Nazi ve Psikiyatrist

IMG_0616-1

Almanya’nın teslimiyeti yaklaşırken Yüzbaşı Douglas Kelley’nin  Amerikan Ordusu’ndaki  görevi yavaş yavaş sona eriyordu, yakında evde olacaktı. Fakat 4 Ağustos 1945’te ordu tarafından beklenmedik bir şekilde yeniden görevlendirildi.

Psikiyatrist Kelley’in yeni görevi, yüksek rütbeli Nazilerin mahkemede yargılanmaya akıl sağlığı bakımından uygun olup olmadığını araştırmaktı.

Kelly’nin savaş suçlularıyla ilgili hiç deneyimi yoktu, uyuşturucu bağımlılarının tedavisi üzerine de deneyimi çok azdı ama herkese nasip olmayan bir görevdi bu, yüzyılın en kötü suçluları addedilen adamlarla buluşacaktı. Anormal davranışların, genelde gizemli ve heyecen verici kaynaklarının olduğunu biliyordu.

“Kalemini eline alıp görevinin hedeflerini belirledi. Nihayetinde, Nazi liderlerinin ortak bir kusurunun emarelerini aramak için tutsakları soruşturmaya hevesliydi; şeytani eylemlerde bulunma arzusu. Davranışlarında zihinsel bir bozuklukları ya da psikiyatrik bir nedenleri var mıydı? İğrenç davranışlarının sorumlusu olan bir “Nazi Kişiliği” var mıydı? Kelley bunları bulmayı amaçlıyordu. “Avrupa’nın mahvoluşu, milyonların ölümü, modern kültürün neredeyse yıkılması, böyle bir kaosa sebep olan güçler hakkında doğru çıkarımlar yapamazsak beyhude sayılacaktı.” diye yazdı Kelley sonradan. “Nazi başarısının nedenini öğrenmeliyiz ki böyle bir şeytanlığın yeniden gerçekleşmesini önlemek için adm atabilelim.” (syf39)

Kelley Nürnberg’de mahkemelerin başladığı 20 Kasım 1945 sabahına kadar 22 Nazi mahkumunu çeşitli testlere tabi tuttu ve bu süreçte deneyimlediği her şeyi not alıp numuneler toplayarak devasa bir arşiv oluşturdu.

Amerikalı gazeteci yazar Jack El-Hai çalışmalarının çoğunu tarihi konular üzerinde yoğunlaştırmış, Nazi ve Psikiyatrist’i  yazarken de yıllar sonra oğul  Doug Kelley’nin sakladığı bu arşivden yararlanmış. Kitabı yazarken El-Hai’nin faydalandığı tek külliyat bu arşiv değil elbette, Nürnberg’de doktorla beraber çalışmış psikolog ve tercümanlarla da görüşmüş ve Rorschach (roşak) mürekkep lekesi testi de dahil olmak üzere yüzlerce bilimsel makale ve kitabı kaynak olarak kullanmış.

Fon olarak oturtulmuş, yeri geldikçe değinilmiş ama İkinci Dünya Savaşı, Nasyonal Sosyalist hareket, Hitler ve Holokost hakkında kitapta özel bir bölüm yok. Bu da okuyucuya mahkemeler, Nürnberg mahkemelerinin  22 sanığı ve onların akibetleri hakkında mikro bazda, son derece detaylı bir bilgi aktarımı sağlamış.

Özellikle Dr. Kelley’in notları arasında, Nazi mahkumlarının Amerika ve ırkçılık üzerine ön görüleri bile başlı başına bir kitap konusu olabilir.

“Dr Kelley, mahkumlar arasında daha baskın bir karakter olan  Reich Mareşali ve Alman Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring’le farkında olmadan samimi ve içselleştirilmiş bir ilişki kurmuştur.”  Böyle yazıyor kitabın arkasında, psikiyatristin akibeti de bu ilişkiye bağlanmış. Eğer Dr Kelley Göring’le hiç karşılaşmasaydı sonuç değişir miydi?

