Bodrum Çamlık Köyü

Köy meydanında etrafı kesme taşlarla çevrili, dirseklerine kadar beyaz badanalı, asırlık pinar ağacı, kimine göre küstüm kimine göre de adı meşe palamudu. Yol kenarında da iki sabit bilboard; biri Avram yokuşunun hikayesini anlatıyor, diğeri de köy hakkında.

9dbdb519-3b80-4589-8906-43af6f855a28

Köyün, Bodrum-Milas eski karayolu üzerinde olduğu ve bu güzergahı kullananların burada mola verdiklerini, 2017 nüfusunun 400 kişi olduğunu, 165m denizden yüksekliğini,  Bodrum merkeze en yakın köy olmasına rağmen buranın Bodrum’un yaylası olduğunu, doğasının bozulmadığını, köylülerin zeytincilik, tarım ve hayvancılık biraz da arıcılık yaptıklarını, eskiden her evde iki halı dokuma tezgahı varken şimdi kalmadığını, köyde yaşayan belli başlı sülalelerin isimleri ve 1966 yılından bu yana muhtarlık yapanlar listelenmiş.

Yazının sonunda da ilgililere bir çağrısı var köyün; Köyümüzün mücavir alanında Leleg uygarlığından kaldığı tahmin edilen antik yerleşim yerleri ve tarihi kalıntıların varlığı bilinse de köyümüzün bu değerleri ilgili bilim insanlarının araştırmasına ve incelemesine muhtaçtır. Köy halkının beklentisi bu değerlerimizin tam anlamıyla ortaya çıkarılarak, turizme kazandırılması yönündedir.

İmza Çamlık Muhtarlığı 2018, çok akıllıca değil mi? Keşke sadece bu çağrı için ayrı bilboard hazırlasalarmış, Şöyle iri puntolu uzaktan da rahatlıkla okunabilen.

Diğer bilboard üzerinde yazılı Avram Yokuşu ile ilgili hikayeyi olduğu gibi yazıyorum. Önünde dakikalarca durup okumak için bazen zamanımız olmuyor, ya sizi bekleyenler sabırsızlanıyor ya da “sonra”ya bırakıp orada güzel bir hikaye olduğundan bir haber geçip gidebiliyorsunuz.

Hüseyin Yeter Şaka “Mazimdeki Bodrum ve Bodrumlular” kitabında, köyümüz içinde yer alan Avram Yokuşu’nun hikayesini ve Avram Efendi hakkındaki bilgileri şu şekilde anlatmaktadır: “…O ismin verilmesinin sebebi de, Bodrumlu köklü bir Musevi ailenin babaları olan Avram Efendi’nin İzmir’den her gelişinde o yokuşa geldiği zaman otobüsü durdurup aşağı inmesi, korktuğu için o yokuşu yaya olarak çıkmasıyla. İşte bu sebeple o rampa yol, onun ismiyle anılırdı.

Çok aydın bir kişi olan Avram Efendi’nin oğullarından biri olan Santos doktor olmuş, Rabi isimli diğer oğlu terzi İbrahim Özkeskin’in yanında kalfa olarak çalışırdı. 1952’de ben terzi İbrahim Özkeskin’in yanına çırak olarak girdiğim zaman, benim de kalfamdı. Sarı dalgalı saçları, mavi gözleriyle çok yakışıklı çok güzel bir delikanlıydı. Yalnız, yarı konuşma özürlüydü. Kulakları hafif duyar kelimeleri yarım yamalak dilsiz gibi telafuz ederdi. Kendini anlayana kadar epey bir zaman geçmişti. Çok iyi çok efendi bir delikanlıydı.

1948 yılında İsrail devleti kurulduktan sonra, İsrail devletini tanıyan ilk devlet galiba biz olmuş ve isteyen Musevi ailelere İsrail’e göç izni verilmişti. Avram Efendi’nin ailesi de göç kararı alan ailelerdendi. Zira o yıllar, artık Bodrum’da yaşamakta olan başka bir Musevi aile yoktu. Kendisi her ne kadar Bodrumlularca seviliyorsa da evlatlarının ve ailesinin geleceğini İsrail’de görüyordu. Ama ne yazık ki bu göç Avram Efendi’ye nasip olmadı.

Ailesinden doktor olan oğlu Santos, İsrail’e ilk giden kişi oldu. Orada, diğer aile fertlerinin formalitelerini hazırladığı günlerde Avram Efendi, bir iş için İzmir’e gitmiş geri geliyormuş. O yıllar İzmir’e, eski kara yolu olan Milas-Yatağan-Çine-Aydın güzergahında gidiliyordu. Henüz yeni yol olan Milas-Söke-Ortaklar-Selçuk güzergah hattı yapılmamıştı. Geri gelirken mecburen Milas’a Boğa yokuşundan inilerek gelinirdi. O yokuşta bilindiği gibi çok dik ve uzun bir rampadır.

O gün, Bodrum seferini yapmakta olan otobüs tam Boğa Yokuşu’ndan aşağı inerken freni patlar. Otobüste Avram Efendi de bulunmaktadır. Şöför yolcuların panik yapmamalarını, sakin olmalarını söyler. Ama ezelden beri trafik kazalarına karşı fobisi olduğu bilinen Avram Efendi ön kapıyı açar, panikle kendini dışarı atar. Şöför son bir hamle ile otobüsü dağa doğru çevirip kayalara toslayarak durdurur ve otobüsü uçuruma yuvarlanmaktan kurtarır. Ama Avram Efendi maalesef hayatını kaybeder.

Bu elim olaydan sonra aile İsrail’e göç etmiş, Avram Efendi2nin adı da yokuşta bir anı olarak kalmıştır.

Avram Yokuşu 3 km sonra başlar, Çamlık Muhtarlığı 2018

Meydanda, bilboardların tam karşısında, yüzlerce dönüm araziye kurulu bir restoran var, adı Kır Sofrası. Çalışanlar köyden ya da çevre köylerden. Yemekler de öyle; yerel ürünler, yerel tatlar. Köy muhtarı ve karısı işletiyor restoranı. İkisi de ordalar, her şeyle ilgileniyorlar. Restoranın beyaz badanalı giriş duvarına kocaman ve renkli harflerle şair Cemal Süreyya’nın “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı…”  mısrasını yazmışlar.

Aslında Esma Hanım’la ayak üstü sohbet etmeseydim, ondan İrmene köyünün hikayesini dinlemeseydim, restoranı anlatmak aklıma gelmez ve haksızlık etmiş olurdum.

Sacın önünde bağdaş kurmuş gözleme pişiriyordu, kırklı yaşlarında, güler yüzlüydü, kafileyi karşılama ekibinde görevli bir öğrenci gibi heyecanlı. Daha çok meydandaki ağacın hikayesinin peşindeydim, ağacın ismini de bilmiyordu, ne zamandır orada durduğunu da. Buralı değilmiş, yakınlardaki İrmene köyündenmiş, artık bir golf sahası olan İrmene’den. “Sahaya köyün adını bile vermediler!,…Benim kocam muhtardı, satmayın diye yalvardı; size dışardan bile baktırmazlar dedi ama…şimdi içinde gündelik işçi olarak çalışıyorlar, o da iş olursa, yazdan yaza.”

