Dijital Teneffüs

Koridorda burun buruna geldik, kucağında bir top A4 kağıdı, daha dumanı üstünde 70 sıcak sayfa.

Kendimi güncelliyorum,

Okuma kitapları, kaynak kitaplar, soru bankaları, birinci yabancı dil, ikinci yabancı dil, derken bir kamyon dolusu kitap taşıdık eve. Tam bitirdim dersin, yaslanırsın arkana. Odasından etini koparmışlar gibi bağırır. Ödev yapacakmış ama kitap yokmuş, öğretmen demiş ki, “o da olur, ama bu olmadan olmaz. Çünkü bu, ana kaynağın birinci yardımcı kitabının seçilmiş soruları ve İngilizce.” “Hay Allah! Ne yapalım? Külliyat orda madem! Getir bakalım şu listeyi, yarın hallederiz.” der, der demez de, çıkması olası bir ev krizini daha bertaraf etmenin iç huzuruyla rahat bir uyku uyursun. Ta ki, harıl harıl çalışan printerin sesiyle uyanıncaya kadar.

Koridorda burun buruna geldik, kucağında bir top A4 kağıdı, daha dumanı üstünde 70 sıcak sayfa. 

“Bunlar da Ne?!”  

“Kit”

“Ney?”

“Ders föyü işte!”

“Hangi ders?”

“Tarih,”

“Ha! Tamam”

Kimya deseydi, hı!? Tamam. Derdim, böyle durumlarda “takip” önemli

Sınav yılı değilse, LGS ya da YKS, TYT, AYT Ekim ayında azalan oranda artarak durulur, huzura erersin. Velevki o yıl sınava girecek, yandın! 

Haziran…temizlik ayı. Geldiğinde raflar boşaltılır. Çöp torbaları elden ele kapıya kadar taşınır, iş işten geçse de kayıplar bulunur. Akibeti meçhul bir bere, sömestr tatilinde uçakta unuttuğuna yemin billah ettiği ve son dakika yenisi alınan Ateşten Gömlek, 211 syf, Can Yayınları, yazan, Halide Edip Adıvar. Yarısı yenmiş bir gofret. Şöyle bir göz gezdirilmiş, bir kaç kıvrılmış sayfa kenarı, avunacak kadar çiziktirilmiş satırlar. Kapağı bile açılmamış, duvarla, ahşap raf arasına sıkışıp kalmış, karton kapağıyla ikiye katlanmış iki kitap. Hayatında kurşun kalem yüzü görmemiş, görmeyi bırak kokusunu bile duymamış, beklemekten beti benzi kaçmış sorular ve burda ne işleri olduğunu asla öğrenemeyecek bahtsız a) b) c) d) e) şıkları.

Zarflarıyla aynı desende avuç içi kadar kartpostallar, rengarenk çıkartmalar, yaldızlı etiketlerin dizili olduğu metal rafın önünde oyalanıyorum. Ağzı açık kolilerde kitaplar, açılmamış kolilerde kitaplar, masa boyunda, tezgah boyunda kitaptan kuleler, raflardan taşan defterler, kalemler, yüzüne bakılmayan boy boy mataralar. Eskiden ana-baba günü olurdu buralar, sonbahar habercilerini gönderir göndermez adım atacak yer kalmazdı, 

“o kalemliğin aynısından var evde” 

“Fermuarı bozuk”

“ama öğretmen istedi!”

“çift çizgili olacaktı, bunun çizgileri tek!”

“O silgiyi kardeşime verdim”

“Ben kullanmam onu!”

“Beyaz!”

“Yok, o kadar beyaz değil!”

“5. Ya da 6. Yok, 4. Sınıf?!”

Artık ne bu sesler var içerde ne de çocuklar. Tuhaf bir Eylül. Döner rafı defalarca kendi etrafında çeviriyorum. Ellerim bir çocuk eli olmasa da, kendi etrafındaki turunu her tamamladığında gıcıırtt diye seviniyor. Okul çıkışı kırtasiyeye uğramadan olur mu? Oraya gitmek, kitap, defter almaktan çok daha fazlasıdır. Bir tek kalem almak için bile gidersin, kulaktan kulağa duyulur alacağın kalem ve çıkışta bir de bakmışsın beş, altı kişi toplanmışsınız. Yol boyunca gülüşür, konuşursun, belki köşedeki pastaneye oturmana, hatta bir cafe latte almana bile izin çıkmıştır. Yeni bir ders yılı, yeni bir başlangıç. Bir yaş daha büyümüşsün, koskoca yaz geçmiş aradan, anlatacak çok şeyin var. Sabredemez ortasından dalarsın muhabbete. Beş dakikada geçer saatler, yarın sabaha kadar zor dayanırsın.