“Her gün hücresine gittiğimde.” diye yazdı Kelley, “sandalyesinden sıçrar ve elini uzatıp geniş gülümsemesiyle beni karşılar yatağına doğru bana eşlik eder ve büyük eliyle yatağın ortasına hafifçe vururdu. ‘Günaydın, Doktor. Beni görmeye gelmenize çok memnun oldum. Lütfen oturun Doktor, şuraya oturun.” Bu tecrübeli bir manipülatörün işiydi ve Kelley’in bir psikiyatrist olarak yetenekleri ve sezgileri, duygularının Göring’den etkilenmesine engel olamamıştı. Aslında Göring’in hücresinin rutubetli, sıvalı duvarları arasındaki bu çukurda, kendinden oldukça emin iki egoist karşı karşıya gelmişti.” (syf76)

İnsan ne kadar kötü olabilir, aynı şartlarda herkes benzer davranabilir mi? Halkın yarısının kontrolünü eline alan kimse diğer yarı için neler yapabilir? Asıl motivasyon iktidarda kalmak mı?

 

Pegasus Yayınları
İngilizceden çeviren: Tolga Yalur
1. Baskı İstanbul Ocak 2017

Yelda UGAN
30/01/2019, Beşiktaş

 

Kim Tedavi Edecek Bizi?

 

IMG_0237

19 Ocak 2007

saat 14:57

Agos gazetesinin önü

12 yıl önceydi…23 Ocak’ta binlerce insan Osmanbey’de toplanmıştık. Harbiye’den, Taksim’den geçtik, sonra Tarlabaşı, Unkapanı, Saraçhane, kimse konvoyu terk etmedi. Sessizce yürümeye devam ettik,  çok sonra duydum, meğer vasiyetiymiş sessizliğimiz…. Yeni Kapı İdo İskelesinde durduk. Ona Balıklı Rum mezarlığına kadar eşlik ettik.

Bugün 19 Ocak 2019’da Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali yaptı anma konuşmasını, 12 yıl öncesi kadar kalabalık değildik artık ama toplandık. Osmanbey’de, Agos’un önündeydik tekrar, Hrant’ın davası Mart ayında 88. kez görülecek, yine Hrant için adalet istedik ama durduğumuz yerde duramadan bir kıpırdandık. Her zaman mı bu kadar çok güvercin olurdu buralarda?

Saat 16:30 olmuştu, ancak bulduk birbirimizi, arkadaşlarımızın arkadaşlarıyla tanıştık, Rumeli’nin girişinde caddesiyle aynı isimli kafede oturduk, Bir Ermeni, bir Kürt, bir Selanik’li bir de Makedonya’lı göçmen torunları; dört kişiyiz, hepimiz  doğma büyüme buralıyız. Türkiyeliyiz. Biraz güldük, çokça üzüldük ama sonra birbirimize iyi geldik. Kılıç artığı halaları andık, Paskalya çöreği yapan müslüman anneanneleri, komşularımızı. Herkes birbirinin dilinden anlarmış bir zamanlar, şarap yapmayı öğrenmiş komşusundan, elinde sürahisiyle gelirmiş çocuklar, daha onlar annem-babam deneden hala anlar, toprak fıçıya daldırır, doldururmuş komşudan gelen kapları, isteyene verirmiş. Yokmuş öyle ayrılar, gayrılar!

Her yerde hasret ve acı dolu Ermeni türküleri çaldı o gün, hepimiz dinledik…Talar çevirdi, su çatlağını aradı.

“Sareri Hovin mernem

Hovin mernem hovin mernem

Im yari povin mernem

Poyin mernem poyin mernem

Mi sari e tchem desel

Desnoghi yar atchkin menem”

“Dağların rüzgarına öleyim

Kurban olayım, kurban olayım

Yarimin boyuna öleyim

Kurban olayım kurban olayım

Bir yıldır ki görmemişim

Görenin gözüne öleyim.”

