Kadınlar Ülkesi

İthaki Yayınları

IMG_9172Bilim Kurgu Klasikleri

Çeviren Sevda Deniz Karali

Yayın yılı 2018

Özgün adı Herland
1860 doğumlu Charlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivistlerinden biri, kadın hakları savunucusu. Birinci dalga feminist akımın önde gelenlerinden.

Doğum sonrası yaşadığı psikozu anlatan bir kitabı da var Gilman’ın, adı “Sarı Duvar Kağıdı”, otobiyografik bir roman. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” romanının konusu da aşağı yukarı böyle bir şeydi. Lohusa döneminde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişiklileri, özellikle Victoria devri Amerikası’nda kaleme alması, yeni annenin depresyonundan ve melankolisinden söz etmesi başlı başına büyük cesaret, kadının devrimi gibi bir şey. Kol kırılmış ama yen içinde kalmamış.

“Kişisel olan politiktir”* senin evde yaşadığın her şey, herkesi ilgilendirir. Bu ünlü feminist slogana göre Gilman, kendi deneyimi üzerinden dilin söylemekte yetersiz kaldığını hem söylemiş hem de yazarak kamuya sunmuş.

Gilman’ın Kadınlar Ülkesi’nin tarihi 1915, ancak yazıldıktan 65 yıl sonra kitap formatında yayımlanabilmiş. Kitap feminist ütopyanın ilk örneklerinden biri.

“Yön konusunda yalnızca “ötede”, “orada” veya “yukarda” diyebiliyorlardı ama anlattıkları efsanelerin hepsi aynı noktada birleşiyordu, hiçbir erkeğin yaşamadığı, yalnızca kadınların ve kız çocuklarının bulunduğu garip bir ülke vardı” (syf9)

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde üç Amerikalı erkek bu tamamen kadınlardan oluşan tuhaf ülkeye girmeyi başarırlar. Bir yıla yakın kaldıkları bu ülkenin, Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçimi, inançları, kültürü, tarihi ve ekonomisi konusunda epeyce bilgi toplasalar da hala akıllarının almadığı, cevaplanmayan bir dolu soru vardır.

Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi?

“Kadın doğulmaz kadın olunur” mu? *

Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır?

“Bizim kadınlarımızın ailelerine karşı duyduğu teslimiyet derecesinde bağlılığı, bu kadınlar ülkeleri ve ırkları için duyuyordu. Erkeklerimizin eşlerinden beklediği sadakati ve hizmeti bu kadınlar yalnızca erkeklere değil birbirlerine de sunuyordu.” (syf138)

Erkeklerin dağıtan ve bozan, savaşçı ve rekabetçi tutumlarına karşın, Gilman’ın kadınları, asıl olan anneliktir düsturunda birleşir; anneliği kutsamadan, onları özel alana kapatmadan yaparlar. Kadınlar ülkesinin sırrı budur işte, başka bir dünya mümkündür aslında.

“Bebekler veya küçük çocuklar ise bizim eğitim dediğimiz, zihne zorla yedirme uygulamasının baskısını hiç bir zaman hissetmiyordu.” (syf139)

Fantastik eserler, ütopyalar bize alışılmışın dışında bir gerçeklik sunar. Hayal gücümüzü zorlar. Var olanı eleştirmemizi, özlediğimizi tarif etmemizi sağlar. Gilman da alışılmış erkek bakışının daha ötesine gitmiş ve Kadınlar Ülkesini kurmuş. Seçme şansım olsaydı gider miydim? Önünde sonunda “EVET”

Hediyesi gibi…mucize bir kadın,

*Simon de Beauvoir

*Kate Millet

 

Mitra

25/12/2018, Beşiktaş

 

Geldi mi?

Bütün buluşmalarımızın hafifliği vardı üzerimde, karar verdiğimiz gün başlardı bu hafiflik, ister yarın olsun, ister bir hafta sonra.

