Yukarı Selanik Ano Poli

” Bir zamanlar diyordum ki: bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtıim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.”

Zorba, Nikos Kazancakis

 

img_2161
Sık sık arkamıza Selanik Körfezi’ne bakarak Yedi Kule’ye tırmandık.

20/11/2019

Bütün gece yağmur yağdı. Hava hala bulutlu ama ılık. Harita Beyaz Kule’den Yedi Kule’ye yürüyerek yaklaşık üç kilometrelik bir mesafe veriyor. Yokuş yukarı çıkması da cabası. En iyisi Ano Poli’ye, Yukarı Selanik’e yavaş yavaş çıkmak, bir kaç yere uğramak, rast gele molalar vermek. Etrafı çevrilmiş kalıntıların hizaladığı ara sokaklardan Egnatia caddesine çıktık ve Galerius Takı‘yla karşılaştık. Roma İmparatoru Galerius’un Perslerle yaptığı savaşta kazandığı zaferin onuruna M.S. 306 yılında yapılmış. Malum, Romalılar taban ve duvar mozaiklerinde olduğu gibi rölyeflerle de hikaye anlatmayı severler. Burda da imparatorun katıldığı çeşitli ayinler, törenler, coşkulu kalabalıklar arasında şehre girişi ve Pers savaşından tasvirlere yer verilmiş. Fakat anlattıkları hikayelere rölyeflerin ilgisi azalmış, kararmış mermer kabartmaların içi oyulmuş. Artık ya buluşma yeri ya da kuşların geçici olarak soluklandıkları bir ara mekana dönüşmüş.

img_2091
Galerius Takı

Bu taraflarda gezerken hemen dikkat çekiyor, dramatik bir şekilde tek tip ağaçların hizaladığı sokakların sonunda, uzun ince balkonlu apartmanların arasında. Şişenin dibindeki cam bir bilye gibi, hem her yerden hem her seferinde farklı görünüyordu Rotonda. Yaklaşık otuz metre yükseklikte, yirmi dört metre çapında tuğladan yapılmış, alçak kubbeyle örtülmüş, uzaktan devasa bir su deposunu andıran enteresan bir yapı. Başlangıçta neden yapıldığı da hala tam olarak bilinmiyor.  13. yy’a kadar Katedral olarak Selanik’e, Selanikliler’e hizmet etmiş. Öyleyse gördüğüm en sevimli, en mütevazi Katedral. Bulutlara uzanmış bir başı, kibirli bakışları yok, sır da saklamıyor, herkesin giremeyeceği gizemli, yarı karanlık salonlara çıkan koridorları da yok, her şey olduğu gibi, rahat, samimi ve aydınlık. Osmanlı’dan sonra yanına bir minare eklenerek camiye çevrilmiş. İkisi, yani minare ve Rotonda hala tombul bir mürekkep okkası ve ince bir divit kadar uyum içinde yaşayıp gidiyorlar.

02baf148-2048-49cf-8ecd-2fbed270ac7e
Rotonda

O gün Rotonda’nın içinde bir sergi vardı; The Splendour of Mosaics, Mozaiklerin ihtişamı. İtalya’nın tarihi şehri Ravenna‘dan ve Selanik’den orijinal ya da kopya edilmiş mozaik örnekleri. Sanırım Katolik İtalya ile Ortadoks Yunanistan arasında Bizans İmparatoru Justinianus zamanına dayanan bir ilişkinin anısına yapılmış bu sergi. Belki de Ravenna’nın 6. yüzyıldan itibaren uzun yıllar Bizans İmparatorluğunun batıdaki başkenti olmasının da bu ilişkide hatırı sayılır bir payı vardır. Duvarlardaki şahane mozaikler, altın ve gümüş taban üzerine serpiştirilmiş meyve sepetleri, kuşlar ve vazodaki çiçekler yeşil, açık mavi ve kırmızının açık tonlarıyla bezenmiş. Sergideki eserlerle duvardaki mozaikler arasındaki renk farkı bir bakışta anlaşılıyor, kopyalar biraz önce yapılmış gibi daha canlı ve parlak. Orijinaller mağrur ve durgun, soft renklerle arzı endam ediyorlar.

Agia Sofia meydanında Tepkevans kafede küçük bir mola verdik. İsmini biraz uydurduğum bu pastanemsi mekan1948 yılında kurulmuş, duvardaki tabelada öyle yazıyor. Hasbelkader İngilizce bir açıklama yoksa kalıveriyorsunuz burda, şu heykel kime ait, bu mekanın adı ne, bazen sokak ve cadde isimlerini bile okumak imkansız. Broşürler, haritalar, restoranlardan aldığım peçeteler ve ıslak mendillere kadar her şeyi topladım, atmadım hiç birini ama yine de hep bir şeyler eksik kalıyor. Kilisenin tam karşısında, gümüş rengi metalik bir malzemeden yapılmış çok hoş bir heykel var mesela.

img_2127
Agia Sofia Meydanı

Ortadakinin elinde tuttuğu kocaman bir gazeteyi diğer ikisi de onun omuzlarının üzerinden bakarak okumaya çalışan üç kişi. Gazeteyi tutan ve onun solunda bir adım geride duran erkekler uzun boylu ve kaslı. Hani parklarda olur ya, bankta gazete okuyan bir  adamın gazetesine yanında oturan yabancı da göz ucuyla bakar, ama bunlar ayaktalar. Sağdaki, ortadaki adama iyice sokulmuş, hatta nerdeyse burnu omuzuna değecek kadar yakın olan, elbise giymiş bir kadın. Gel gör ki seyretmekten başka yapacak bir şey yok, ne heykelin adını ne de yapanın adını okuyamıyorum.

img_1956
Yukarı Selanik’ten mişli geçmiş hikayelerle dolu bir sokak

Belki bu da Selanik‘in bize bir şakası. “Bak, sadece bak bana, hisset, seyret beni, bırak neyi kim yapmış. Kordonda at üstündeki Yunan Tanrılarına benzeyen o heykelin Büyük İskender olduğunu bilmeyiver, etrafında kay kay binen çocuklara bak, onlar da heykeldeki adama benziyorlar, geniş omuzlarına, altın oranlı, kemikli suratlarına, tanrılara, tanrıçalara  model olan kusursuz burunlarına bak. Benim bütün sokaklarım birbirlerine ordan da denizlere çıkar. Ben seni sorgusuz sualsiz içime aldım, sen de bi rahat ol, bana bırak. Orta Makedonya‘yım ben, etrafına bak, her şeyi not alamaz, her şeyin fotoğrafını çekemezsin. Sana anlamadığın halde kilisede dua kitabını sonuna kadar okuyan, Pareira‘da balkondan sana bir şeyler anlatan kadınlara bak. İlk gün adres sorduğun adamla her gün tekrar tekrar karşılaştığın ve en sonunda ona gülümsediğin için şaşır, Türkçe bilen Karadağ‘lı garsonu dinlerken not alma gözlerinin içine bak. Sabahları ekmek ve kruvasan aldığın fırına günaydın diyerek gir, onlar anlar. Bak ben yaşıyorum, yaşayanlara bak!”

img_2164
Yedikule’de bir Çarşamba günü

İlahi Selanik!…Akropoleos caddesini takip ederek ufak ufak yürümeye başladık. Agia Sofia meydanından Yukarı Selanik‘e çıktıkça politik ruhuna uygun olarak grafitiler sertleşiyor, aşağıdakiler gibi soft, hatta aksesuar olarak ısmarlama, görsel bir estetik kaygı taşımıyorlardı artık. En çok da Türkiye’den gelen Beşiktaş’lı Rumlar‘ın 1926 yılında kurduğu futbol takımının, siyah-beyaz PAOK‘ın adına rastlıyorduk taş duvarlarda. “No Islamic” ya da “Refugees Welcome Patriots fuck of” gibi isyankar, renkli puntolarla şekillenmiş, İngilizce grafitilere de.

Sur dibinden kaleye doğru tırmandıkça kimisi arnavut kaldırımlı kimisi çıkmaz sokaklar daralıyor. Retro apartmanların yerini Balkan, Anadolu, Rumeli mimarisinden benzer örnekler alıyor. Cumbalı, renkli, güler yüzlü ama yalnız evler. Boş sokaklarda bir kedi karşıdan karşıya geçiyor ya da yaşlı bir amca elindeki alışveriş çantasını yokuş yukarı çıkarırken zorlanıyor. Kuleye yaklaştıkça, küçük küçük kahvelerin, restoranların bulunduğu, Beyaz Kule’nin arkasından başlayan Venizelou caddesiyle Akropoles caddeleri birleşiyor. Etraf biraz hareketlense de işsiz mekan sahiplerinin birbiri aralarında yaptıkları muhabbet  bir de üç beş turist, hepsi bu. Çünkü bugün Çarşamba, Pazartesi ve Çarşamba günleri kale ziyarete kapalıymış. Çok şaşırdık. Müzeler, kaleler, ören yerleri gibi mekanlar sadece Pazartesi günleri kapalı olmaz mıydı?

img_2339
İmzalı bir grafiti

Bundan beş yüz yıl önce Osmanlı Selanik’i aldığında, Konya’dan getirdiği göçmenleri buraya, Yukarı Selanik’e yerleştirmiş. Mübadele sonrasında da tersine bir hareket yaşanmış, burdaki müslümanlar Türkiye’de Rumların yaşadığı mahallelere, Bin yıldır Anadolu’da yaşayan Rumlar da buraya, 1920’lerde müslüman mahallesi olan Ano Poli‘ye yerleştirilmişler. Şehirdeki dengeler bütünüyle değişmiş. 20. yy’ın büyük insani dramı, dramlarından biri,  Türk-Yunan mübadelesi. Düşünüyorum da, bizim çocukluğumuzda bile hala devam eden bir nefret ve ön yargı vardı. İsimlerini duymaya bile tahammül edemezdik. Yunanistan’la yaptığımız milli maçları nefretle seyreder, mevzudan bir haber olanlarımız için bile maçın skoru gündemin en önemli meselesi olurdu. Okula gitmeyen çocuklar bile 74 Kıbrıs savaşında “çatla patla Makaryos Kıbrıs bizim olacak” diye hiç de sevimli olmayan onların o küçük yüreklerine yakışmayan tekerlemeler söylerlerdi ama bütün bunlar maalesef normaldi. En azından bugün, aradan geçen bunca yıl sonra da olsa birbirimize gelip gidiyor, köklerimizin izini sürebiliyoruz.

b1819395-b799-4275-8014-a40ddbb0079e
Yedi Kule-Beyaz Kule arası 3 km. Çıkması güzel, inmesi çok güzel!

