Ben Sana Yandım Zühtü

Çiçekler yokuş başındaki tarladan, sevgili toplamış..

İki kız günlerdir üzerinde çalıştıkları uzun listeyi babaları kapıdan çıkarken eline tutuşturdular. Baba çizgili bir defterden koparılmış sayfayı dörde katlayıp gömleğinin göğüs cebine yerleştirmeden önce silik kurşun bir kalemin çıkardığı küçük ve yuvarlak hatlı, ilk satırda dik duran, arkasından gelenlerde sağa ve sola eğilip bükülen harflere kısa bir göz attı. Hiç itiraz etmezdi, çocukları ne isterse tamam der, akşama ya eli boş ya da alakasız bir dolu öte beriyle gelirdi. En çok kitap konusunda yanlış yapar ya bir alt ya da bir üst sınıfın kitapları ertesi gün değişmek üzere yine onunla beraber evden çıkardı.  

Yarın küçük kızın doğum günü, organizasyonu büyük yapacak ama bir şartla, ona yardım etsinler diye o da arkadaşlarını çağıracak. Tamam, anlaştılar. “Misafir odası bizim ve oraya girmek yok, pikap da bizde kalacak. İstediğim kadar da sesini açarım. Kapıyı kapatacağım. Bi’ de üzeri simli sütlü kahve kazağı da ben giyeceğim yarın. Siz salonda oturacaksınız. Oğlanlarla da sen ilgileneceksin, okuldan geldiklerinde önlüklerini sessizce çıkarıp dışarı çıkacaklar. İstedikleri kadar pasta alabilirler ama arkadaşlarıyla iki de bir bahçeye gelip gürültü yapmak yok, uzakta bir yerde oynasınlar, olmadı değirmene insinler. Anne sen de geç gel. Öyle hemen kontrol etmek ister gibi pastadan önce gelme. Biz hallederiz. Hayır çağırmadım! onlar küçük, yaşıtım değiller. Baba sen de gelince arka bahçeye git ablam oraya çay getirir sana. Sakın gelince üstünü değiştirmeye kalkma, öyle kal.” 

Babaları öğle yemeklerini evde yer, küçük kız da işten gelen babasını o zaman çok beğenirdi. Yakışıklı bulurdu onu, yakışıklı ve şık. Açık mavi blazer ceketini çıkarır, sandalyenin arkasına özenle asar, kıravatını hafifçe gevşetir, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırır, masaya otururken lacivert pantolonunu dizlerinden hafifçe yukarı çekerdi. Ankara’dan izin çıkıncaya kadar daireye giderken ceket giymek zorunluydu. Hava sıcaklığı 32 derece de olsa merkezden bu Güneyin nemli kasabasına müsade gelene kadar ceket ve kravat onu bunaltır, eve gelir gelmez onlardan kurtulmak isterdi. Bazı sabahlar karısı elindeki eski bir tavaya ısladığı küflenmiş ekmekleri işe gitmeden kümese götürmesini ister, o da gömleği kirlenmesin diye pijamasını göğsüne kadar çeker kıravatını da sol omuzundan sırtına gönderirdi. Okul yoluna koyulan küçük kız kümesten gelen kanat ve gıdaklama seslerinden memnun, elindeki boş tavayla avludaki tütün rengi toprağa diktiği mavi gözlerini kırpıştıran babasıyla karşılaşır, birbirlerine gülümserlerdi. O zaman da çizgili pijamanın altındaki koca göbekli adamı komik bulur, kıkırdayarak kestirmeden portakal ağaçlarının arasına karışırdı. Babası yine aynı ağır adımlarla naylon terliklerini dışarda çıkarır cümle kapısından eve girerdi. Onun hiç acele ettiği, bir yere geç kaldığı için adımlarını sıklaştırdığı ya da koştuğunu gören olmadı. Babasının sakinliği evde her şeye yetişmeye çalışan, davudi sesiyle talimatlar yağdıran annesini delirtse de de ona iyi gelirdi.

Küçük kızın on üç yaşına bastığı o gün işler yolunda gitti, babasına verdikleri plak listesi hariç her şey tam istediği gibi oldu. Bir gün önce babaları İlhan İrem, Ajda Pekkan ve Esmeray’ın şarkılarından oluşan listeye karşılık Bedia Akartürk’ün “Ben Sana Yandım Zühtü” 45’liğiyle dönse de misafirler evdeki Erol Büyükburç, Gönül Yazar ve Barış Manço ile de pekala eğlendiler. Ablasının iki arkadaşı da geldi. İkisi de kitap getirmişti, biri Küçük Kadınlar’ı, diğeri Dede Korkut Hikayeleri’ni. Deli Dumrul’la o yıl tanıştı, çok hoşlanmadı o huysuz adamdan, köprünün başında bekliyor gelenden geçenden para alıyordu. Sıkıysa vermesinlerdi, o zaman geçmelerine izin vermiyor, elindeki yamru yumru uzun asayla köprü başına dikiliyor. Nuh diyor peygamber demiyordu. Sıkıldı, bıraktığı yerde, tek raf hakkı olan kitaplığın arkalarında bir yerde kitap unutuldu. Küçük Kadınlar’ı defalarca okudu ve büyüyünce Jo olmak istedi. Bir gün o da evden gidecek, uzak şehirlerde büyük okullarda okuyacak ve kim bilir belki de yazacaktı. Hem okuldan hem mahalleden bir sürü arkadaşı geldi. Oğlanlar hiç yaramazlık yapmadılar, ikisi de önlük ve çantalarından merdiven başında kurtulup, birini ağızlarına tıkıştırdıkları diğerlerini küçük ellerini dolduran pofuduk kurabiye ve poaçalarla sokağın sonundaki değirmenin yolunu tuttular. Annesi geç geldi, babası bankadan geldiği gibiydi, herkes gidinceye kadar kıravatını dahi gevşetmedi. Büyük kızının ona ikram ettiği koca tabağı bir bardak çayla sildi süpürdü.

O küçük kız yani ben bu ay elli üç yaşıma bastım, aradan kırk yıl geçmiş, kırk koca yıl. Babam emekli olduktan kısa bir süre sonra tam pijamalarıyla bütün gün evle kümes arasında rahat rahat gidip geleceği vakit bize veda bile etmeden bir gece apar topar aramızdan ayrıldı. Annem, oğlanlar ve ablam iyiler. Herkes çoluk çocuğa karıştı. Hatta ablam babaanne bile oldu. Bana yine hediyeler geldi, arkadaşlarım bir de defter koymuş hediyelerinin arasına, çizgili, çizgisiz, ince-kalın, spiral kapak, küçük-büyük çeşit çeşit. Hala Josephine March olmak istediğimi biliyorlar.

19 Nisan 2022, İstanbul

Yelda Ugan S.