Zaten adam çoktan gelmiştir. Acele etmeden, telaşsız, tadını çıkara çıkara, çikolata kaplı bir badem gibi, sürprizi bilirsin de bilmezden gelirsin, yavaş yavaş ağzında çevirir, biriken tadı yuttukça daha iyisine yaklaşırsın, yaklaştıkça beklentin artar, arttıkça içini bir endişe kaplar. Ya adam gelmediyse? Gelse de onun beklenen olmadığı er geç anlaşılır ama bu öyle bir şey değil, konumuzla da bir alakası yok; bu uzun, sıkıcı bir hikaye, sınıfı geçmek için almak zorunda olduğun bir ders gibi…herkes bilir, herkes alır ama sınavda hoop! Ters köşe. 

Evden çıkmadan önce kar başladı, hem de kocaman, beyaz kelebekler gibi yağdı. Öyle aniden, yağacağından hiç haberim yokken başladı. Birden bire kar taneleriyle göz göze geldik, evin içinde koşturmaya başladım, sanki hepsine aynı anda bakabilecekmişim gibi her pencerenin perdesini araladım. Saate baktım, gardrop perisini yardıma çağırdım, hiç oralı olmadı. Telefon çaldı, adam gelmemişti. Bademin tadı yavanlaştı, cama yapışmış sinek gibi vızırdanmaya başladım.

Karı görüp katmanlı giyinmiş metroda ter içinde kalmıştım. Trafik ışıkları bir yanıp bir sönüyor, öğle yemeğinden dönenler koşturuyor. Pangaltı Metrosunun önü karınca yuvası gibi kaynıyordu.  

Caddeler tehlikeli dönüşler yapan otobüslere dar geliyor, koca gövdelerini küstahça yana yaslayıp motorlu ne varsa bekletiyorlardı. 

“Arkadaşınız sizi içerde, alt katta bekliyor” dedi arkamdan biri, şey gibiydi, hani beyaz eldivenli, frak giymiş uşaklar vardır ya, sinek kaydı traşlı, biraz yaşlıca ama dimdik, nezaketi bile mesafeli. Filmin sonunda ölen efendisinin ona bıraktığı mirasa elini bile sürmez…içinden küçük bir parça anmalık alır ve bilinmeyene doğru yola çıkar. İşte onlara benziyordu, “deli misin? O senin hakkın, yıllarca hizmet ettin sen ona!”  diyecek oldum ama film daha yeni başlıyordu. Yok öyle, frak falan giymemişti, siyah v yaka süveterinin altında beyaz gömlek, siyah pantolon ve ince, siyah bir kravat vardı üstünde. Mavi gözleriyle gülüyordu. Bu kadar kararlılıkla nereye çıkıyordum acaba?

Oysa ben de bir gariplik olduğunu düşünmeme rağmen hiç bir yaşam belirtisi görünmeyen, kapıları asma kilitli katları büyük bir kararlılıkla çıkıyor, hedefime ulaşmaya çalışıyordum. Nedense teras katıydı hedefim. 

Doğum günü kızının gözleri nemli, her şeyin üstüne vuran sarı bir gün ışığıyla boş birahanenin lambalarından sızan ışık birbirine karışmış meydana karşı oturuyordu. Dışarda kar topluyordu, ya da toplasın istiyorduk artık, Aralık ayındaydık, öğlen yağan kardan bir şey anlamamıştık, havai fişek gösterisi seyreder gibi, bir vardı bir yok oldu, görmeyen inanmazdı yağdığına.

“ Annemle konuştum da” dedi gözlerini işaret parmaklarıyla kurulayarak, rimelleri akmasın diye.

“Hoşbulduk, Aaaa Adam hala gelmemiş!?”

“Gelmedi!”

“Ben de sandım ki…neyse”

“Günün en güzel saatleriydi bunlar…” Daha eve geç kalmaya çok vardı, herkes işinde gücünde, çocuklar okuldaydı. Derken M geldi, adamı sordu, gelmediğini duyunca, öylesine sormuş gibi pek oralı olmadı, sabahtan beri açmış, kahvaltı bile yapmamış, doktordan geliyormuş, hasta falan değil de yıllık rutin tahliller yaptırmış. Bugün izinliydi ya! Fırsat bu fırsattı. Ee ne demişti dr? İçki ve sigara, ha! Tamamdı o zaman.