Ekran başında da olsa, kaldıkları yerden devam edecek, yollarını bulacaklar elbette. Biz onlardan daha çok kaygılıyız, gözlerinin içine bakıyoruz, “aman! Ruh sağlıkları” diye. Bir an önce gitsinler, çıksınlar evden istiyoruz “aman! Ruh sağlığımız” diye. Bilmiyoruz ki, ne salgın gördük bugüne kadar ne de karantina, alerjisi olan insanlar takardı tıbbi maskeleri, onları da havaalanlarında görürdük, ameliyat sahneli filmlerde, evlerden uzaktı eskiden.       

İki adet çıkartma seçtim; birinin minik, siyah-beyaz desenleri var, ayakkabı, gülen yüz, pos bıyık, birbirine geçmeli dişli çarkları filan. Diğeri rengarenk baykuşlarla dolu. Kasadaki genç “iadeleri düşüp hesapladığımda…” dedi. O an aklıma gelmiş gibi, elimdekileri de uzattım. Tekrar hesapladı. Cebindeki harçlığı çıkışmayan çocuklar gibi “Baykuşlu olan kalsın o zaman” dedim.  

İri siyah puntolarla, “Küçük Kara Balık” yazılı ve turuncu bez torbamı kaptığım gibi telaşla çıktım kırtasiyeden. Çocuk 12:30 da yemek molası verecek, çok hızlı davranırsam eğer ucu ucuna da olsa yetiştirebilirim. Çantamdan alışveriş listemi çıkardım. Yanıma, yönüme baktım, yok! Market için bez torba almayı unutmuşum, balıklı bez çantayı arabanın arka koltuğuna boca ettim. Kitapların arasından, ayaklarımın dibine beyaz bir kağıt düştü. Gömleğimin koluyla maskemi düzelttim. İnce jelatinli, küçük karton kağıdın arka yüzünü çevirdim ve morlu-turunculu, yeşilli-mavili, çizgili-kareli, pullu-şeritli,  on acayip bilge baykuşla aynı anda göz göze geldik.

Onlar da sizi özlemişler,   

29/09/2020, İstanbul

Yelda Ugan S.

         

Kelebek

Kelebekler Vadisi

Yek, eve döndüğünde annesine “hayatım boyunca ben bu kızları anlamayacağım!” diyecek.

Hayretle karışık, sevinçle attığı çığlıkla hepimiz yüzümüzü ona döndük. Eğilmiş, defne dallarının arasından dikkatle bakıyordu. Seyrek yaprakların içinden, uzattığı kolunu büyük bir özenle kendine doğru çekerken, çocukla göz göze geldik. Belli ki, müjdesinin ilk habercisi olarak beni uygun görmedi. Gözlerini kaçırdı ve değecek başka bir çift göz aradı kendine. Neyseki çok geçmeden, aradığından daha fazlasını buldu. Herkes yeni doğmuş karetta karettayla ilgileniyor, sorular soruyordu. Acaba annesi nerdeydi? Bulduğu yerde yumurta kabuğu var mıydı? Bugünlerde ay hilalden halliceydi, yolunu şaşırmış, sahildeki cafenin ışığına mı yürümüştü yoksa? Ama ne kadar açık renkliydi, yeşil harelerle bezeli kabuğu yumuşacıktı daha. Gerçekten karetta mıydı yoksa vadiden gelen bir kara kaplumbağası mı? Sonunda miniği, onu bulan çocuğun elleri arasında dalgıç hocasına gönderdik. Hoca ne yapacağını bilirdi.