 

Yedi Kule’den körfeze, birbirine dar sokaklarla eklenen dik merdivenlerle Aristotales Üniversitesine, aşağı Selanik’e kadar indik. Surdibinde öğleden sonra gezmesinden dönen muzip bakışlı, inci kolyeli şık şıkırdım iki yaşlı kadınla karşılaştık. Bize “n’oluyor?” diye sordular gülerek. Önce anlamadık, meğer bildikleri bir kaç Türkçe kelimeden biriymiş -n’oluyor- Yokuş yukarı çıkan kadınlar nefes nefese birbirlerine bakarak kıkırdadılar sonra. İki yaramaz çocuk gibi biri diğerini göstererek “baba, Samsun” dedi. İzmir, İstanbul, hatta Simirna, Konstantinapolis sık duyduğumuz isimlerdi ama baba tarafından Samsun’lu teyze günün sürprizi oldu.

 

 

 

Yelda UGAN

26/12/2019, Beşiktaş

 

 

Saraybosna

Belli Belirsiz’in bir konuğu var bugün, Saraybosna gezi yazısıyla sevgili Esen Özbay

 

“Bir Yol, Bir Yola

Yollar İnsana Ulaşıyorsa

Yol da Bizim Yolcu da…”

Tayfun Talipoğlu, Yol Hikayeleri’nden

9ad7af5a-1745-4823-8688-408d89584a90
Saraybosna Katolik Kilisesi, toplu katliamlardan biri de karşı tepelerden atılan  havan toplaryla  bu kilisenin önünde gerçekleşmiş.

Her çıktığımız yolun bir hikayesi vardır. Ya yaşadığın ya da bilinç altının seni çağırdığı bir seste saklıdır o hikaye.

Bugün 30 Ağustos, İstanbul Havaalanındayım, saat sabahın 05:00’i, yolculuk Saraybosna’ya. Sevgili arkadaşım Neziha ile birlikteyim. Onunla ilk yurt dışı gezimiz ama daha da önemlisi ve ikimizi de heyecanlandıran gideceğimiz topraklardaki savaş yıllarını benzer duygularla hatırlıyor olmamız.

a348d211-3964-4743-b0cf-510da0e7a55b
Barış Ateşi anıtının önünde, bu ateş hiç sönmesin

Saraybosna’nın çağrısı bana geldiğinde on iki yaşındaydım. Yıl 1992, ortaokul öğrencisiydim, hayat sıradan, çocukça  ve eğlenceliydi benim için. Ta ki her akşam annem ve babamın sessizce oturup izlediği saat 20:00’deki akşam haberlerinde kulak kabartıncaya kadar. Haberler Saraybosna’dan, Bosna-Hersek’den geliyor, içimi çok acıtıyordu. Teneffüslerde okulun bahçesinde koştururken, matematik dersinde tahtada bir problem çözerken, yazılılara çalışmak için çekildiğim köşede, okul çıkışı benimle yürüyen son arkadaşımla da vedalaşıp yalnız başıma Sarıyer sırtlarındaki evimize, yokuş yukarı tırmanırken orada yaşanan savaş aklımdan hiç çıkmıyordu. Babamın düzenli olarak her gün aldığı günlük gazetelerde bile önce Saraybosna haberlerini okuyordum. Yine bir gün bu gazetelerin birinde Saraybosna’da yaşayan bir kız çocuğunun günlüğü yayınlanmaya başladı. Çocuk benim yaşımdaydı.

Her Gün babam içeri girer girmez koşarak onu karşılıyor ve elinden kaptığım gazeteyi sessizce okuyabileceğim bir köşeye çekiliyor Saraybosna’lı kızın günlüğünü okumaya başlıyordum.

Acılarını an be an ben de onunla beraber yaşıyor, tüm duygularını ta iliklerime kadar hissediyordum. Geceleri artık sadece o kız çocuğu için dua ediyor, savaşın bitmesi için her gece Allah’a yalvarıyordum.

Sabah 08:00 gibi yemyeşil bir vahanın içindeki Saraybosna Havalimanı’na indik. “Bir şehir hem bu kadar hüzünlü hem de nasıl bu kadar yaşam dolu olabilir?” diye düşündüm. Otobüsle şehir merkezine doğru ilerlerken rehberimiz yıkık dökük binaların üzerindeki kurşun deliklerini gösterdi.

82391d7f-f1b4-4d59-9360-1b5ac720d749
Osmanlı Baş Çarşı

İlk durak şehir merkezi ve Osmanlı Çarşısı. İnce bir ustalıkla dövülmüş bakır cezvelerin, tabak çanakların seyri doyumsuz. Ağırdan alıyor, yavaş yavaş yürüyorum. Tadını çıkarmak istiyorum çünkü, bu küçük ve rengarenk dükkanların. Çarşıda dolaşan insanların zamanla uyumlu halleri olmasa, cep telefonları mesela, kot pantolonları, İngilizce yazılı tshirtleri filan kendimi zaman makinasına atlamış ve 500 yıl öncesine gitmiş gibi hissedebilirdim. Savaşa rağmen buralar bozulmamış ve doğallığından hiç bir şey kaybetmemiş.

Nehrin karşısındaki İnat Kuça evini gösteriyor rehberimiz bize, uzaktan bakıyoruz. Şimdilerde restoran olmuş. Adı gibi hikayesi de İnatçı, Avusturya Macaristan İmparatorluğu Kuça’nın evini belediye binası yapmak istemiş ama gerçek adı bilinmeyen  bu inatçı Boşnak evini vermek istememiş, direnmiş. Daha sonra evi hiç bozulmadan şimdiki yerine taşınmış ve “inat evi” olarak şehrin sembollerinden biri olmuş.

2ca4c0ec-833b-490e-9231-a71208614cdd
İnat Kuça Evi

 

Şehrin içine doğru savaşın izleri artıyor. Sacred Heart Cathedral‘inin önündeyiz. Karşı tepeden atılan havan toplarından biri buraya düşmüş ve maalesef çok sayıda insan ölmüş. Savaşın sonraki kuşaklara ibret olması, unutulmaması için bir çok anıt yapılmış. Cathetral alanı da aynı nedenle içi kırmızı boyalı dikdörtgen bir çember içine alınmış. Üzerine basmak yasak, önünden geçen insanlar kısacık da olsa duruyor ve başları önde dua ediyorlar. Evlerdeki kurşun ve top izleri tamir edilmemiş. Savaş esnasında yakılan huzurevi olduğu gibi bırakılmış.

Biraz savaştan bahsetmek gerekirse Bosna Hersek Sosyalist Yugoslavya Federasyonunun dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni devletlerden biri. Ülkede Boşnak’lar, Hırvat’lar ve Sırplar’dan oluşan üç etnik grup var. 1991 yılında önce Slovenya daha sonra Hırvatistan Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1992 yılında Yugoslavya’dan ayrılmak için Bosna Hersek de bir referandum düzenlendi. Fakat bu referanduma ülkede yaşayan Sırp’lar katılmadı ve referandumu protesto ettiler. Referanduma katılan Boşnak ve Hırvatlar’ın yaklaşık %98’i bağımsızlık için EVET oyu verdi. Bosnalı Sırplar ve Sırbistan referandum sonucunu kabul etmeyip Bosna Hersek’e savaş açtı. Savaş tüm dünyanın gözü önünde inanılmaz bir vahşete, toplu katliamlara sahne oldu maalesef. Lahey Adalet Divanı bu katliamları soykırım olarak kabul etti.

67fc70b5-78ea-41aa-b28e-869eb09ae0d9
Dokusuyla mekan sarıp sarmalıyor beni.

Yoksul ama mütevazi yaşam tarzıyla huzurlu bir şehir, biraz da suskun, ölçülü. Yemyeşil tepelerin ortasında, her adımı tarih kokan muhteşem bir doğaya sahip. Belki de güzelliği yüzünden savaşlar ve felaketler bir türlü peşini bırakmamış bu şehrin. 1 Mart 1992’den 14 Aralık 1995’e kadar savaş aralıksız sürmüş, yüz binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş. İki milyon kadar insan da yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmış. Savaş sırasında Şehir çepeçevre sarılmış ve karşı tepelerden yapılan saldırılara maruz kalmış, uygulanan silah ambargosu da cabası. Boşnak’ların savaş tüneli kazıp dışarıyla bağlantı kurmaları sağlanıncaya ve yardım alıncaya kadar bu böyle sürmüş.

 

Şehir turu bittikten sonra saat 16:00 civarı tur otobüsü bizi aldı ve otele giriş yaptık. Biraz dinlendikten sonra akşam tekrar Saraybosna sokaklarına çıktık. Buralara gelinir de Boşnak böreği yenmez mi? Hem de porsiyon porsiyon yenir. İçindeki malzemeden mi, odun ateşinde piştiğinden mi nedir bilinmez ben daha önce “börek” yememişim!! Etraf nargile cafelerle dolu, kadınlı erkekli üflenen nargilelerin kokusu tüm sokağı sarmış. Bizde bir cafeye oturduk ve Türk kahvesi söyledik, kahveler bakır cezvede lokum ve boş, zarif bir fincanla geldi. Kahve de odun ateşinde pişirilmiş olmasına rağmen kıvamlı değildi, hafifti, lezzetliydi ve mis gibi kokuyordu.

3e732681-0544-4cb2-a392-2dc9e5aa8a00
Latin Köprüsü, ilk Dünya savaşı bu köprünün başında, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht Prensi Franz Ferdinand’a yapılan suikastla başladı.

 

Belki farkında bile değiller ama insanların bakışlarında sert bir yüz ifadesiyle kapatmaya çalıştıkları hüzünlü bir mesafe var hala. Ama sanata ve spora tutkuyla sarılmışlar. Sokaklarda, kaldığımız otelde sık sık spor takımları olduğu anlaşılan gruplarla karşılaştık. Belki bir turnuva vardı şehirde, belki bir müsabaka.

Tüm gün dolaşmaktan çok yorulduk, nerdeyse 20.000 adım atmışız bugün. Oda arkadaşımla artık uyuyalım bakışları atıyoruz birbirimize. Yarın da yoğun bir program bekliyor bizi, Mostar’a gidiyoruz. Neretva Nehri üzerindeki yaşlı bir kadının gerdanlığı gibi duran Mostar Köprüsüne. Orası da savaştan nasibini almış ama köprünün hikayesi başka bir sefere.