Buranın mezeleri güzel miydi? Bilmiyorduk. Adamın mekanıydı burası, garsonlara mı sorsaydık, adam nerde kalmıştı? Arası hep iyiydi onlarla, cömertliği bir yana garsonlarla muhabbet etmeyi sever, bunu içtenlikle yapardı. İyi davranmasını seven zenginlerden değildi. Devamlılıktan hoşlanırdı. Garsonlar da isimleriyle hatırlanmanın karşılığını verir, saygıda kusur etmezlerdi ona. Bir kaç çatal darbesiyle mezelerin tadına baktık, tepeleme meze dolu  tabak daha yarıya gelmeden yemeğe ara verdik.

Hah!! F de gelmişti işte! Sarıldık, öpüştük. Doğum günü kızına en içten dilekler sunulur sunulmaz adını çalılardan çatılmış gölgeliklerden alan, meydandaki otele nazır karşılıklı oturduk, ekip tamamdı.

Adam gelmiş miydi? 

“Yoo biz de sana soracaktık, cevap vermiyor!” 

Gözlerini süzerek imalı, kesik, tek seferlik bir kahkaha attı F

“Gelir o gelir!!”  

“Ay ne aldın? Adama da mı aynısını aldın?”

“İkinize de aynısı, kitap aldım”

“Ama onun ki daha kalın..”

“Garsonlara sorsak mı onlar bilir, adam nerde kalmış?”

“Biz de biraz önce aynı şeyi düşündük ama sormadık tabi” dedi A, kıkırdayarak, demek ki çakırkeyif olmuştu artık.

Yağmur yağmaya başladı, dışarda korna sesleri arttı, çocuklardan biri aradı, huzursuzlandık.

Adam hala gelmedi.

Çocukların hepsi aradı, bir saat daha idare edebilirler miydi? Yeni yetmelerin canlarına minnetti.

Ay ne çabuk büyümüşlerdi, daha düne kadar okuldan alıyorduk, evde servis bekliyorduk,

“o zaman, pardon bakar mısınız? Bir tane daha”

“bir tane daha”

İkimiz evli, ikimiz boşanmıştık ama hepimiz, içinde eril enerji soslu hikayelere bayılıyor, kim duyacak diye umursamadan yüksek sesle muhabbeti çeviriyorduk. Hava kararmış, biz farketmeden etrafımızdaki masalar dolmuştu. Erkekler “usulüne uygun” sessizce içkilerini içerken yanaklarımız ağrıyana kadar güldük. Birazdan, saat yediyi vurduğunda metro balkabağına dönüşmese de içimizdeki gardiyanlar “çocuklar” diyecekti.

Şişeleri saymaya kalktık ama yarısında vazgeçtik.   

“n’oldu?” Diye sorduk, M’ye “kime bakıyorsun?”

Sigarasını sararken kaşlarını kaldırıp çenesiyle işaret etti.

“Karısı geldi” dedi.

“Kimin!?”

Eğer adam gelseydi, ikiye katlanmış kırmızı bir poşeti bütün gün beklenen adama uzatırdı F, “kitap aldım sana, doğum günün kutlu olsun!” derdi. Masada hepimiz  ona bakar, sözüm ona hediyeyi merak ederdik ama aslında bütün gün nerede olduğu olurdu asıl merakımız. Sanki bütün dikkatimizi ona verirsek ağzından kaçıracağı bir kelimeyi yakalayabilirdik, bir dil sürçmesini veya bir anlık dalıp gidişini. Jilet gibi ütülü  beyaz gömleğinin manşetleri içinden uzanan ellerine, esmer, uzun, biçimli parmaklarına bakardık. Karısının ince, onunki gibi platin olmayan, altın rengi alyansına, gözümüz de kulağımız da onda olurdu. “Annemden kalma alışkanlık, kağıt yırtılmasın diye uğraşıyorum” diye tırnağıyla ambalaj kağıdına yapıştırılmış bantları sabırla tırtıklar, beklerken Almanlar’ı anlatır, bizi eğlendirirdi.