Karınca başı kumların üstünde zorlukla yürüyen çiftin ayak seslerine döndüm. Az ileriye, dağ keçilerinin ayakları altından yuvarlanan bir kaya parçasının yanına teşkilatı kurdular. İki sandalye, arkalarına sapını kuma gömdükleri rengarenk bir şemsiye, ortaya da, üzerine radyoyu yerleştirdikleri formika bir masa. Kadın daha oturmadan denize zor attı kendini, diğeri sandalyesinde öne doğru kaykıldı, birasının kapağını sonra da radyoyu açtı. Tanıdık bir erkek sesi, tanıyamadığım bir kadınla düet yapıyor. “beni sevmesen de, görmesen de hayat sürerdi yine ama kendimi sevmezdim şimdiki kadar” Şarkı derin mevzulara girdikçe kadın saçlarındaki deniz sularını kumlara damlatarak adama gülümsedi.     

Milas’ın orta yerinden, o koca göbeğinden Muğla Yatağan yoluna zahmetsizce girdik. Usta şöförümüz, benim sakin ve her daim ne yapacağını bilen arkadaşım buraları avucunun içi gibi biliyor. Sıcak ama kuru bir Ağustos sabahı, Bodrum’dan aldığımız böreklerle kahvaltımızı yaptık. Çınar, akasya ve çam ormanlarının arasından geçerken gözüm bir köy kahvesi arıyor. Ah bir kahve molası versek! Ama ne gezer, köylüler polen, arı sütü, kekik balı, taze incir ve soğuk sıkım zeytin yağı dizdikleri tezgahları bekliyorlar. Sade, No Ordinary Love’ısöylüyor. “I gave you all the love I got” Yarı Açık pencereden tezek kokusu geliyor, belki çağrıştırdığı için, belki gerçekten çiğ süt kokusu da alıyorum. 

Marmaris, Köyceğiz, Fethiye…rampa iniyoruz. Karşımızda Gökova Körfezi, her yüzyılda bir denizden doğan, gizemli bir ülke gibi heybetli dağları hala dumanlı. Köyceğiz’de çocuklara soruyoruz, “ne kadar kaldı?” diye, arka koltuktan çıt çıkmıyor, dönüp kulaklıklarını işaret ediyorum. Kulaklarımı göstererek, Dalyan’dan sonra lütfedip cevap veriyorlar. Tekneye iki saatimiz kalmış. Yol bizi nerdeyse Babadağ’a çıkaracakmış gibi yükseliyor. Deep Purple  Soldier of Fortune’ı söylüyor. Güllerin arasından yürüyorum, beton yol ateş gibi yanıyor, Ümit apartmanı iki numaralı dairenin kapısının önündeyim. Öğrenci evinden sesler geliyor, bir müddet dinliyorum. “Many times I’ve been a traveller” diyor hepsi bir ağızdan. Kırmızı ışıkta durunca, Melt gülümsüyor, “nerelere gittin öyle” diyor.       

Sabahları 06:00, 06:30 gibi kara sineklerin münasebetsiz öpücükleriyle uyanıyoruz. Güneş üstümüze doğuyor. Faralya’dan yükselip, saat 19:00 a kadar elinden geleni yapıyor. Küçük çadırımızın önünde, iki sünger şiltenin üstünden, uyku tulumlarımıza sarılı halde etrafı kolaçan ediyor, komşuları dikizliyoruz ister istemez. Dışarda uyanmak, yıldızların altında uyumak kadar tuhaf, yabancı, acayip ama büyüleyici bir şey. 

Burası, sırtını dayadığı Babadağ’a doğru daralan, üç tarafı kaya duvarlarla çevrili bir vadi. Kelebekler vadisi, adı bu ama henüz sadece bir tane kelebek gördüm. O kadar büyük ve renkleri göz alıcıydı ki, galiba bir “kaplan kelebeğiydi” Nazlanarak geçti yanımdan. Velhasıl pek ilgilenmedim, “nasıl olsa” dedim “daha nicelerini göreceğim günler var önümde” Sen misin erteleyen..Vadi bir daha kelebekleri göstermedi bana. Tıpkı ilk geceki gibi, sırt üstü uzanmış yatıyorum, kollarım başımın altında, samanyoluyla uzun uzun bakışıyoruz. Daha Küçük Ayı’nın takım yıldızları dağın ardından kaybolmamış. Birden çizgi filmlerdeki gibi kuyruğundan ateşler saçarak bir yıldız kayıyor. Hiç istifimi bozmuyorum, “vay be!” Filan da demiyorum, yani olağan sanıyorum. Vadi buna da bozuluyor, gözümü kırpmadan saatlerce bakmama rağmen bir daha o kadar görkemlisine rastlamıyorum. Bizim keloğlana, “İstanbul’un taşı toprağı altın” demişler. O da kafaya koymuş bir kere, çıkınını sopasına bağlamış, düşmüş yollara. Az gitmiş, uz gitmiş. Neyse, varmış İstanbul’a. Kaldırım çatladığında parlayan bir şey görmüş, eğilmiş. Bir de bakmış ki bu bir altın para. Elinin tersiyle parayı fırlatmış bizimki, cebine atmaya gerek bile duymamış, nasıl olsa her yer bunlarla dolu diye.