 

Esen Özbay,

30/11/19, İstanbul

Mardin

Gökyüzüne kapı komşusu olan bir şehirde gördüğünüz rüyalar tılsımını bir ömre yayar. Mardin gibi kendi içine kapalı şehirlerde duvarlar gece konuşur. Gölgesinde hikâyeler barındıran evlerin, geceleri el ayak çekildikten sonra kendi kendine konuşan hikâyeleri vardır. Kulak kabartmayı öğrendiğinizde şehir size sırlarını açar.

Murathan Mungan, Harita Metod Defteri

5c1554ab-f799-4c21-84b9-88f427711b06
Gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık Mardin

Öğle sıcağının altında güneşlenen alıç, meşe makisi ve fıstık ağaçlarının içinden Mardin’e girdik. Önce şehrin girişindeki parke taşlı yolda, yokuş başında profilden gördük onu, adı dört bin yıldır değişmemiş olan kadim Mardin’i. Devasa bir organizma gibi ağır, yaşlı ve canlı.

Öğle yemeği için Cercis Murat Konağındayız, 1. caddedeki tüm yapılar gibi burası da güneşin altında sararmış Mardin taşından yapılma, sonradan restore edilerek restorana çevrilmiş bir konak. Kesme işinden sakız gibi beyaz patiska perdeler, bakırdan yapılmış, kapağını bile kaldırmakta zorlandığım büyük pilav tencereleri, duvarlarda asılı işlemeli aynalar, bakır helkelerin içine yerleştirilmiş lambalar, nişlere sıralanmış menekşelerle ince bir zevkle döşenmiş. Tertemiz, masalar pırıl pırıl, kumaş peçeteler kar gibi, kalaylanmış bakır sürahilerin içinde gül suyu ve mesafeli bir samimiyetle ortalıkta dört dönen garsonlar.

img_0592
Cercis Murat Konağı

Ahşap merdivenlerden ikinci kata çıktık, öğle saatini epey geçtiği için bizden başka kimse yoktu, önceden hazırlanmış on kişilik masamızın önünde beyaz eldivenli garsonlar tarafından karşılandık, sanki her şey sadece bize özel ve sadece bizim içindi. Sofadaki, katlanır camlara yakındı masamız, manzaramız Mardin Ova’sı fakat Suriye tarafından, Güneyden’den gelen parlaklık gözümü alıyor o tarafa bakamıyordum. Yemek gelinceye kadar etrafı gezmek için oturduğum sandalyeden kalktım. Fonda Şam Konservatuarında hazırlanan albümden buğulu sesiyle bir kadın Süryanice şarkılar söylüyordu.

“Bu toprak insanlık tarihinin en barışçıl çağlarına hakim olan Ana Tanrıçaların diyarıdır. Mezopotamya’da bahar kadının doğurganlığıyla gelir, bitkiler kadının bilgisiyle şifa dağıtır, buğday kadının becerisiyle ekmeğe dönüşür. Ana Tanrıçalar yaratıcılığı, bereketi, doğumu, gelişme döngüsünü temsil eder. Onlar bir coğrafyanın kaderinin yalnız erkek eliyle yazılamayacağını gösterecek kadar savaşçıdır…BİZ CESARETİMİZİ KADINLARDAN ALDIK”

Kadınların mutfakta, bahçede, tarlada, eğitim aldıkları atölyelerin olduğu fotoğraflarla doluydu duvarlar hemen yanlarında da yukardaki yazı asılıydı. Burası geleneksel yemeklerin turistlere abartılı bir sunumla ikram edildiği herhangi bir restoran değilmiş meğer. Mezopotamyalı kadınları, nahrinleri evden çıkaran, onları iş hayatına, üretime dahil eden, ayrıca Suriye’li mülteci komşu kadınlarına da iş imkanı sağlayan bir projenin devamıymış. Projenin mimarı da yukardaki yazının altında adı olan Ebru Baybara Demir.

Soğanlı yoğurt çorbası, yaprak sarması, kuru patlıcan ve soğan dolması, içli köfte, kaburga dolması, sumak şerbeti, irmik tatlısı ve Süryani şarabı. Elinize sağlık hanımlar, her şey çok güzeldi.

img_0625
Bir sokaktan diğerine geçit veren Abbaralar

Kah dik ve yüksek taş merdivenlerlerden çıkarak kah abbaraların arasından geçerek Mardin’in dar sokaklarında akşama kadar yürüdük. Nasıl olsa bir kaç mihenk taşıyla otele kolaylıkla dönebilirdim. Gruptan ayrıldım, banka lazım bana, tütün lazım. Bankanın köşesinden Cumhuriyet çarşısına paralel bir alt sokaktan yürüdüm biraz. Kendi boylarındaki bir üzüm küfesinin önünde nöbet tutan iki kadın konuşmadan elleriyle karşılarındaki ayyakabıcıyı gösterdiler, daracık, hafif karanlık bir dükkan, naylon çocuk ayakkabıları var raflarda, tütüncü burasıymış. Köyünden getirmiş, yeni mahsul, eğer içerken boğazını yakmıyorsa iyi tütünmüş.

Şehrin kendisi gibi adı “Kadim” olan bir başka konakta, otelimizdeyiz artık ama otele dönerken hiç bir mihenk taşı çalışmadı ve bilmediğim bir şehirde başıma gelen en güzel şeylerden bir oldu….kayboldum. Adres sormadan oteli bulacaktım ama olmadı, Cumhuriyet caddesini dört döndükten sonra beşincide sordum artık.

img_0600
Çöp kamyonları dar sokaklara sığmamış iş Kadifeye düşmüş!!

Terastan Mezopotamya’ya nazır akşam üstü kızıllığında Mardin’lilerin denizimiz dediği ovanın manzarası Ekim renginde. Hava biraz daha kararınca ışıklar tek tük yanmaya başladı. O zaman Suriye’yi, Nusaybin’i ve Kızıltepe’yi daha iyi seçer olduk. Yorgunluk kahvesi ve boğazımı yakmayan Mardin tütünüyle (ne yazık ki tütünün geldiği köyün adını unuttum) burda olduğum için bütün dinlerde Tanrı’ya şükrettim.

Mor Behram ve kızkardeşi Saro adına 569 yılında Süryaniler tarafından yapılmış Kırklar Kilisesi, Kuyumculara gelmeden, baharatçılardan hemen sonraki Ulu camii, Mardin Kalesinin önünde simetrik mimarisinin “ne ekersen onu biçersin” anlamına gelen Zinciriye medresesi, nereye çıkacağını bilmediğim daracık sokaklarda elinde tepsiyle karşıma çıkan bir Mardin’linin mırra ikramı, aslında “şeytanın gözü” demek olan nazar boncukları, annemin incili bileziği, bademli pilav, kapalı lahmacun sembusek. Çok kimlikli, çok sesli, çok renkli Mardin, herkesin ve hiçkimsenin olan ne varsa doyamadığım topraklar.

img_0610
Bir mihrap camiden mi çıkıyor, kiliseden mi anlamıyorsunuz Mardin’de

Sabah daha saat 08:00 bile olmadan hazırlandık, Urfa’ya doğru yola çıkıyoruz. Hava şimdiden sıcak, akşamdan hazırladığım hırkayı, çorabı ve şalımı sırt çantama geri tıktım. Bir şey unutmuş olabilir miyim diye odaya tekrar çıktım ve etrafı son kez şöyle bir kolaçan ettim. Merakımı yenemeyip odanın sokağa bakan beyaz tül perdesini araladım. Bütün gece karşı evin merdiven başında oturan kadın yoktu, gitmiş, yerine kendi silüetinde sofaya uzana taş bir korkuluk bırakmıştı.

Yelda UGAN

06/11/2019, Geos

 

 

 

Ebedi Kızlık İşareti

d43e38a6-db88-4777-ad27-9c22bc17cbf0Ben de bu arada epey salkım yutmuştum, talkını verirken ellere.

 

İki gündür buradayım ama haftalar geçmiş gibi hissettiren bu duyguyu seviyorum. Yani sıradan hayatımdan her çıktığımda günlerin uzamasını. İstanbul’daki son gece de dün gece gibi uykusuz geçti ama iyiyim. Kısa, sadece bir an kadar süren panik atak benzeri bir şey yaşıyorum bazen. Seneler önce buraya ilk geldiğim gün de aynı şey olmuştu. Daha şiddetli ve uzun sürmüştü o zaman.Denizde yüzerek açılmışım da kıyıya varamayacakmışım gibi bir korkuydu. Geniş uzun caddelerde yürürken öyle aylak aylak, yetişeceğim bir yer yokken,  birden varmam gereken yer her neresiyse öyle bir yer olmadığını bilmek; zamansız, bağlantısız bir uzakta olmak. Ne fena bir şeydi! Ama dedim ya bu sefer çok kısa sürdü. Duygusu kaldı sadece, üstünden yıllar geçmiş bir ayrılık acısının tuhaf tadı gibi.  

Nerdeyse “bir haftada yetiştirmem mümkün değil, hayır yapamam” diyecektim ki röportajı Paris’te yapacağımı söylediler…dergiye bütün kızgınlığım geçti. Aklımda kalan tek şey burayı, tıpkı bir zamanlar İstanbul’un beni büyülediği gibi büyüleyen bu şehri bir daha görecek olmamdı. Ön hazırlık yapmamı istemediler, o anlatacak ben yazacaktım. Yorum yok, olduğu gibi. Yeni yöntem bu, konuşmasına yön veren sadece kendisi olacaktı. Ben sadece kayıt altına alacak, derleyip düzenleyecektim. Takip eden günlerde de belki bir kez daha  buluşacaktık. Plan böyleydi.  

O gün  Sein nehri boyunca uzun uzun yürüdüm. Louvre’ye kadar, ordan da Opera Garnier’de kısa bir mola verdim. Görüşmeyi yapacağım yere Republic yönüne dönmüştüm ki, yeri göğü inleten bir kadın sesi duydum. Ses sanki gökyüzünden geliyordu.  Tanrı bir kadın olmalıydı. Sabrı taşmış ve çok kızmış bir kadın! Ama adını öfkeyle bağırdığı adam burada oturmuyordu. Kilometrelerce uzakta, Güneyde bir ülkeyi yönetiyordu. Ses Fransızca’dan sonra benim kendi ana dilimde, ardından da doğduğu topraklarda  yasak bir dilde öfkeyle devam etti. 