Esma Hanım’ın ve kocası Muhtar beyin İrmene köyündeki evine, tarlasına ne oldu bilmiyorum, acaba direnebilmişler miydi, yoksa onlar da mı pes etmişti? Soramadım. Ama Esma Hanım mutlu görünüyordu, işinden memnundu; sadece işi olduğu için değil, orda aileden biri olmayı ve ona bunu hissettiren patronu Ayşe Hanım’ı çok seviyordu.

img_2873
Köy yolunda

Çam ormanlarıyla kaplı dağların arasından Bodrum’a doğru inişe geçtik. Yol üzerinde en az 4-5 tane taş ocağı vardı. Taşlar kırılmış, en küçük parçalar dahil ayrı ayrı İstif edilmiş, yol kenarında bekliyorlardı.  15 km sonra Çiftlik ve Kızılağaç yol ayrımına geldik. Böylece Torba yol ayrımından 7-8 km sonra girdiğimiz Çamlık köy yolundan, Kızılağaç yoluna çıkarak doğadan ayrılmadan bir yarim daire çizdik.

Mitra,

28.10.2018 Beşiktaş

Edebiyat ve Patates Turtası Derneği

Epsilon Yayınları

Mary Ann Shaffer ve Annie Barrowsimg_6068

Çevirmen Fazıl Şimşek

Ekim 2009, 1. baskı

 

12 Ocak 1946 günü Londra’da yaşayan gazeteci yazar Juliet Ashton Guernsey’de yaşayan Dawsey Adams’dan bir mektup alır. “sizi tanıyorum, çünkü bende bir zamanlar size ait olan bir kitap var…” der Dawsey mektubunda.

Juliet, mektuba çok sevinir ve Dawsey’e hemen cevap yazar,

“Kitabın Guernsey’e nasıl ulaştığını merak ediyorum? Belki de kitaplarda onların mükemmel okuyucularına ulaşmalarını sağlayan bir tür gizli hedef içgüdüsü vardır…” (syf17)

Dawsey’in ilk mektubunda sözünü ettiği Edebiyat ve Patates Turtası derneği üyeleri de Juliet’e yazmaya başlarlar. Alman istilası sırasındaki okumalarını anlattıkları mektuplarlardır bunlar.  Juliet’in yazacağı kitabın konusu belki de bu dernek olacaktır.

Bir akşam Bayan Maugery Almanlar’dan güç bela sakladığı domuzuyla dostlarına bir ziyafet vermek ister; Dawsey, İsola, Booker, Eben…gece ne kadar dikkatli davransalar da evlerine dönerken, dışarı çıkma yasağını deldikleri için Alman askerlerine yakalanırlar. Elizabeth büyük bir cesaretle, sokağa çıkma yasağını deldikleri için ne kadar üzgün olduklarını ama edebiyat derneğinde okudukları “Elizabeth ve Onun Alman Bahçesi” adlı kitabı okurken çok keyif aldıklarını ve zamanın nasıl geçtiğini farketmediklerini söyler, acaba asker de  bu kitabı okumuş mudur? Ayak üstü uydurduğu bir yalandır oysa bu.

Ertesi sabah komutana ifade vermek üzere isimleri alınır. Öyleyse dernek de kurulmak zorundadır.

“Başlangıçta gerçek bir edebiyat derneği olmadığımızı söylemek doğru olur. Elizabeth, Bayan Maugery ve belki Booker’ın dışında, çoğumuz okul yıllarından beri kitaplarla pek haşır neşir olmamıştık. Kitapları, güzelim kağıtlara zarar vermekten korkarak Bayan Maugery’nin raflarından aldık. O günlerde böyle şeylerden zevk aldığım filan yoktu. Ancak Komutan’ı ve hapishaneyi düşünerek kitabın kapağını açmayı ve okumaya başlamayı başarabildim.” (syf83)

Burası Kuzey Fransa’nın Normandiya kıyılarında bir ada, Manş denizinde. Almanlar 30 Haziran 1940 da gelmiş ve 5 yıl boyunca adayı istila etmişler. Aynı zamanda bu ada Almanlar’ın 2. dünya savaşında işgal ettikleri tek İngiliz toprağı.

Tamamı mektuplardan oluşan, ince bir zevkin, aklın ürünü güzel bir kitap. İçi sürprizlerle dolu. Çok yakında filmi de çekildi. Sadece fragmanını izledim ama bu kısacık  tanıtımda bile herkesi tanıdım, kimin kim olduğunu biliyordum sanki.

Yazar, editör, kütüphane görevlisi, kitap satıcısı Mary Ann Shaffer’in tek kitabı Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Maalesef kitabının bu kadar beğenildiğini ve 20 dile çevrildiğini görememiş. Yeğeni Annie Brows kitabı tamamlamış ve yayına hazırlamış. Brows da yazar ve çok iyi bir iş çıkarmış; kitapta ikinci bir kalemin varlığı hissedilmiyor, tek elden çıkmış gibi.

Not: Guernsey adası Victor Hugo’nun 1855’den itibaren 14 yılını sürgünde geçirdiği ada. Hugo bu mavi, yeşil adayı çok sevmiş ve Sefiller‘i de burada yazmış. Aklıma Cevat Şakir geldi. Bodrum’a Kalebentlik olarak gönderilen Halikarnas balıkçısı.

21.10.2018 Gayrettepe

Sevgili Erdoğan Ugan’a

Mitra

 

Madrid

Jpeg

20 Haziran’da Madrid Barajas havaalanına indik. Bu tarafa ilk kez geliyoruz, niyetimiz hem seyahat hem hasret gidermek bu sefer. Sevgili kuzenim Madrid’de yaşıyor artık. İspanyol kocasıyla karar aldılar; belki daha az İstanbul ama yerleşik hayat Madrid.

Deniz seviyesinden 670m yüksekte bulunan Madrid, bozkırın ortasına kurulmuş bir şehir. Uçak alçalırken toprak kahverenginden kızıla dönüyor altımızda. Bizim Orta Anadolu’ya benziyor. 

Madrid’in ulusrararası havaalanı Barajas, 1928’de açılmış. Avrupa’nın 4. Dünyanın 10. En kalabalık havalimanıymış. Bana İstanbul’dakilerden sonra hepsi sakin gelse de burada da hatırı sayılır bir hareketlilik vardı.

Havaalanından taksiye binince şehrin neresine giderseniz gidin 30 Avro ödüyorsunuz, dönerken de aynı. Nereden binerseniz binin şöföre aeropuerto dediğinizde 30 Avroyu gözden çıkarıyorsunuz.

Taksiyle şehir merkezine doğru ilerlerken bozkırın rengiyle tekrar karşılaşıyoruz, kırmızı tuğladan yapılmış evlerin, okulların, kiliselerin üstünde. Bu renk, modern binaların arasından şehri kurtarıyor, ona ince bir zevkin, estetiğin sıcaklığıyla mimari bir güzellik sunuyor. Geniş caddelerin iki yanında Akasya ve Çınar ağaçları var. Güneş inanılmaz parlak, eskiden ressamlar Madrid’e gelirler bu her şeyin üzerine vuran parlak  ışıkta resim yaparlarmış. Nem olmayınca, güneş ışığı hiçbir engelle karşılaşmadan cömertce parlıyor tepemizde. 

Jpeg

Madrid İspanya’daki 17 özerk (otonom) bölgeden biri. Bu bölgelerin kendilerine ait parlementoları, bayrakları  ve bütçeleri var.

İlk gün kuzenimin eşi sevgili Alberto’nun eşliğinde, ayağımızın tozuyla Plaza de Espana meydanına evden yürüyerek gittik. Önce postaneye uğradık. Pazar günü genel seçim var İspanya’da. Alberto Pazar günü Madrid’de olamayacağı için oyunu postayla gönderdi. “İleri demokrasi” dedikleri bu olsa gerek.

