, gürgen, kestane göresiye devam edin.

Doing sports has something to do with happiness

Şavşat’ın Cevizli köyüne vardığımızda öğlen olmuş, kutsal hayaletler saati çoktan başlamıştı. Kimsenin elini kolunu kaldıracak hali yok. Köy kahvesine sığındık, gölgeler dolu, iskambil oynuyor sakinleri. Sakineler de yine iş başında, bakkala bakan teyze ceviz yok dedi mahcup. Üç yıldır üşüyorlarmış, daha olmadan dışı kara çalıyor, içi ölü cenin gibi kuruyormuş ayakları karnında. Gürcülerin Orta çağda yaptığı serbest haç haç planlı Tibeti kilisesinin, harabeden hallice manastırın izini sürdük. Google ne biliyorsa biz de o kadarız.     

Endurdun kaşlaruni, endurdun kaşlarinu babani mi öldürdüm.

Feci bir çevre kirlenmesi, pek çok yerde açılan hes’ler dağların, su kaynaklarının yapısını bozmuş. Üşüyen sadece cevizler değil, keyfi yok hiçbirinin, yukardaki yeşil gibi bakmıyorlar, canları sıkkın. O devasa plastik borular yakışmadı buralara. Tıpkı değişen coğrafya adları gibi.

Ha bu akan dereler denizlere (nasıl) ulaşır. 

“Dere ıslahı betondan olmaz,” diyor Muco, Kartal onaylıyor, “taş var!”

Deriner barajı, Artvin-Şavşat karayolu üzerinde 249 metre yüksekliği ile Türkiye’nin en yüksek, Dünya’nın 6. Yüksek barajı. Borçka’dan da geçecek ve Çoruh’a dökülecek. 

Artvin

Artvin’e uğrasak mı yoksa Hopa’ya kadar devam mı etsek? Eski bir dosttan haber bekliyoruz, oldukça eski bir arkadaş. Belki bir kahve içimlik onunla buluşacak, Artvin’de mola verecektik.

Sevdiğimu almazsam aldığımı severum, Neyedeyim dostlarım. Sevdim mi tam severim.

Geceyi Artvin’de geçirdik. Döne döne çıktık Artvin’in yokuşlarını vardık teraslardan adı Çardak olana. Burası alışılmışın dışında, adeta Babil kulesinin son demlerine benzeyen bir kule şehir, kat üstüne kat çıkılmış. Turkuaz Çoruh’a nazır, Kafkasör yaylasına kadar yükselmiş. Başım dönüyor. Oturduğum yerde dahi her an düşecekmiş korkusu yaşıyorum. Artvin’lilerin bu zor coğrafyaya rağmen şehirlerine duydukları aidiyet duygularına şapka çıkarıyorum. Bir masanın etrafında o gün tanışanlar, bir hafta önce tanıştıklarına memnun olanlar ve birbirini otuz yıldır görmeyen iki kadınla kendi halimize bırakılmadan türküler söyledik. Kutlanacak ne varsa kutladık, saz çaldı Artvin’li dostlarımız, bugüne kadar duymadığımız Karadeniz ve Gürcü türküleri, iyi ki bırakmadılar bizi.

Yaylalar bozulup da, bağlardaki hasat toplanmadan, kız hazırlığını tamamlamadan, velhasıl karşı dağlara kar yağmadan gidiyoruz. 

Sisler ardından gelen çan sesleri, tezek kokusu, boşluğa bakan teraslar, tepeden tırnağa yeşil tüten dağlar, sevgili şöförümüz Kartal ve rehberimiz Kaçkarlı Viking Muco, hoşçakalın. Her şey için çok ama çok teşekkürler!     

Algo se muere en el alma cuando un amigo se va.

Bu da İspanyol kuzenlerimizden gelen duygusu bize epey tanıdık, melodram yüklü bir ayrılık şarkısı. 

Bir arkadaş gittiğinde ruhta bir şey ölür. Ve silinemeyecek izler bırakır.

Bütün vadi sessizliğe büründü biz giderken, hoşçakal Karadeniz.

Yelda Ugan S.

17/09/22, Gayrettepe

Macahel

Her yer rengarenkdi çipçiçek.

Hola Kaçkarlar

Duvar tarlalarda köke sap olmuş kadınlar çay topluyor, lahana, fasulye, pazı ekiyorlar.

Dağlar, kokulu dağlar

15/8/22 Pazartesi

Karadeniz’in en doğusu, Macahel’deyiz. Gürcistan’ın ufukta çizdiği sınıra iyice yaklaşmış ve zamansız bir anın içinde kala kalmıştık. Üzerimize inen buhar çisentiye çeviriyor, farkında olmadan yabani otlar gibi kırağı çalıyorduk. Utangaç kertenkeleler, kelebekler ve çiçekler güneşin rehberliğinden, bir o kadar da otoritesinden uzak yüzlerini sisler arasından gelen belli belirsiz bir ışığa dönmüş yapabileceklerinin en iyisini yapıyor, açıyorlardı. Her yer rengarenk çipçiçekti. Sarı,beyaz, mor kumarlar ya da orman gülleri. Yaylalar aniden bir masal sahnesinden çıkar gibi sisler arasından beliriyor, şeyler arasındaki tüm keskin çizgiler kaybolup varla yok arasında kalıyordu.

Dağlar kokuli dağlar, sevda okuli dağlar..

Hem sosyal hem ekonomik hayat, görünmez bir kadın gücünün sırtında. Erkekler için bu keyfiyet en azından artık iktisadi değil de sanki daha çok kültürel. Görev dağılımı çok net. Şehre gittiklerinde belki daha esnek olabilirler ama buralarda eski tas eski hamam. İremit adı Gürcüce‘den geliyor, dişi geyik manasında. Evinin adıyla müsemma Sevda hanım hafif ve esnek adımlarla yürüyor. Yürümüyor adeta süzülüyor. Ayak bileklerinde biten pantolon paçaları, sanki bir peri kızının dokunuşuyla değdikleri her yerde kusursuz bir iz bırakıyor. O, yeterki tahturlu odadan mutfağa, mutfaktan yeşil tüten sofaya bir kere salınsın. Temiz tertemiz bir ev, her yer sabun kokuyor. Sevda hanımın kocası ve kızlarıyla yaşadıkları 250 yıllık evlerinde uyandık bu sabah. Peynirden reçele, tereyağdan sütlaca, mıhlamaya, silordan, malaftoya, simindiye, taze fasulye turşusuna. Bitmedi, kuzinede patates, kara lahana, pazı kavurma, her şey güzel ve güleç yüzüyle Sevda hanım ve şürekasının eseri. Sabah bizi uğurlarken telaşsız acelesiyle, “çisenti olur,” diyor “en çok.” Ahıra yetişmesi lazımmış, bana, arkadaşlarıma, kocasına, hatta kendine bile mesafeli, toplantıya yetişmesi gereken bir iş kadını misali ahıra yürüyor. Dedim ya yürümüyor, süzülüyor. 

Tahturlu odada hemşirelerim

Birbirlerinden uzak, çok uzak evler kaya diplerine kondurulmuş. Malum, ekilecek alan çok az. Duvar tarlalarda kökle sap olmuş kadınlar çay topluyor, lahana, fasulye, pazı ekiyorlar. Özel bir dilleri var. Uzaktan uzağa, kulaktan kulağa çalınan. Anlar anlamaz, bilir bilmez, ben de sesliyor, taklit ediyorum. Köyün delisi misali kimse oralı olmuyor. 

İremit evi

Doğan ve Kartal neredeyse göz hizamızda uçuyorlar. Efeler köyüne yürüyoruz, uzak dağların konik tepeleri Gürcistan. İki yanımız diz boyu çortuk, fil kulaklı yaprakların yüzüne bakan yok, keçiler saplarına teşne. Birlik Avrupa Gürcistan ile çok derin ve kapsamlı bir ticari anlaşma yapmış. Ben duyduklarımın yalancısıyım, hani Putin’e diyorlar, Ruslara karşı filan. Önlem almak manasında. Ne olur ne olmaz. Gerisi anlaşma kadar derin bir mevzu. Türkler’e “gözünüzün üstünde kaşınız var, üzgünüz,” derken Gürcü’ler kolaylıkla alıyorlarmış vizelerini. 

Sevda hanımın evinden Macahel

Lazlar serender diyor bizim nalyaya, mandalina, demir elması, ince hurma, mısır, kabak saklıyorlar buralarda. Artık biliyoruz, farelerden korumak için kalın direklere asılan ayaklı kiler evleri nerde olsa tanıyoruz.

Maral Şelalesi

Maral şelalesi 63 metreden tek bir kırılımla akıyor, nerden bakarsam bakayım ebem kuşağıyla göz göze geliyoruz. Şelaleye inen merdivenleri Murat bey yapmış, patika yolu da. Misafir karşılar gibi karşıladı bizi, doğruldu, çeki düzen verdi üstüne başına. Hayat ona güzelmiş. Öyle dedi Kartal, kırk yıllık ahbap gibi selamlaştılar. Ortancalar ekmiş girişe, bizimkiler hortensia dedi. Ne güzel geldi kulağa. Tanıdık bir tat gibi, az baharatlı gibi biri diğerinden, demek İspanyolcası benzermiş Türkçesine. Murat bey hem anlattı hem sepetini ördü biz gidesiye. 