“Şimdi o yıllara dönsem…” derken yüzü gölgelendi. Hüzün hiç yakışmıyordu ona, o koca ağzıyla gülsündü hep.“En başa kayıt günü karşılaştığımız yere; masumiyet filan değil de…” deyince dayanamayıp, araya girdim, eskisi gibi istekle dinlesin istedim. Beni dinlemesini severdim. Sabırsız, abartılı bazen de kızgın yargılarım kocaman yeşil gözlerini daha da büyütür ama sesini çıkarmazdı sonunda da bildiğini okurdu.  Çok sonraları, dudak büken, gözlerini devirip bıyık altından gülen, çocuksu coşkumu, konuşmaktan duyduğum şehveti boğazıma tıkayan bakışlarla ben de sözüm ona terbiye olmuştum. Hoş benim yargılarım daha çok genel kabul görmüş kalıplara karşıydı ama yine de zamanla öğrenmiş ya da öğretilmiş bir terbiyeyle daha sakin veriyordum tepkilerimi. Ben de bu arada epey salkım yutmuştum, talkını verirken ellere.   “O yıllara dönerek neyi değiştirebiliriz bir bakalım ama! Ben artık o kadar romantik bakamıyorum geçmişe” dedim. “gençlik senle olduğu sürece, rahat vermeyecek, aklın bir karış havada, o da aşkta meşkte olacak.”  Nihayet kıkırdadık. Kendimize gülmeyi severdik.  Yüzünden gölgeler çekildi, gözlerinde güneş açtı.

Kadının arkasından gelen uzun kortej Porte Saint Martin sokağından ana caddeye Grands Boulevards’a doğru Republic yönünde dönerken aralarından geçtim. “kolay gelsin” dedim geçerken. Karşılaştığım yüzlerle selamlaştım. Heyecanlandım. Eskiden benim geldiğim ülkede de insanlar yürür, sokaklar meydanlara çıkardı. Ya da ben böyle hatırlamak istiyordum. Kortejin başında, ekipmanları taşıyan küçük bir kamyonetin arkasında yürüyen  kadını gördüm. Sarışın, yapılı bir kadındı.Dimdik yürüyor, kararlı tutumundan hiç taviz vermeden elindeki hopörlere konuşuyordu. Konuştukça sert yüz hatları daha çok geriliyordu.

İki sevgili arasında kalan boşlukta görebilirdim onu daha çok. Birinden ayrıldığı, diğerinin daha başlamadığı günlerde, ya da en çok o zaman onunla olmayı severdim. Çünkü zaman ancak,  ufuksuz bir deniz gibi bizim olur, bugün ve yarınla sınırlanmazdı. Sinemaya filan giderdik, güzel havalarda -ki oralarda parlak kış güneşi her daim ısıtırdı bizi, cömert yüzünü eksik etmezdi üstümüzden- Okuldan yurda kadar yürürdük bazen doyamazdık konuşmalara. Bir de çok gülerdik…ota boka, her şeye gülerdik, otobüste karşılaştığımız güne giden teyzeler ters ters bakarlardı bize “bunları da aileleri okusun diye gönderiyor buralara…” diye cık cıklarlardı. Annemiz gelirdi aklımıza, onun yerine de utanırdık ama yine gülerdik sonra. Bazen kendimizi tutamaz bir kaç durak önce inerdik otobüsten.  Veli nimetleri olduğumuz Sun sineması sokağı esnafıyla selamlaşırdık yolda…öğrenci kebapçısı Otlangaç -gerçi o vejeteryandı geldiğinde ama, sonra buranın kebabına dayanamadı- Sokağın başındaki Bali parfümeri daha büyük bir şubesini bir de sokağın sonuna açmıştı, içinde hamam tasından, cımbıza kadar her şey vardı bu yarı tuhafiyeci parfümeride. Hatta gelinlikçi Faize Sevim, yurtta kalan kızları bu gelinlikçiye girip çıkarken hele de yanlarında anne ve namzet kayınvalide ile görünce yabancılaşırdık onlara, yani erken gelirdi bize Faize ve Sevim teyzelerle bu kadar ciddi konulara girmek. Çünkü dünya bizi bekliyordu ve sıra bizdeydi, bu sefer olacaktı!  “Yok öyle değil” diye kimse bize parmak sallamamıştı henüz ya da biz onlara da gülmüştük…henüz acı diye bildiğimiz tek şey aşk’dı.

Her şey kesintisiz, düzenli bir hareket halindeyken kortejin caddeye dönmesiyle beraber ocağın üstünde haşlanan patatesler gibi şehir de fokurdamaya başladı. Neredeyse iş çıkışı saatiydi. Korna sesleri, şaşkın yüzler, sık sık arkasına bakarak yürüyen yayalar ocağın altını kapatmışsın gibi duruldu sonra. Kortej yolun sağ tarafına geçti ve savaş karşıtı sloganlar atarak, şehrin ritmini bozmadan, onunla uyum içinde meydana doğru yürümeye başladı.

Meydandaki kafeye, Fluctuat Nec Mergitur’a yetişmek için ben de hızlandım. Bataclan saldırısından sonra açıldı burası, Latince’de sallanır ama batmaz!” anlamına geliyormuş adı. Kortej arkamdan geliyor, kadının davudi sesi artık daha az duyuluyordu. 

İçindeki sıkıntının kökü ordaymış ve onu kurutursa mavi sakala verdiği sözü tutacak ve  her şey yoluna girecekmiş gibi yine bir umut, büyünün bozulduğu yere geldik. En azından daha seçici davranacağını söyleyerek “saçlarının bittiği yerdeki ebedi kızlık zarı” nı bozan adama verdi veriştirdi.  “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler diyorsun ha!” Dedim. “ Yok o kadar da ağlak bir istek değil benimkisi” dedi ve fincanları, su bardaklarını tepsiye doldurup mutfağa gitti. Elinde iki büyük poşetle tekrar geldi. “ ben de mutfağı temizliyorsun sandım.” Dedim gülerek. Onda alışık olmadığım, ya da eğreti duruşundan alışamadığım bu ev kadını hallerine takılmayı severdim.  “ yok canım ne temizliği…giymediğim, giyecek yerimin kalmadığı, giyemediğim, herneyse, elbiseleri topladım dün. Bak bakalım, işine yarayan varsa al. Kalanını da Emine’ye veririm, iki yetişkin kızı var onun. En aşifte olanları sen al, Emine giydirmez kızlara onları. Yarın temizlik var, götürsün kadıncağız.” Ağzım kulaklarımda “bayılırım” dedim “çok eğlenceli hem yakında bir kuzen düğünü var belki ona da bir şeyler buluruz ha!” dedim sonra. Ard arda susmadan şakıyordum, aslında elbise filan bahaneydi onunla tekrar bulmuştuk ya birbirimizi, sevincim ondandı. 

Bundan altı ay önce, Beşiktaş iskelesinde kardeşiyle karşılaşmıştım. Ayak üstü biraz sohbet etmiştik, ikimizin de acelesi vardı. O vapurda inmiş ben de yetişmeye çalışıyordum. “O da burda” dedi ”İstanbul’da”, sonra telefon numaralarımızı verdik birbirimize. Az sonra anlatacağım nedenden dolayı onunla ancak aylar sonra görüşebildik. 

O güzelim iş kıyafetleri, gece elbiseleri çıktıkça torbalardan, serildikçe koltukların üstüne daldı gitti. Gözleri bulutlandı sanki. Benim de keyfim kaçtı. “Hadi bir kahve daha içelim” dedim. Pudra rengi elbiseyi elimi yakmış gibi kalktığım koltuğa fırlatıp yanına gittim. Elini boşver anlamında arkaya doğru savurdu “tamam” dedi, “dışarda, balkonda içelim kahveleri” 

Kızılımsı bir akşam ışığı meydanı doldurdu. Göz alabildiğine uzanan geniş cadde meydandaki heykelin ardından dört kola ayrılıyor, daha bu caddenin heybetine duyduğum şaşkınlığım geçmeden ufukta diğerleri de görünüyordu. Sonra sağda ve solda birer tane daha, metrelerce uzunluğunda yedi kollu devasa bir şamdan gibi. Burayı her gördüğümde sanki ayaklarım yerden kesilir, uçmadan uçar, yükselir heykeli yapılmış kadına göz kırpar, ağzımı açmadan en yüksek sesimle kahkaha atar, elimi kolumu oynatmadan dans ederim. Sonra benden kalan, benden artan ne varsa çağırır tek kişilik bir törenle “hacı” olurum. 

Tam da okuduğumuz bölümün bize vaat ettiği gibi havalı bir işde çalışırdı. Çok uluslu, çok katlı, kapısında da havalı bir ismi olan kocaman bir odası vardı. Malum bu kadar çok şeye çok da çalışmak gerekiyordu, hakkını vermek!  Yurt dışına gidilen iş gezileri, gece yarısına kadar süren toplantılar, derken bu ağır iş temposuna kocası dayanamayıp söylenmeye başlayınca çok sürmedi, ayrıldılar. Ayrılık sürecini omuzunda ağlayarak geçirdiği iş arkadaşı ona evlenme teklif ettiğinde iş işten geçmişti. Tüm hikayesini anlattığı son eş böylece onun bilmem kaçıncı mavi sakalı oldu. Evlendiler ve büyü bozuldu. Önce, türlü çeşit bahanelerle çalışmasına engel oldu. Çocuk dedi, çoluk dedi, dinlen biraz filan derken o da  işi bıraktı.  Sonra da eskilerden kadın arkadaşları dahil hiç biri ile görüşmesini istemedi. Bu kara listede ben de vardım ama çok zor olsa da kocasının iş seyahatlerini filan kollar yine görmeye çalışırdım onu. Ta ki kocası işi abartıp önce daha büyük bir ev olsun bahanesiyle şehir merkezinden uzak, etrafı kocaman duvarlarla örülü, güvenlikli sitelerden birine taşıdı evlerini sonra da telefonuna el koyuncaya kadar götürdü işi.