Bugün yurt dışından denetçiler gelmiş, yoksa doğum gününde çalışmazmış. Vedalaşırken “neye küsersiniz?” Diye sormuş Alman, tokalaşmak için uzattığı eli elindeymiş daha, şaşırmış. Denetçi Alman’a başını arkasına iterek, bir gökdelene bakar gibi bakmış, Alman eğilip yanaklarından öpmüş adamı, Türkler gibi…rahatlamış, bir denetleme daha bitmiş, Alman’ı taksiye kadar geçirmiş. “İyidir hoştur ama küser!”diye yazmışlar yıl sonu yönetici değerlendirme raporuna. Yukarı çıkarken, asansörde vermiş veriştirmiş personeline, “şeffaf olun dediysek bu kadar da olmaz ki!” demiş. Ellerini göğsünde bağlayıp, abartılı bir hareketle başını önüne eğip, bir çocuk gibi alt dudağını sarkıtıp “küstüm onlara” yapardı.

Yelda Ugan

18.12.2018, Beşiktaş 

Çalış senin de olur!

Canı sıkkın gibiydi, yüzü balmumu renginde, pürüzsüz ama solgundu. Onu böyle görmeye alışık değilim. Hiç huyum olmadığı halde kötü göründüğünü söyledim. Kimse kötü göründüğünü duymak istemez, hele de bizim yaşımıza geldiğinde.  Yargılamak, insanın beğenilerindeki ince zevki ortaya çıkarır,  seçimlerinde ona bir tarz kazandırır. O zaman biz de, nesnelerin üzerinden yaparız alıştırmamızı. Tam olarak beklediğimiz gibi olmasa da, büyük dünyanın yabancıları arasına karışalı çok oldu.  Tıpkı annelerimizin zamanında olduğu gibi önüne hanımlar beyler koymadan da etrafımıza karşı tatlı, nazik ama samimi olabiliriz. O da, ben de birbirimize verdiğimiz bu paha biçilmez hediyeye gözümüz gibi bakıyorduk ve arkadaşım bana iyi geliyordu.  

Ard arda sebepler sıralamaya başladı. Elini boğazına götürdü, biraz ağrıyordu, kızı okuldan hastalık getirmişti yine, dün gece pek iyi uyuyamamıştı, havalar filan. Fazla üstelemedim.

“Anne-kız arasındaki çatışmanın nedeni neymiş biliyor musun?” dedim.

“Hayır!” dedi gülerek, Butler’dan bir makale okuduğumu, “annenin kıza ataerki öğretmek istemesinin, kızın da öğrenmek istememesinin sonucuymuş çatışmaları” dedim. Konu çok hoşumuza gitti. Annelerimizden örnekler vererek gülüştük. Mahallede en iyi kahveyi yapan kızı anlatırken annem “dersleri de çok iyiymiş” dediğinde büyük bir korkuya kapılmıştım. Daha on iki yaşındaydım, dersleri halledebilirdim ama kahve!! Şu köpük işi olmasa neyseydi ama, onu fincanın üstüne, kalın bir tabaka halinde yerleştirmek bana zor geliyordu, günde on kere bakkala gitmeye razıydım, hatta kapı kapı dolaşıp “evdeyseniz annem size gelecek!?” demeye bile.

“Ben…” dedi, bir sır verir gibi, gözleri kısıldı, hızlı ama ritimsiz bir seyirde anlatmaya başladı. Heyecanını yönetemediği zaman böyle konuşurdu, toparlayamazdı. Bu da dert miydi? Değildi ama insan elli yaşına gelince de “böyle olmasın” isterdi.

