Fahrenheit 451

 

img_2127

“Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır…..bu kitap bir şeyleri umursamakla ilgilidir. Kitaplara yazılmış bir aşk mektubudur.” Neil Gaiman

Yazan, Ray Bradbury

İthaki Yayınları

Çeviren, Dost Körpe

“Sonunda kafamda bir ışık yandı ve itfaiye teşkilatını aradım. ‘Beni itfaiye şefine bağlayın,’ dedim. Buranın, Los Angeles’ın itfaiye şefine ulaştım ve, ‘kitap kağıdı kaç derecede tutuşup yanar ?’ diye sordum. ‘Bir saniye, hemen geliyorum,’ dedi. Geldi ve, ‘451 Fahrenheit,’ dedi.”

2. Dünya Savaşı’nın sonu, Birleşik Devletler’deki siyasi hayatın çok zor geçtiği bir dönem, siyasetçilerin önüne kattığı ne varsa, egzotik ya da komşu ülkeler, insanlar, kadınlar, çocuklar, siyahlar, ötekiler…sindirmeye ve korkutmaya çalıştığı 1950’lerin başı. Ray Brudbery böyle bir ortamda ve Amerika’nın dünya üzerine kurduğu ekonomik ve siyasi hegomanyanın  farkındaydı. Dünyadaki herhangi bir insan grubuna ait olmadan tamamen içsel mantığına ve öfkesine sadık kalarak yazmak istemişti.

Sonra Clarisse McClellan konuştu:

“Bir soru sorabilir miyim? Ne kadar zamandır itfaiyecilik yapıyorsun?”

“Yirmi yaşımdan beri….on yıldır.”

“Yaktığın kitapları okuduğun oluyor mu?”

Montag güldü. “Bu kanuna aykırı!” (sayfa27)

Şiddete karşı duyarsız, tüketen, televizyon seyreden bir toplum. Kitap okumak ve bulundurmak suç ve itfaiyecilerin görevi yangın çıkarmak.

Beatty (itfaiye şefi) kartlarını usulca düzenledi. “Devleti ve bizi kandırabileceğini sanan herkes delidir.” (sayfa54)

Herkes birbirine benzemeli, her insan diğer herkesin sureti olmalı, sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağları olmamalı ki mutlu olsunlar. Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Görür ve duyarsın hatta hatırlar ve sorarsın; felsefe veya sosyoloji okumak kaygan zeminli şeyler, sonunda melankolik olursun, için kararır boğulursun…aman ha!

Aslında mutlu olman ya da olmaman umurumda değil, eylemde bulunma hakkını kullanma yeter. Bir gün o küçük mucizenin başında durup, nihayet ona dokunmak için eğileceksin, o gün hiç gelmesin diye yakıyoruz kitapları.

Bu bir distopya, ellilerin soğuk savaş döneminde dikte edilen sistemi “yok canım” diyecek kadar uç bir örnekle eleştiren, “ya olursa” diye korkutan, sonunun hayırlı görülmediği bir dünya. Bradbury yarattığı bu dünyada en sevdiği şeyin “kitapların” olmadığı bir hayatı imgeleyerek hem kendini hem de bizi dehşete düşürmüş.

Başta Neil Gaiman’ın sunuş yazısından alıntıladığım gibi, Ray Bradbury de kitabın sonlarında uyarmış bizi “Ama çok eskiden, kitaplar elimizin altındayken bile onlardan aldığımız şeyleri kullanmadık”  (sayfa191)

Yazıya noktayı koymuştum ama teknolojinin akıl almaz büyümesi, satın aldığımız bir akıllı telefonun yeni versiyonlarıyla daha o gün eskimesi, artık kullanılmayan, geleceği tehlikede olan yüzlerce meslek, kitapların yakılması ve televizyon arasındaki bağ, internet vs. hakkında bir kaç şey daha söylenmeli diye düşündüm.