Murat bey

Ses veriyular, yalçın kayalıklar.

Bu maceralar parayla ölçülmez. İki milyon versen yaşanmaz.

Buranın yerli hayvanları burada güreşirler. Yusufeli, Ardahan, Şavşat otuyla tosun beslenir. Buranın otu nemli. Orda şimdi Temmuz Ağustos’un yoncasını otunu biçersin kışın verirsin hayvana yağlı otu. Ben burda bir ay oldu biçeli kurutamadım. Bunu yiyen tosunla onu yiyen bir midir? 

Demirel gibi, mazot vardı da ben mi içtim. Başbakanım bu mazot işi ne olacak? Ben tanker miyim? Hahaha!!

Kivi var, yapana her şey var. Köyde çalışacaksın, beş dakika durmayacaksın. Hasat zamanı fasulye, lahana, armut, elma, böğürtlen toplayacaksın.

Karayemiş alın da! armut alın!

Ablam kalan karayemişleri iki peçetenin arasına sardı. Bin küsür kilometre yol gidecekler beraber. Enişteme götürüyor, en kuzeyden en güneye. Şekere iyi gelirmiş.

Yayla çolukla çocukla olur, sabah 5 te hayvana çıkacaksın.

Bir gün bir grup geldi, üç kere sordular, ne yemek var? boloki var dedim sonunda. Turp demek boloki. Turup turup haha haa!!.

Hep yağdı ya geç kaldı bu sene. “Nisan’da dedim herhalde bu sene fındık yok!” Mayıs ayında bir yürüdü. 

Aşk kalmadı diyorsun. Sevgi yok...

Murat beyin sohbetine doyum olmaz, vedalaştık ve düşeyazdık yollara. 

Yelda Ugan S.

15/09/22, Gayrettepe

Arhavi

Kel başa şimşir tarak, o bile yok!

Şimşir ağaçları

14/8/22 Pazar

Çamlıhemşin’e bağlı Çat köyünden, bizi döşünde uyutan Toşi dağ evinden ayrılıyoruz bu sabah. İlk ziyaretimiz köyün hemen altı şimşir ormanları ya da mezarlığı. Olası sebeplerden biri, kızılağaçlar diğeri ise mantar hastalığı.   

“Doğadan alaylı, okumamış biri olarak” diyor Muco, “kızıl ağaçlar heyelan bölgesinde hemen çoğalırlar. Sadece yakılmak için toplanır, başka da bir işe yaramazlar. Kızılağaç aşırı bir şekilde büyür, yapraklarını açınca orman nefes alamaz. Yukardan baktığında daha net görünür. Ormanı boğar, güneşi kapatır ve şimşir ağaçlarını kurutur. Yaklaşık on yıldır her gün ölüyorlar. Diğer sebebe gelirsek, Sibirya’dan gelen kömürle beraber kaçak yollardan içeri giren mantarlar.”

Şimşir ağaçları için çok üzgünüz, kel başa bile tarak yapacak ağaç kalmayacak yakında. Zilkale’ye uzaktan el salladık, İpek Yolu üzerinde bir otelmiş aslında, kapısı her yolcuya açık bir kervansaray. Belki konuk ettiği ağır misafirleriyle, çok gizli ticari toplantılarıyla, uzağı hatta çok uzağı gören kule odalarıyla öyle alelada bir yol geçen hanı olmasa da zamanının oteliymiş orası, Hiltonu.  

Çinçave köyü

Şenyuva köyündeyiz. Nam-ı diğer Hemşin’in Çinçave köyü, yaban mersinli sakızlı muhallebiyle kahve içtik Zua Kafede. Köylerine sahip çıkmış, tası tarağı toplayıp gelmişler buraya. Yazın köy, kışın İstanbul. Sanki Moda veya Cihangir’de bu kafe, içerde Nora Jones çalıyor, “Come away with me!” Renkli kaplarda tek tutam ortanca dikili, limon otu kokuyor içerisi, biraz da adaçayı. Muco aklımıza sokmuş bir kere kuşlar, boynuzlar, gaga ağızlı sürahileri yapan kadınları bekliyoruz, Bozayı’nın açılmasını. Toprak renkleriyle, yeşilin tonlarıyla pişirilmiş enteresan takıları, Kaçkarlar’dan esinlenmiş seramik kapları.     

Kardeş köprüler, Verda-Yelda-Işık

İki küçük kız kardeş denebilir 

Arhavi-Ortacalar çifte köprüsüne

Eteğindeler Kamilet vadisi’nin

İki derenin birleştiği yerde

Dilerim bu şiir yazılmaktayken 

Doğa onarmış olsun kendini

HES’ler kurulup bozulur ama 

Yiterse bulnmaz Kamilet Vadisi

Ataol Behramoğlu’nun 2020’da yazdığı şiir büyük metal bir tabelaya yazılı, köprülerin hemen önünde, iki ayağı üzerinde duruyor iki insan boyunda. Yukarda ilk ve son kıtalarını aldım sadece. Uzun ve güzel bir şiir.

Sıcak, nemli, yapışkan bir hava. Havadaki nem yetmezmiş gibi arada bir şebnem tanesi kadar çisileyen ılık yağmur. Ağlayan yorgun ve ıslak çocuklar. “Daha karpuz kesecektik nereye gidiyorsunuz da!” Bizi uğurlayan mısırcı ve güleç karısı. Şelalenin aktığı dere huzursuz, beton kokusu alıyor, içi sızlıyor, iş makinaları açlıktan homurdanıyor, daha fazla ağaç daha fazla toprak istiyor, yerine moloz dökeceği büyük çukurlar açıyor. Doymuyor, çınar ağaçları kirli, üzgün ve kaygılı. Şelalenin asma köprüsü evlere şenlik, uzun yüksek ve pek oynak. 

Zilkale

Delik deşik edilmiş vadi, sağımız moloz yığını, solumuz devasa iş makinalarından ödü kopan solgun ladin ve ardıç ormanı.  750 metre yükseklikteki Mençuna şelalesine merdivenle çıktık. Bacaklarım titriyor, kaçıp gidesim var buralardan. Bildik bir Ağustos buğusu değil bu incir yetiren. Suskun, içine ağlayan nemli bir öfke. 

Mençuna şelalesi

Öğle yemeği için Hopa’ya uğradık. Sınır alameti tırlar kilometrelerce kuyruk olmuş, ölü dinazorlar gibi uç uca. Borçka’da durmadık. Şöförümüz Kartal’ı arı soktu. Kovanı varmış onun da Muco gibi köyde. Bize bal toplamak istemiş kahvaltı için bir tutam, “gerçek bal yesinler,” demiş, “tazecik, dumanı üstünde.” İyiyim filan diyor ama göz kapağı davul gibi şiş. Hava kararmadan Macahel’e yetişsek bari, Sevda hanımın 250 yıllık evi İremit’e.  

Yelda Ugan S.

12/09/22, İstanbul

Hazindak Yaylası

Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan.  Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş. 

#Uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yaz adımı. Refik Durbaş

13/8/22 Cumartesi

Palovit şelalesi bugün çok meşgul, malum cumartesi. Onunla fotoğraf çektirmek için bile sıraya girmek, beklemek gerekiyor. Bizim ne o kadar zamanımız ne de sabrımız var. Yol uzun. Amlakit’e kadar arabayla çıktık. Sağ tarafımız derin bir uçurum. Ölmez de sağ kalırsam, uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yazacağım adını söz. Bismillahirrahmanirrahim. 

Mühürlenmiş (ağzına kadar balla dolu olan) kovanları toplamaya gelmiş, boz bir ayıyla göz göze gelmesin mi? Kartal kırılıyorlar gülmekten, sanırsın kırk yıldır görüşmüyorlar. Sonra Muco alıyor sazı eline, teleferiğe binmiş bir gün, yerden 400 metre yüksekte, yolculuk bir yayladan diğerine, tam ortasında asılı kalmasın mı? Elektrikler kesilmiş. Oysa benim ödüm kopuyor sağıma baktıkça. Hiç gülesim yok! Ne ayıyla burun buruna gelmeye ne de iki yayla arası salınmaya.

Pokut yaylası

Amlakit Hazindak arası zorlu bir parkur için hazırlanıyoruz. El ele tutuştuk, kutu kutu pense oynar gibi daire olduk. Gözlerimiz kapalı ve hepimiz kendi dilimizde ve dinimizde ona şükranlarımızı sunduk. Kartal ve Muco el çabukluğuyla iki basamak merdiven yapıverdiler kaşla göz arasında. Son yağmurlardan epey aşınmış önceki. Tüm yolu Hazindak yaylasına varıncaya kadar ormanın içinden tırmanarak kat edeceğiz. Dünden idmanlı olsak da ayı kaçırma ayini pek başarılı olmadı. Muco’ya göre bizden çıkan ses fare bile ürkütmezmiş. Sık ağaçların boyları neredeyse 60-70 metre. Bu kadar türlü çeşit ağacın, kayın, gürgen, kızılağaç ve kestanelerin arasından kaçmak da mümkün değil. Patika yol daracık, solumuz dik bir yamaç, sağımız daha dik bir yokuş. 

Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan.  Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş. 