Bir kitap okumuş, okudukça içi kararmış, kaygılanmış ama zihni açılmış, taşlar yerine oturmuş. O kadar dikkatle okumuş ki bazı yerleri bir kaç kere tekrar etmiş, hatta öyle ki emperyalizm, popülizm, siyonizm ne? Marina Le Pen, Viktor Orban, Rodrigo Duderte kim diye sormuş google’a.  Heyecanla anlatırken utandı biraz, yüzü kızardı “yani anladın mı? O derece” diye beni ikna etmeye çalıştı. -Sözünü kesmeden dinledim. Tüm dünyayı ilgilendiren gidişatla ilgili, endişe doluymuş kitap. Sosyologlar, siyaset bilimcileri, feministler, akademisyenler vs. bir araya gelmişler, yabancı düşmanlığı, göç, sosyo-ekonomik gerileme gibi konuları her bir akıldan ayrı ayrı didiklemişler.

O günlerde kardeşinden bir mesaj gelmiş. Bir gazetenin köşe  yazısı varmış gelen mesajın ekinde de. Tam da konu yeni bitirdiği hatta bitirdikten sonra aldığı notları özenle yazıya geçirdiği -ki böyle bir takıntısı vardı kitabın konusuyla aynıymış.

Yazı -yani kardeşinin gönderdiği yazıyı, önündeki bütün soruların cevabını bildiği bir sınav kağıdını okur gibi büyük bir keyifle okumuş ve dünya görüşleri birbirine neredeyse hiç benzemeyen kardeşine, kendinden emin, yarı alaylı bir dille cevap vermiş, yazmış da yazmış. Ortak alandan yazmış hatta, yeğenleri de okusun, okusun da kendisiyle gurur duysunlar istemiş. Halbuki bu kardeşiyle siyaset konuşmamaya kararlıymış ama dayanamamış işte. 

Gelen cevaba inanamamış, “bir daha oku!” demiş kardeşi…bir daha okumuş, hiç de ilk okuduğu gibi değilmiş yazı, bir daha bir daha derken üç dört kere daha okumuş. Argümanlar aynıymış, yani kitaptaki gibiymiş ve “Gezi” den de hiç bahsetmiyormuş. Yüz beklerken sıfır alan bir öğrenci gibi kala kalmış. 

Mitra

11/12/2018, Beşiktaş

Büyük Gerileme

Okuma konusunda istikrarlıyım, her zaman elimde bir kitabım oldu ama konu ya da yazar üzerinden bir disiplinim olmadı. Mesala hiç bir zaman “bu yıl Japon yazarlar yılı ilan ediyorum” gibi bir başlangıç yapmadım, yaptıysam da uyamadım. Popüler ya da güncel siyasetle de ilgilenmedim. Kitaplar bana geldi ve ben onları okudum. Bu kitap da öyle oldu. Konu günceldi ama yanlış bildiğim kavramlar ya da olguların üstüne gitmemi sağladı.

Heinrich Geiselberger’in hazırladığı Büyük Gerileme, zamanımızın ruh hali üstüne uluslararası bir tartışma. Almanya, Fransa, İngiltere, Amerika, Hindistan gibi  ülkelerden on beş yazar, dünyanın bir çok yerinde neden sağ popülizm neredeyse eş zamanlı olarak yükseliyor? Bu yükselişin arkasındaki sosyolojik ve ekonomik nedenler ne? Yabancı ve göçmen düşmanlığını, giderek ırkçılığı körükleyen ekonomik ve sosyal politikaların dışına nasıl çıkılabilir? Gibi benzer, küresel soruların cevaplarını arıyor.

Arjun Appadurai,  Hintli Antropolog ve akademisyen; Demokrasi Yorgunluğu isimli makalesinden: “Yeni otoriter popülist liderlerin ortak noktası, hepsi de yabancı yatırımcıların, küresel anlaşmaların, uluslararası finansın, işçi hareketliliğinin ve sermayenin esiri olmuş ulusal ekonomilerini tam olarak kontrol edemeyeceklerinin farkında. Bunun yerine ülkelerinin kültürel arınma yoluyla küresel anlamda siyasal bir güce dönüşeceğini vaat ediyorlar. Neoliberal kapitalizme ve bu sistemin kendi ülkelerine -Hindistan, Türkiye, ABD ya da Rusya’ya- en uygun biçimine gayet dostça bakıyorlar. Hepsi, yumuşak gücü sert güce çevirme çabasında. Ve hiçbiri azınlıklar ve muhalifler üzerinde baskı kurmaktan, ifade özgürlüğünü sınırlandırmaktan ya da hukuku rakiplerine zulmetmek için kullanmaktan çekinmiyor…” (syf22)