 

 

 

 Burası Avrupa şehirlerinde görmeye alışık olduğumuz meydanlara  benzemiyor. Daha çok park gibi.  Şehrin ortasında, büyük binaların arasında kalmış bir vaha kadar  yeşil. Her yerde  büyük çınar ağaçları var.  Fıskiyeli bir gölet, etrafında da banklar. Meydanın ortasındaki büyük dikilitaşın önünde ünlü yazar Cervantes ve yazarından daha ünlü olan kahramanları Don Kişot, Sancho Panza, Dulcinea ve Sancho’nun eşeği Rucio’nun heykelleri. Rucio’yu tam  arkanıza alıp yolun karşı tarafına batıya doğru gittiğinizde sürpriz bir şehir manzarası ile karşılaşıyorsunuz, Almudena Katedrali ve Palacio Real kraliyet sarayı da  görünüyor buradan. 

Jpeg

Bir gün önce İspanyol kuzenin sipariş ettiği ekmekleri almaya gittik, sipariş yoksa ekmek de yokmuş bu fırında. Bir tane de uzun, şu  sepetin içindeki baton ekmeklerden de almak isterseniz alamıyorsunuz. Ekmekler bir listede adları yazılı alıcılarını bekliyor. Fırından da şarküteriye, burada aslında sadece peynir satılıyor. Tavana kadar uzanan ahşap raflarda dev tekerlek peynirler sıralanmış, biraz keçi peyniri alıp, yine yürüyerek eve döndük. Hava bir türlü kararmıyor. Nerdeyse saat 22:00 a kadar hava aydınlık. Ancak bu saatten sonra alaca karanlık başlıyor.

Alberto akşam menüde deniz ürünleri var deyince aklıma geldi. Buraya gelirken okuduğum tüm tanıtım kitaplarında, broşürlerde “İspanya’da gönül rahatlığıyla deniz ürünleri yiyebilirsiniz,  civa kontrolü çok iyi yapılıyor” yazıyordu. Evde yediğimiz akşam yemeğini, ikisi de iyi birer aşçı olan ev sahiplerimiz hazırladılar.  Önceden sosa yatırdıkları kalamar ve ahtapottan harikalar yarattılar.

Jpeg

 

Sabah, Los Rosa metrosuyla Puerto del Sol (Güneşin kapısı) meydanına gittik. Madrid’i çevreleyen bütün yolların sıfır noktası olarak kabul ediliyor burası, çok kalabalık ve hareketli. Meydanın ortasında 3. Carlos’un at üzerinde bir heykeli var, diğer heykel de Madrid’in simgelerinden biri olan ayı ve kocayemiş ağacı. 

Meydanlar yüzlerce yıldır insanlar için önemli buluşma yerleri olmuş. Buralarda toplanıp, karşı çıkmış, ayaklanmış, direniş göstermiş, seslerini duyurmaya çalışmışlar. Şehir meydanları  “özgürlük” demek olmuş zamanla. Sol meydanı, 1800’lerin başında işgalci Fransız güçlerine karşı ayaklanmadan bu yana, yakın tarih de dahil pek çok direnişe sahne olmuş, tanıklık etmiş. Örneğin ETA’nın  Madrid trenlerine 11 Mart’ta yaptığı saldırılara, İspanya’nın Irak savaşına katılmasını protesto eden karşıt gösteriler  bu meydanda yapılmış.

Jpeg

Direniş nedeninin illa savaş ve vahşete karşı olması da gerekmiyor, bazen bir reklam panosu için de yapılabiliyor: İspanya’da binaların, özellikle tarihi olanların mı hatırlayamadım, reklam almaları yasakmış. Bu yasağın tek istisnası, Sol Meydanındaki  Tio Pepe’nin reklam panosu.  Tio Pepe , Endülüs’te üretilen ünlü bir şeri içkisinin markası. Altmışlı yıllardan bu yana meydandaki Apple mağazasının olduğu binanın tepesindeymiş. Yıllar içinde meydanın sembolu olmuş bu ışıklı pano.  Apple firması 2014’te tüm binayı satın alınca panoyu indirmek istemiş, fakat Madrid’liler meydanda toplanıp, panonun indirilmesine karşı çıkınca, pano şimdiki yerine, çok yakındaki başka bir binanın tepesine taşınmış. 

20160621_135322

Puerto del Sol’dan yürüyerek  Plaza Mayor meydanına geçtik. Burası İspanya’nın edebi altın çağını yaşadığı, Cervantes’in Don Kişot’u yazdığı dönemde 16. yy’da 3. Felipe tarafından inşa edilmiş.  Ortasında da at üstünde heykeli var Felipe’nin. Meydan balkonlu, sivri kuleli ve dik çatılı binalarla çevrili.  Burası devlet kutlamaları, boğa güreşleri için kullanılırmış. Engizisyon yıllarında meydanda mahkemeler kurulur hatta bazen idamlar bile yapılırmış. 

Meydana çok yakın bir yiyecek içecek pazarı var. Envai çeşit taze sıkılmış tropikal meyve suları, külahda kalamar, balık çeşitleri, tortilla ve türlü pastalarla dolu hertaraf. Oturacak yer sayısı çok az, yiyecekler daha çok tadımlık, paketlerde alıp sokakta yemek için hazırlanmış.  Turistik bir Pazar burası, kalabalık ve pahalı. Birer bardak taze sıkılmış meyve suyu alıp yürümeye devem ediyoruz.

Jpeg

Yürürken bu taverna tabelasını gördüm, eskiden, yoksul  İspanya köylerinde  bu sürahilerden şarap içilirmiş elden ele.  Bu sürahiler deri, cam ve porselenden yapılırmış. Alberto Endülüs’lü, gençlik yıllarında dayısıyla tarlada çalışırken bu sürahilerilerden  su içtiklerini, su ılımasın diye özellikle bardağa koymadıklarını söylüyor.  

Calle de Bailen’e,  Palacıo Real Madrid Kraliyet Sarayına doğru yürüyoruz. Yaklaştıkça sarayın inşa edildiği granit taş rengiyle uyumlu şık kafeler, küçük lüks oteller, temiz parke taşları, bakımlı binalar artıyor. 

Saray 5. Felipe tarafından 18. yy da yaptırılmış. 13. Alfonso’nun tahttan çekildiği 1931 yılına kadar kullanılmış.  Bugün önemli devlet törenleri için kullanılıyormuş sadece. Kral ve ailesi artık Madrid’in dışında çok daha mütevazi olan bir sarayda yaşıyorlarmış. Sarayın etrafı Sabatini ve Campo del Moro bahçeleri ile çevrili. 12. yy da şehri fethetmek için gelen Araplar ordularını bu bahçelerde konaklatmışlar.

20160621_143157

İki tarafı Akasya ağaçları ile kaplı geniş caddelerde yürüyerek La Latina’ya Latin mahallesine gidiyoruz.  Burası daha çok Madrid’de yaşayan Amerikalılar tarafından tercih edilen Cihangir tarzında bir mahalle.  Her yer tiyatrolar, Endülüs yemekleriyle ünlü restoranlar, barlar ve hem yemek yiyebileceğiniz hem de Flemenko dansı izleyebileceğiniz mekanlarla çevrili. Cuma ve cumartesi günleri dans programları daha iyi ama mutlaka rezervasyon yaptırmalısınız.

Yol üstünde, daha çok bizdeki hal tarzı veya sabit Pazar benzeri bir pazara uğradık. Burası üstü kapalı ve haftanın her günü açık, Mayor meydanındaki yeme içme pazarına göre çok daha ucuz.