Hazindak yaylasında Meryem hanıma uğradık. Mini Çamlık kafeye. Kahveyle olur mu? Bir tabak hamsili kek, kete ve efsane tat elmalı baklava da yanında. Tek başına çalışıyormuş. İçerde kuzine sobası, üstünde nefis yemek kokuları gelen dizi dizi tencereleri.  Çocuklar yazın gelmek istemiyorlarmış, zira internet yokmuş. Kocası da ha keza, uzak diyarlarda. Parmaklarımızı yaladık nerdeyse, bir tabak bir tabak daha! Mahçup oldu. “Elma çok ya buralarda, onları değerlendiriyorum,” dedi. Sanki keramet elmadaymış gibi.    

Hazindak yaylası

Meryem hanım bir sonraki misafirlerine hazırlana dursun biz yeniden düştük yollara. Yine çisenti başladı, yollar çamur, görüş mesafemiz belli belirsiz dağ zirveleri ve yol kenarlarındaki çiçekler kadar. Bulutlardan da yukardayız. Uzaktan, tüten ormanın az ilerisinden Pokut yaylası göründü. Artık neredeyse göz gözü görmüyor, büyülü bir gerçeklikle iç içeyiz sanki. Yine çatısı teneke saçtan tahta evler, tül perdenin arkasındaymış gibi fulü çiçekler, inekler, tosunlar ve tek tük insan silüetleri. 

İspanya’nın köylerinde de nalyalar varmış, bizimkiler tanıdık birini görmüş gibi şaşırdılar. Bazıları sanat eseri gibi hakikaten, nakışlar filan kondurulmuş kapılarına, oymalar yapılmış çatı ağızlarına. Uzun uzun inceledi Salva, kendi dilindeki horreoların fotoğraflarını çekti.  Galiçya’nın her bir yanı nalya, oralarda ince uzun olsa da yiyecekleri farelerden, börtü böcekten koruyan bu kiler evler birbirlerine çok benziyormuş.

Yayla kafede, sis manzaralı terasta çaylarımızı içerken nihayet sordum Muco’ya, bu Kaçkarlar ne ola ki, nerede başlar nerede biterler? 

Rize İkizdere’de başlar. Denize göre Bayburt’un önünden. Denize paralel. Bir kol Batum’a iner, diğeri Şavşat’a. Erzurum İspir Hadeçur yaylasından Başhemşin yaylasına gelir. Oradan Kaleibala’ya ve Çat’a iner. Çat bizim konakladığımız Toşi dağ evlerinin bulunduğu, Fırtına deresinin yamacındaki köy. Ne diyordum? Kaçkarlar Zilkale’den geçer. Mollavesise iner, Üskürt’e çıkar. Üskürt’den Hemşin’e, Hemşin’den geçip Cia kalesinden gezer, Pazar’a, limana iner. 

Aştım Üskürt dağını az vururum kar ilen

Uzun yollar tükenur

Gidilurse yar ilen

Pokut yaylasından sonrası yine bir hayal alemi, yine en çok mora, az biraz sarıya kesmiş kesintisiz bir çiçek bahçesi ve baştan ayağa çiy tanesi.

Galiçyalı Horreo,

“Benim tohumlarım,” dermiş Muco’nun babanesi, onları eski bezlerin arasında biriktirir, sarar sarmalar, dağıtırmış konu komşuya. Her türlü bitkinin tabirine hakimmiş zamanında. Akşam oturmasına gittik rehberimize, tohumcu nineyi dinlerken kuzinenin üstünde çay demledi. “Dedemin nalyasından getirdim bu direkleri” dedi, “tek başıma,” tevekkeli ona buralarda boşuna Kaçkarlı Viking demiyorlar. Tüm tavanı tutan uzun kalasa çevirdik başımızı, hepimiz o tarafa bakınca aheste bir kertenkele hızlandı. “Ot kabıydı,” dedi. “Demet demet ada çayı sarkardı tavan kirişlerinden, geven, ıhlamur, dul avrat, oğul otu. 

Orada, ahşap bir nişi yuva bilmiş uzanmış yatıyor sere serpe. Çay demini ala dursun sayfalarını karıştırdık gelişi güzel. Her birimizin ağız kenarında az muzip bir yarık, elden ele dolaşıverdi kitap. Yazan tanıdık, oraya bırakan daha tanıdık, hem de bildik. Dünya ne küçük.  

09/09/22, İstanbul

Yelda Ugan S.

Elevit Yaylası

Havada odun ateşi, tezek ve belli belirsiz bir çiçek kokusu…

Elevit’in deresi iki taraflı akar, yüreğim seninledir gözüm ellere bakar.

12/8/22 Cuma

Pamuk prensesin yedi cücelerin kulübesinde uyandığı o ilk sabah misali cennette uyandık biz de. Çat köyündeyiz, Toşi dağ evlerindeki 7 ve 8 numaralı bungalovlarda. İki adım sonrası Fırtına Deresi, durmadan anlatıyor. Henüz dilini bilmesek de hep aynı nakaratı gece ninni, gündüz şarkı oluyor bize. Dağlar haberci bulutları salmış aşağı bir tutam gün ışığıyla gevezelik ediyor yukarda. Yanım yeşil, yönüm daha yeşil, karşım yemyeşil. Fatih Sultan Mehmet Amasra tepelerinden Karadeniz’i seyre dalarken hocası Akşemseddin’e sorar, “Lala lala çeşm-i cihan bu mu ola!?” Ne zaman bir manzara karşısında büyülensem, dünyanın gözbebeğinin orası olduğuna hükmeder, hemen yanımdakine sorarım. Ablam mest olmuş, beni duymuyor. Ne desem “he!” diyor. Kuzencem Işık teniyle, kaşıyla, gözüyle bütün yüzüyle gülümsüyor. Eniştem Salva temkini elden bırakmasa da ağzı kulaklarında “Muy bonito!!” 

Çat köyünden Elevit yaylasına kadar arabayla çıktık. Kışın nüfus 5, rakım yaz-kış 1800. Yürüyeceğiz, tek bildiğimiz bu. Gerisi Muco’ya, rehberimize kalmış. Yerler ıslak, aralıksız tek düze çiseliyor. Saç tavanlı karaya çalmış baraka evlerin önü bostan, kara lahana ve patates ekili. Ermeni köyüymüş buralar, sonrası malum. Havada odun ateşi, tezek ve belli belirsiz bir çiçek kokusu. Sırtımda tuhaf bir ürperti fırsat kolluyor, ha dolaştı ha dolaşacak; gözü üstümde. Batonlar boyumuza göre, ayakkabı bağcıklarımız sımsıkı, yağmurluklar belimizde ve neye hazır olduğumuzu bilmesek de galiba hazırız. Yaylanın sayılı sakinleriyle vedalaştık ve düştük yola, yüz metre ya gittik ya gitmedik Muco’nun gümbürdeyen sesiyle durduk. Halbuki ne az gitmiştik daha ne de uz. Konuşma yasağı geldi. Nefesimizi idareli kullanmalı çene çalarak onu zayi etmemeliymişiz.  

Gemi güvertesine benzeyen Karmik vadisinin başındayız, yine “Lala lala!” diyesim geldi ama yuttum. Hayatı ömrümde bu kadar geniş bir uzamın içinde bir zerre kadar olsun hükmümün olmayışını hatırlamıyorum. Büyülendim, çıldırdım, şükrettim, korktum, gözlerim doldu, nefesim kesildi ama sustum. Az sonra karşımıza çıkma ihtimali olan ayılara karşı nasıl bir pozisyon alacağımıza dair minik bir eğitim almak üzere mola verdik. En yüksek perdeden bağırıncaya kadar talim yaptık. Eğleniyoruz sandım, ta ki ayak izlerini görünceye kadar. Fakat kendileriyle karşılaşma şerefine nail olamadık.

Vargit çiçeği

Burası kesintisiz bir çiçek bahçesi gibi, 1500 tür bir arada, rengarenk. Hiçbir sarıya, hiçbir mora, hiçbir lilaya, kırmızıya, beyaza, turuncuya benzemeyen şebnem katreli çiçekler.

Soramıyoruz da isimlerini. Dağların adı dağ, göllerin adı göl, açanlar çiçek, uçanlar kuş. Dedi ve kestirip attı Muco. 

Laleye benzer ince, narin bir çiçeğin önünde durdu ve eğildi. Tek bir istisna yapabilirmiş bu sarı vargitler için. Açtıklarında, “vakti geldi,” dermiş annesi, birkaç güne kalmaz çoluk çocuk toplanır, inerlermiş köylerine. Vargitler onun beden dili, sözcükleriymiş okumasını bilene. “Varın gidin” dermiş doğa. Alın gidin keçiyi, tosunu, ineği. Gidin de ben de bir kendime geleyim, yenileneyim, kuzey rüzgarlarıyla dölleneyim.  

Üç bin metreye ramak kala nihayet bir düzlüğe vardık. Karşımızda krater bir göl, düzlüğün tam ortası. Muco’nun listesinde alt alta sıralı termal tayt ve yağmurluktan hemen sonra mayoları görünce gülmüş, kullanma ihtimalimiz olmasa da iki parça daha almıştık yanımıza. İyi ki almışız, 18 derecede, zirveleri karlı dağların eteklerinde kutsal yasayı delerek çığlık çığlığa, milyonlarca toplu iğne batığına rağmen nefes kesen sulara daldık. Aman Yarabbi! Ağustos’ta üşümek ne güzel!!