Zygmunt Bauman, 2017’de kitap yayımlandıktan bir yıl sonra 91 yaşında vefat eden Polonya’lı sosyolog, Filozof. Bana göre son fotoğrafında, piposundan çıkan dumanlar ve saç renginin, buğulu beyazının altında muzip bakışlı bir bilge dede. Açık ve anlaşılır bir ifadeyle yazdığı Nesnesini ve İsmini Arayan Semptomlar makalesinden: “O zaman hoşgörüsüzlüğün kökenini ve kaynağını nerede aramalı? Ben bunu bilinmeyene karşı korkuda aramayı öneriyorum -bu bilinmeyenin en belirgin temsilcileri de “yabancılar” ya da “ötekiler” oluyor (tanımı gereği yeterince bilinmeyen daha da az anlaşılan, davranışları ve hareketlerinize verecekleri tepkiler önceden kestirilemeyenler); hemen yakında ve görünür oldukları için en elle tutulur olanlar. Gideceğimiz yerleri ve onlara çıkan yolları işaretlediğimiz dünya haritalarında görünmüyorlar…Günümüz dünyasında, dışardan göç bir nebze kontrol edilebiliyorsa da, göç biz ne yaparsak yapalım kendi yolunu buluyor. (syf36)

Donatella della Porta; İtalyan siyaset bilimci, toplumsal hareketler, yozlaşma, siyasal şiddet gibi konularda çalışan bir profesör, Onbeş yazar arasındaki üç kadın yazardan biri. Geç Neoliberalizmde İlerici ve Gerici Siyaset makalesinden: ” 2008’de İzlanda’nın “tencere tava” isyanıyla başlayan, 2011 de Arap Baharı ve İşgal Et! hareketleriyle ve 2013’teki Gezi Direnişi ile devam eden çok-unsurlu toplumsal tabanı bir arada tutma ihtiyacı çeşitliliği zenginleştirici bir değer addederek çoğulcu ve hoşgörülü kimliklerin gelişimini destekledi.” (syf48)

“Özellikle Güney Avrupa’da bu protestoların siyasi etkileri, protestolar sonucunda toplumun geniş kesimlerinin politize olmasının yanı sıra parti sisteminde de ciddi değişikliklere yol açtı, protestolarda dile getirilen kaygılar parlementolarda ve hatta hükümetin kendisinde (Yunanistan’da Syriza) temsiliyet bulabildi.” (syf52)

Nancy Fraser, Kamusal alan-özel alan ayrımının 21. yy koşullarında yeniden değerlendirmesini yapan feminist düşünür, siyaset bilimci. İlerici Neoliberalizme Karşı Gerici Popülizm: Bir Hobson Seçimi isimli makalesinden; “Donald Trump’ın seçilmesi neoliberal hegomanyanın çöküşüne işaret eden bir dizi çarpıcı politik başkaldırıdan bir tanesiydi. Benzer başka olaylar arasında, Birleşik Krallık’taki Brexit referandumu, İtalya’da Renzi reformlarının reddedilmesi ve Fransa’da Ulusal Cephe’nin yükselişi sayılabilir. İdeolojileri farklılık gösterse de bu seçmen başkaldırılarının ortak bir hedefi var: Hepsi şirket küreselleşmesini, neoliberalizmi ve bunların savunucusu olan politik kurumları reddetmekte” (saf59)

Eva İllouz, İsrail’deki Hebrew üniversitesinde sosyoloji profesörü, Kapitalizmin Sevgi Duygumuzda Nasıl Bir Çürümeye Neden Olduğuna İlşkin Soğuk Yakınlıklar ve Aşk Neden Acıtır isimli iki kitabı var.

