Amarula

Sabah başlıyorduk içmeye, ayıp olmasın diye Türk kahvesi de söylüyorduk D plajda. İspanya’dan getirmiş, kahvemize karıştırıyor sahile iniyorduk beraberen. Büyüksün amarula, büyülüsün! Aylardan Ekim’di, yalılardan Bitez. Sahili çevreleyen begonvillerin arasından Kos adasını, beyaz yelkenleri, lacivert Ege’yi, güneşi ve seni gördüm, sen de beni. Nice yaşlara, nice yıllara arkadaşım. Halbuki kırık buzlarla servis yapacaktın, daha sular buz tutmadan…:))

Serap Ökan’la

Bursa otogarındayım. Muavin ve kaptan vedalaştılar. En önde oturuyorum, direksiyonu kollarıyla çepeçevre saran kaptanın arkasında. Seyitmiş çocuğun adı. Yirmilerinin başında daha, belki de değil, yaşları pek tutturamam, o yüzden de tahminimden küçük söylerim hep. Yola muavin değişikliğiyle devam edecektik, görünen oydu. Mükemmel yanlış anlamalarımdan biri daha. Kaşla göz arasında direksiyonu başka bir kaptan kollarıyla sardı. Seyit yine servis masasını koridorda gezdirirken bir aşağı bir yukarı, tanıdık bir yakınlıkla sordum. Sıcak suyu yine yok. Çayı, kahvesi hak getire. Onun tek yolcusu, kaptanı. Diğerleri gelip geçici.

Manisa’ya gidiyorum. Epik bir yolculuk hayaliyle kuruldum bu koltuğa, “en önden olsun” dedim, bankonun arkasındaki yelken kulaklı, içe çökmüş avurtlu, kavruk suratlı adama. Bir tek gözleri onun gibi değildi. “Lütfen!” dedim, ona benzemeyen gözlerinin hatırına. Geniş ekranda yolu seyretmek istiyordum. Ne yazmak ne dinlemek ne de okumak. Ama olmadı, boz bulanık gökyüzü floresan bir lamba gibi uzun ve sıkıcıydı. 

Balıkesir’e ramak kala Değirmen Boğazı‘nı tanıdım. Demek hala eski yoldaydık. Bağlar bozulmuş, pamuk tarlaları boş, yaşlı zeytin ağaçları Asteriks gibi yarım fıçılarda bekleşiyorlar, bir düzine kadar varlar. Kim bilir nereye kök salacaklar bu yaştan sonra. Olmadı, o aradığım tadı yine bulamadım. Bir zamanlar ne kadar da vazgeçilmez olduğunu dahi unutmuş eski yol. Demans geçiriyor, kim olduğunu bile hatırlamıyor. Soracak kimsecikler yok, bütün restoranlar kapalı, gelene gidene el eden incir tezgâhları boş, halbuki kavun olur daha, üzümün de zamanı buralarda. 

İyice yaklaştık, son umudum Spil bile bana mısın demedi, uyukluyor, çekmiş üstüne kalın sisten bir yorgan, puslu bir takke, al sana en epiğinden bir otobüs yolculuğu.

Oğlum karşıladı beni, teyze deyip duruyor münasebetsiz. Kocaman olmuş, sağ kulağında kurşuni, metal bir küpe, hem telefonla konuşuyor hem direksiyonla dans ediyor adeta, akşama arkadaşlarıyla program yapıyor. Hafiften bozuluyorum. Artık dizimizin dibinde oturmuyorlar. Yalvarırdık annesiyle, iki dakika gitsinler diye, ne isterlerse yapar, dondurmaları uzatırken “bu son,” derdik yalancıktan. Artık dolaysız bir ilişki kurmanın ya da üstü kapalı bir suç ortaklığı beklemenin bir alemi yok. Ergen onlar.

Sevdiğim yemekler anne elinden, demek bekliyorlarmış beni. Salonda oturduk, ince belli bardaklarda çay içtik, komşular geldi hoşgeldine. Bir gözüm bir kulağım hep onda, evde olmak gibi bir şey. Hatta bir tık üstü, onun evinde, misafirlikte.  

Ben İzmir’i onunla tanıdım ve sevdim, yarın gidiyoruz. Körfezde bir “Paris Havası” almaya. Tıpkı yıllar önce gerçeğini de ilk kez beraber soluduğumuz gibi.  