Karşıdan karşıya geçerken gördüm onu, evet oydu! “Biliyordum” dedim, hem de yüksek sesle. Bildiğimden değildi aslında, duygum o kadar yükseldi ki, zaman eridi, tıpkı bir lav gibi geçmişe doğru aktı. Meydana bakan bir masada dışarda oturuyordu. Yüzlerce kristalin yan yana geldiği dev bir üzüm salkımını andıran avizeler yüksek tavanlı kafenin içini sarı bir ışıkla dolduruyor, garsonların dışarıya servis yapmak için her giriş çıkışlarında  o güzel yüzünü aydınlatıyordu. Yan masada yaşlı bir kadın oturuyordu tek başına, üstünde eprimiş, mor renkte kaşe bir manto, başında da kocaman, bombesinin etrafı tüllü bir şapka vardı, sandalyesine asılı büyük turuncu bir çantadan sigarasını çıkardı, mavi damarlı parmakları büyük taşlı yüzüklerle doluydu. Garson bir kadeh beyaz şarap koydu masasına, boş kadehi alıp, tepeleme yeşil zeytinle dolu küçük bir de tabak.

“N’aptın sen” dedim boynuna sarılırken, saçları yüzümü yaladı. Tekrar tekrar sarıldık, “yüz yıl geçti sanki üstünden” dedi. Sessiz kahkahalar atıyor, ne yapacağımızı bilmeden gülüyor gülüyorduk. Ağladığımızın farkında bile değildik. İkimiz de sandalyelerimizin ucuna acemice iliştik. Sonra avuçlarını açtı aceleyle, acelesi heyecanından geliyordu. Gösterecekti bir an önce. “işte burada” dedi. “Bütün mavi sakalları kapattığım odanın anahtarı!” “Şimdi buradayım!!” 

Yine ince bir yağmur başladı, hava ılık, ne bir gök gürültüsü ne de rüzgar var, sadece yağmur, sıra bende der gibi yağıyor, bütün maharetini döküyordu. Kafenin içinden bir müzik sesi geliyor, Leonard Kohen waiting for the miracle!Diyordu.    

Kahveler geldi dedim, yüzüme kocaman bir gülümseme takıp. O gün o balkonda onu son kez görmüştüm. 

Not1: “Saçlarının bittiği yerdeki ebedi kızlık işareti” Ataol Behramoğlu’nun bir şiirden alıntı.

Not2: Mavi Sakal, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından, yazar Clarissa P. Estes

Mitra

14/07/19, Adana, İstanbul, Paris

Festivalden kalan bir yazı

img_2738

Entellektüel enerjim tavan yapmış kabına sığmıyordu. Kahvenin önündeki şemsiyeli masalardan birine oturdum, bir kaç arkadaşıma oturduğum yerden çektiğim “bu sabah yağmur var İstanbul’da” temalı fotoğrafı gönderdim, altına güzel şeyler yazdım.

 

 

 

Spordan çıktım, saat daha 09:30, taytımın üstüne pantolonumu, tişörtümün üstüne de kazağımı geçirdim, astarsız kapüşonlu paltom ve gri beremi taktım, eve uğramadan Yıldız Pota caddesinden Büyükdere’ye metroya yürüdüm. Yol bir uzun geldi, hepi topu üç durak bitmek bilmedi bir türlü. Taksim meydanına çıktığımda sakin ve sürekli yağan bir yağmurla yürüdüm. Kapüşonumu beremin üstüne geçirdim, İstiklal eski kadim İstiklalmiş gibi karşıladı beni, ben de ona öyleymiş gibi baktım. Atlas sinemasını bilmeyen kuruyemişçi mızıkçılık yapınca onu oyundan çıkardım.

Bilet almak için gişenin önünde sıraya girdim. Beklerken önümdeki kadınlara “kaçırmayın, alın o bileti, hem gelmeyen olur, olmadı merdivenlere otursunuz” bile dedim. İki film sonra festivalin havasına giriyor insan, işi gücü bu oluyor.

Sokağın karşı tarafındaki pasajı gözüme kestirdim, daha epey zamanım vardı, ordaki kahvelerden birine oturabilirdim. İki küçük kız çocuğu önümden geçerlerken birbirleriyle çarpıştılar, biri burnunu, biri kafasını tutarken minik elleriyle katıla katıla güldüler. İnsanlar büyüyünce de çarpışıyorlar ama öfkeli kızgın bir şeyler mırıldanıp öylece çekip gidiyorlar.

Entellektüel enerjim tavan yapmış kabına sığmıyordu. Kahvenin önündeki şemsiyeli masalardan birine oturdum, bir kaç arkadaşıma oturduğum yerden çektiğim “bu sabah yağmur var İstanbul’da” temalı fotoğrafı gönderdim, altına güzel şeyler yazdım. “Bugün erkenden uçak modundaki manastır hayatımdan kaçıp İstiklal’le geldim, festival biletim var, 11 seansını bekliyorum” dedim, keşke siz de olsanız diye ekledim, öpücük kondurup gönderdim. Tanıştığımıza memnun olduktan sonra, yeni aldığım bileti sahibine verdim, bizim biletler günler öncesinden alınmıştı ve arkadaşıyla gelen arkadaşımdaydı. Biraz daha oturduk, kızlar yazıyor olmalıydı, telefonum sürekli bipledi. Nişanlısından ayrılır ayrılmaz koca bulan kızın fotoğrafına daha dikkatli bakmalıydım, ne kadar şişmandı değil mi, gelinliğine sığmıyordu adeta. Tüh! dolarlarını niye satmıştı ki, yükselmişti yine mübarek!!

Sanki yavaş yavaş yağmur ensemden içeri giriyordu ve bir şeyler azar azar değişmeye başladı.

Beyoğlu yaşlı bir kadın gibi ağlıyordu, artık kimse onu beğenmiyor, farketmiyordu bile, ağdaki sinek gibiydi, ölümden değil terk edilmekten korkuyordu, kalabalıktı ve karışmıştı. Oyundan çıktım, son çıkan ışığı kapatsın diyecek oldum ama zaten benden başka da kimse kalmamıştı, hemen eve gidip uçak moduma geçmek istiyordum.

Menapoz beni nasıl mı etkiledi, yani kendimde yabancılaştığım, daha önce olmayan şey mi? Bulunduğum yeri terk etme isteği, en sevdiklerimle dahi olsam ordan çıkmak, uzaklaşmak, kaçmak bazen.

02/07/19

Mitra

 

 

 

 

Kadınlık Alemimizde Mühim Bir Hadise Oldu..

 

img_2215

Salt Galata’da bir sergi; modern zamanların göçebe ressamı, Mihri,

Memlekete Meşrutiyet’le birlikte hürriyet, müsavat [eşitlik] uhuvvet [kardeşlik] geldi ama bütün bu nimetlerden sadece erkekler istifade ediyor, kadınlar hala olduğu yerde, bir adım bile ileri gitmiş değiller. Acaba bu imtiyaz nereden geliyor? (…) Bugün her yerde müsavat ve adaletten söz ediliyor. Fakat İnas Sanayi-i Nefise Mektebi [kadınlar için güzel sanatlar okulu] nerede? Hep yapılanlar erkekler için.”

Mihri Müşfik…Onun adını ilk defa 2016 yılında, Kadıköy’de Sabancı Üniversitesi’nin düzenlediği Cins Adımlar, Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüş’ünde duydum. Moda’da Bakla Tarlası Apartmanının önünde. 19. yüzyıl sonunda, burada bir konak varmış, ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik hanımın babası, Tıbbiye nazırı Dr. Rasim’in konağı.

İkinci kere de Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki müze evinde karşılaştık onunla. Anlatacağım.

Artık izini sürer oldum Mihri’nin, bugün de burda Salt Galata’da onun için hazırlanmış bir sergideyim. Hakkında ne kadar belge, fotoğraf, gazete kupürü, mektup varsa toplanmış ama yine de mezarı dahil resimlerinin bir kısmı nerede bilinmiyor.

img_2219Sergiden aldığım notlar ve çektiğim fotoğraflardan küçük alıntılar var bu yazıda. Sergi 9 Haziran’a kadar açık ama asıl külliyat  burada

Babasının II. Abdülhamid’in Sağlık Bakanı, halasının da Sultan’ın eşlerinden biri olması nedeniyle ayrıcalıklı bir çevrede büyür. Saray ressamı Zonaro’dan resim dersleri alır.

1910’da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk resim koleksiyonunu oluşturmak üzere Müze-i Hümayun (Bugün İstanbul Arkeoloji müzeleri ) bütçesine ek ödenek verilir. Elvah-ı Nakşiye koleksiyonu için Berlin, Paris, Viyana, Madrid gibi şehirlerdeki müzelerden tablolar seçilir. Bu çerçevede Mihri’nin La Bohemienne Çingene Kızı kopyası, koleksiyona katılan diğer eserlerle 1915 ve 1945’te İstanbul’daki Güzel sanatlar Akademisinde sergilenir. Bugün Çingene kızı İstanbul Resim ve Heykel müzesinde sergileniyor.

img_2240

Osmanlı Devleti tarafından üniversite seviyesindeki İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Kızlar İçin Güzel Sanatlar Okulu) 1914’te kurulmasına önayak olur. Avrupa’da bile pek çok ülkede henüz kadınlar devlet akademilerine öğrenci olarak resmen kabul edilmezken Mihri, İstanbul’daki bu okulun ilk kadın yöneticisi ve öğretmenidir. Kız öğrencilere ilk defa şehrin sokaklarında, açıkhavada resim yaptıran;  onların çıplak modelle çalışmasını sağlayan; kadın ressamları ilk kez toplu bir sergi açmaya teşvik eden kişi hep oydu

Mihri 14 Ekim 1918 tarihinde, Şişli’deki evinde yaklaşık 10 gün süren bir sergi açar. İlk kişisel sergisidir bu, mekan olarak evini seçmesi, resimlerini görsünler diye kapısını davetlilere açması da alışılmışın dışında bir ilktir. İstanbul’da son dört yılda ürettiği eserlerden oluşan sergi, ziyaretçiler ve yerel basından yoğun ilgi görür. Kemal Emin Temaşa dergisi için hazırladığı bir yazıda, Mihri’nin eserlerinin “kadınlığı kadınların daha iyi takdir ettiğinin” göstergesi olduğunu belirtir.

img_2248

Resim Sergisi: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi Resim Muallimesi Mihri Müşfik Hanımefendi’nin dört senede İstanbul’da vücuda getirdikleri kıymettar tablolarından mürekkep olup evvelce küşat ettirilen sergi yarınki pazartesinden itibaren bir hafta müddetle umumun ziyaretine tahsis edilmiştir.