İvan Krastev, Sofya Liberal Stratejiler başkanı, Siyaset bilimci.

Bruno Latour, Poul Mason, Pankaj Mishra, Robert Misik, Oliver Nachtwey, Cesar Rendueles, Wolfgang Streeck, David Van Reybrouck ve Slovoj Zizek.

Son yazar Zizek’in Popülist Cazibe adlı makalesi bitmemişken Antikapitalistler’in düzenlediği Hepimiz Göçmeniz-ırkçılığa karşı, paneline katıldım. Dünyada yükselen sağ popülizm üzerinden ülkemizde de yükselen yabancı ve göçmen düşmanlığı, özellikle Arap göçmenler ve Suriyeliler…panel özetle bu konular üzerineydi.

Göç ve Kapitalizm, Suriyeliler neden göç etmek zorunda kaldı, Türkiye’de yaşayan Suriyelilerle ilgili yanlış bilinenler ki bazıları şunlar: “alışverişlerde %50 indirim sağlayan Ak Kart verildi”, “Suriyelilerle ilgili paylaşım yapanlara üç yıla kadar hapis cezası verilecek”, “ÖSYM tarafından 131 bin 746 Suriyeli genç üniversiteye yerleştirildi.”, “Gaziantep’te Suriyeliler vatandaşlık için kuyruğa girdi.”, “Suriyeliler işlere daha kolay yerleştiriliyor.” gibi devam ediyor.

16.yy dan itibaren yükselmeye başlayan monarşi, birinci dünya savaşı, 29 krizi, 30’larda krizle beraber artan ırkçılık, ikinci dünya savaşı, teknolojinin militarizme hizmet etmesiyle gelen atom bombası, ekolojik kriz, kadın-azınlık-eşcinsellik ki bu konular sistemin bütününü ve mükemmelliğini bozmadığını iddia ederek küçük arızalar olarak addedildi, artık toplumun sürekli krizlerle yönetileceği, liberal ekonominin krizlerin üstünü örtemeyeceği, sürekli olarak kırmızı alarmda kalmanın bir problem olmadığı, Trump’ın öncüleri olan Reagan ve “kadın erkek diye bir şey yoktur sadece aile vardır” diyen Teacher ve kanaatler üzerinden herkesin bir şeyler konusunda “üfürebileceği” sosyal medya ve ikna ediciliği

Avrupa’da yükselen Sağcı partilerin aldığı oylar ve isimleri, mesela Çekoslavakya’da Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi %11, Avusturya’da Özgürlük partisi %26, İsviçre Halkının partisi %29. Hoş Hitler’in partisinin adı da Nasyonal Sosyalist İşçi partisiydi. İsimlerin ve kelimelerin içinin boşaltılması çok ta yeni bir şey değil. Biz yine de hayal kurabileceğimiz yeni kelimelerle, değerler bulmak zorundayız. Elena Ferrante’nin çok güzel bir sözü var: “Sıfata gerek duymayan kelimelere ihtiyacımız var!…” 

Antifaşist hareketin sokağa çıkması, Trump, Bolsonaro, Orban gibi sağ popülist liderler ülkeyi yabancılardan ve dış etkilerden temizleyip güçlendirme amacını paylaşıyorlar. Yani işçi sınıfının desteğini almanın bir yolu olarak geliştirilen ortak argüman; “dış düşman” la mücadele. Halbuki ekonomiler dışa bağımlı, dünya ile entegre ama…Nazi Almanya’sında bu rolun Yahudi, Çingene ve eşcinsellere verilmesi gibi. Mesela Orban göçmen karşıtlığı üzerine kurduğu siyaset düzeninden prim yapıyor ama Macaristan’da göçmen yok!!

Panel sahada çalışan gazeteci, akademisyen ve stk üyelerinin deneyimleri üzerinden 2. oturumda devam etti.