23.01.2019, Beşiktaş

Mitra

 

 

 

 

Neruda’nın Postacısı

IMG_7910
Fotoğraf, Fener Rum Lisesi, nam-diğer kırmızı mektep civarında eski bir apartmanın giriş kapısından, Mario Jimenez rolündeki Triossi ve Beatriz’i oynayan Maria Grazia

 

Kitabın Künyesi,

Neruda’nın Postacısı

Yazan, Antonia Skarmeta

Aksoy Yayıncılık, 1998

Çeviren, Zeynep Kumruluoğlu

 

 

 

 

“İyi” dedi postane görevlisi gözlüklerini temizlerken, “Isla Negra’da bir postacılık işi var.” 

“Ne tesadüf” dedi Mario. “Ben de oralarda oturuyorum, küçük koyda.”

“Bu çok iyi. Kötü olan, yalnızca bir tek müşteri oluşu.”

“Bir tek mi?”

“Ya evet. Küçük koyda kimse okuma-yazma bilmiyor. Hesap pusulalarını bile okuyamıyorlar.”

“Peki müşteri kim?”

“Pablo Neruda.” (syf12)

IMG_0112

Şair Pablo Neruda’nın mektuplarını kendisine ulaştırmakla görevlendirilen Mario Jimenez, şiirle dolu yepyeni bir dünyaya adım atar. Pablo Neruda dış dünyayla bağlantısını sağlayan tek kişi olan Mario ile dost olur ve gerek ustalığıyla, gerekse yaşama bakış açısıyla onu derinden etkiler.

Bu “basit” postacı-usta şair dostluğu sayesinde Mario kendi duygularının farkına varır. Önceleri aşk ve dostluk için geliştirdiği duygular giderek şairi, Şili’yi ve yaşamı derinden algılamaya kadar ulaşır. Böyle yazıyor kitap kapağının arkasında.

Metaforlar, imgeler, mecazlar ve benzetmeler…… 1969 Haziranı’nda, Şili’de başlıyor kitap. Pasifik kıyısındaki Isla Negra’lı kahramanlar adım adım kaçınılmaz sona doğru gidiyorlar. Ama anlatıdaki hayat dolu mizah duygusu, aşkın ve dostluğun etrafında örülen günlük hayat, her şeyin üzerinde duran masalsı bir umut gibi, okudukça döngüsel bir devamlılık hissi veriyor, hiç bitmesin istiyoruz. Ta ki, pançonun altındaki  radyodan Alte Kamaraden, Alman marşını duyana kadar. Sonrası Skarmeta’nın Gökkuşağı Günleri

“Bana saf rolü yapma!” diye patladı annesi “Bugün gülüşün bir kelebek, ama yarın göğüslerin okşanmayı bekleyen iki güvercin, meme uçların lezzetli birer ahududu, dilin Tanrıların yumuşak halısı, popon gemi yelkeni ve bacaklarının arasındaki nemli şey de içinde nesillerin o dimdik metalinin işleneceği kehribar fırını olacak! (syf46)

“Yaşadığımı İtiraf Ediyorum,  bu kitabı okuyordum, sene 1984 belki 85, ortaokuldaydım, 12 yaşında, belki 13. Kitabın bir bölümünde yazar, Rusya’da tanıştığı şair Nazım Hikmet’i anlatmaya başladı, şaşırdım, kim olduğunu bilmiyordum ve adını daha önce hiç duymamıştım, hemen anneme koştum, annem edebiyat öğretmeniydi, bilirdi…”

İlk kez Neruda okuduğumda yirmili yaşlarımda, üniversitedeydim. İki, belki üç aydır part-time bir işte çalışıyordum. Ofisim şirketin bölge ofisiydi. O gün, merkezden, İstanbul’dan müşteriler geldi, bizimle sahada bire bir çalışacaklar, ürünün pazar payı, bulunurluk vs.  hesaplamaları yapılacak, bölge raporu hazırlanacaktı. Artık söylememde sakınca yok aradan yirmi küsür yıl geçti, Dalin şampuanları için çalışacaktık. Gelenlerden Jim Carrey gülüşlü, kızıl saçlı olan masamın üstünde duran kitabı eline aldı ve yukardaki hikayeyi anlattı.