06/Eylül/22, İstanbul 

Yelda ugan S.

Karadeniz

Biz tam dört kuzen; Nermin’in rızasını, Nurhan’ın duasını, Hasibe’nin kaya kurabiyelerini çıkın edip düştük yola. İstikamet Kaçkarlar, Rize-Artvin arası sıralı dağlar.

Çat Köyü

Ağaçlarla konuşan dayım, sevgili Mustafa Şerbetçi’nin anısına;

11/8/22 Perşembe

Koyu turkuaz rengi bir denizin üzerinden alana indik. Artvin-Rize havaalanına.  Ordu-Giresun’dan sonra ülkenin deniz üzerine inşa edilen ikinci havaalanı. Kurdelesi dün kesilmişçesine çiçeği burnunda, yepyeni bir yer. Küçük, samimi bir kasaba havaalanı. Merdivenlerde yolcu bekleyen bir otobüsü bile yok. Yürüyerek girdik içeri. On beş, bilemedin yirmi beş adım sonra taşıma bandı döndü. Rize’nin Pazar ilçesindeyiz.

Hava sınır kapısı, Nato üssü, Rusya, kontrol, Ukrayna, Amerika, savaş…Kuzeydeki komşularla ilişkiler ve daha neler neler uçuşuyor havada. Yakalayabilene aşk olsun. Tam karşımız Soçi Limanı. 

Bilmiyordum, horon tepilmez oynanırmış meğer. Karadeniz’i tanımayan, onun kültürüne uzak yapımcılardan kalan bu miras bize göre küçük, Muco’ya göre epey büyük bir yanlış ve sorumlusu da Yeşilçam. Düzeltiyoruz. Rehberimiz Muco, namı diğer Kaçkarlı Viking tahta haç anlamına gelen Haçapit’li.

Fırtına deresini aldık solumuza, yokuş yukarı çıkıyoruz alacakaranlıkta.Muhabbetin ritmi yavaş yavaş düşüyor. Arnavut kaldırımlı yolları gündüz gözüyle görmek vardı. Geçit taşları öyle davetkar, öyle tanıdık ki, otel tabelalarının yanar-döner menevişiyle tezat, terli terbiyeliler. Dört açsak da gözlerimizi, silecekleri aniden çalıştıran yağmurla iyice içimize çekildik. Artık bir şey görünmüyor, araba bir sağa bir sola yalpaladıkça farlardan yansıyan heyula ağaçlardan, kaya kesiği kızıl yarlardan ürküyoruz. İki yanımızda uzanan, yabancısı olduğumuz doğada artık en üst merciye, Allah’a emanet besmele çekiyoruz.

Manzara resimlerinden aşinayızdır. Dumanaltı, havasız kahvelerden, berber salonlarından, kebapçı, otogar yazıhanelerinin kirli duvarlarından beri biliriz. Rengi atsa da bu resimler ta çocukluğumuzdan beri belleğimize yerleşmiş; yeşile kesik dik yamaçları, bacası tüten ahşap evleri, teneke çatılı nalyaları, bulutları delen dağlarıyla, çay bahçeleriyle Karadeniz, hayalimiz. Şimdi hiç oralar gibi gelmiyor buralar, keskin virajlar, yokuşta homurdanan, çamurda patinaj yapan neşeli Kartal beni korkutuyor.

Bakalım, yarın ola hayrola!

31 Ağustos 22, İstanbul,

      

Arkadaş

Ancak fanilerin eremeyeceği bir sırra.

Dicle

Sokak, dünyanın sonundaki çaya varmadan tavanı kalın, demir kancalı ıslak kalaslarla destekli, zemini sürülmemiş toprakla kaplı eski değirmenden almış adını.

Postacının bıraktığı zarflara adı yazılı Değirmen Sokak.

Baş harfleri büyük.

Okula başladığı sene kuzenlerden gelen ve maaile yeni yılını kutlayan posta kartlarına imrenmiş, heves edip o da yazmış.

İğne yapraklı çam ağaçları, ürkek bakışlı geyikler, sevimli ceylanlar rengarenk pul, yaldızlı sim olmuş da eline yüzüne bulaşmış, epey uğraşmış ama yorulduğuna da değmiş doğrusu.

Ne hala kızı kalmış, ne dayı oğlu, ne de amca. Dedeler zamansız göçüp gitmiş, büyükanneler gavur icadı saymış gelen yeni yılı kutlamayı.

Sıra zarflara gelince, durdu kız, kısacık düşündü.

En gizlide sakladığı define sandığına davrandı, turkuaz üstüne mor-turuncu, mine desenli teneke kutusuna.

Kurutulmuş papatyaların, ipe dizili mersinlerin, kullanmaya kıyamadığı tavşan başlı silginin, kaçamak gözlerle ona bakan gelinle damadın aile albümünden yürüttüğü tek düğün fotoğraflarının arasından, sol üst köşelerindeki pulları damgalı beyaz zarfları çıkardı.

Onları, yani kartları zarflarıyla beraber sakladığı için kendisiyle gurur duydu.

Ve az evvel en güzel yazısıyla inci gibi harfleri yan yana dizdiği kartların bulunduğu zarfların üstüne, Değirmen Sokaklı adresi yazdı.

Kendi ev adresini.

* * *

Yanı başında fısıldayarak akan derenin narenciye bahçelerine gidişini anlıyordu da suyun ta aşağıdaki çaydan buralara kadar gelişini anlamıyordu.

Göğüsledikleri buğdayı una çeviren birer tonluk iki ağır değirmen taşını çeviren suyun da çaydan nasıl geldiğini.

Bildiği fizik kurallarına aykırıydı.

Ne biliyordu ki?

Daha sekiz yıllık hayatcağızının ilk yazıydı bu sokakta geçen.

Bahçeler yukarıda yokuş başındaydı, değirmen aşağıda çayın yamacında.

Annesi köprünün öbür başı kadar uzak akrabaların davetine icabet eder, yürüdükçe göğsündeki ağırlık hafiflerdi.

Omuzlarını saran beyaz dantel şalı, saat sarkacı gibi bir sağa bir sola hevesle raks ederken

kız geride kalır, sarkaç duruncaya kadar korkuluklara abanır, akan çaya karışırdı yarı hülyalı.

Bahar yağmurlarıyla köprü gözünden deli divaneye dönen su yazın incelir, cılız, hastalıklı bir oğlana benzerdi.

Yaz geldi.

Saçlarından ayrı düşmüş bir toka gibi hem sokak hem de onun tek elma ağacı sustu.

Tam köşeden, eğilip meyvelerini cömertçe ikram etse de ağacın kökü bel hizasından başlayan dikenli tellerin ardındaydı.

Onları dalından koparmak yasak.

Dökülenlerle yetinmek zorunda.

Ademle Havva olmadan cennet olmaz.

Yazın sonunu bekle! Ademlerin ve Havvaların ovaya inmelerini.

Öteden beri Toros dağlarıyla yukarı ova arasında göç telaşına tutulur, yaz başında gider, Eylül’de gerisin geri dönerler nasılsa.

Kaderleri bu.

Anne migrenini beşikte tıngır mıngır sallarken, komşu kadınlar, bir sır verir gibi “saçına kına” yak dediler.

Yılda iki kere, baharlardan sonra!

“Gece boyunca gazete kağıdına sararsın” dediler.

Uzun kanaviçe yastık kirlenmedi, zira kadınların tembihlediği gibi sabah alnına ve yanaklarına bulaşmış kızıl lekelerle uyanıncaya kadar naylon bir poşet geçirdi kınasına.

Ormanda bir başına yaşayan tekinsiz ucubeler destanın kayıp satırlarını aradı.

Çocukların ödünü koparan.

Sabahla öğle arasını içine düştüğü sayfaların arasında geçirdi.

Kadın öğlene doğru yıkadığı saçlarını güneşte kuruturken kara büyü bozuldu, saçları kızıl bir alev gibi omuzlarından sarktı.

Komşu kadın, kınaya biraz da havanda ezilmiş ceviz yaprağı salık verdi vereli, arka bahçeye gider elmaları göz ucuyla süzerek, yanı başındaki ceviz ağacından annesi için 7-8 dal yaprak isterdi.

Evde biten her şey için çocukların komşuya yollandığı günlerdi.

Bazen bir yumurta, bazen de sütü mayalamak için bir kase yoğurt, yarım bardak toz şeker, ağrı kesici hatta dikiş iğnesi.

Çocuklar mahalleye yeni taşınan memur çocuklarıyla öğretilmiş mesafeyi korur, eşikten bile geçmeye yeltenmezlerdi, alimallah evden tembihliydiler, bir öncekilerden de idmanlı.

Kavak ağaçlarının beri tarafında durur, bir şey istedikleri ya da iki kardeşi oyuna çağırdıkları zaman bile suyun öte tarafından seslenirlerdi.

Uzun yaz günlerinde gökyüzüne doğru uzanan kavak ağaçlarının sesini dinledi kız.

Rüzgârın dokunduğu yapraklar belli belirsiz kımıldamaya başlar başlamaz dışarı çıkma vakti gelir, ağaçların altına oturur annesinin elindeki bakır tepsiyi dünyayı taşıyan Atlas gibi yüklenir, patiska bezinden torbalara kışlık erzak olmadan önce, onları kelebek ölülerinden ya da kendini bilmez minik taşlardan ayıklardı.