Yan yana veyahut gelişi güzel park etmiş, hatta eserlerden birinin önüne kadar girmeyi başarmış pusetler vardı girişte. Bebekler, gençler, öğrenciler, çocuklar, kadınlar ve erkekler; sergiye ilgi muazzam! Dışarda hava çok güzel olmasına rağmen İzmirliler maaile buradalar. Kordon’a bakan yüksek tavanlı tarihi bina eski Fransa konsolosluğu. Fransız hükümeti Arkas Holding‘e tahsis etmiş binayı, ev sahipleri de bugünlük bize.

Orta yaşın epey üstünde iki kadın, “anlamasak da fotoğraflara ve resimlere bakmak bile yetti,” diyerek günün kalan kısmını yine buralarda geçirmek üzere muhtemel Alsancak’tan girdikleri sokağın deniz tarafına döndüler. Biz de öyle yaptık. Prado ve Reina Sofia müzeleri geldi aklıma, bedava girecekleri saati bekleyen yaşlıların uzun kuyrukları. Ben mahallemde o kadar yaşlıyı bir arada ancak seçim günleri görebiliyorum ne yazık ki.

Sergi 45-68 yılları arasında Paris’te bulunmuş Türk sanatçıları bir araya getiriyor. Bu kentin 2. Dünya savaşından sonra sanatçılara tanıdığı özgürleştirici fırsatlar dışardan her ne kadar hoş görünse de içerde onları nasıl yaktığına bir bakıp çıkacağız. 

İlhan Koman’ı hemen tanıdı, “Akdeniz Heykeli” deyince ben de aydım. Tüneldeki Yapı Kredi yayınlarının ikinci katında sergileniyor şimdi. Vahşi bir hayvan gibi, ya da azılı bir minotor. Halbuki o kapalı yer sevmez, dışarda olmak ister, gelene geçene, kara, yağmura, güneşe, rüzgâra karışmak. Akdeniz onu adı, hürriyet. 

Yaklaşık elli küsür sanatçı arasından, hakkında az da olsa bir şeyler bildiğim, tanıdığım, adlarını daha önce duyduğum bir kaç sanatçının mektuplarından, defterlerinden veya günlüklerinden yürüttüğüm alıntılar. Belgeler de cabası.

Güzin Dino’nun kaleminden, 

17. yy. dan kalma Schola Cantorum aile pansiyonu 

Dünyanın dört bir yanından farklı alanlarda Frankofon öğrencileri iki yıllığına Fransa’ya davet eden bir programla Türkiye’den ilk giden ressam Avni Arbaş oluyor. Arbaş bu pansiyonda bir oda kiralıyor. Zamanla birçok sanatçının, aydının bir tür komün hayatı yaşayacağı bu pansiyon Paris’teki Türk kolonisinin ve Türkiye’den gelen aydınların buluştuğu önemli adres.

Nurullah Berk’in bir sergi öncesi yolladığı mektuptan.

Sergiye Türkiye de iştirak ediyor, resimler Ege vapuruyla Marsilya’ya geliyor. Türk sanatı ilk olarak Avrupa’nın büyük bir merkezine ayak basmış olacak. Tesirin mükemmel olacağına kaniyim. Garp sanatının bir hayli bocaladığı ve dejenere olduğu bu sıralarda resim Rönesans’ı, acaba bizden mi gelecek. Buna inanacağım geliyor. Ex Orient Lux bir kere daha doğru mu olacak.

Sabahattin Eyüboğlu Sorbonne’da felsefe doktorasına başlıyor. Varlık dergisine Paris mektupları başlığında düzenli olarak yazı yolluyor.

Bugünün Türk Resmi, Dünün Türkiye’si sergisi açılıyor.

Sergiyi hazırlayan Nurullah Berk Fransa’da karşılaştığı ortamı anlatıyor.

Paris dünyaya susamıştı. Dünya sanatının, evrensel fikir akımlarının rahatlıkla yayıldığı bu şehir, savaştan kurtulur kurtulmaz gözlerini dışarıya, başka memleketlerde olup bitene çevirdi.

İlhan Koman 45 sonrası Devlet güzel sanatlar akademisinin burslu gönderdiği ilk öğrenci grubunda. “Aslında desen çizmekten kurtulmak için desen çizerdim. Anekdottan, doğa taklidinden kurtulmak için binlerce desen çizdim.” diyor, Paris anılarında.