Fahrenheit 451’i okuduğum günlerde William Zinsser’in “İyi Yazmak Üzerine” adlı kitabında rastladım: Altmışların ortalarında Amerikalı gazeteci Michael J. Arlen tarafından “Living-Room War” adlı köşe yasısının konusu medyanın gücü üzerinden tam da “algı yaratmak, “algıyla oynamak” ve en güçlü iletişim aracı televizyonla kurulan tek taraflı ilişki olmuş. Wietnam’a sık sık televizyonun savaşı adı verilmiş. Bunun sebebi Wietnam savaşının insanlara baskın bir şekilde televizyon tarafından iletilmiş ilk savaş olmasıymış. Arlen makalesinde “Görünen o ki, insanlar Wietnam’a koridorda eğilmiş, gözünü anahtar deliğine dayamış ve kilitli bir odada iki yetişkinin tartıştığını izleyen bir çocuk gibi bakıyorlar.” diyor. Televizyon anahtar deliğini genişletip bize sadece “elbise ucunu” değil kopmuş kafa ve yanan çocuğu gösterseydi insanlar savaş karşıtı tutumu daha önce almazlar mıydı? diye de son derece iyi niyetli bir varsayımla bitirmiş yazısını.

Hiç de savaş karşıtı tutum almış gibi bir halimiz olmadığını gören Harold Bloom 451 Fahrenheit’in yayınlanmasından yaklaşık yetmiş yıl sonra dayanamamış ve yeni baskılar için bir “son söz” yazmış, bir kez daha uyarmış bizi.

Yelda UGAN

28/03/19, Gayrettepe

 

 

 

 

 

Adanmışlık

 

img_1732
“Bu hayatta taşı düşmüş yıldızlar gbi dolanıyoruz.” Patti Smith

 

Patti Smith

Adanmışlık ( Devotion)

Domingo Yayınları

Çeviren, Seda Ersavcı

 

“Gelgelelim artlarında başka bir şeyin daha demlendiğini hissediyorum. Zihinsel bir hattı takip ediyor ve içinde gölet ile küçük ahşap bir ev olan bir köknar ormanına varıyorum. Bu, işte o başka şeyin başlangıcıydı ama o zaman bunu bilmiyordum.” (sayfa6)

Ben de orta parmağımı on beş kere dilimle ıslattıktan, her çevirdiğim sayfada unutmanın korkusuyla verdiğim molalardan sonra, o küçük ahşap evin penceresinden köknar ormanına bakarken soğuk yalnızlığın, Simon Weil’e benzettiğim kızın (çünkü o böyle istedi) göle tutkusunun şahidi olacağımı bilmiyordum.

Patti Smith, Fransız yayıncısının kitap temalı etkinliklerine katılmak üzere New York’dan Paris’e geliyor. O bilmiyor ama Cafe de Flore’da baget yiyor kahve içiyoruz beraber. Saint-Germain-des-Pres’deki Piccaso’nun Apollinaire büstü olan küçük parka giriyor, yirmili yaşlarında kız kardeşiyle oturduğu banka oturuyor, ayaklarının altındaki belli belirsiz bir yaprak hışırtısı gibi ben de sessizce yanına oturuyorum. Benim de onun için hazırlandığımı, arzusuna cüret etmediğimi fısıldıyorum kulağına. Tek arzum görmek, imgelemenin içini, ışıyan içini görmek diyorum. “söz mü?” diyor, “söz!! Kelimelerle dolacak boşluğun peşini bırakmayacağım” diyorum.

Gaston- Gallimard sokağına 5 numaraya gidiyoruz. 1929 senesinden bu yana ayınevinin bulunduğu yere, kapıyı hafif aralık bırakıp geçmeme izin veriyor. Simon Weil’in ölümünden sonra Camus’un editörlüğünde yayınlana kitap sergisinin önünden ayrılırken göz ucuyla bana bakıyor, parmağı bir pikap iğnesi misalı boş havada duruyor, mermer basamaklardan iniyor, şeytanın verdiği görünmezlik tozunu yutan Margarita gibi arkasından yürüyorum, mavi bir salona giriyoruz. Astarsız siyah paltosunun eteğindeki gri beyaz bir lekeye takılıyor gözüm, minik bir kuş tüyü. Eğilip alıyorum, incitmeden cebime koyuyorum.

Dışarda yağmur yağıyor, İstanbul’da yağmurun altında yürüdüğümden daha çok Paris’te yürüdüğümü düşünüyorum. “Paris’te yağmur” diyorum, gerisini getiremiyor ona bırakıyorum. “Yağmur, sessiz, sürekli bir yağmur” zihnindeki deftere not düşüyor. Evet, evet diyorum, tam da böyle demek istemiştim, yağmur Paris’te sessiz ve sürekli yağar sanki yüzlerce çocuk balerin fuayeden sahneye yürüyormuş gibi davetkar.