Jpeg

İspanya’da öğle yemeği önceden iyi planlanılması gereken bir öğün çünkü saat 14:00 ile 17:00 arası siesta saati. Bu saatler arasında açık ve yemek olan restoran bulmak çok zor. Birkaç denemeden sonra küçük bir esnaf lokantasına benzeyen Restorante La Sonobreso’da öğle yemeği yedik. Yemekler çok lezzetliydi. İspanya’nın ünlü Gazpaçho çorbasını içtik, bu çorba pişirilmiyor, soğuk içiliyor. Ana malzemesi, domates, soğan, salatalık ve biber. Bütün bu malzemeler robottan geçirilerek hazırlanıyor. İnternetten farklı tariflerini ve ek malzemelerini bulabilirsiniz. Yazın tarlalarda çalışan İspanyol köylülerinin baş  yemeğiymiş bu çorba. Bir de Berenjeno rebezoda adlı patlıcan yemeği vardı ki, İncecik dilimlenmiş patlıcanlar galeta unu ve yumurtayla  kızartılmış, enfes olmuştu, hem de hafif. Çıkarken duvarlarda asılı duran, çerçevelenmiş gazete küpürlerini fark ettik. Avrupa’nın ünlü gurmeleri  övgü dolu yazılar yazmış bu küçük restoran hakkında. Fiyatlar da uygun. 

Jpeg

Öğle yemeğinden sonra Paseo del Prado caddesine doğru yürüdük, Pazar günü seçim olacak bir ülkedeyiz, ama ne bir bayrak ne de seçim otobüsü var etrafta. Podemos’un birkaç afişini gördük, o kadar. Görkemli belediye binasına kadar yürüdük, binanın ön cephesinde, üstünde  mülteciler hoş geldiniz yazan bez bir afiş asılıydı. İspanya’nın kabul ettiği 60 mülteci için  bu kadar özel hazırlanmasına memnun olduk! Geleneksel takı panayırını da ziyaret edip, 11 yaşındaki kızım Zeynep’in haklı isyanı ile eve döndük.

Jpeg

İkisi de akademisyen olan ev sahiplerimiz bugün çalışmak zorundalar. Biz de onlar olmadan haritalarımızla eve en yakın metroyu kullanarak Retiro parkına gittik. Park 12. Alfanso Cadde’sinin üzerinde, Jeronimos’ta.  Önceden burada bir saray kompleksi varmış. 19. yy sonlarında halka açılmış, Parkın içinde yapay bir göl var, etrafında da küçük kafeler. 

Parkda uzun bir yürüyüş yaptık. Her  taraf yemyeşil, sessiz, huzur içinde. Kalabalık ama park o kadar büyük ki hiç rahatsız etmiyor insanlar birbirini. Saray olarak kullanıldığı yıllardan kalma tarihi müstakil binalarla karşılaştık sık sık. Bu binalar sanat galerisi olmuş. Birkaç tanesini gezebildik. Daha çok güncel olaylara dikkat çekilmek istenmiş. Daha önce sosyal medyada da rastladığım İslam fobisi, ırkçılık, mülteciler, ötekileştirme gibi konularda farkındalık yaratmak amaçlı fotoğraflar ve videolar sergileniyordu.

20160623_151142

Çimenlere uzanıyoruz, Zeynep neşe içinde atlıyor, zıplıyor, parende atıyor. Kentlere meydanlar kadar parkların da gerekli olduğunu düşünüyor, bina yığını ülkemin parklardan ve meydanlardan nasibini alamamış şehirlerini hatırlayıp hayıflanıyorum.

Retiro Parkının Prado müzesi tarafına çıkan muhteşem kapısına doğru yürüyoruz. Müze buraya, parka çok yakın, yürüme mesafesinde. Madrid’de müzeler saat 18:00 dan sonra bedava. Kışın giderseniz bu avantajdan yaralanabilirsiniz, çok tenha olurmuş çünkü, genellikle orta yaş üstü ev kadınları gelirmiş sadece ama yazın saat 16:30 17:00 gibi başlayan uzun kuyruklarda beklemeyi göze almanız gerekiyor. 

20160623_152435

Prado Müzesi dünyanın en önemli sanat galerileri arasında yer alıyor. Burada 6.000 parça eser sergileniyormuş.  Çok daha küçük olmasına karşın Prado, giriş kısmı, alt katın heykellere ayrılması, galerileri birbirlerine bağlayan geniş koridorlarıyla bana Paris Louvre müzesini hatırlattı.

Biraz da kuzenlerin tavsiyelerine uyup, özellikle Barok dönemin ressamlarından Velazquez’i, Yunan kökenli İspanyol ressam El Greco’yu  (İspanyolca’da Yunanlı demek) ve İspanyol resim sanatının en önemli ismi Goya’nın eserlerini ziyaret ettik. Keşke daha fazla zaman olsaydı da bütün bir günümüzü buraya ayırabilseydik. Daha görülecek çok eser vardı.

Prado’dan  Reina Sofia’ya,  Pablo Picasso’nun ünlü eseri Guernica’yı görmeye  gittik. Burası 18. yy dan itibaren Madrid hastanesiyken 1992 yılında restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. Reina’nın Prado’dan farkı, 20. yy ressamlarının eserlerinin sergileniyor olması. Salvador Dali, Picasso, Miro gibi.

Madrid’in diğer ünlü müzesi Thyssen de buraya çok yakın. Bu müzede sergilenen eserleri Baron Thyssen ve oğlu  toplamışlar. Burada Picasso, Van Gogh, Goya, Tiziano, Rubens gibi çok bilinen ressamların yanı sıra adını hiç duymadığım  ressamların  eserleri de vardı. Toplam 800 eserlik küçük bir müze burası.

Jpeg

Müze severler için bu bölgede üç müzenin de birbirlerine yürüme mesafesinde olması büyük avantaj. Sabah açılışla başlanırsa bir gün içinde üçü de gezilebilir. Hem aynı gün kullanmak şartıyla üç müze için alınan bilet de çok avantajlı.  

Madrid’deki son günümüz çok hareketli geçti. Sabah kuzenimle kadın kadına ünlü Calle Serrano caddesine gittik. Burası İspanya’nın en meşhur markalarının butikleriyle dolu, Adolfo Dominquez, Loewe gibi. Saatlerce mağazalara girip çıktık. Yoruldukça, cadde üstünde bulunan küçük şık kafelerde molalar verdik, büyük ve güzel çınar ağaçlarının altında lezzetli İspanyol şarapları içip sohpet ettik. Madrid’i, kendilerine has, şık bir giyim tarzları olan Madridliler’i kendi günlük hayatları içine karışıp izlemek büyük bir zevkti.

Burada yaşlı nüfus oranı çok yüksek, ortalama ömür süresi de 93 tü yanılmıyorsam ama bu yaşlı insanlar tamamen sosyal hayatın içindeler.  Asya’lı bakıcılarıyla, aileleriyle, arkadaşlarıyla ya da yalnız dışarıda ve sokaktalar. Ve  biraz abartılı gelse de çok şıklar, erkekler takım elbise, kadınlar döpiyes giymişlerdi o sıcakta. Kullandıkları çantalar, fularlar, dantelli göğüs cep mendilleri, şapkalar ve özellikle  (kim bilir kaç nesildir kullanılan) kadınların yakalarına taktıkları broşlarla her biri sıra dışı bir sokak defilesinin mankenleri gibiydi. Her ne kadar parmak arası terliğim, sırt çantam ve ince tshirtlerimle kendimi rahat hissetsem de bu insanların giyim tarzına ve gösterdikleri özene hayran kaldım.