Baklagillerin yaşadığı yalancıktan bir dünyaydı bu.

Nohuttan, fasulyeden arkadaşlar…

Çatlaması eli kulağında bir tomurcuk baharı muştular muştulamaz portakal çiçekleri açar, mahlukatın içini genişleten ılık bir koku yayılırdı.

Çabucak geldi yaz, yerini sıcak, terli bir sıkıntıya bıraktı.

İşte şimdi sadece onlar kaldı, kapağı açık kalmış bir fırın gibi üflüyordu hava.

Fırında ilk yaz, ilk imtihan.

Gözden kayboluncaya kadar arkalarından baktı, birinin elinde yarım kova yoğurt, diğer ikisinin kucaklarını dolduran çarşı ekmekleri.

Babasına sordu.

Tütün rengi büyük taş evin tek odasında yaşarlarmış.

Çoluk çocuk sıkış tepiş.

Bağa bahçeye göz kulak olurlar da kurda kuşa yem etmezlermiş sahibin emanetini.

Uzaktan, çok uzak diyarlardan gelirler, dil diş bilmezlermiş sözüm ona.

Halbuki evvel söz vardı.

Sessizlik sinirine dokunur, öğle saatlerinde Ağustos böcekleri o sevimsiz nakaratlarına başlar başlamaz huzursuz olurdu.

En ufak bir hışırtıda dahi aniden sıçrar, ürperirdi.

Sırtını kavak ağaçlarından birine dayar, karnına çektiği dizlerine tepsiyi yerleştirirdi.

Mercimeği ötekilerden ya da pirinci berikilerden ayırmadan önce.

Kah Tom Sawyer olur hayalindeki arkadaşına çitleri boyatır, kah bir su perisi olur ablalarıyla bütün gün rengarenk balıkların arasında neşeyle yüzerdi.

Meraklı karıncalar ayaklarına, oradan da dizine kadar çıkar, sonrasına izin vermez elinin tersiyle bildirirdi hadlerini, Güliver’i yani onu ele geçirmeye çalışan Lilliputlar’a.

Kavakların şaşmaz çağrısıyla avluya çıkan merdivenleri eteğini savurarak atlaya zıplaya indi.

Beton zemin hâlâ sıcaktı ve çıplak ayakları onları ateşe tutmuşcasına yandı.

Her zamanki yerine ağaçların altına oturdu.

Kitabın en heyecanlı yerindeydi, son 7-8 sayfa kalmıştı, bitmeden hiçbir şey ayıklayamazdı.

Cır cır böcekleri moladayken kuru, ince bir dal kırıldı sessiz kuyuda.

Çıt çıkmadı.

Annesi mutfaktaydı, unla suyu buluşturmadan az evvel paşa oğlunu kümese göndermiş allayıp pullamıştı, aslandı o, akıllıydı, var mıydı ondan daha güzeli bu dünyada?

Korkusunu güçlükle bastırdı.

İzleniyor gibi geldi ona, tuhaf bir hisle ürperdi, bir tutam saçı kuru rüzgârda dağıldı, gözlerinin önüne bir perde gibi indi de kımıldamaya cesaret edemedi.

Uçurumların dibinde parlayan deniz gibi iki kara zeytin tanesiyle göz göze geldi.

Hiç deniz görmemişti hayatında, elindeki kitapta Akdeniz için böyle yazıyordu.

Çatlamış kuru toprak çayın suları daha bahçelere varmadan onu içine çekti, su inceldi, geveze yapraklar susmak bilmedi.

O günden sonra sektirmedi, her gün aynı saatte geldi.

Ateşe yaklaşan yabani bir hayvan gibi, ürkek adımlarla yavaşça sokulur, sınırı ihlal etmeden, bir adımlık derenin öbür tarafından ilahi bir sırrı ifşa eder gibi boşluğa bakardı.

Ancak fanilerin eremeyeceği bir sırra.

İlk zamanlar onu öyle aniden karşısında görmekten ödü kopuyor, yaklaşan hastalıklı bir sokak köpeğini kovar gibi evine gitmesini söylüyordu.

5-6 yaşlarında cılız, sümüklü bir oğlandı.

Kara kafalı, kıvırcık saçlı, yassı burunlu.

Eski, çişli bir don olurdu ayağında, çoğu zaman o da olmaz, yara bere içindeki bacaklarının arasında bir bamya gibi sallanan çüküyle dikiliverirdi.

Ta ki babaları talimsiz bir karganın ötüşü gibi yapmacık bir şefkatle adını çağırıncaya kadar.

Zamanla oğlanın ziyaretlerine alıştı.

Biraz gecikse merak eder geldiğinde cevabını alamadığı sorular sorardı.

Oğlan belli belirsiz gülümser, ağzından birkaç söz olsun çıkmazdı.

Annesinin yaptığı çöreklerden, hatta babasının ay başında getirdiği içi marşmelov kaplı, bitmesin diye üstündeki ince çikolatasını yalayarak yedikleri bisküvilerden verdi ona.

Hareket devindi, kendi zamanına haber etti, sonsuz gibi gelen yaz nihayet bitti.

Kavak ağaçları daha erken ve daha uzun salınır oldu.

Güneş ısrar etmiyor, hükmü yavaş yavaş geçiyordu.

Oğlan yine aynı saatte geldi.

Kucağına sığmayan paketi çıplak ayaklarının dibine, ısırgan otlarının arasına bıraktı ve sanki peşinde avcının kovaladığı bir tavşan gibi koşarak uzaklaştı.

Dere kenarından başı bozuk iki damla düştü de gazete kağıdına sarılı paket aralandı.

Isırgan otları ayak bileklerinden yakalıyor, yara oluncaya kadar kaşıması için küçücük bir dokunuşları yetiyordu.

Bereket ki adam otları teyakkuza geçmiş sahra çadırında ağrı dindirmeye yeminli bekleşiyordu.

Etrafa baktı, uzun bir sopa arandı ama bulamadı.

Avluda oynayan kardeşine mutfaktan oklavayı getirmesini buyurdu, omuzlarını silkti çocuk.

Zorladı, tehditler savurdu, sonra teneke kutuda sakladığı iki cam bilyeyle kandırdı onu.

İstediği zaman oynayabilirdi.

Uçları içe kıvrılmış sayfalar, yer yer inceldiği yerden kırılmış kitabın solgun kapağı taşa oyulu anlamsız şekillerle doluydu.

Kardeşin heceleyerek, ablanın bir çırpıda okuduğu kitap, ölümsüzlüğü arayan Sümer’li bir kralla ilgiliydi.

Daha önce adını hiç duymadığı kral Gılgameş ve arkadaşı.

Ertesi gün daha kavaklar çağırmadan kitap okuma bahanesiyle dışarı çıktı, arka bahçeyi kümesten ayıran çitlere doğru yürüyerek yerden iri bir taş aldı ve duvar dibine özenle yerleştirdiği yeni kitabın üzerine taşı bir kâğıt ağırlığı gibi ortaladı.

Bu sefer yasağı delmek için kimsenin ovaya göç etmesini bekleyemezdi.

Yaşam olağan telaşıyla başlarken aşınmış toprak çukurdan, annesine “neden oraya giremem?” diye sorduğunda, “orası dünyanın sonu da ondan”, dediği bahçeye, en dar en karanlık yoldan dünyanın sonuna güç bela vardı.

Yarı beline kadar kireç aşılı ağaçların arasından, onları sulayan küçük derelerin üstünden atlayarak koştu.

Kalbi deli gibi çarpıyordu.

Özgürlükten ve arzudan oluşan bir gezginin mutluluğuna bürünmüştü ki önünden sürünerek hızla bir şey geçti.

Boğuk bir çığlık attı, kimsenin, hatta kendisinin bile duymadığı.

Küçük kara bir yılandı bu.

Ter içinde kaldı, evet, kesinlikle bir yılandı.

Kurbağa olsa sıçrardı.

Kertenkele olsa, ne bileyim, bilirdi işte.

Koşmaya başladı.

Sonu gelmeyecekti ki aniden bitti.

Sararmış otların üstünde oturup biraz soluklandı.

Sonbaharda ekilmeyi bekleyen tarlanın ortasında, iki katlı taş evden gelen belli belirsiz çocuk ağlamalarını öfkeli bir erkek sesi bastırdı.

Korkusu merakına yenik düştü, daha iyi duyabilmek için oturduğu yerden iyice öne doğru eğildi.

Sesler çok yakın, ev çok uzaktı.

Üzerinde tepeleme kuruyemiş bulunan dört tekerlekli seyyar arabayı bayır aşağı sürmeden önce adam başını omuzunun üstünden çevirerek içerdeki çocuklara son bir kez baktı.

Onca destan yazıyla mı yazılmıştı? Velakin evvel söz vardı.

Döndüğünde ya o kitap bulunurdu ya da çocukları, kendi çocuklarını külah yapardı.

Gerçekten böyle mi söylemişti?

Arkadakilerin çıtı çıkmadı.