Piccaso’nun Guernica tablosunu yaptığı Grands Agustins Sokağı 7 numara. “bu tabloyu İspanya’da yapmamış mıydı yahu?”   diye aklımdan geçiriyorum ve hemen düşüncemi savuşturuyorum.

Güney Fransa’ya giden bir trendeyiz. Paris’ten ayrıldığımıza üzülüyorum, ne güzel sokak sokak geziyorduk. Fakat bir süre sonra trenin büyük pencerelerinden akıp giden kır manzarası beni avutuyor. Restoranın olduğu vagona geçiyoruz, kırmızı, tütün rengi karışımı masa örtülerinin üstünde porselen fincanlarla kadın ve erkek yolcular sabah kahvelerini içiyorlar. Kadınlar gösterişli şapkaları, kabarık volanlı etekleriyle çok rahatsız oturuyorlar, dirseklerine kadar uzanan dantel eldivenli elleriyle, serçe parmakları havada.  Ne zaman bir kitap kahramanının peşine takılıp trene binsem bu manzara geçer aklımdan. Kitap ister 19 ister 21. yy da yazılmış olsun.

Onlar Paul Valery’yi bulmak için mezarlığa doğru giderken, Paris’te yaptığım tek mezar ziyareti düşüyor zihnime. Aradığım kişiyi bulamayınca, herhangi bir mezarın önünde durmuştum, onun için kendi dinimde ama kendi dilimde olmayan bir dua okumak istiyordum, neden o mezarı seçmiştim? Bilmiyorum, çok güzel bir kadın fotoğrafı, taze çiçekler, Fransız grisi bir mezar taşı ve tarih…o gün kadının ölüm yıldönümüydü.

Çağırdığı geliyor ve mezarlıktan kitabın adıyla dönüyoruz. Adanmışlık..

Sete’teki sessiz parkta yazmaya başladığı öyküye trende Paris’e giderken devam ediyor. Onu seyrediyorum, çizgili bir deftere yazıyor, bazen daha iyisini bulduğu için kelimelerin üstünü karalıyor, “kullanmıyorsan onlar benim olabilir mi?” Diyorum.

“Söz dinlemez bir sıpayı evcilleştiriyormuşcasına, bin bir mücadeleye girerek yazmalıyız. Yazmalıyız ama biteviye bir çabayla ve bir miktar fedakarlıkla yazmalıyız: Geleceğe yön vermek, çocukluğa geri dönmek ve heyecan verici bir okur kitlesi için imgelemin deliliklerini ve korkularını dizginleyebilmek maksadıyla yazmalıyız.” (sayfa101)

Kitaptaki her kelime, her imgeleme, her isim  gibi fotoğraflar da sanki bir kolleksiyonun paha biçilmez parçalarıymışcasına inançla ve aidiyetin mutlak bir güveniyle duruyor, anavatandan gelen lavantalar gibi yakışıyorlar oraya.

Teşekkürler Patti Smith, bilge ve güzel kadın…Çoluk Çocuk için, M Treni için, Hayalperestler için de teşekkürler. Ve  içten tarzın için, yanında yürümeme izin verdiğin için, hayal ettiğim için.

Mitra

14/03/2019

İstanbul

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Jane Austen’in Kayıp Anıları

 

img_1249

8 Mart 2019, Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun!!

 

“Bırakın başka kalemler suç ve ızdırap duygusu üzerine yazsın. Ben böyle can sıkıcı konulardan en kısa sürede kaçarım.” Jane Austen 1775-1817

Jane Austen’in Kayıp Anıları’nı yazan Syrie James başarılı bir senaryo yazarı. Bu kitap onun ilk romanı ve Library Journal tarafından verilen ilk roman ödülünün 2008 yılı sahibi. Kitap bizde 2012 yılında Everest Yayınları tarafından basıldı. Çeviri Figen Bingül

James, yazarın İngilteresi yani yaşamı boyunca bulunduğu yerlerin küçük bir haritasıyla başlamış kitaba ve sonra Jane Austen’in kapsamlı bir aile ağacını eklemiş. Böylece içerdeki senaryoya bizi hazırlamış. Görsel bir sanat olan sinema tecrübesini konuşturarak sinematografik bir sunumla görüntü yönetmenliği de yaparak imgelememizi kolaylaştırmış.

İkinci sürpriz Oxford Üniversitesi Jane Austen Edebiyat Vakfı Başkanı Dr. Mary I. Jesse’in  yazdığı önsöz!