Vadide zaman, uzayıp sünen, dertop olup kısalan kabuklu bir böcek gibi. Bazen bir saat beş dakikada geçiyor. Bazen beş dakika üç saat direniyor. Gece tuvalete gideceksen her saniye bir çelik çekirdek. Bugünün dün gibi olması, ya da tersi, tuhaf bir şekilde sıkıcı gelmiyor, bilakis şey gibi, nasıl desem? Hah! Mesela film setindeyiz. Yönetmen elinde megafonla komut veriyor. “Tamam, baştan alıyoruz…” Sanırım anlatamadım ama neyse.

Gençler, aynı yerde, aynı saatte yine karşımızdalar, chil out müzik dinliyorlar. Mütemadiyen çıs tak çıs tak çıs.. meğer “kafa güzel” ritmiymiş bu, ancak öyle tahammül edebilirmiş insan. “Ot kokusu da gelmiyor” diyorlar, “evet gelmiyor” diyorum, çok bilirmişim gibi. Kumların üstünde etrafa yayılmış altı kafası güzel kah ayakta, kah uzanmış, kah dizlerini karınlarına çekmiş, kıyıda demir atmış tekneler gibi sallanıyorlar. Rüzgar nerden eserse artık. Ne zamandır onları kesen bir adam aniden cebinden çıkarır gibi büyük bir hopörler getiriyor çocuklara. Adam ve arkadaşı İngilizce konuşuyor onlarla, daha kısa boylu, sakalları kırlaşmış olanın boynundan göbeğine kadar uzanan tespihe benzeyen kolyesi, eğildikçe beline sardığı peştamaline kadar iniyor. Uzun boylu iri yapılı olanı İsrail’den geldiklerini duyduğum anda tanıyorum. Gayrettepe’deki komşularımdan, filmlerden, Paris Charles de Gaulle havaalanında, Tel Aviv uçağının kapısına doğru ilerleyenlerin simalarından tanıyorum. Başına küçük bir takke konduruyorum, takkenin kenarlarından çıkan, kulak hizasına kadar inen zülüfler ekliyorum bir sağa bir de sola ve uzun ayak bileklerine kadar inen siyah bir cüppe giydiriyorum. İşte oldu! O kadar oralı yani. Kolonu görünce “no no no” ve bir daha “no” diyoruz Ortadoğulu komşularımıza, ama duymuyorlar bizi, kolonu bağlıyorlar. Müzik hakikaten fark ediyor, daha bir çekilir kılıyor kolon çıkan sesi. Kuru yaprak ve çalılarla yapılmış çardağın altındaki kafeden gelen çan sesinden sonra adımızı duyar duymaz kah kahveleri, kah biraları almaya giderken biz bile sallanıyoruz, kafamız güzelmiş gibi, yavaş yavaş. İsraillilere benzemeyen İsrailli, kızların fotoğraflarını çekiyor. Karşılığında bir tutam gençlik iksiri aldığını kimse fark etmiyor. Thomas Mann’ın Venedikte Ölüm’ü geliyor aklıma. Aschenbach’ın salgın hastalık günlerindeki ölüme, gençliğe, sanata ve güzele tutkusu. Melt’e “hadi!” diyorum, “denize girelim”

Çocuklar deneme dalışındalar, Def ikisine dalış hocasıyla beraber rehberlik ediyor. Nep daha önce gelmediği vadide “ilkler” biriktiriyor. Yek, döndüğünde annesine diyecek ki, “hayatım boyunca bu kızları anlamayacağım.” Ahşap şezlonga vuran hasır şemsiyenin gölgesine sığınan çocuğa babası çıkışıyor, “kalk” diyor. Bugün son günümüz, tadını çıkar, arkadaşlarınla oyna, denize gir!” Almanya görmüş Melt yine on ikiden vuruyor. “Çocuklarla ilgilenmenin onlara etkinlik bulmak olduğunu sanıyoruz.” Diyor. Müzik devam ediyor, ben arada bir sallanıyorum. Çocuk mevzusu peşimizi bırakmıyor. “Belki otuz yaşında bir kahve içerler ha!” Diye bu sefer çok ileri bir tarihe atıyoruz. İkimizin de kızlardan umudu kalmadı. 