“Leblebiiiiiii, çekirdeeeeek, kavrulmış fıstııık…eğlencelik bunlar” nameli bir tüccar ağzıyla adam ses tellerini her makamdan akord ede dursun, beriki bir uçtan bir uca kat ettiği evin yolunu tuttu.

Dönüş yolu göz açıp kapayıncaya kadar geçer, eve gelenle çıkan bir olmazdı.

* * *

Tozlu kapılar gıcırdayarak bir bir açılmaya başladı.

Boy atmış, gürbüz yanaklarından kan damlayan akranları ovaya iner inmez geçmek bilmeyen yazı ve onu hatırlatan her şeyi bile isteye unuttu.

Değirmen sokak tekrar çocuk sesleriyle doldu. Herkes pür telaş sokaktaydı. Oğlanlar itişip kakışırken kızlar turuncular ve sarılar arasında değirmene kadar bir aşağı bir yukarı kol kola gidip geliyor, erkekler sigaralarını tüttürürken yaklaşan kışa hazırlanıyor, bodrum katlarında ne kadar ıvır zıvır varsa elden geçiriyor, kadınlar onca işlerinin güçlerinin arasında kocalarına da yetişiyor komşuya geçmek için fırsat kolluyorlardı.

İki kardeş de mal bulmuş mağribi gibi akşama kadar dışarda oyunlar oynuyor, eve girmek bilmiyorlardı.

Kara gözlü oğlan yine aynı saatte yine aynı yere geldiyse de onu fark eden olmadı, olan da ses çıkarmadı.

Tanrı’nın yıkayıp ellerini bir parça çamurla yarattığı Kralın arkadaşı Enkidu gibi oğlan yitip gitti ve bir daha görünmedi.

“Birdenbire hiçbir şey kalmaz geriye
akarsuya karışan susineklerinden, güneşi gören yüzlerden!”*


*: Gılgamış Destanı, çev. Orhan Suda, Yapı Kredi Yayınları

Yelda Ugan S.

17/07/22, Bitez

Kayıp Rıhtım, 13. yıl özel sayısı

https://oykuseckisi.com/.arkadas-yelda-ugan-saltoglu/.

GECE DENİZİ

Aristotales M.Ö. 350 civarında Fantasianın önemini savunmuştu. Gerçek anlamda iyi bir hayat sürebilmek için kurguyu ustaca kullanabilmek, olabilecekleri ya da olması gerekenleri hatta asla olamayacakları hayal etmek gerektiğini. 

Papuçlar Mezopotamya’dan

Yazarın bile isteye bıraktığı aralık kapılardan sizi ağaçların koruyucu ruhları karşılar, bir diğerinde öç tanrıçaları, oradan Düşzamanı’a süzülür, yol cini Azmıç’la, lohusa kadınlara musallat olan Alkarısı’yla tanışırsınız. Sabaha kadar konuşsak bitiremeyeceğimiz kırmızı ayakkabılar, yaygaracı Geçkinler ve kadim Tufan. Yecüc’le Mecüc’ü, Deli Dicle’yi, Kazancı Bedih’i, Servi’ye yol boyunca eşlik eden Fırat’ı, Yusuf amcayı…Uzun lafın kısası, yazar hamuruna kattığı her şeyin tadına bakmanıza izin verir, hiçbir şeyi kendine saklamaz. Arkanıza yaslanın ve ona teslim olun. Uzay gemisine hortumuyla bağlı bir astronot kadar güvende ve özgürsünüz. Dilediğinizce gezin. Halfeti’ye gidin, Nemrut’a çıkın, Ortaköy’de gece yarısı açık bir sofraya davetsiz misafir olun, Mardin’de gece bekçilerinin altında denize girin. 

Mitoloji herkes içindir, ısrarla ve azimle herkese kucak açar. İster Acem olsun ister Yunan, isterse Bektaşi. Etkili metaforlar kurar ve böyle geldiyse böyle gitmemesi üzerine hikayeler anlatır. Gerçek peri masalları açlık hakkındadır der Katherina Rundell. Herşeyden önce güce duyulan açlık ama aynı zamanda aşk, adalet, değişim ve dönüşüme duyulan açlık. Karakterler bazen gerçek anlamda birbirlerini yutar ta ki matruşka bebekler iç içe geçene dek.  

Kütüphaneler dolusu kitaplar vardır; iyi ki de vardır. Kalın, ağır ve ağdalı. Bazen yaşayan diller yetmez, tek bir satırını anlamak için bile ölü dillerin peşine düşersiniz, el yordamıyla ilerler, sırtınızda belli belirsiz bir ürpertiyle yolunuzu bulursunuz. Sosyoloji, tarih, teoloji, siyaset bilimi ve pek tabi ki mitoloji hatta temel bilimler de olmazsa olmazınızdır. Ezoterik bir tarikat üyesi gibi yıllarca sabırla pişersiniz ki sırra erebilesiniz. İçeri değil içerden bakabilesiniz.

Aralarında bazı kitaplar vardır, size sizin yerinize yaktığı mumu cömertçe tutar ve yol gösterir, bir türlü anlamadığınız, birbirine ekleyemediğiniz halkaları kolayca takar. Kahramanı yolculuğa çıkaran tüm masallar, hatta kadim çocuk kitaplarıdır bunlar. Bir simya gizlidir her birinde. Dönüşebilmeleri için çok emek gerekir, çok zaman, biraz büyü, biraz öz, fazlaca sevgi, aldığı kadar sabır, uykusuz geceler. Ve size raflar dolusu kitaplardan damıttıklarını karşılık beklemeden sunarlar. İşte Gece Denizi, bu uyku kadar ince ve zarif kitap da böyle doğdu. Yılların birikimiyle.

Ezelden beri değişerek gelen her güzel şey gibi anlatı da evrildi ve Angela Carter’in dediği gibi “Eski şişelere yeni şarap koymaya varım, hele hele yeni şişelerin basıncı eski şişeleri patlatıyorsa.”

Masallar sanılanın aksine hala her yerde bizimle. Yazar bize onları, kendi mitlerimizi nasıl bulabileceğimizi bize rehberlik ederek büyük bir cesaretle göstermiş. Eski şişelere yeni şarap koymuş ve patlatmış. Onlara sahip çıkalım istemiş, otoritenin tahakkümünden, mahalle baskısından koruyalım, “mış” gibi yapmayalım istemiş. Çirkinlik, kırıcı hırçınlıklar, bencilce ihtiraslar, kabalık, görgüsüzlük, budalalık, iyilik, korkaklık, çaresizlik, tutku öteden beri var. Bize has kusurlu, az kusurlu bilumum duygular. Ama özgürlüğümüzden ödün vermeden kendi kurallarımıza göre oynar, özgün dilimizi yakalarsak işte o zaman kendi geleneğinden bir sanat eseri doğar. Gece Denizi’nin doğduğu gibi. Asla bir şey açıklamak zorunda kalmayan.

Yazar kimi tepeden tırnağa sarsacağı hesabını kurmadan yazmış, çünkü o yeterince hikayesinde sarsılmış ve bunu bize tevazuyla köpük tabaklarda öylesine sunmuş. Allayıp pullamadan, kenar süsleri yapmadan. Adalete, merhamete duyduğu o naif ama güçlü istekle. Tıpkı oyun yanlısı çocuklar, çocuk kahramanlar gibi. Servi de düşe kalka Kharon’un kayığına biner ve direniş ve değişimi sanatla başlatır.

Tam da ihtiyacımız olan neşeyi beklerken sen nelere kadirsin edebiyat. Eline sağlık Şebnem Soral Tamer.

Yelda Ugan S.

26/06/22, Gayrettepe

Diken Yapraklarıyla Haymeler Kuralım

“Küçükken” dedim, “gökkuşağının altından geçersen erkek olursun derlerdi de ödüm kopardı, vişne çürüğü eteğimi, prenses yakalı elbisemi düşünürdüm. Sanki en önemli şeyler de onlarmış gibi.” 

Ev

Kapıyı açarken eli hala belimdeydi. Böyle küs gibi gitmek istemedim, zira küsmek de sevdaya dairdi. Güya son anda hatırlamış gibi döndüm. Belimi tutan eli havada kaldı. Güvensiz, niyetli ama kırılgan bir el. “Yedek bezler yeşil çantada, burun damlası da fermuarlı gözde, uyumadan önce iki damla, sakın unutma.” Gözleri benimkileri aradıysa da bulamadı. Huyum kurusun, hani sevdaya dair olanlar? En sevecen sesiyle bütün talimatlarımı onayladı. Merak etmeyecek, iyi vakit geçirecekmişim. “Kızlara selam söyle,” dedi. O zamanlar yalnızlığın verdiği böylesine bir zihin açıklığına sahip değildim. Cevap vermedim.    

 

Arabanın silecekleri beni hipnotize eden bir metronom gibi çalışıyor, kaba, gürültülü ve uyumsuz. Sanayi tipi dev bir metronom. Sanki buzlu bir camın ardından bakıyor, yirmi metre ötesini dahi göremiyoruz. Dörtlüler kalp atışı gibi sinir bozucu bir ritimde yanıp sönüyor.  

Yanımda oturan, direksiyona hakim olmaya çalışan sana ve herkese bugün burada olmamı ve evden çıkmamı tetikleyen nedeni inkar ediyorum, özellikle de kendime, öyle değilmiş gibi yapıyorum. 