“Dünyaya altı tane çok sevilen roman veren Jane Austen, kendi beyanıyla, mektup yazmaya bağımlıydı; bu mektuplarının çoğu korunmuştur ve yazarın aklı, karakteri ve özel hayatı hakkında değerli içgörüler sağlar. Biyografi yazarları yazarın bir anı defteri ya da günlük tutup tutmadığını sık sık merak etseler de, böyle bir belgeye dair bir işaret hiç bulunmamıştı. Ta ki şimdiye kadar…” 

Austen’in ölümünden nerdeyse iki yüzyıl sonra, bir tavan arasında tamamen şans eseri ona ait bir sandık bulunmuş…bir denizcinin Napolyon savaşları sırasında alet edevatını koymak için kullanabileceği türden bir sandıkmış bu. Jane Austen’in her ikisi de Kraliyet Donanması’nda olan erkek kardeşlerine ait olabilirmiş. İçindekiler onun tarafından 18. yy sonu 19. yy başında yazılmış mektuplar, günlükler gibi belgelenmiş şahsi eserlermiş. Bir de yakut bir yüzük çıkmış sandıktan.

19. yy İngilteresindeki sosyal yaşantının ve kültürün günümüzde hala ilgiyle okunabiliyor olması onun gözlem gücüne, tarzına, mizah duygusuna ve  dili kullanmasındaki kıvraklığına bağlı…. hiç evlenmemişti, kadınların kitap yazmalarının hoş karşılanmadığı yıllardı. Bütün bunları nasıl başardığına hayret ediyorum, çalışabileceği ayrı bir odası bile yoktu, ortak kullanılan, günlük hayatın göz önünde olduğu bir oturma odasında yazıyordu.  Rivayete göre bu odanın kapısı gıcırdar ama Jane Austen kapının tamir edilmesini istemezmiş, neyle meşgul olduğunu hizmetçiler anlamasın diye kapı uyarırmış onu.

Kitaplarında iki erkeği aralarında konuşturmaz; sosyal mevzular, ikili ilişkiler ve evlilik koşulları üzerine yazardı. Toplumsal olaylar ev içine sızmaz, kadınlar sadece bir kaç on yıl önce olmuş ve dünyanın eksenini değiştirmiş olan Fransız Devriminden filan söz etmezdi. İşte! Sandıktan çıkanlar bize bundan daha fazlasını fısıldıyor…Jane Austen’ın büyük aşkını, Elizabeth, Mr Darcy ve onun Pemberley konutu, yani Gurur ve Önyargı’nın nasıl doğduğunu, mürekkep lekeli elleri, babasının ölümünden sonra uzun bir süre kendine ait  bir evinin olmaması, yayınevleri tarafından gelen redler, medeni hukuk bilgisi, gittiği tiyatrolar, dans geceleri….Kayıp Anılar’da, hakkında öğrendiğim her şey; onu da  ünlü karakterlerinden biriymiş gibi hissettirdi bana.

Bir kadının babaya, kocaya ya da erkek kardeşe bağımlı yaşamı, mirastan mahrum edilmesi, evlenmeden toplumda yer edinememesi, sadece dadılık ve hizmetçilik yapabilmesi, romanlarındaki tüm kadınların kollektif kaderleri, aynı zamanda onun da. Jane Austen o dönemin koşullarına rağmen kadın erkek eşit (siz) liği üzerine çok kafa yormuş ve “değiştirilemez” gerçeğini kabul etmek yerine her şeye rağmen yazmış.

“Keşke kendi paramı kazanmamın bir yolu olsaydı. Ne haksızlık. Erkekler bir meslek seçebiliyor ve çok çalışıp refah ve saygı kazanabiliyor, bizse tamamen muhtaç; evde oturmaya zorlanıyoruz. Bu çok onur kırıcı.”

“Dünyanın düzeni bu, Jane. Kabul edip yaşamak en iyisi; çünkü değiştirmek için hiç bir şey yapılamaz. “Annem tuvalet masasının üzerindeki aynada bakışlarımı yakaladı. “Tabi işler bizim için değişik olabilir, eğer…”

“Eğer ne?” dedim sessizce, söylemek üzere olduğu şeyi çok iyi bilerek.