Jpeg

Calle Serrano caddesinden Plaza De Colon’a  Kristof Kolomb meydanına yürüdük. Bu meydanda  Kolomb’un bir heykeli var.Kristof  Kolomb işaret parmağıyla Güney Amerika’yı  gösteriyor bu  heykelde. 

Aşağıdaki fotoğraf ta bu meydana çok yakın bir yerde çekilmiş Botero’un ünlü, bir elinde aynası olan kadın heykellerinden biri. 

Jpeg

İspanya ve Flamenco;  son gecemizi İspanyollar’ın ünlü dansı Flamenco’yu seyretmeye ayırdık. Plaza De Espano caddesindeki  Las Tablas tavernasındayız, bir gece önce rezervasyon yaptırdık buraya. Bu aralar yani Haziran ayının son günlerinde Flamenco festivali de var Madrid’de ama maalesef bu gece için hiçbir yerde bilet bulamadık. Burası 10-15 masalık küçük bir taverna. Sahnede beş kişi var, iki kadın üç erkek. Erkeklerden ikisi sahnenin gerisinde sandalyede oturdular, biri şarkı söyledi, diğeri gitar çaldı,  İki kadın ve bir erkek yaklaşık 1.5 saat acılı aşk şarkılarıyla dans ettiler. Gösteriden memnun çıktık salondan. Dışarı çıkınca yine şaşırdım, saat yaklaşık 22:00 ama dışarısı gündüz gibi.img-20160629-wa0086

Plaza De Colon  caddesindeki teras kafelerden birinde Madrid’e veda ediyoruz sanki akşam üstü gibi.

 

 

Mitra,

12.10.2018, Beşiktaş

Not: Haziran 2016 yılında yaptığım İspanya seyahatimden notlar, bir çeşit yeniden düzenleme. Ayrıca bu gezide, Burgos, San Sebastian, Toledo ve Pamplona şehirlerini de gördük….Umarım onları da başka bir sefer yazarım, hepsi de sayfalar dolusu anlatılmayı, tekrar tekrar görülmeyi hak ediyor.

 

Halikarnas Balıkçısı

 

img_5080Denizciler aralarında konuşurken kendilerine has bir dil kullanırlarmış. Aganta burina burinata da bu dilin bir parçası, denizci deyimi ya da bir komut. “Serenlerin üstündeki üst ve alt yelkenleri tut!” demekmiş anlamı.Bilenler, İtalyanca kökenli olduğunu söylüyorlar. Malum, Akdeniz’in çok eski zamanlardan gelen yaygın denizci dili, ya Venedikliler’den ya da Cenevizliler’den miras kalmıştır.

“Mola burina grandi, tira mola maestra!” diye bağırılınca, biz de söylenenleri yapınca geminin başı rüzgardan açılmaya koyulur. İşte o zaman burinaları mola, trinket yelkenini tumba ederiz. Bazılarımız pruva serenlerini prassiya tokaya alır. Dümenci dümen yekesini ortaya getirir. “Aganta akuta flok!” denince flok skutolarını çeker, kasarız. Artık bütün yelkenler rüzgarla dolmuştur. İşte o zaman, son emir, yani “Aganta burana burinata!” kumandası verilir. Kayık şarıl şarıl rüzgarın gözüne işler.” (syf39)

Halikarnas Balıkçısı,

“…Yokuş Başına Geldiğinde Bodrum’u Göreceksin…Sanmaki, Sen Geldiğin Gibi Gideceksin…”

Cevat Şakir, 1946 yılında yazmış Halikarnas Balıkçısı’nı. Bendeki kitap Bilgi Yayınları’ndan, 51. baskı Mart 2018 tarihli. İlk baskıları da 1976

Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 günlü sayısında, ” Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?” başlığıyla yayımlanan, asker kaçakları ile ilgili yazısı yüzünden Cevat Şakir, üç yıl kalebentlikle (cezaya carptırılan suclunun, uzak bir yerde bulunan bir kaleye kapatılması) Bodrum’a sürülür. Cezası bittikten sonra Bodrum’a yerleşir ve 1947’ye kadar orada kalır. Vasiyeti üzerine çok sevdiği Bodrum’a defnedilir. Gümbet türbe tepesinden seyre dalar çok sevdiği Halikarnasını.

Mezarlık selvilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatardı. Fakat orada erkek hısım akrabamın mezar taşlarına rastlanmazdı. (syf7)

Türk edebiyatında ilk kez, ekmeğini denizden çıkaran insanlar kitaplara konu olmuşlar. Balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler…İyi ki de olmuşlar. Kırklı yılların Bodrum’unun, kayıt defteri, arşivi olmuş roman. Küçüklüğünden beri denize tutkun Mahmut’un anlatımıyla, erkeklerini denize kurban veren kadınların, ona küskün ama onsuz içi boşalan kasabalı erkeklerin, yarı aç, yoksul çocukların, mesafesiz köylerin, çaresiz insanların hikayesi.

Küçük Mahmut babasıyla yaptığı ilk yolculuğunu, Bodrum’dan Milas’a gidişini anlatırken bakın nerelerden geçiyorlar. İkisi de yürüyorlar, karadalar ama çocuk Mahmut’un gözü hep denizde, yönünü onunla buluyor. Yanlarında yürüyen sahipsiz bir köpek yavrusu gibi, bir görünüyor bir kayboluyor deniz.

Babam bir iş peşinde Milas’a gidecekti. Deniz seferi değil, kara yolculuğu idi ya, beni de aldı. Bodrum’dan siftah çıkıyordum. Çocukluğumu hatırladıkça bu seyahat mutlaka gözümün önüne gelir. Babam ata eşşeğe binmezdi. Çünkü ayağına hiç üşenmezdi. Ben de ona çekmişim. Bacaksızın biri olduğum halde çok yörüktüm. Yola düzüldük. Bodrum’dan yokuş yukarı tırmandık. Yokuşbaşı denen tepeyi aşınca, denizi arkamızda bıraktık. Fakat biraz sonra deniz yine önümüze çıktı. Çünkü yarımadanın öteki yüzüne varmıştık.  (syf13)

Şimdi olmayan derelerin, üzerindeki otel inşaatlarından görünmeyen adaların yanından geçiyor Mahmut.

Ben hem dinliyor hem de etrafıma bakınıyordum. Torba denilen dere, denize kavuştu. Oradan sonra yolumuz, kendini bir türlü denizden koparamıyor, kıyı boyunca kıvranarak denize yoldaşlık ediyordu. (14)

Salı adaları ve Apostol adası sanki muallakta sallanıyorlardı. Yolumuz bazan baş döndürücü uçurumları kıyılayarak, bazen çam gölgeleri altından kayarak denize iniyordu. (167)

Kimileri, Mahmut bu deniz sevdasından vazgeçsin istemiş, kimileri el verip “rastgele” demişler.