Sergi Bomonti civarında Bulgar Çarşısında Arpa suyu sokağında 24 numaralı hanede sabahtan akşama kadar küşadedir. 13 Ekim 1918, Tasvir-i Efkar gazetesinin ilanı

Şişlide Resim Sergisi, Şişli’nin müreffeh ve asude muhiti içinde, geçen hafta kadınlık alemimizde mühim bir hadise oldu: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi muallimlerinden Mihri Müşfik hanım, dört senelik bir devr-i tahassüsün maddi tezahürleri olan eserlerini umumun istifadesine vaz etmek üzere bir sergi teşhir ettiler. Sergi, hususi bir ikâmetgahın mesut, samimi ve mütevazi havası altında bütün zahirlerin ruhunda, sanat ve hasen ile meşbu bir heyecen uyandırıyordu. Eserler ve sanatkarı hakkında gelecek nüshamızın büyük bir kısmını vakfedeceğimiz için, şimdi bu hususta fikirlerimizi söyleyeceğiz. Yalnız çok dikkate şayan gördüğümüz bir noktaya işaret etmek istiyoruz: sergiyi ziyaret eden herkes, hemen umumiyetle, bütün takdirlerden evvel hayretini söylüyor: “Bizde bir kadın sanatkarın, hususi ve sırf şahsi teşebbüsüyle memleketimizin en fazla yabancı olduğu bir sahada bu kadar muvakkafiyet göstermesi bütün tassavurların fevkinde bir harikuladelik gösteriyor.” Bu belki muhitini daima aşağı gören, bizde kadınlığın mevkiini aşağılatmakta zevk duyan ben-bin ruhiyenin kırıntı şeklinde herkesin ruhunda kalan parçaları arasından sızmış bir hükümdür. Yalnız sergiyi ziyaret etmiş bir erkek ressamın ifadesine göre, Mihri Hanım, renkleri anlamakta  ve eserlerine ruh koymakta bütün ressamlarımızı geçmiştir. Biz de kendi kanaatimizce mahalli ve milli olmakta muhitini duymakta, değil yalnız ressamlarımıza hatta şairlerimize bile numune olabilecek olan Mihri Hanım, hakikatte aynı zamanda iyi bir ruhiyatçı ve mütefekkirdir. Türk kadınlığı, Mümtaz sanatkarı ile iftihar edebilir….Genç Kadın 24 Ekim 1918

Mihri sıklıkla ilk eşinden ötürü Müşfik soyadıyla, kimi kaynaklarda da baba adı olan Rasim’le ya da yalnızca adıyla anılır. ABD’deki adreslerini gösteren belgeler ile göçmenlik belgelerinde, Mihri Rassim ve Mihri Rassim Paşa’nın yanısıra, ikinci eşinden dolayı Mihri Rassim Virzi adları kayıtlıdır. Yüksek sınıf ve aile kökenini öne çıkarmak maksadıyla kendini Prenses Açba Rasim Paşa olarak tanıttığı da olmuştur.

img_2236

Mihri, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılmasıyla İstanbul kültür ortamının önemli simalarından biri haline gelir. Dönemin öncü sanatçı ve aydınlarıyla yakın ilişkiler kurar. En samimi dostlarından Tevfik Fikret’i Aşiyan’daki evinde ziyaret eder, şiirlerini yorumlar, portrelerini resmeder. Şairin son dönemlerinde sık sık yanına giden Mihri, öldüğü sabah yüzünün alçıdan kalıbını çıkarır. Bu mask çalışmasının Türkiye’de bir ilk olduğu düşünülmektedir.

“Yukarda bir hanımefendi var, resimlerimi yapıyor. Bilseniz Rübab’ı o kadar güzel okuyor, o kadar güzel tefsir ediyor ki, yazdığım şeyler bu kadar manidarmıymış diye şaşıyorum. Bana beni anlatmaya başladı.” Tevfik Fikret 

“O Gün kendi eliyle buzlu şerbetler ikram etti. ‘Siz bunları içinceye kadar bana müsade edin. Yukarda hanımefendi beklemesin, izin verirse yaptığı resimleri de getiririm’ dedi. Bastonuna dayanarak çıktı. Yarım saat sonra tekrar indi. Ressam Mihri hanımın pastelle ve kara kalemle yaptığı tasvirleri getirdi. Bir profil vardı ki onu çok seviyordu. ‘Bakın bu ne güzel benim başımı ne harikulade gösteriyor. Şöyle burna doğru geldikçe incelen bir baş, Şu burnum biraz daha uzasa bir fil başı gibi olacağım!’ dedi. Güldü.” Ruşen Eşref, Tevfik Fikret hayatına dair hatıralar, 1919

231dd5c8-15c6-460e-9d50-93bb6d8192b7

“Evvelki gün loş, durgun, eylül sonu kadar hüzünlü bir sabahtı. Odasının bütün pencereleri açıktı. Oymalı ceviz karyolasında göğsü kabarık, çıplak ve dolgun kolları beyaz yorganın dışında, yatıyordu. Daha iki gün evvel, layemutu simasını kağıtlar üzerinde yaratmaya çalışan ressam kadın, siyah çarşafı, siyah peçesiyle simsiyah bir kelebek gibi, şairinin matem rengine bürünmüş ilhamı gibi ayak ucunda çırpınıyor, hıçkırıyor, ellerine, kollarına, alnına konuyordu.” Ruşen Eşref “Tevfik Fikret Ölüm Döşeğinde”

img_2268Sabah olunca, cenazeyi yıkayıp tekfin edecek olan adamlar gelmiş, aşağıdaki odada bekliyorlardı. O esnada, sıkı sıkı siyah bir çarşafa bürünmüş ve yüzünü de kalın bir peçeyle örtmüş ufak tefek bir hanım gelmiş, mutlaka beni görmek istiyormuş, yukarı çıkardılar. Bu kadıncağız o kadar çok ağlıyordu ki, peçesi ve çarşafının önü sırılsıklam olmuştu. Katiyyen peçesini açmak istemedi. Fakat sesini tanır gibi oldum. Benim teşrih hocam ve Kadıköyü’nde komşum doktor Rasim Paşa’nın ikinci kızı, şöhretli ve kabiliyetli ressam ve heykeltraş Mihri Hanım imiş. Ağlaya ağlaya benden rica etti, Fikret’in çehresinin maskesini ve sağ elinin kalıbını almak istedi. Merhumun yazı odasında görmüş olduğum natamam portreleri de o yapmış ve bunun için de beş on gün Fikret’in misafiri olmuş imiş. Su ve kap hazırladık, gözümüzün önünde o kalıpları yaptı aldı ve Fikret’in henüz sırtında bulunan gömleği de pek kıymetli bir yadigar olarak olarak saklayacağını vadederek istedi ve yine çok ağladı. Merhumun refikasının da iznini alarak bir makasla, gömleği keserek sihri Hanım’a verdim….” Rıza Tevfik Bölükbaşı, Tevfik Fikret hayatı, sanatı, şahsiyeti, Kitabevi yayınları 2005

Bu sergiyle beraber umalım ki Mihri, Türk sanat tarihindeki gecikmiş yerini almış, orda görünür olsun. Evden kaçtığı, 1903’de Roma’ya gittiği, Amerika’da sefalet içinde yaşadığı ve kimsesizler mezarlığında olduğu yazıldı bugüne kadar. Hala çok eksik, topluca eserlerinin olduğu bir katalog bile yok ama Mihri bu yazılanlardan çok daha fazlasıydı. Birinci Dünya savaşı’nın toplumsal hayatı derinden etkilediği yıllarda o kadınlar için bir sanat okulu kurulmasına ön ayak oldu, kamuya evini açarak orada eserlerini sergiledi, bugün bile hala uygulanan yöntemle eserlerini kartpostallara basarak satın alamayanlara küçük bir bedelle sundu. Amerika’da kadınların oy hakkı için Elenor Roosevelt’le beraber çalıştı ve onlar için resim yaptı.

O kök salacağı yeri kendi seçmek isteyen, tutkuyla var olan göçebe bir ressamdı.

21/05/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

Fahrenheit 451

 

img_2127

“Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır…..bu kitap bir şeyleri umursamakla ilgilidir. Kitaplara yazılmış bir aşk mektubudur.” Neil Gaiman

Yazan, Ray Bradbury

İthaki Yayınları

Çeviren, Dost Körpe

“Sonunda kafamda bir ışık yandı ve itfaiye teşkilatını aradım. ‘Beni itfaiye şefine bağlayın,’ dedim. Buranın, Los Angeles’ın itfaiye şefine ulaştım ve, ‘kitap kağıdı kaç derecede tutuşup yanar ?’ diye sordum. ‘Bir saniye, hemen geliyorum,’ dedi. Geldi ve, ‘451 Fahrenheit,’ dedi.”

2. Dünya Savaşı’nın sonu, Birleşik Devletler’deki siyasi hayatın çok zor geçtiği bir dönem, siyasetçilerin önüne kattığı ne varsa, egzotik ya da komşu ülkeler, insanlar, kadınlar, çocuklar, siyahlar, ötekiler…sindirmeye ve korkutmaya çalıştığı 1950’lerin başı. Ray Brudbery böyle bir ortamda ve Amerika’nın dünya üzerine kurduğu ekonomik ve siyasi hegomanyanın  farkındaydı. Dünyadaki herhangi bir insan grubuna ait olmadan tamamen içsel mantığına ve öfkesine sadık kalarak yazmak istemişti.

Sonra Clarisse McClellan konuştu:

“Bir soru sorabilir miyim? Ne kadar zamandır itfaiyecilik yapıyorsun?”

“Yirmi yaşımdan beri….on yıldır.”

“Yaktığın kitapları okuduğun oluyor mu?”

Montag güldü. “Bu kanuna aykırı!” (sayfa27)

Şiddete karşı duyarsız, tüketen, televizyon seyreden bir toplum. Kitap okumak ve bulundurmak suç ve itfaiyecilerin görevi yangın çıkarmak.

Beatty (itfaiye şefi) kartlarını usulca düzenledi. “Devleti ve bizi kandırabileceğini sanan herkes delidir.” (sayfa54)

Herkes birbirine benzemeli, her insan diğer herkesin sureti olmalı, sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağları olmamalı ki mutlu olsunlar. Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Görür ve duyarsın hatta hatırlar ve sorarsın; felsefe veya sosyoloji okumak kaygan zeminli şeyler, sonunda melankolik olursun, için kararır boğulursun…aman ha!