“Neruda’nın Postacısı” nın 1994 yılında “Postacı-II Postino” adıyla filmi çevrildi. 20. yüzyılın en romantik şairlerinden Pablo Neruda ile postacısı arasındaki dostluk üzerine kurulu duygu yüklü filmin yönetmenliğini Michael Radford yaptı. Postacı rolünü Massimo Troisi, Neruda’yı da Fransız oyuncu  Philippe Noiret oynadı.

Başrol oyuncusu Triossi, kalp hastası olmasına rağmen çekimleri hiç aksatmamış ve “Biz çocuklarımızın bizimle gurur duyacağı bir film yapıyoruz.” demiş ve çekimleri aksatmamak için ameliyatını hep ertelemiş. Yönetmen Radford çekimleri onun en az yorulacağı şekilde yapmaya özen göstermiş.

IMG_7908

Çekim sırasında bir kez yere yığılan Triossi, yine de çekimleri sürdürmüş ve “Hasta kalbinin tümüyle bu filmin bir parçası olmasını istediğini” söylemiş. Yönetmen ve Triossi filmin çekiminden 10 yıl önce tanışmış ve senaryo üzerinde de birlikte çalışmışlar.

Birbirinden güzel “en iyi” ödüllere aday olan filmin çekimleri bittiği gün, 41 yaşındaki Triossi kalp krizi geçirmiş ve yaşama veda etmiş.

“Bütün bu deniz, gökyüzü, bulutlar da başka bir dünyanın metaforu mu?”

15/01/2018, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

Türkiye Kadın Buluşması

Our Rights,

Our Lives,

Our Gains,

IMG_9868“Farklılıklarımızı unutmadan, kıyafeti, boşanması, nasıl bir işte çalıştığı, konuştuğu dili, geldiği ülke veya mahalle, hangi saatte kiminle ve nerede olduğu, bedeni, kimi sevdiği ya da sevmediği, kime itiraz ettiği üzerinden bazı kadınların şiddeti daha hak eder göstermenin aslında tüm kadınların zararına olduğunu yaşayarak öğrendik.”

Kadınlar farklı illerden, hayatlardan, deneyimlerden, çevrelerden, kimliklerden..

Ani refleks eylemlerinde, 25 Kasım ve 8 Martlarda bu kadınlar hiç bir politik ayrım gözetmeksizin de bir araya geliyorlar ama sonra dağılıyorlar.

Barış için Kadın Girişimi’nin çağrısına uyan yüzlerce kadın bugün (5-6 Ocak 2019) bir araya geldi..

2019 kadınlarla başlayacak,

IMG_9883

15 yıldır var olan Adana Kadın Platformu, 10 ay önce kurulan Van Ahtamara, Artvin, Ankara, Urfa, Trabzon, Balıkesir Körfez Kadınları, Bursa Kadın Platformu, Diyarbakır Kadın Platformu, Artvin Hopalı Kadınlar, Batman Helkis Kadın Platformu, Didim Kadın Platformu, Erzincan Kate Kadın Oluşumu, Hatay, İstanbul, İzmir, Kocaeli, Karadeniz Ereğli, Mardin, Muğla, Mersin..

Çünkü;

Hayatımız üzerinden hak idda edenlere söyleyeceklerimiz var,

Hep beraber ilk adımı burada atıyoruz,

Hareketimiz gücünü dayanışmamızdan alıyor Filistin, İzlanda, Polonya, Fransa, Arjantin’deki kadınlardan

Erkek şiddetiyle hayatını kaybeden kadınlar için buradayız.

“Beyaz yakamı mora boyadım grevdeyim tatlım”

“Flormar değil direniş güzelleştirir.”

Birlikte bir mücadeleye duyulan ihtiyaç, kadınlar birlikte güçlü, farklılıklarımıza rağmen  birlikte durmayı başarabilecek miyiz?

Nası bir birliktelik sürdürebiliriz?

Çocukların istismarcılarıyla evlendirilmesi kararına karşın meclise dayandık.

Kadın cinayetlerine, tacize, tecavüze karşı mücadele verdik, kadın yoksulluğu artıyor, kriz bahane edilerek önce kadınlar işten çıkarılıyor.