…Babam da yanık sesiyle, “sakın ha denizci olayım deme!” derdi. Ne var ki kasabanın bütün sokakları, her ne kadar sağa sola sapsalar da eninde sonunda denize çıkıyorlardı. (syf7)

Mahmut ne yapmış etmiş daha çocuk yaşından başlamış, çok sevdiği denizle yarenlik etmeye. Yıllarca çalışmış, bir keresinde büyük bir gemide ocakçılık bile yapmış. Sevinçten ağladığı da olmuş, yatacak yer, yiyecek ekmek bulamadığı da. Yirmili yaşlarına geldiğinde karaya çıkmış, evine dönmüş.  O buralarda yokken çocukluk aşkı erkek Fatma’nın başına gelenler,  babasının ve annesinin ard arda sahipsiz ölümleri, uykusuz ıslak geceler, ölümle burun buruna bir hayat. Derken denize küsmüş bir dönem, toprak sahibi Zeynel ağanın kızı Ayşe’yle evlenip bir çeşit iç güveysi olmuş. Köye yerleşmiş, bostan ekip dikmiş, ortakçılara tahsilata gitmiş.

Denizci hayatının türlü türlü cilvelerini Çömlekçi köyünde, merada besiye çekilen inek gibi, ahırlı, kümesli, gübreli bir hayatla değişmiştim. (171)

İlk zamanlar toprak  güven vermiş Mahmut’a, vericiliğini sevmiş, bir öyle bir böyle olmayışını, söz dinleyişini, uysallığını ve sadakatini. Ama karısının zoruyla gittiği tahsilat işini kıvıramamış.

Sessiz toprak sesli denize benzemiyordu. Ona verdiğim emeğe, binbir renk, binbir  güzel koku ve çiçekle cevap veriyordu. Sanki kendisine karşı gösterdiğim alakadan dolayı bana karşı şükran duyuyordu. Onu sapanla sürdüm mü, sürülen yeri sapana sadık kalarak, açılan izi muhafaza ediyordu. Atılan tohumu bağrına kabul ediyor, onu sımsıcak tutuyor, nemli tutuyor ve uçar hayvanlardan gizleyerek koruyor ve koynunda yavruyu emziren ana gibi besliyordu. Ta ki günü gelince atılan tohum, canlı bir usareyle yeşil ve çiylerle titrek gelin gibi bir fidan olarak bana mis gibi kokan çiçeğiyle tat sızan yemişini, ” Bak nasıl büyüttüm sana!” diye veriyordu. Toprak tam bir kadın kadıncıktı, okşanmaktan hoşlanıyordu. (138)

Günler geçtikçe nasıl çocukluğunda öğretmeninin baskısına, dayaklarına dayanamadıysa, Karısı Ayşe’ye de, durağan köye ve köylülere de dayanamaz olmuş, dışarda hissetmiş kendini. Kara insanının mal ve para hırsı huzursuz etmiş onu.

Ona göre erkek dediğin hep koparmalı, hep yan durup yalman çıkarmalı (148)

Ah o çamuru bal şeker olan İstanbulumuzdan da olduk (180)

Ne zamandır deniz onu çağırır olmuş, bostanda fasulyeleri, domatesleri toplarken, toprağı belleyip, çok sevdiği sardunyaların, sarmaşıkların arasında dolaşırken gündüz düşlerinde, geceleri rüyasında denizi görmüş. Ruhu orda, denizde kalan aslını ve arkadaşlarını özler olmuş.

Onu uzun uzun şarıldata şarıldata ve her sıcak damlasının ayrı ayrı keyfine vararak içerdik. Dumanı bile gözümüzü şenlendirirdi de hepimiz birden iyimser olur, dünyayı gül pembe görür, gülüşür şakalaşırdık.

Mahmut uzun bir aradan sonra karısıyla beraber Bodrum’a gitmiş, Ayşe’nin bir akrabasının düğününe. At üstünde epey yol almışlar, daha kasabaya varmadan, muhtemel ki yokuş başında, uzaktan, soluk mavi denizle göz göze gelmiş ve o günden sonra bir daha köye dönmemiş.

“…Bir yerde de eski bir Yunan harabesinin, asırların rüyasına dalgın, güneşte uyumakta olduğunu görmüştük. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde kalmış bu taşlara asırlar mı sinmişti ne? Onlarda ancak zamanın, gelmiş geçmiş şeylere verebileceği bir azamet ve güzellik vardı. Ben o zaman çocuktum. İnsanları yaşlarına göre hep babalarım, analarım, kardeşlerim sayardım. Kendimi dünyada bir sığıntı, bir çile çekici değil, beklenen bir misafir, dünyayı da cennet sanırdım. Gördüklerimi aç bir süngerin suyu içtiği gibi, hep içime çektim. (17)

 

Mitra,

11.10.2018, Petek

 

 

Kos, İstanköy ya da Longu Adası

 

Bugün karşı komşuya gidiyoruz, hem de yatılı. Limanda, Mendirek cafede kısa bir kahvaltı yaptık. Bodrum Express feribotu saat 09:30 da kalkacak. Harç pulumuzu alıp, pasaport kuyruğunda sıraya girdik. Duvara asılı bir kaç panoda, “KKTC damgası Yunanistan’a girmeye engel” anlamına gelen bir şeyler yazılıydı. Biliyoruz ki, Kıbrıs bize göre bağımsız ama Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve diğer ülkelere göre orası işgal altında. Öyleyse gelsin yasaklar, engeller. İki küs kardeşin çocukları gibiyiz, hatta torunları, neyseki pek aldırmıyoruz artık onlara, suçu politikacıların üstüne atıp yazıyı umursamıyoruz bile.

66865149-5796-4169-87f7-397187c6c5da

Yol çok güzel geçti, guletlerin arasından yavaş yavaş süzülerek geçtik. Kıyıda herkes bize bakıyor, el sallıyorlardı sanki. Zodiaclar da Bodrum arkamızda kalana kadar bizimle geliyor selametle gidin der gibi bizi yolcu ediyorlardı. Biliyorum bana öyle geliyordu ama gerçekten; sabahları çıktığım her tekne yolculuğunda limandan ayrılırken aynı şey oluyor. Hafif bir meltem, güneş sarı sıcak.  Civa gibi, nerdeyse üstünde yürünürmüş hissi veren, gittikçe koyulaşan, laciverde çalan deniz ve feribotun iki yanında köpükten kanatlar. “Bak! Görüyor musun? Orası Kos, şu boydan boya görünen uzun ada” diye birbirimize gösterdiğimiz. Piri Reis’in de, seyahatnamesinde Hıristiyanların adaya “uzun” anlamına gelen Longu dediklerinden bahsettiği. Sabahları uzak, sisli bir mavi-gri, akşamları yanan ışıklarla daha da yakınlaşan Kos’a gidiyoruz.

img_2031

Kısa bir yolculuktu, sadece 55 dakika sürdü. Sırt çantalarımızı yüklenip, kalenin sağına düşen yedek limandan otele doğru yürüdük. Asıl liman geçen yılki depremden sonra hala onarılamamış. Kullanılmıyor henüz.

Denize paralel uzun caddeler, onları kesen dar sokaklar. Havada, bildik çok tanıdık bir şey var;  yasemin ve hanımeli kokusu. İki, üç katlı evlerin bahçelerinde sanki dün yağmur yağmış gibi canlı sardunyalar, balkonlardan sarkan petunyalar, Kos çiçeği, zakkum ağaçları, begonviller. Arada bir trilili trilili sesleriyle kenara çekiliyoruz. Bisiklet yolunda yürüyormuşuz meğer. Kiliseye yaklaştıkça siyah giyen kadınların sayısı artıyor. Oğul ya da kocanın ölümünün ardından süresiz yas tutan adalı, yaşlı kadınların.

img_1522-effects

Gülşen hanım hafif aksanlı Türkçesi, faranjitten sebep baharatlı sesiyle, beklediği misafirler gibi karşıladı bizi. Nilgün yıllardır anlatır Maria oteli, her yıl Kos!a gitmeden önce de Gülşen ablasına “Burdan istediğin bir şey var mı?” diye de mutlaka sorar. Aralarında uzun bir geçmiş, güzel bir ahbaplık var.