Nedim Günsür, “ben uzun ve zengin geleneği olan, sorunları başka bir toplumun insanıydım. Sanat, kuramlardan değil, yaşamdan kaynaklanıyordu. Kendi yaşamımdan yola çıkmalıydım. Bir Fransız gibi tavır alamazdım. Benim tavrım başka olmalıydı.”

Londra’da eğitim gören Can Yücel Paris’e gelir,

“1948 lerde resmi çok sevmiştim,

Natürmort olacaktım neredeyse.”

Aralarında Atilla İlhan’ın da bulunduğu bir grup genç Türk aydın Nazım Hikmet’i kurtarma ve eserlerini yayma komitesini kuruyor bu sayede Aragon, Sartre, Beauvoir, Camus, Picasso, Montand gibi isimler Hikmet’in özgürlük savaşına destek veriyorlar.

Bir mektubunda Şadi Çalık, “İşte Paris, uzun senelerin rüyası fakat hala sükût ediyor. Ne zaman konuşacak, herhalde ben Fransızca öğrenince.”

Abidin Dino Picasso’nun seramiklerinin çoğaltıldığı Madura seramik evinde çalışmak üzere Güney Fransa’daki Vallauris kasabasına gidiyor.

Picasso’nun ilk hareketi vazonun boynunu sıkmak oluyor, sonra usul usul darbeler vuruyor, gözleri bir manyetizmacının gözleri; hareketleri, ameliyattaki bir cerrahın hareketleri. Bir de bakıyoruz elinde bugüne değin yaptığı en güzel güvercinlerden biri.”

Fikret Mualla Sainte Anne akıl hastanesinde alkol tedavisi görürken resimli günlük tutmaya başlıyor. Abidin Dino tarafından Albastı günlüğü olarak isimlendirilen bu defterdeki resimler, notlar, aforizmalar sanatçının en etkileyici çalışmaları arasında yer alıyor.

Nazım Hikmet Paris’e geliyor, sürgünde yaşayan Fahri Petek’in kamerasıyla ölümsüzleşiyor.

Kuzgun Acar’ın eşi Münire’ye yazdığı mektuplardan. “Burası yorgun, bezgin Türk dolu, kızlı erkekli. Çoğu hatta hepsi Paris’te ne olacaklarına karar vermek üzere gelmişler. Kararsızsan, galiba karar fırsatı vermeyen şehir burası yeryüzünde. Paris’i sevmek istiyorum ve beceremiyorum.” 

Selim Turan anlatıyor. “Fransa’da “yüzde bir” diye bir kanun var. Milli eğitim için yapılan binaların yüzde biri sanata ayrılır. Bunun için bir bina, bir mimar ve bir sanatçı olacak. Biz kendilerine “Beş kişiyiz. Bir binanın neresine, hangimiz ne yapabilirsek onu uygulayacağız. Tek bir eserle katılmamıza gerek yok. Aynı parayı alırız fakat daha fazla eser ortaya koyarız” dedik. Bu sözlerimiz üzerine bize 10 okul birden verdiler. Okulların girişlerini, konferans salonlarını ve yemekhanelerini resimledik, bahçelerine heykeller yaptık. 

Nihayetinde Art Turc sergisi açılıyor, resim, heykel, baskı kategorilerinde tüm Türk kolonisi sanatçılar sergiye katılıyor.

Eleştiriler pek iç açıcı olmuyor maalesef. Mistikten ve efsaneden uzak, somut ve yaşanmışlık arayan eleştirmenler hayal kırıklığına uğruyor.

“Her Türk sanatçısının arkasında ya etkisi altında olduğu ya da tarzını andırdığı yabancı bir ressam seziliyor.”

“Fransız etkisi Türk sanatında bugün de sezilmektedir. Şimdi, her tarafta olduğu gibi Türk sanatında da realizmin yanında geometrik ve soyut resim yer alıyor.”

“Binlerce kilometre uzakta bambaşka medeniyetlerle birbirinden ayrılmış ressamlardaki bu ortak ifade tarzı soyut sanatın olağanüstü yayılmasının neticesidir.”

İlhan Berk tercüme bürosunda çalıştığı Ziraat bankası tarafından bankacılık alanında kullanılan terminolojiyi öğrenmesi için Paris’e gönderiliyor. 