Özge Can’la başladı sokağa çıkmamız, refleks bir hareketle kitlesel olarak yürüdük. En kitlesel en dinamik en güçlü eylemler kadınlar tarafından yapıldı.

Taciz, tecavüz ve çocuk istismarına karşı bir araya geldik, mücadelemizi sokakta sürdürdük. Karadenizin Havva anaları hala yaşıyor. Kadın kadının kurdudur yerine kadın kadının dostudur, ve olacaktır.

Biz kadınlar sırt sırta verdiğimizde kaldıramayacağımız dağ yoktur.

Ayvalık belediyesi 2017 yılında kadınlara hukuksal ve psikolojik destek veren bir merkez kurdu. Buranın kurulması için çok mücadele verdik.

6284 İstanbul sözleşmesi, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi 

Aynı zamanda çevre mücadelesinin de aktivistlerindeniz.

Dünya sosyoloji kürsülerinde kadın intaharlarıyla anılan ilimiz Batman…sessiz sedasız katledilen kadınlara çığlık olduk, haykırdık.

Bursa’nın gerici ve muhafazakar bir yapısı var. 29 Aralık 2005 yılında 5 tekstil işçisi kadının yanarak ölmesi, Urfa Ceylanpınar’da yedi tarım işçisi kadının bindikleri kamyonetin devrilmesi sonucu ölmeleri bizi sokağa çıkardı.

Ayrıca Bursa’daki pembe vagon uygulamasına karşı protestolar yaptık.

Çocuk yaşta evliliklerin ve çok eşliliğin önünü açacak olan, Müftülüklerde nikah kıyma yasası

Havamızı, suyumuzu toprağımızı kirletmeyin.

Kızılca köylü kadınlar gündüz tarlada çalışıyorlar, Saat 16 dan sonra çadırlarda nöbet tutuyorlar.

Sendikalı oldukları için işten çıkarılan kadınlar, acı biber ayıklarken elleri parçalanan eldivensiz çalışmak zorunda olan kadınlar.

4o yıldır mücadele eden bir gelenekten geliyoruz, ya bir oluruz, ya bir bir yok oluruz.

Şu an cezaevlerinde anneleriyele kalan üç bin çocuk var. Kadın merkezlerimiz, sığınma evlerimiz kapatıldı, şehrin ortak hafızası yok edildi.

Korku ve endişe yaşıyoruz, ayrımcılığa uğruyoruz. Sokaklara çıktığımızda, sesimiz duyulsun istediğimizde “hain” damgası yiyor, engelleniyoruz. Yaptığımız eylemler basında yer almıyor.

Toplantılar kadınların evden çıkması için bir fırsat ama yine engellerle karşılaşıyoruz. Çocuk şenliği konulu toplantılara daha kolay geliyorlar. Grup çalışmalarını evlerde yapıyoruz ama bu da hiç kolay olmuyor. Hindistan kast sistemini yıktı, biz de yapabiliriz.

Ehlen ve Sehlen

Özellikle Arap Alevilerin yaşadığı Defne ilçesinde ve Samandağ’da işsizlik oranı çok yüksek buralara yatırım yapılmıyor. Erkekler yurt dışında iş aramak zorunda kalıyorlar. Suriye’de 11 yıldır süren savaştan en çok biz etkilendik. Sınırlar kevgire döndü. Mülteci kadınlarla sosyal uyum projeleri yaptık.

“Suriyeli bir kadın alır gününü gösteririm sana!!”

Kadın cinayetleri artmaya devam ediyor, yeni yıla yeni bir cinayetle uyandık.

Tecavüzü evlilik yoluyla durdurmayı amaçlayan yasa tasarısı ile mücadele ettik.

Bırakın somut eşitliği soyut eşitlikle bile baş edemiyoruz. Kürtaj, giyim şekli gibi beden politikalarına da yoğunlaşıyoruz.

8 mart ve 25 Kasım ötesine taşıdığımız ortak tepkilerimizle bir araya gelmek istiyoruz.