Hala sığınmacı konumunda olup mülteci olamayan Suriyeliler ile alt orta sınıf Türkiyeliler arasındaki çatışma. Aslında bu tam olarak ırkçılıkla da açıklanabilecek bir durum değil. Mesela insanların artık hastanelerde daha çok sıra beklemeleri, Arap turistlerden dahi rahatsız olmaları ki ekonomi onların üzerinden yürüyor olduğu halde, sınıflardaki öğrenci sayılarının artmasına velilerin verdiği tepki, hastalıkları onların getirmesi, Hatay valisinin “Gitsinler artık!” diyerek onların buradaki varlığını “misafir”, “geçici” olarak görmemiz…varlıkları konusunda sorun yokmuş gibi davranıyoruz ama bize değmesinler istiyoruz. 

İnsanlar diyor ki, kiralar arttı, ücretler düştü, işsizlik yükseldi. Irkçı oldukları için söylemiyorlar. Milliyetçilik duyguların manipülasyonuna dayanır…aslında evsahibi neden oluyor işsizliğin yükselmesine, kiraların artmasına vs. Hükümet bunu siyasi bir sorun olarak ele almıyor ve karşı karşıya gelinen her durumda bilginin sorumlu bir kaynağı bulunamıyor.

Kilis’te her Kilisli’ye bir Suriyeli düşüyor ve Kilisliler çok öfkeli ve bu öfke nasıl kontrol altına alınacak? Bayburt’da hiç Suriyeli yok ama bu onların da meselesi….fakat bu mesele onlara nasıl anlatılacak? Samandağı’ndaki Musariler ve Sunni Suriyeliler arasında yaşanan arbede.

Almanya’daki “etnik emek hiyerarşisi” Türkiye’de yok. Yani yeni gelen işçi ile bir önceki işçi aynı düzlemde çalışmaya devam ediyor. Bu da işçiler arası çatışmayı arttırıyor.

Erkek şiddetine karşı kamuoyu yaratmak için sokaklara dayak yemiş, yüzü gözü şiş ve morluklar içinde  bir kadının afişleri asılmıştı. Feministler bu afişlere karşı çıktılar, indirilsin istediler. Çünkü bu afişle kadının dövülebilir hatta öldüresiye dövülebilir olduğu vurgulanıyor. Oysa şiddete dur demenin yolu kadını güçlü göstermektir. Aynı şey göçmenler için de geçerli “zavallı göçmenler” imajı, algısı değiştirilmeli. 

2015 yılında Bulgaristan’da başlayıp İspanya’ya kadar giden güvenlikçi yaklaşımla kapılar kapanmış, gelenler de geri gönderilmeye çalışılmıştı. Doğu Avrupa turumuzun son durağı olan Budapeşte’ydik o günlerde, Ağustos’un son günleri olmalı, çünkü 1 Eylül’de  Macar yetkililer Budapeşte Keleti tren garını güvenlik nedeniyle kapatmışlardı. Gar kaldığımız otelden görünüyordu. Dışarısı ana baba günüydü; polisler ve Darth Vader’in askerlerine benzeyen “özel güvenlik güçleri” mülteci avına çıkmışlardı. Otelin içi gazeteci kaynıyordu. Bütün diller havada uçuşuyor, kameralar, mikrofonlar ve diğer tüm teçhizat savaş alanına gidecek olan askerler gibi hazır bekletiliyordu. Her tarafta telaşlı bir endişe vardı, sanki şehre uzaydan bir saldırı olmuştu, bilinmeyen bir düşmanla karşı karşıyalardı. Ama biz onları tanıyorduk…türbanlarından, gözlerindeki sürmeden, ortak kelimelerle dolu dillerinden, şarkılarından ve tatlılarından, ay takvimi kullandıklarını hatta bizden bir gün önce bayram kutladıklarını bile biliyorduk. Garda çocuklar polislerden korkmuyor, kırık bir bisikletle oyun oynuyor, gülüyorlardı…kırklı yaşlarında bir kadın, kızıyla oturduğu çiçek desenli minderi elleriyle düzeltti; evine misafir gelmişiz gibi bize oturacak yer gösterdi.

Yelda Ugan

04/12/2018 Beşiktaş