Kırmızı damperli otoban müdavimleri, ağır gövdelerini üstümüze silkeleyen koca kamyonlar, tehditkar homurtular savurarak geçip gidiyorlar.

“Sevgilim!” arka arkaya tekrar ediyorum, ne kadar zorlasam da adı ağzıma sığmıyor. Ne adı ne de tadı, paslı bir çivi gibi. Sanki aradığın eksik parça, ya da gerçek oradaymış gibi ellerin ceplerinde olduğu halde ayakkabının burnuyla toprağı eşeliyorsun.   

Okulu kırmış çocuklar gibiyiz. Uzaklaştıkça endişeleniyor ama her şey yolundaymış gibi yapıyoruz, iyiymişiz gibi. Olmak istediğimiz yerdeymişiz, olmamız gereken yer burasıymış gibi. Madem o gün bugündü öyleyse yarına kalamazdı. 

Sana elimi uzatmış, sol elimle de güneş gözlüğümü çıkarmıştım, seni daha iyi görebilmek için mi yoksa nezaketen mi yapmıştım? Kim bilir? Mayıs sonlarıydı, yazın habercisi pırıl pırıl bir gün. Pembe bir bulutun içinden geçiyordum, İçimde, derinlerde bir yerde gizlenen bu yaşlı dünya kadar eski kuşkularım, gün yüzüne çıkmadan önce katlanmamı sağlıyordu, dayanmamı.   

Memnun olmuştuk. Atölyede sadece sen ve ben yetişkin sayılırdık, diğerleri hala üzerlerinde öğrenci iyimserliği taşıyan üniversitelilerdi. Tepkileri fazla abartılı, isyanları biraz sahte, hayalleri tutarsız olsa da bir yerden tanıdık geliyordu ve içten içe onları kıskanıyorduk; daha bizim kadar uzun menzilli, çığırtkan bir sessizlikle kuşatılmamış olmalarına, aymazlıklarına katlanamıyorduk.  

Kuvvetli, soğuk bir rüzgar esti. Tabelalar değişmiş, otobana çıkamıyoruz. Eski kentin dar sokakları bizi içeri almıyor. Pencere macunları kurumuş, çatı kasaları bükülmüş, ahşap bakımsız evler küskün. Sanki cahil cesaretimizle bir safariye çıkmışız da tek kurtarıcımız olan lütuf yasasına sıkı sıkı sarılmışız. Kendi meselelerimize bizi daha çok yaklaştıran “girilmez” tabelalarını birer bariyer gibi, etraflarında dönerek nihayet atlattık. Şehir artık belli belirsiz bir silüet olarak epey geride kaldı. Yer yer portakal bahçelerini gölgeleyen küçük bulutlar kaşla göz arasında büyüdü, karardı ve şaşırtıcı bir hızla yayıldı. Bütün gökyüzü bizden önce varacağımız yöne koşar adım hareket eden başıboş bir karanlığa kesildi. Uzaklardaki tarlaların üzerine şimşekler iniyor, zamansız gelen parlak ışık gözlerimizi alıyordu. Mikail bize mi kızmıştı? Yoksa Daphne kehanetinden mi kaçıyordu? Omuzlarımı kasmaktan oturduğum yerde büzüldüm. Elimden gelse koltukta bir kedi gibi kıvrılır, başımı kucağıma gömer, der top olur, küçülürdüm. Vücudumu çapraz saran kemer bana, ben de ona sımsıkı tutundum. Nahoş bir tat vardı ağızımda ama söylemedim, “güzelmiş” dedim, “çok güzelmiş.” Hatta çaldığım zamana bir tutam tuz attım, kucağımda duran köpük tabaktaki limonlardan birini sana uzattım, sen de bana avuçlarını. Gülüştük. Bu iyi geldi bize, rahatladık. Fakat bir türlü o aradığım şeyi, yaz boyu atölyeden çıktığımız akşam üstlerini, evlerimize gitmeden hemen önce az daha uzamasını istediğimiz o dakikaların tadını bulamıyordum. Bir aradayken aklımdan geçenleri ilk kez içimde tuttum. Orada, hiç hoş olmayan bulanık bir duygu vardı, yüreğim avazı çıktığı kadar bağıran gerçeği biliyordu. Ne büyülü düşünceler ne şiirsel hayaller kar etmiyordu artık. Doğru gelmeyen bir şeyler vardı, hatta çok yanlış gelen bir şeyler ama ne olduğunu bilmiyordum. “Hayır doymadım; biraz daha olsa onu da yerim,” böyle söyledim.

Safari devam ediyor, ejderhanın kırmızı bir halı gibi uzattığı dilinden kolaylıkla ilerliyorduk. “Korkuyor musun?” diye sordun. Çok düşünceli görünüyordun, yüz kasların gerilmiş, sanki içinde benim olmadığım, bana ait olmayan bir dünyada oradan oraya koşturuyordun, kim bilir belki küçük kızı keman dersine, büyüğü dershaneye bırakıyordun. Belki maaile gidilen bilmem kaçıncı geleneksel piknik bu hafta sonuydu ve düşündükçe canın sıkılıyordu. “Hayır,” dedin, “Ya sen?” Cevap vermek yerine öne savrulup, torpidoya olanca gücümle bastırdım ve avazım çıktığı kadar bağırdım. Sesim hiç de bağırıyormuş gibi çıkmadı. Dik bir rampadan saatte yüz, hayır hayır iki yüz kilometre hızla ilerliyorduk, o kadar karanlık ve dar bir geçitten dönerek iniyorduk ki, arabanın farları çarptığı duvarlardan tekrar bize dönüyor, gözlerimiz kamaşıyor, birkaç saniye hiçbir şey göremiyorduk. “Kontrolümü kaybettim,” diyordun, “direksiyona hakim olamıyorum…” Sonuna kadar basıyordun frene ama ne gezer. Uçurumdan denize atılan bir taş gibi düştük suyun içine.  

Göz kapaklarıma inen birkaç iri damlayla kendime geldim. Yukardan belli belirsiz bir ışık nemli duvarlardan sızan sulara yansıyor, birkaç saniyeliğine mağarayı aydınlatıyordu. Şey gibi, sanki deniz fenerinden gelen, kendi etrafında dönen bir işaret ışığı gibi. Kıpırdanmaya başladın, başını duvara çarpmış, alnından şakalarına ince bir yol gibi kan sızıyordu. Elini elimde dinlendirdim. Çıkıntı yapmış kayaya zorlukla çektim kendimi, nemli kaygan duvara sırtımı verdim. Senden de aynını yapmanı bekledim. Yaratığın da bizden beklediği buymuş gibi, ikinci level butonuna bilmeden basmışız gibi ejderhanın başı iki yana adeta bir yol gibi bölünerek açıldı, alt çeneye oturmana yardım ettim, sümüksü dişlere tutunarak üst çeneye geçtim. Midem kalkıyor, ağzıma kadar gelenleri güç bela geri gönderiyordum. Uzun, kırmızı dil ortadan ikiye ayrıldı, biri benim, diğeri senin için birer lal kürek oldular. Bir türlü ritim tutturamıyorduk, kendi etrafımızda dönüyor, yalpalayarak gerisin geri gidiyorduk.  Kafa yana savruldu ve bir an dengemi kaybettim. Çaresiz ıslak, kaygan taşlardan birine tutunmaya çalıştım, içim bulandı yine. Bu sefer ağzıma kadar gelenler söz dinlemedi, dudaklarımın kenarından sarı, safran rengi bir sızıntı çeneme doğru yola koyuldu. Birkaç dakika daha böyle debelendikten sonra nihayet yolumuzu bulduk, dilin yarısı suya dalarken diğer yarısı çıkıyordu, her dönemeçte sinek sürüsü gibi binlerce yarasa kanat çırpıyor, kırmızı gözlerinden, tehditkar ağızlarından ateş fışkırıyor, bir sonraki köşeye, yerini diğerlerine bırakıncaya kadar tüyler ürperten çığlıklar atıyorlardı.

Taş ocağını, kızıl kayaları, eski yol üzerinde küçük bir çam ormanının içinden yükselen tepedeki kaleyi seçebiliyorduk artık. Rüzgâr, emrine amade bulutları bir araya topladı, pamuk gibi bembeyaz olanları biraz oraya biraz buraya bir çocuk pijaması süsler gibi gelişigüzel serpiştirdi. Önümüzde mavi bir halı gibi açıldı gökyüzü. Derin bir nefes aldım, taze toprak kokusunu çektim içime, sobanın üstünde çıtırdayan portakal kabuklarının kokusunu duydum. Birbirimize, ufukta bir bitiş çizgisi gibi uzanan kavisli gökkuşağını gösterdik.        

“Küçükken” dedim, “gökkuşağının altından geçersen erkek olursun derlerdi de ödüm kopardı, vişne çürüğü eteğimi, prenses yakalı elbisemi düşünürdüm. Sanki en önemli şeyler de onlarmış gibi.” 

“Bir de öyle deneyelim mi?” dedin gülerek, gülünce gözlerin iki çizgi gibi kalırdı. Samimiydin, hayranlıkla bakışın alçakgönüllülüğünle dirsek temasındaydı. Evet, öyleydi ama yine de birinin söylemesi gerekiyordu ve “Dönelim” dedim, bu sefer içimden geldiği gibi, eve gitmek istiyordum. Sinyal verdin ve biz yolun karşı tarafına geçtik sevgilim.   