Aslında mutlu olman ya da olmaman umurumda değil, eylemde bulunma hakkını kullanma yeter. Bir gün o küçük mucizenin başında durup, nihayet ona dokunmak için eğileceksin, o gün hiç gelmesin diye yakıyoruz kitapları.

Bu bir distopya, ellilerin soğuk savaş döneminde dikte edilen sistemi “yok canım” diyecek kadar uç bir örnekle eleştiren, “ya olursa” diye korkutan, sonunun hayırlı görülmediği bir dünya. Bradbury yarattığı bu dünyada en sevdiği şeyin “kitapların” olmadığı bir hayatı imgeleyerek hem kendini hem de bizi dehşete düşürmüş.

Başta Neil Gaiman’ın sunuş yazısından alıntıladığım gibi, Ray Bradbury de kitabın sonlarında uyarmış bizi “Ama çok eskiden, kitaplar elimizin altındayken bile onlardan aldığımız şeyleri kullanmadık”  (sayfa191)

Yazıya noktayı koymuştum ama teknolojinin akıl almaz büyümesi, satın aldığımız bir akıllı telefonun yeni versiyonlarıyla daha o gün eskimesi, artık kullanılmayan, geleceği tehlikede olan yüzlerce meslek, kitapların yakılması ve televizyon arasındaki bağ, internet vs. hakkında bir kaç şey daha söylenmeli diye düşündüm.

Fahrenheit 451’i okuduğum günlerde William Zinsser’in “İyi Yazmak Üzerine” adlı kitabında rastladım: Altmışların ortalarında Amerikalı gazeteci Michael J. Arlen tarafından “Living-Room War” adlı köşe yasısının konusu medyanın gücü üzerinden tam da “algı yaratmak, “algıyla oynamak” ve en güçlü iletişim aracı televizyonla kurulan tek taraflı ilişki olmuş. Wietnam’a sık sık televizyonun savaşı adı verilmiş. Bunun sebebi Wietnam savaşının insanlara baskın bir şekilde televizyon tarafından iletilmiş ilk savaş olmasıymış. Arlen makalesinde “Görünen o ki, insanlar Wietnam’a koridorda eğilmiş, gözünü anahtar deliğine dayamış ve kilitli bir odada iki yetişkinin tartıştığını izleyen bir çocuk gibi bakıyorlar.” diyor. Televizyon anahtar deliğini genişletip bize sadece “elbise ucunu” değil kopmuş kafa ve yanan çocuğu gösterseydi insanlar savaş karşıtı tutumu daha önce almazlar mıydı? diye de son derece iyi niyetli bir varsayımla bitirmiş yazısını.

Hiç de savaş karşıtı tutum almış gibi bir halimiz olmadığını gören Harold Bloom 451 Fahrenheit’in yayınlanmasından yaklaşık yetmiş yıl sonra dayanamamış ve yeni baskılar için bir “son söz” yazmış, bir kez daha uyarmış bizi.

Yelda UGAN

28/03/19, Gayrettepe

 

 

 

 

 

Yeni Yıl

 

613353b9-aaed-4565-bc34-7d967a78498a
photo by Meysun Doralp

Yazmaya niye heves ettim? Kendimden kurtulmak için, okuduklarımı kusmak için, hiç bir sistematiği olmayan defterler dolusu notlarımı düzenlemek için, tanıklık etmek için, unutmamak için, saklamak için…ben de bilmiyorum gerçekten ne için!!

 

“Okullardaki “kompazisyon” derslerinin eski adı “Tahrir”di. Bir arkadaşım dikkatimi çekmişti: Arapçadan Osmanlıcaya geçmiş olan “tahrir” sözcüğü hem “yazmak” hem de “hür kılmak, azat etmek” anlamına geliyor. Başka bir deyişle Arapçada, yazmak ile özgürlük arasında kökensel bir bağlantı var. Latincedeki liber sözcüğünün hem “kitap, kütük”, hem de “özgür, serbest” anlamına gelmesi dolayısıyla, aynı bağlantı Batı dillerinde de var diyebiliriz. 

Bu bağlantının yalnızca kökensel olduğunu kim söyleyebilir.”

Necmiye Alpay

 

İnsanlar neden fotoğraf çekerse onun için de yazarlar herhalde, resim yaparlar, belgesel ya da film çekerler….yazmak için yetenekli olmaya gerek var mı? İstek yeter mi? İstekle heves nasıl ayırt edilebilir? Asıl olan Niyet midir?

Gözlerimden dudaklarıma inen muzip bir gülümsemeyle kendimin de dahil, çevremdeki herkesin karikatürlerini çizmek isterdim, yazarak. Güldürmek isterdim. Kavramlar, kuramlar(teori), kelimeler, olgular (varlığı deneyle kanıtlanmış şey, yürümek bir olgudur) terimler kullanmak…yazarken her biri çağırdığımda nazlanmadan gelip yerine geçen, uslu öğrenciler gibi bana, kalemime, digital mürekkebime itaat eden kelimeler.

Geziler, seyahatler, bir duraklık gitmeler, ufak ziyaretler, kahve bahane molalar… “gitmiş kadar olduk”, “gidesim geldi!”, “bir sonraki ne zaman?”, “bana da haber verin!”  “az bile anlatmışsın!” Çağırdım kelimeler gelsin.

İçerden anlatmak, hasetlik, kıskançlık, günümüz büyükşehir ortamından, çocukluğumdan, benim olması gereken şey neden onda bende değil? Hasetlik bu, kıskançlık değil…görebilmek, tanrıyı görebilmek, bana vermedin neden ona verdin…yazdığımda kafamın içinde bitsin, tamamlansın…yürüyüp giderken ayağıma takılanlar…Salieri Mozart’ı kıskandı ama ikisi arasındaki duygu hasetlikdi. Salieri saray müzisyeni, Mozart ise bir dahi. Salieri Mozart’dan 40 yıl daha fazla yaşadı, o da güzel çaldı, besteler yaptı.

Kusursuz (precise) ve çağıran (evocative) uyandırıcı kelimeler bulmak. Kelime bilmenin, hangisini nereye koyacağını bilmenin kusursuz olanı yakalamanın kitap okumakla bir alakası varsa ben de bulucu adaylardan biriyim ama hiç de işler öyle gitmiyor, yazmaya gelince hemen hepsi belleğimin gölgeli alanlarında saklanıyorlar….işin kanırtan tarafı orda olduklarını biliyorsun ama gelmiyorlar…dilimin ucunda sallanıp duruyorlar öyle, gotik köprülerin grotesk cinleri gibi; var ya da yoklar, yok ya da varlar.

Dinlemenin yazmaya katkısı var mı? Konuşan her şey, ses veren…yolda yürürken duyduğum dialoglar, konferanslardaki konuşmacılar, arkadaş sohbetleri, radyo, televizyon programları, filmler, tiyatrolar, telefon konuşmaları, içerden anlatılan her şey, çocuklar arası fısıldaşmalar.

Taklit etmek….mümkün, ama hangisini? O kadar çok yazar var ki beğendiğim….işte böyle yazmalıyım dedirtiyor bana ve daldan dala…evet!!  Elena Ferrante diyor ki, “edebi kültüre hakim olmalısınız!”…Jane Austin okumaya başlıyorum…Virginia Woolf dinliyorum sonra, sonrası dağınıklık.

Mesel, dün gece bu kelimenin harflerini karışık bir şekilde rüyamda gördüm, beyaz bir bilboard üzerine siyah harflerle yazılıydı …örnek alınacak söz, atasözü, eğitici hikaye ya da masal. Büyükannemin sık sık anlattığı meseller?…Freud’a sorsam yorumlar mı?

Mitra,

01/01/2019, Bodrum

Kadınlar Ülkesi

İthaki Yayınları

IMG_9172Bilim Kurgu Klasikleri

Çeviren Sevda Deniz Karali

Yayın yılı 2018

Özgün adı Herland
1860 doğumlu Charlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivistlerinden biri, kadın hakları savunucusu. Birinci dalga feminist akımın önde gelenlerinden.

Doğum sonrası yaşadığı psikozu anlatan bir kitabı da var Gilman’ın, adı “Sarı Duvar Kağıdı”, otobiyografik bir roman. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” romanının konusu da aşağı yukarı böyle bir şeydi. Lohusa döneminde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişiklileri, özellikle Victoria devri Amerikası’nda kaleme alması, yeni annenin depresyonundan ve melankolisinden söz etmesi başlı başına büyük cesaret, kadının devrimi gibi bir şey. Kol kırılmış ama yen içinde kalmamış.

“Kişisel olan politiktir”* senin evde yaşadığın her şey, herkesi ilgilendirir. Bu ünlü feminist slogana göre Gilman, kendi deneyimi üzerinden dilin söylemekte yetersiz kaldığını hem söylemiş hem de yazarak kamuya sunmuş.

Gilman’ın Kadınlar Ülkesi’nin tarihi 1915, ancak yazıldıktan 65 yıl sonra kitap formatında yayımlanabilmiş. Kitap feminist ütopyanın ilk örneklerinden biri.

“Yön konusunda yalnızca “ötede”, “orada” veya “yukarda” diyebiliyorlardı ama anlattıkları efsanelerin hepsi aynı noktada birleşiyordu, hiçbir erkeğin yaşamadığı, yalnızca kadınların ve kız çocuklarının bulunduğu garip bir ülke vardı” (syf9)

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde üç Amerikalı erkek bu tamamen kadınlardan oluşan tuhaf ülkeye girmeyi başarırlar. Bir yıla yakın kaldıkları bu ülkenin, Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçimi, inançları, kültürü, tarihi ve ekonomisi konusunda epeyce bilgi toplasalar da hala akıllarının almadığı, cevaplanmayan bir dolu soru vardır.

Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi?

“Kadın doğulmaz kadın olunur” mu? *

Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır?

“Bizim kadınlarımızın ailelerine karşı duyduğu teslimiyet derecesinde bağlılığı, bu kadınlar ülkeleri ve ırkları için duyuyordu. Erkeklerimizin eşlerinden beklediği sadakati ve hizmeti bu kadınlar yalnızca erkeklere değil birbirlerine de sunuyordu.” (syf138)

Erkeklerin dağıtan ve bozan, savaşçı ve rekabetçi tutumlarına karşın, Gilman’ın kadınları, asıl olan anneliktir düsturunda birleşir; anneliği kutsamadan, onları özel alana kapatmadan yaparlar. Kadınlar ülkesinin sırrı budur işte, başka bir dünya mümkündür aslında.