Belirli günlerde sokağa çıkarak Ereğli’de bu ruhu kazandırmaya çalıştık. Taciz, tecavüz, ensest, cinayet konulu atölyeler düzenledik. Maalesef burada, genç yaşta ölen madenci eşleri ve çocukları enseste maruz kalıyorlar. O kadar yaygınlaştı ve kabullenildi ki konuşmuyorlar.

Dava takipleriyle Kocaeli’nin yüzünü kadınlara dönmesini sağladık, kadınlar ciddi ön açıcı pozisyonlar aldı. Gebze cezaevinde yatan 9 yıldır üvey baba tacizine dayanamayan ve onu öldüren Nevin’in davası 23 Şubat’ta

Kayyum atanan belediyemizdeki kadın merkezi de kapatıldı, valilik feminist gece yürüyüşümüze izin vermiyor, bizi küçük bir çocuk parkına sıkıştırdılar ama kadınlar oradan çıkarak izinsiz gösteri haklarını kullandılar. Flormar buluşmaları yaptık. Gündelik reflekslerle sınırlı kalıyoruz maalesef. Siyasette kadın temsiliyetine dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Muğla açısından bir ilk gerçekleşti ve tüm ildeki kadın örgütleri bir araya geldi. Bugüne kadar birbirimizin deneyimlerinden habersizdik. Datça-Bodrum en ücra köyde bile her 8 Mart’da bir eylem yapılıyor. Ulusalcı ve erkek siyaset “bu şimdi partiye zarar verir” diyerek eylemlerimize ve taleplerimize mesafe koydu.

Hayatlarımız parçalandı ve içine kapandı. Karadeniz’in yeşilini, doğasını, suyunu katletmek isteyenlere karşı durduk. Yerelin özgünlüğünü yitirmeden, herhangi bir siyasetin hegamonyasına girmeden bir araya gelmek istiyoruz. Sosyalist, feminist, anarşist ya da sadece kadın olarak ortaklaşalım istiyoruz.

Trabzon’da kadınlar erkeklerin gittiği kahveyi bastılar ve orada oturdular. Trabzon kadınların yönettiği bir şehir, Tabib odası, CHP, Çağdaş Yaşam derneği, Halk evi, Baro başkanları kadın. Trabzon kadın aklıyla yönetiliyor.

Bazen azalıyor, bazen çoğalıyoruz, siyasi istikrarsızlıktan doğan sorunlar yaşıyoruz ama varız, burası sanki açık bir cezaevi, göz altılar, tutuklamalar, medeniyetler şehri ama devletin kendini var ettiği bir alan aynı zamanda, kadının da farklı mücadele yöntemleriyle var olduğu yer.

Hukukçu kadınlarla birlikte çocuk istismarları takip çalışmaları yapıyoruz.

25 Kasım’da sokağa çıkmamız yasaklandı.

Genel olarak haklarımıza yapılan gasplar,

savaş,

Akademideki cinsiyetsizliğe karşı mücadele,

fiziki, ekonomik ve psikolojik şiddet,

Erkek egemenliğe karşı kurumsal örgütlenme,

Kadınların erkekler tarafından öldürülmesi

Farklılıklarımızın bizi ayırmasına izin vermeyelim!! Kadınlar birlikte güçlü!!

 

09/01/2019, Beşiktaş

Mitra,

Yeni Yıl

 

613353b9-aaed-4565-bc34-7d967a78498a
photo by Meysun Doralp

Yazmaya niye heves ettim? Kendimden kurtulmak için, okuduklarımı kusmak için, hiç bir sistematiği olmayan defterler dolusu notlarımı düzenlemek için, tanıklık etmek için, unutmamak için, saklamak için…ben de bilmiyorum gerçekten ne için!!