Seyrek gölgesine tünediğimiz Hayıt ağacının tohuma çalan çiçekleri ay çekirdeği gibi kokuyor. Bir tutam koparıp kitabımın arasına koyuyorum. Okuyamıyorum. Hep bir karşı argüman var, kale duvarı gibi kalın ve yüksek sarp kayalıklardan kopup gelen bir parçayı sahilden alıp kağıt tutamacı gibi yüreğime bastırıyorum, zapt edemiyorum kendimi. 

Güneş denizden batacak. Yanımdaki çalılıktan gelen kekik kokusu genzimi yakıyor. Nep yanıma geldi, Melt yerini aldı ve ritüel başladı. Kara sinekler, küçük kara sinekler, İğne dişli, küçük kara sinekler, “iyi geceler” mi demeye geldiniz? Başını çıkaran asamı içine itiyorum, “Şşşşşt” diyorum, “hangi güzel olmayandan korkuyorsun?” Güneşin kızkardeşi Luna süzülerek geliyor.  

Sabah 06:30 kahvaltı daha başlamamış ama bir fincan kahve almama izin veriyorlar. İnce yer yatağının yüzüme çektiği çizgiler ve üstüne yattığım buruşmuş sol göz altım, kahve iznimi kolaylaştırmış olmalı. Berbat görünüyorum. Kirke’nin en keskin büyüleri, meyve sinekleri gibi aklımda uçuşuyor, dile gelmeyi bekliyorlar. Direniyor, elimin tersiyle itiyorum. İçimde bir ateş beni akşamdan beri kavuruyor. Ufukta belli belirsiz duran mor perde birazdan kapanacak. Karaağacın dalları arasından denize bir pencereden bakar gibi bakıyorum. Dışarısı çok geliyor. Vadi daha fazla dayanamıyor halime, biraz fazla üstüme geldiğinin farkında, yüzlerce balık taş sektirir gibi defalarca denizin üzerinden yay çizerek uçuyorlar. Kılım kıpırdamıyor, “Gerek yoktu” diyorum, “ama yine de teşekkürler.” “O zaman” diyor, elini çenesine koymuş düşünüyor. Vadi bugün iyi gününde, vaz geçmiyor. “Sen seversin” diyor “böyle şeyleri.” Gözleri parlıyor, hiç oralı olmuyorum. Küçük bir çocuk gibi, koca vadiye kapris yapıyorum.      

Kelebekler:))

Güneş Faralya‘dan kopmuş, oluk oluk akıyor üstümüze. Gölgeleri önlerine düşmüş, olduklarından daha yakın ve daha çoklar. Belli belirsiz anlar gibi oluyorum aralarındaki sırrı, bir hafiflik geliyor üstüme. Tekne uzaklaştıkça ellerimiz yağmuru yakalamaya çalışan silecekler gibi daha hızlı gidip geliyor. Kesmiyor, tişörtümü çıkarıp sallıyorum.

Yan yana oturmuş somurtan Nep ve Yek’e döndüm, “Çocuklar bana söz verin” dedim, şelalenin kalan kısmını bir dahaki sefere yürüyeceğiz ve ben ne kadar yaşlanırsam yaşlanayım koluma girecek, benimle geleceksiniz.” Bir gün tekrar vadiye dönecek olma fikri hoşlarına gitti. İki çocuk da tamam der gibi kafalarını sallayıp güldüler. Tekne ilerledikçe vadi küçüldü, küçüldü…duvarlarını arkamızdan bir kapı gibi ağır ağır birbirine yaklaştırıp kapattı ve görünmez oldu. Ölü Deniz’e kadar bir daha hiç konuşmadık.

Yelda Ugan S.

22/09/20, İstanbul