Buradan denizi görebiliyorum, oturduğum yerden. Bir nehir gibi hareketli. Öğleden önce koyun sonuna kadar yürüdüm. Parlak, cömert bir kış güneşi yarenlik etti bana. Bilgisayarın şarjı bitince çizgili defterimi alıp masaya geçtim. Buradan da dağları görüyorum, yarımadayı ortadan ikiye bölen dağın tepesini, az önce bacaklarıma yaslanmış uyuklayan kediyi. Burada uzun süre mutsuz olamazsın, müsaade etmez, havası gibi, bakarsın bulutlar toplanmış kapkara, sığırcıklar oval daireler çiziyorlar kıyıda, ayine çıkmışlar, yağmur topluyorlar. En fazla on dakika ince ince yağan yağmuru. Davetine direnemez çıkarsın dışarı, biraz denize yağar, biraz toprağa, begonvillere, mimozalara, kaktüslere, zeytinlere, sakız ağaçlarına. Okaliptüs ağaçları uzun boylarıyla ilk onlar yakalar damlaları, süzüle süzüle iner çakıl taşlarına, denize akarlar yine. Hiçbir şey gibi yağmur da uzun sürmez, bulutlar aralanır, yüzünü gökyüzüne döner deniz, o ne derse o olur, mavi, buz mavi, deli mavi, laci ya da bir tutam güneş, salınır enginlerine gümüşi olur.

 “Sabret” diyorlar bana, ben düzgün bir kadınmışım. Senin biraz sinirli olduğunu filan söylüyorlar. Bir kedi minik dil darbeleriyle su içiyor; ıslak, pürüzlü dili zımpara gibi. Hakkında pek bir şey bilmediğim arayışlara çıkıyorum. Saman alevi gibiymiş öfken, baban da böyleymiş.

 Sakin, serin bir yeşile kesiyor etraf. Diken yapraklarından *haymeler kuruyorum. İçim içime sığmıyor, sırtımı denize yaslamak istiyorum, avuç içlerimle toprağı kavramak, ayaklarım kum, gözlerim cennetle buluşuyor. Çok; daha çok, biraz daha çok istiyor, günlerdir, aylardır aç gibi, kana kana içime çekiyorum. Bildiğim hiçbir yerde, evdeyim. 

Yelda Ugan Saltoğlu,

25 Mayıs 2022, Beşiktaş

*Hayme; çadır  

1 Nisan 2022 tarihinde Kayıp Rıhtım’da yayınlanan öyküm.

Ben Sana Yandım Zühtü

Çiçekler yokuş başındaki tarladan, sevgili toplamış..

İki kız günlerdir üzerinde çalıştıkları uzun listeyi babaları kapıdan çıkarken eline tutuşturdular. Baba çizgili bir defterden koparılmış sayfayı dörde katlayıp gömleğinin göğüs cebine yerleştirmeden önce silik kurşun bir kalemin çıkardığı küçük ve yuvarlak hatlı, ilk satırda dik duran, arkasından gelenlerde sağa ve sola eğilip bükülen harflere kısa bir göz attı. Hiç itiraz etmezdi, çocukları ne isterse tamam der, akşama ya eli boş ya da alakasız bir dolu öte beriyle gelirdi. En çok kitap konusunda yanlış yapar ya bir alt ya da bir üst sınıfın kitapları ertesi gün değişmek üzere yine onunla beraber evden çıkardı.  

Yarın küçük kızın doğum günü, organizasyonu büyük yapacak ama bir şartla, ona yardım etsinler diye o da arkadaşlarını çağıracak. Tamam, anlaştılar. “Misafir odası bizim ve oraya girmek yok, pikap da bizde kalacak. İstediğim kadar da sesini açarım. Kapıyı kapatacağım. Bi’ de üzeri simli sütlü kahve kazağı da ben giyeceğim yarın. Siz salonda oturacaksınız. Oğlanlarla da sen ilgileneceksin, okuldan geldiklerinde önlüklerini sessizce çıkarıp dışarı çıkacaklar. İstedikleri kadar pasta alabilirler ama arkadaşlarıyla iki de bir bahçeye gelip gürültü yapmak yok, uzakta bir yerde oynasınlar, olmadı değirmene insinler. Anne sen de geç gel. Öyle hemen kontrol etmek ister gibi pastadan önce gelme. Biz hallederiz. Hayır çağırmadım! onlar küçük, yaşıtım değiller. Baba sen de gelince arka bahçeye git ablam oraya çay getirir sana. Sakın gelince üstünü değiştirmeye kalkma, öyle kal.” 

Babaları öğle yemeklerini evde yer, küçük kız da işten gelen babasını o zaman çok beğenirdi. Yakışıklı bulurdu onu, yakışıklı ve şık. Açık mavi blazer ceketini çıkarır, sandalyenin arkasına özenle asar, kıravatını hafifçe gevşetir, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırır, masaya otururken lacivert pantolonunu dizlerinden hafifçe yukarı çekerdi. Ankara’dan izin çıkıncaya kadar daireye giderken ceket giymek zorunluydu. Hava sıcaklığı 32 derece de olsa merkezden bu Güneyin nemli kasabasına müsade gelene kadar ceket ve kravat onu bunaltır, eve gelir gelmez onlardan kurtulmak isterdi. Bazı sabahlar karısı elindeki eski bir tavaya ısladığı küflenmiş ekmekleri işe gitmeden kümese götürmesini ister, o da gömleği kirlenmesin diye pijamasını göğsüne kadar çeker kıravatını da sol omuzundan sırtına gönderirdi. Okul yoluna koyulan küçük kız kümesten gelen kanat ve gıdaklama seslerinden memnun, elindeki boş tavayla avludaki tütün rengi toprağa diktiği mavi gözlerini kırpıştıran babasıyla karşılaşır, birbirlerine gülümserlerdi. O zaman da çizgili pijamanın altındaki koca göbekli adamı komik bulur, kıkırdayarak kestirmeden portakal ağaçlarının arasına karışırdı. Babası yine aynı ağır adımlarla naylon terliklerini dışarda çıkarır cümle kapısından eve girerdi. Onun hiç acele ettiği, bir yere geç kaldığı için adımlarını sıklaştırdığı ya da koştuğunu gören olmadı. Babasının sakinliği evde her şeye yetişmeye çalışan, davudi sesiyle talimatlar yağdıran annesini delirtse de de ona iyi gelirdi.

Küçük kızın on üç yaşına bastığı o gün işler yolunda gitti, babasına verdikleri plak listesi hariç her şey tam istediği gibi oldu. Bir gün önce babaları İlhan İrem, Ajda Pekkan ve Esmeray’ın şarkılarından oluşan listeye karşılık Bedia Akartürk’ün “Ben Sana Yandım Zühtü” 45’liğiyle dönse de misafirler evdeki Erol Büyükburç, Gönül Yazar ve Barış Manço ile de pekala eğlendiler. Ablasının iki arkadaşı da geldi. İkisi de kitap getirmişti, biri Küçük Kadınlar’ı, diğeri Dede Korkut Hikayeleri’ni. Deli Dumrul’la o yıl tanıştı, çok hoşlanmadı o huysuz adamdan, köprünün başında bekliyor gelenden geçenden para alıyordu. Sıkıysa vermesinlerdi, o zaman geçmelerine izin vermiyor, elindeki yamru yumru uzun asayla köprü başına dikiliyor. Nuh diyor peygamber demiyordu. Sıkıldı, bıraktığı yerde, tek raf hakkı olan kitaplığın arkalarında bir yerde kitap unutuldu. Küçük Kadınlar’ı defalarca okudu ve büyüyünce Jo olmak istedi. Bir gün o da evden gidecek, uzak şehirlerde büyük okullarda okuyacak ve kim bilir belki de yazacaktı. Hem okuldan hem mahalleden bir sürü arkadaşı geldi. Oğlanlar hiç yaramazlık yapmadılar, ikisi de önlük ve çantalarından merdiven başında kurtulup, birini ağızlarına tıkıştırdıkları diğerlerini küçük ellerini dolduran pofuduk kurabiye ve poaçalarla sokağın sonundaki değirmenin yolunu tuttular. Annesi geç geldi, babası bankadan geldiği gibiydi, herkes gidinceye kadar kıravatını dahi gevşetmedi. Büyük kızının ona ikram ettiği koca tabağı bir bardak çayla sildi süpürdü.

O küçük kız yani ben bu ay elli üç yaşıma bastım, aradan kırk yıl geçmiş, kırk koca yıl. Babam emekli olduktan kısa bir süre sonra tam pijamalarıyla bütün gün evle kümes arasında rahat rahat gidip geleceği vakit bize veda bile etmeden bir gece apar topar aramızdan ayrıldı. Annem, oğlanlar ve ablam iyiler. Herkes çoluk çocuğa karıştı. Hatta ablam babaanne bile oldu. Bana yine hediyeler geldi, arkadaşlarım bir de defter koymuş hediyelerinin arasına, çizgili, çizgisiz, ince-kalın, spiral kapak, küçük-büyük çeşit çeşit. Hala Josephine March olmak istediğimi biliyorlar.

19 Nisan 2022, İstanbul

Yelda Ugan S.