 

“Okullardaki “kompazisyon” derslerinin eski adı “Tahrir”di. Bir arkadaşım dikkatimi çekmişti: Arapçadan Osmanlıcaya geçmiş olan “tahrir” sözcüğü hem “yazmak” hem de “hür kılmak, azat etmek” anlamına geliyor. Başka bir deyişle Arapçada, yazmak ile özgürlük arasında kökensel bir bağlantı var. Latincedeki liber sözcüğünün hem “kitap, kütük”, hem de “özgür, serbest” anlamına gelmesi dolayısıyla, aynı bağlantı Batı dillerinde de var diyebiliriz. 

Bu bağlantının yalnızca kökensel olduğunu kim söyleyebilir.”

Necmiye Alpay

 

İnsanlar neden fotoğraf çekerse onun için de yazarlar herhalde, resim yaparlar, belgesel ya da film çekerler….yazmak için yetenekli olmaya gerek var mı? İstek yeter mi? İstekle heves nasıl ayırt edilebilir? Asıl olan Niyet midir?

Gözlerimden dudaklarıma inen muzip bir gülümsemeyle kendimin de dahil, çevremdeki herkesin karikatürlerini çizmek isterdim, yazarak. Güldürmek isterdim. Kavramlar, kuramlar(teori), kelimeler, olgular (varlığı deneyle kanıtlanmış şey, yürümek bir olgudur) terimler kullanmak…yazarken her biri çağırdığımda nazlanmadan gelip yerine geçen, uslu öğrenciler gibi bana, kalemime, digital mürekkebime itaat eden kelimeler.

Geziler, seyahatler, bir duraklık gitmeler, ufak ziyaretler, kahve bahane molalar… “gitmiş kadar olduk”, “gidesim geldi!”, “bir sonraki ne zaman?”, “bana da haber verin!”  “az bile anlatmışsın!” Çağırdım kelimeler gelsin.

İçerden anlatmak, hasetlik, kıskançlık, günümüz büyükşehir ortamından, çocukluğumdan, benim olması gereken şey neden onda bende değil? Hasetlik bu, kıskançlık değil…görebilmek, tanrıyı görebilmek, bana vermedin neden ona verdin…yazdığımda kafamın içinde bitsin, tamamlansın…yürüyüp giderken ayağıma takılanlar…Salieri Mozart’ı kıskandı ama ikisi arasındaki duygu hasetlikdi. Salieri saray müzisyeni, Mozart ise bir dahi. Salieri Mozart’dan 40 yıl daha fazla yaşadı, o da güzel çaldı, besteler yaptı.

Kusursuz (precise) ve çağıran (evocative) uyandırıcı kelimeler bulmak. Kelime bilmenin, hangisini nereye koyacağını bilmenin kusursuz olanı yakalamanın kitap okumakla bir alakası varsa ben de bulucu adaylardan biriyim ama hiç de işler öyle gitmiyor, yazmaya gelince hemen hepsi belleğimin gölgeli alanlarında saklanıyorlar….işin kanırtan tarafı orda olduklarını biliyorsun ama gelmiyorlar…dilimin ucunda sallanıp duruyorlar öyle, gotik köprülerin grotesk cinleri gibi; var ya da yoklar, yok ya da varlar.

Dinlemenin yazmaya katkısı var mı? Konuşan her şey, ses veren…yolda yürürken duyduğum dialoglar, konferanslardaki konuşmacılar, arkadaş sohbetleri, radyo, televizyon programları, filmler, tiyatrolar, telefon konuşmaları, içerden anlatılan her şey, çocuklar arası fısıldaşmalar.

Taklit etmek….mümkün, ama hangisini? O kadar çok yazar var ki beğendiğim….işte böyle yazmalıyım dedirtiyor bana ve daldan dala…evet!!  Elena Ferrante diyor ki, “edebi kültüre hakim olmalısınız!”…Jane Austin okumaya başlıyorum…Virginia Woolf dinliyorum sonra, sonrası dağınıklık.

Mesel, dün gece bu kelimenin harflerini karışık bir şekilde rüyamda gördüm, beyaz bir bilboard üzerine siyah harflerle yazılıydı …örnek alınacak söz, atasözü, eğitici hikaye ya da masal. Büyükannemin sık sık anlattığı meseller?…Freud’a sorsam yorumlar mı?

Mitra,

01/01/2019, Bodrum