Caddeye bakan verandadaki masalardan birine oturduk. Birer frape kahveyle başladı ikramlar, dönünceye kadar da bitmedi. Gülşen hanım kıpır kıpır hiç yerinde duramıyor. Altmış yaşındaymış ama şu yaşını bir türlü tahmin edemediğiniz kadınlardan. İşin başında o var, her şey ondan soruluyor, bir mutfakta, bir verandada ya da yetişeceği bir yer var. Ekru deri çantası omuzunda, elinde poşetler, arkada kalanlara talimatlar yağdırarak çıkıyor otelden. Kırk yıldır yapıyormuş bu işi, Maria oteli de 15 yıl önce açmış. Etrafta gördüğümüz bütün çalışanlar aileden; Gülşen hanımın oğlu, torunları, gelini, biraz babaanneme, biraz halalarıma benzeyen annesi. Bütün gün bir koltukta oturan anne maalesef felçli. Ama gurmelik yapmaya devam ediyor, gerçi Gülşen hanıma göre “görevi hiç bir şeyi beğenmemek.” İkinci gündü galiba, yorgun argın otele döndük, Gülşen hanım hemen bize fırından yeni çıkmış mücver ikram etti. Yanında da yeni demlenmiş çay. Baktık çayları getirirken yüzü düşmüş, canı sıkkın; “beğenmedi!?” dedi yaşlı kadını göstererek.

img_1515

Oysa biz üç gün boyunca, maydonozlu soğanlı menemen, pişi, önce süte batırılarak kızartılmış yumurtalı ekmek, kalamata zeytinli çörek ne bilim içinde pirinçten başka bir şey olmayan ama baharatından mıdır nedir tadına doyamadığımız zeytin yağlı yaprak sarması beğenilmeyecek gibi değildi!? Bir de tarzı! ikram edişi! Anne gibi, altını yeni söndürdüğü tencerenin üstünden parmakları yanarak koyduğu dolmaları, biz “yeter!!” dedikçe “Yiyin hadi, evinizde yapın perhizinizi!!” dedi de hiç bir yemeğin tarifini de vermedi ama “Bunun içinde mısır unu mu var?, poaçanın hamuruna ne koydun da böyle kıyır kıyır?” gibi bir umum sorularımızın cevabı “bilmem?!!” oldu. Bir tek üst üste kahve içmemize izin vermedi “dokanır.” dedi.

Maria otelle İstanköy arasındaki kısacık mesafede en az üç tane okulun önünden geçtik, kapısının önünü sokağa kadar süpüren bir kadın ve bir kaç motorsiklet dışında hiç hareket yok; Yunanistan için siesta saati. Güne bakan çiçekleri, sardunyalar, palmiye ağaçları, begonvillerle dolu bahçeli evlerin önünden yürüyerek sahile indik. İndik diyorum; Bodrum’dan alışkanlık. Buralar düz ayak, hiç yokuş yok. Yukarılara, adanın iç taraflarına, özellikle Asamatos köyüne doğru başlıyor adanın rampaları.

img_1559

Old River restoranın önünden denize girdik, önden birer mitos bira, bir de anne usulü kızarmış patates. Deniz çok güzel, tertemiz. Ağustos ayının başındayız elbette her yer çok kalabalık ama gürültü yok. Restorandan hafif bir müzik sesi geliyor, Madonna’nın sesi, La lsla Bonita “This is Where I long to be…”

Restoranın önünden, kıyıdan uca kadar yürüdüm, yürüdükçe Turgutreis’e yaklaştım. Şimdi de buradan orası yakınmış, hemen şuracıktaymış gibi göründü. Her sabah, Bitez’in Güney Batı tarafına düşen tepelerin ardında, dev bir kedi kafasına benzettiğim dağı bile gördüm burdan.

img_1592-effects

 

Burası limandan en uca kadar 5 kilometre uzunluğunda bir plajmış, Lambi Beach. Old River’daki garsonların birinden zorla aldık bu bilgiyi, sanki dizini masaya vurmuş gibi yüzü ekşidi. Adalılar, ister Türk olsun, nesillerdir orada doğmuş büyümüş, ister Yunan, isim ve mesafe sorularını sevmiyorlar. Kitabi bilgi vermekten hoşlanmıyorlar. Onlar hikayelerini anlatsınlar. Arkamızdaki masada yaşlı bir kadın oturuyordu; restoranın sahibinin annesiymiş, ön taraftaki yaprakları kauçuğa benzeyen uzun kırmızı çiçeğin adını sordum, omuz silkti!? Neyse, madem sevmiyorsunuz!…ama şezlonglara havlularımızı sererken, dalgaların kıyıya bıraktığı beyaz köpükler gibi kendiliğinden, yaşlı kadının restoranın yanındaki iki katlı beyaz badanalı evde oturduğunu, kocasını nasıl kaybettiğini, kışın bir kaç ayını geçirdiği Bodrum yokuş başındaki evine kadar biliyorduk.

Old River’da yemekler; bol, çeşitli, basit; kolayca yapılmış gibi, zeytin yağlı, sebzeli ve çok lezzetliydi. Biz ikinci kere gittiğimizde yine aynı şeyleri istedik. Musakka, peynirli kabak çiçeği dolması, karışık kızartma, ızgara kalamar dolma…”Bir şey daha vardı!?..” diyordum ki “Bu kadar yeter!” dedi garson.

img_1641

Old River restoranın sahipleri de Türk. Yunan adaları içinde en yoğun Türk nüfusun yaşadığı adaymış burası, Nedeni de Kos’un 1923 mübadelesinin dışında kalması ve Türk azınlığın adada kalmaya devam etmesiymiş.

Tur teknelerinin kalktığı taraftan, Averof caddesi üzerinden her yarım saatte bir mini trenler kalkıyor. Birazdan korku tüneline girecekmişiz gibi. Küçük, hafif ve alçak, iki ya da üç vagonlu. Yirmi dakikalık hızlandırılmış bir şehir turu vaadediyor. İyi güzel ama rahatsız, gürültülü ve fazla renkli.   Sağ tarafımızdan bisikletliler geçiyor, selamlaşıyoruz. Adalı gençler trenden gelen abartılı düdük sesiyle onu taklit ederek zoraki eğleniyorlar. Akropolis’den Dionysos sunağına, Hipokrat ağacı’ndan antik tiyatroya kadar geziyor, şansınız varsa o tarafa bakıyor ve görmüş oluyorsunuz. Aslında Akropolis’e gitmek o kadar da zor değil, yani şehir öyle tepelere filan kurulmamış, düz ayak sayılır, diğer Yunan adalarına göre düzlük ve daha yeşil. Antik kent günlük hayatla iç içe, daha yakından görmek için, Eleftheria meydanında bir kahve içip, Defterdar İbrahim Paşa Cami’sine dışardan bakıp ( 2017 Temmuz depremden sonra hala tadilatta, ziyaretçi almıyorlar) karşıdaki ağaçlık yoldan antik tiyatroya kadar kolayca çıkabilirsiniz.

img_1721img_1727-effects

 

Araba ya da bisikletle çarşıya gitmek için mutlaka Palmiye Köprüsünün altından geçiliyor. Ya da limana gitmişken kaleyi de gezebiliyorsunuz. Burdaki kaleyi de 14. yüzyılda, Rodos ve Bodrum’daki kale gibi St. John Şövalyeleri yapmış. Antik kent kalıntılarından taş ve sütunlar getirtilmiş kale yapılırken. 1786’da da Gazi Hasan Paşa benzer bir şey yapmış. Yunan ve Roma mabedinden getirttiği taşlarla cami yaptırmış.

img_1650

Hipokrat’ın tıp okulu Asklepion da yakın bir yerde. Burası M.Ö 242 yılında savaş ve çatışmalarda dokunulmazlık hakkını almış ve bu sayede günümüze kadar korunabilmiş.  Zeytin ağaçları arasında yıkılmış duvarlara, kolu-bacağı ya da burnunun ucu kopmuş tanrı heykellerine dokunarak; üzerinde yürüdüğüm sararmış kuru otların ve kuşların sesini dinleyerek uzun uzun dolaşmak da vardı ama ne yapalım?! Kısmet mini trenle gezmekmiş.