Günlüklerinden alıntılar. “Avni korkunç yalnızlık içinde. Resim Avni’yi tekeline almış, konuşurken, otururken de buyruğunu resim sürüyor. 20 yıldır Avni belki de başını pencereden çıkarıp Seine’e bakmamıştır. Resim korkunç ağır basıyor.”

Devam ediyor, Cihat Burak ha keza…Büyük tuvaller istiyor Cihat, çalışmak için. Ama pahalı. Odayla, boyayla, Seine’le, İstanbul’la sarmaş dolaş yaşıyor. Çıktık, bir Yunan lokantasında etli yahni yedik.

Selim Turan’a gittim. Büyük bir oda. İnce bir karısı var. Biz resimlere baktık, konuştuk, o da akvaryumdan gözünü ayırmadı. Ona, bir ona baktı iki saat kımıldamadan. Selim’e tablolarını yaşamlarını sordum, bilmiyorum dedi. Bir öyküleri var mı dedim. Anlatamam dedi.”

“Paris’te otlar, ağaçlar gibiyim. Sıkılmıyorum. Paris en insan yönümü yani sıkıntımı elimden aldı.”

“Kuzgun’un desenlerini gördüm, karısı ipince.”

Art Turc sergisi Avrupa’da arz-endam etmek üzere yola çıkar, 

Brüksel ve Paris’te beklenilen ilgiyi göremeyen sergi ardından Batı Berlin ve Viyana’da açılır. Gösterildiği her ülkede yoğun eleştiri alan çalışmaların “ulusal bir karakteri yansıtmadığı” belirtilmiştir.

“…motiflerin biraz safça birikimini, bölmeli ayırma temayülünü Doğu ruhuna bağlamak mümkün. Fakat bu Türk ressamların büyük çoğunluğu açıkça soyut üsluba taraftar, bazıları geometrik bazıları lirik. Bununla beraber yakından incelenirse hepsinde İslam sanatının göz kamaştırıcı arabesklerini modern bir anlayışa aktaran, Doğulu niteliği inkâr edilemeyecek şekilde belirgin renk uyumları, duygusu ve simetrik ritimler keşfediliyor. Görülüyor ki, en modern sanat bile insanlığın derin hissiyatını oluşturmuş yüzlerce yıllık heyecanlardan ve deneylerden faydalanmaktan geri kalamamaktadır.”

Hani yaşanmışlık arıyordunuz? Mistikten ve efsanelerden uzak.

Paris havası herkese iyi gelmemiş anlaşılan, özgüven ve özgünlük çok az sanatçıya nasip olmuş. Filiz Akın’dan dinlediğimiz Türk filmlerinin unutulmaz repliği de bize oralar hakkında hakikaten zengin olasılıklar sunacak, hayali hikayelere inandırarak ve merakımızı cezbedecektir. “Ailem beni hava değişimine Avrupa’ya gönderdi.”

Spil beni çağırıyor, emre amade bulutlar doruklarında saf tutmuş bekleşiyorlar dağın. İşaret bekliyorlar, yüklerini boşaltacak, gidecekler buralardan.

Kıyı Ege’den sert bir rüzgâr esmeye başladı. Bulutlar kararsız ve huysuz. Biz de gidiyorken buralardan lodosun eli kulağında. Az huysuzdur benim arkadaşım, delisi dışarda, sivri dilli, sevmez böyle kirli masaları, çirkin kokuları. Yine de kötü bir otogar çayı içerken dinledi beni. Sonra yol boyunca da dinledi, oraya varınca da.

Sabah başlıyorduk içmeye, ayıp olmasın diye Türk kahvesi de söylüyorduk D plajda. İspanya’dan getirmiş, kahvemize karıştırıyor sahile iniyorduk beraberen. Büyüksün amarula, büyülüsün! Aylardan Ekim’di, yalılardan Bitez. Sahili çevreleyen begonvillerin arasından Kos adasını, beyaz yelkenleri, lacivert Ege’yi, güneşi ve seni gördüm, sen de beni. Nice yaşlara, nice yıllara arkadaşım. Halbuki kırık buzlarla servis yapacaktın, daha sular buz tutmadan…:))

Serap Özkan,

Yelda Ugan S.

19/11/22, gidelim mi buralardan:))