“Bebekler veya küçük çocuklar ise bizim eğitim dediğimiz, zihne zorla yedirme uygulamasının baskısını hiç bir zaman hissetmiyordu.” (syf139)

Fantastik eserler, ütopyalar bize alışılmışın dışında bir gerçeklik sunar. Hayal gücümüzü zorlar. Var olanı eleştirmemizi, özlediğimizi tarif etmemizi sağlar. Gilman da alışılmış erkek bakışının daha ötesine gitmiş ve Kadınlar Ülkesini kurmuş. Seçme şansım olsaydı gider miydim? Önünde sonunda “EVET”

Hediyesi gibi…mucize bir kadın,

*Simon de Beauvoir

*Kate Millet

 

Mitra

25/12/2018, Beşiktaş

 

Geldi mi?

Bütün buluşmalarımızın hafifliği vardı üzerimde, karar verdiğimiz gün başlardı bu hafiflik, ister yarın olsun, ister bir hafta sonra.

Zaten adam çoktan gelmiştir. Acele etmeden, telaşsız, tadını çıkara çıkara, çikolata kaplı bir badem gibi, sürprizi bilirsin de bilmezden gelirsin, yavaş yavaş ağzında çevirir, biriken tadı yuttukça daha iyisine yaklaşırsın, yaklaştıkça beklentin artar, arttıkça içini bir endişe kaplar. Ya adam gelmediyse? Gelse de onun beklenen olmadığı er geç anlaşılır ama bu öyle bir şey değil, konumuzla da bir alakası yok; bu uzun, sıkıcı bir hikaye, sınıfı geçmek için almak zorunda olduğun bir ders gibi…herkes bilir, herkes alır ama sınavda hoop! Ters köşe. 

Evden çıkmadan önce kar başladı, hem de kocaman, beyaz kelebekler gibi yağdı. Öyle aniden, yağacağından hiç haberim yokken başladı. Birden bire kar taneleriyle göz göze geldik, evin içinde koşturmaya başladım, sanki hepsine aynı anda bakabilecekmişim gibi her pencerenin perdesini araladım. Saate baktım, gardrop perisini yardıma çağırdım, hiç oralı olmadı. Telefon çaldı, adam gelmemişti. Bademin tadı yavanlaştı, cama yapışmış sinek gibi vızırdanmaya başladım.

Karı görüp katmanlı giyinmiş metroda ter içinde kalmıştım. Trafik ışıkları bir yanıp bir sönüyor, öğle yemeğinden dönenler koşturuyor. Pangaltı Metrosunun önü karınca yuvası gibi kaynıyordu.  

Caddeler tehlikeli dönüşler yapan otobüslere dar geliyor, koca gövdelerini küstahça yana yaslayıp motorlu ne varsa bekletiyorlardı. 

“Arkadaşınız sizi içerde, alt katta bekliyor” dedi arkamdan biri, şey gibiydi, hani beyaz eldivenli, frak giymiş uşaklar vardır ya, sinek kaydı traşlı, biraz yaşlıca ama dimdik, nezaketi bile mesafeli. Filmin sonunda ölen efendisinin ona bıraktığı mirasa elini bile sürmez…içinden küçük bir parça anmalık alır ve bilinmeyene doğru yola çıkar. İşte onlara benziyordu, “deli misin? O senin hakkın, yıllarca hizmet ettin sen ona!”  diyecek oldum ama film daha yeni başlıyordu. Yok öyle, frak falan giymemişti, siyah v yaka süveterinin altında beyaz gömlek, siyah pantolon ve ince, siyah bir kravat vardı üstünde. Mavi gözleriyle gülüyordu. Bu kadar kararlılıkla nereye çıkıyordum acaba?

Oysa ben de bir gariplik olduğunu düşünmeme rağmen hiç bir yaşam belirtisi görünmeyen, kapıları asma kilitli katları büyük bir kararlılıkla çıkıyor, hedefime ulaşmaya çalışıyordum. Nedense teras katıydı hedefim. 

Doğum günü kızının gözleri nemli, her şeyin üstüne vuran sarı bir gün ışığıyla boş birahanenin lambalarından sızan ışık birbirine karışmış meydana karşı oturuyordu. Dışarda kar topluyordu, ya da toplasın istiyorduk artık, Aralık ayındaydık, öğlen yağan kardan bir şey anlamamıştık, havai fişek gösterisi seyreder gibi, bir vardı bir yok oldu, görmeyen inanmazdı yağdığına.

“ Annemle konuştum da” dedi gözlerini işaret parmaklarıyla kurulayarak, rimelleri akmasın diye.

“Hoşbulduk, Aaaa Adam hala gelmemiş!?”

“Gelmedi!”

“Ben de sandım ki…neyse”

“Günün en güzel saatleriydi bunlar…” Daha eve geç kalmaya çok vardı, herkes işinde gücünde, çocuklar okuldaydı. Derken M geldi, adamı sordu, gelmediğini duyunca, öylesine sormuş gibi pek oralı olmadı, sabahtan beri açmış, kahvaltı bile yapmamış, doktordan geliyormuş, hasta falan değil de yıllık rutin tahliller yaptırmış. Bugün izinliydi ya! Fırsat bu fırsattı. Ee ne demişti dr? İçki ve sigara, ha! Tamamdı o zaman.

Buranın mezeleri güzel miydi? Bilmiyorduk. Adamın mekanıydı burası, garsonlara mı sorsaydık, adam nerde kalmıştı? Arası hep iyiydi onlarla, cömertliği bir yana garsonlarla muhabbet etmeyi sever, bunu içtenlikle yapardı. İyi davranmasını seven zenginlerden değildi. Devamlılıktan hoşlanırdı. Garsonlar da isimleriyle hatırlanmanın karşılığını verir, saygıda kusur etmezlerdi ona. Bir kaç çatal darbesiyle mezelerin tadına baktık, tepeleme meze dolu  tabak daha yarıya gelmeden yemeğe ara verdik.

Hah!! F de gelmişti işte! Sarıldık, öpüştük. Doğum günü kızına en içten dilekler sunulur sunulmaz adını çalılardan çatılmış gölgeliklerden alan, meydandaki otele nazır karşılıklı oturduk, ekip tamamdı.

Adam gelmiş miydi? 

“Yoo biz de sana soracaktık, cevap vermiyor!” 

Gözlerini süzerek imalı, kesik, tek seferlik bir kahkaha attı F

“Gelir o gelir!!”  

“Ay ne aldın? Adama da mı aynısını aldın?”

“İkinize de aynısı, kitap aldım”

“Ama onun ki daha kalın..”

“Garsonlara sorsak mı onlar bilir, adam nerde kalmış?”

“Biz de biraz önce aynı şeyi düşündük ama sormadık tabi” dedi A, kıkırdayarak, demek ki çakırkeyif olmuştu artık.

Yağmur yağmaya başladı, dışarda korna sesleri arttı, çocuklardan biri aradı, huzursuzlandık.

Adam hala gelmedi.

Çocukların hepsi aradı, bir saat daha idare edebilirler miydi? Yeni yetmelerin canlarına minnetti.

Ay ne çabuk büyümüşlerdi, daha düne kadar okuldan alıyorduk, evde servis bekliyorduk,

“o zaman, pardon bakar mısınız? Bir tane daha”

“bir tane daha”

İkimiz evli, ikimiz boşanmıştık ama hepimiz, içinde eril enerji soslu hikayelere bayılıyor, kim duyacak diye umursamadan yüksek sesle muhabbeti çeviriyorduk. Hava kararmış, biz farketmeden etrafımızdaki masalar dolmuştu. Erkekler “usulüne uygun” sessizce içkilerini içerken yanaklarımız ağrıyana kadar güldük. Birazdan, saat yediyi vurduğunda metro balkabağına dönüşmese de içimizdeki gardiyanlar “çocuklar” diyecekti.

Şişeleri saymaya kalktık ama yarısında vazgeçtik.   

“n’oldu?” Diye sorduk, M’ye “kime bakıyorsun?”

Sigarasını sararken kaşlarını kaldırıp çenesiyle işaret etti.

“Karısı geldi” dedi.

“Kimin!?”

Eğer adam gelseydi, ikiye katlanmış kırmızı bir poşeti bütün gün beklenen adama uzatırdı F, “kitap aldım sana, doğum günün kutlu olsun!” derdi. Masada hepimiz  ona bakar, sözüm ona hediyeyi merak ederdik ama aslında bütün gün nerede olduğu olurdu asıl merakımız. Sanki bütün dikkatimizi ona verirsek ağzından kaçıracağı bir kelimeyi yakalayabilirdik, bir dil sürçmesini veya bir anlık dalıp gidişini. Jilet gibi ütülü  beyaz gömleğinin manşetleri içinden uzanan ellerine, esmer, uzun, biçimli parmaklarına bakardık. Karısının ince, onunki gibi platin olmayan, altın rengi alyansına, gözümüz de kulağımız da onda olurdu. “Annemden kalma alışkanlık, kağıt yırtılmasın diye uğraşıyorum” diye tırnağıyla ambalaj kağıdına yapıştırılmış bantları sabırla tırtıklar, beklerken Almanlar’ı anlatır, bizi eğlendirirdi.

Bugün yurt dışından denetçiler gelmiş, yoksa doğum gününde çalışmazmış. Vedalaşırken “neye küsersiniz?” Diye sormuş Alman, tokalaşmak için uzattığı eli elindeymiş daha, şaşırmış. Denetçi Alman’a başını arkasına iterek, bir gökdelene bakar gibi bakmış, Alman eğilip yanaklarından öpmüş adamı, Türkler gibi…rahatlamış, bir denetleme daha bitmiş, Alman’ı taksiye kadar geçirmiş. “İyidir hoştur ama küser!”diye yazmışlar yıl sonu yönetici değerlendirme raporuna. Yukarı çıkarken, asansörde vermiş veriştirmiş personeline, “şeffaf olun dediysek bu kadar da olmaz ki!” demiş. Ellerini göğsünde bağlayıp, abartılı bir hareketle başını önüne eğip, bir çocuk gibi alt dudağını sarkıtıp “küstüm onlara” yapardı.

Yelda Ugan

18.12.2018, Beşiktaş