İkinci gün The Green Ship Nikitas adında bir tekneyle adalar turu yaptık. Sırayla Pserimos, Kalymnos ve Plati adalarını dolaştık. Fransızlardan oluşan bir grupla tekneyi balık istifi doldurduk. Anlaşılan o ki bizi geri çevirmemişler, listeye dört kişi daha eklemişlerdi. Hopörlerden bangır bangır gelen  “it is my life” şarkısı yarım kaldı ve Yunan rehber “bianvenü”  diye başladı anlatmaya, bilmediğimiz bir dille bilmediğimiz bir rotaya doğru yelken açtık.

Pserimos (Keçi adası), Kos ile Kalymnos arasında küçücük bir ada. Sadece 135 kişi yaşıyormuş. Hatta kışın bu sayı 35’e kadar düşermiş. Suyu tertemiz, Ege denizindeki 12 adadan biri. Burda sürekli yaşamak üzerine biraz sohpet ettik Zeynep’le…sabahları babasının kayığıyla balığa çıkıp akşam yemeğini çıkarmak, dağlardan kaya koruğu, civan perçemi toplamak ya da hep sokakta geçen doğal bir hayat…. Buraya kadar bir sorun yok, çok eğleniyoruz. “Büyüyünce de bir çobanla evlenip çoluk çocuğa karışırsın” kısmında işin rengi değişti. Sınav baskısı olmadan okula gitmek dahi kesmedi onu ve arkasına bile bakmadan kendi dünyasına geri döndü.

Kısacık bir ziyaretti, küçük bir poşet origa otu aldık; sanırım bizdeki kekik türü bir ot, zeytine, domatesin üstüne çok yakıştı.

img_1790

img_1800

 

 

 

 

 

 

 

Kalimnos, çıplak tepeleri olan, kayalık, kurak bir ada. Uzaktan her şey güneşin altında çok renkli ve parlak görünüyor.  Pothia’da, şehir merkezinde Fransızlar Manastıra doğru yola koyuldular. Biz de limana karşı sıra sıra dizilmiş tavernaların, dükkanların  arkasında kalan yılankavi sokaklarda rastgele yürümeye başladık. Beyaz badanalı evler, mavi tahta perdeli pencereler, daracık arnavut kaldırımlı sokaklar, begonviller. Tanıdık, bildik ama yabancı. İçine almadı ada beni, hep böyle yapıyorlar, günü birlik, hatta bir kaç saatlik uğradığımızı biliyor, yüz vermiyorlar. Sünger fabrikasının satış mağazasında epey oyalandık. İşlem görmemiş kahveye çalan, kirli sarı görünümlü birer parça sünger aldık, yüzümüze peeling filan yaparız belki diye. Kordon boyundaki dükkanların birinden uzo alıp, azlığın çokluğuyla dekore edilmiş küçücük bir tavernada nefis bir kahve içsek de gönlünü alamadık adanın. Haklıydı, Panormos’u, Vathi’yi görmeden, Arginonta’da ayağımızı denize sokmadan Kalimnos’a gelmiş sayılmazdık.

img_1837

img_1859

 

 

Teknemiz Plati adasına nam-ı diğer akvaryum adasına doğru yelken açarken Bodrum’a geri dönüyoruz sandım. Turgutreis’in evlerine, begonvillerin renklerine kadar seçebiliyorduk. Plati adasına sadece denize girmek için uğradık, iyi de yaptık, Ağustos ayının ikisi olmasına rağmen su buz gibiydi. Kah turkuaz kah lacivert, tertemiz, cam gibi.

95cace38-db2c-407f-a912-7070719dba56

Dönüşte Yunus balıkları üretim çiftliğine uğradık. Öyle çok heyecanlandım ki, çiftlik deyince yüzlercesini birden göreceğimizi sandım. Tekne yaklaşırken kaptan motoru durdurdu, müziğin sesini kıstı. Etrafta rüzgarın sesinden başka çıt yok! Çocuklar gözlerini uzun süre denizin içindeki oval havuzlara diktiler, teknede çalışan Malezya’lı siyahi çocuk yunus balıklarının seslerini taklit ederek dakikalarca uğraştı; çıksınlar, bir görünsünler diye ama nafile! Bir tanesi bile kafasını denizden çıkarıp bize bakmadı, belki yanlış zamanda gelmiştik, belki orada, denize çakılmış demir çubuklu daracık evlerinde bir şeyler yolunda gitmiyordu.

 

img_4975Demokrasinin doğduğu kadim toprakların vatandaşı olmak bir başka oluyormuş meğer.  Elimdeki kolye ucunu evirip çevirip oyalanıyorum. Belki biraz pazarlık yapar daha ucuza alır mıyım diye de bekliyorum. Antik çağa ait bir şey anlatıyor ama ne anlatıyor bilmiyorum. Çok beğendim, almak da istiyorum. Kuyumcuya adını ve anlamını sordum. O “Vikipedia” dedi ben “yasak” dedim. Yeni bir demokrasi vizyonu önerecek sandım “seçimler” dedi, ben “denedik” dedim. Komşu komşunun halinden anlamıyor işte bazen.

Ben de Aktüel Arkeoloji dergisine sordum; Phaistos diskinin üzerinde 242 tane sembol varmış, kilden yapılmış ve tarihi M.Ö 2000 li yıllara kadar dayanıyormuş.  1908’de Girit adasında bulunmuş ve hala ne benzerine rastlanmış ne de gizemi çözülebilmiş. Şimdi, boynuma bakıp burada ne yazıyor diyenlere gizemi henüz çözülmedi, eli kulağında diyorum.

1871c375-27f0-4969-a6b5-0dbae90d6f62

Gülşen hanım motorsikletiyle bostana fasulye toplamaya gitmeden önce bizimle vedalaştı. Milas’lı gelini kucağına iki yaşındaki oğlu Garo Berk’i alıp “bir dahaki sefere bana da gelin, çay içeriz, size kek yaparım” diye bizi sokağa kadar uğurladı.

Dönüşte limandan el sallayanlar, zodiaclar filan gelişimizi hiç umursamadılar. Gümrükte güneşin altında o kadar çok bekledik ki, önümüzdeki kuyruk uzadıkça uzadı. Bir de duty free’de saçma bir kavga çıktı, karı koca olduklarını sandığım bir çift, kesin öylelerdi aslında, orda çalışan çocuklardan birini nerdeyse döveceklerdi. Hatta erkek olan, “sen görürsün dışarda” diye tehditler savurdu giderken. Hepimiz gerildik, tekrar adaya dönmek istedik…Hoşbulmamıştık çünkü.

 

Yelda UGAN

2 Ekim 2018, Petra