“Sen ya da Cassandra evlenseniz.” (sayfa24)

Cassandra Jane Austen’in kız kardeşi, sırdaşı ve en iyi arkadaşı, babalarının ölümünden sonra annesi ve Cassandra ile beraber yaşamışlar, kısa ayrılıklarında sürekli mektuplaşmışlar. Jane Austen’in isteği üzerine Cassandra ondan gelen mektupları yakmış ama Cassandra’dan gelenler sandıkta bozulmadan duruyormuş.

O aynı zamanda yeğenlerine, dostlarına hikayeler anlatır, güçlü mizah yeteneğiyle güldürür, eğlendirirmiş onları. Onlar da ilham vermişler; Jane Austen’in İkna‘sında Louisa Musgrove, Mansfiel Park‘ında Fanny Price, Mrs Noris, Gurur ve Önyargı‘sında Bayan Bennet olmuşlar.

“…Yani görüyorsunuz, ben mülkte zengin olsam da siz ailede zenginsiniz ve bu yüzden bana kıyasla çok daha varlıklı ve önemlisiniz.”

“Güldüm. “Eğer varlık sizin ilkenize göre değerlendirilseydi, bay Ashford, İngiltere’nin bütün sınıf sistemi çökerdi.” (sayfa37)

“İnsan neden yazmalı?” sorusunun bir cevabı da kitabın sonundaki büyük sürpriz, teşekkürler Syrie James ya da “Another Lady”.

Not: Kitaplarına ismini yazmayan, onları münzevi kalmayı tercih ederek (belki de zorunluluktan) “A Lady” olarak yayımlatan Jane Austen’ın Sandition kitabı yarım kaldı.1817 yılında ölümünün ardından bir başka kadın yazar, kitabı tamamladı ve ona ithafen, “Another Lady” olarak yayımladı.

Yelda UGAN

08/03/2019

Beşiktaş

 

ArtıkAranmayanlar Gezegeni

img_1035

“Hatta tavşanlarla ilgili uzun uzun bir şeyler anlatıyorum ona o gece ama hatırlamıyorum şimdi. Yanında susacak kadar iyi tanımıyorum onu, içimdeki sürekli konuşma ihtiyacı bundan. Sonra susacağım ama, bir kaç ay sonra.” (syf80)

Ekim 2018’de Hep Kitap yayınevi basmış, ArtıkAranmayanlar Gezegeni’ni. Kısa bir süre içinde de dördüncü baskısını yapmış. Yazar Sevinç Erbulak, çocukluğumun tek kanallı, iki renkli televizyon ekranlarından tanıdığım tiyatrocu Füsun ve Altan Erbulak’ın kızları.

Sanki yazar hayal kırıklığına uğramış, kafası karışmış, hayallerim, mutluluklarım, yaşanmışlıklarım derken bir yere kapanmış, kapatmış kendini; yazmış da  yazmış. İyi ki de yazmış, cesurca, samimi ve suya sabuna dokunarak yazmış. Bu sürece tanıklık etmek isteyen herkese de izin vermiş, bile isteye kapıyı aralık bırakmış. Çocuklar ölüyor, kadınlar öldürülüyor demiş.

“…zaten alışmasa ne farkeder ki? Burası varlıklarıyla yoklukları bir olanların gezegeni, İnsaf yahu diyor birden. Nasıl fark etmedi beni? Nasıl fark etmedi kopup gittiğimi?” (syf8)

Diyelim ki, kaybolanlar, zamansız ve mekansız bir yerde, galakside herhangi bir gezegende buluştular. Ya objeler kendi aralarında konuşuyorlarsa, eşyanın bir hissi varsa, olmalı mı? Olmalı ki gezegenin müzesinde insanlardan arda kalan ne kadar yazıya dökülmüş anı varsa ilgiyle okur, sonuna kadar okusunlar.

“Orası içinde binlerce yıllık günlüklerin saklandığı çok özel bir yer, bir tür mabet diyorum. İnsanları düşün. Biliyorsun artık yoklar. Bundan binlerce yıl önce yaşamış insanların tuttuğu günlükler bulunmuş bir vakit önce. Hemen hemen hepsi yarım, hepsinin sayfaları eksik, tıpkı bizim gibi..” (syf16)

Firari belleğimizde anılar, hatıralar ne durumdalar? Koyduğumuz gibi mi duruyorlar? Yoksa bizimle beraber onlar da mı büyüyor, değişiyor? Şu çok yakınken, çok uzaklaşanlara ne demeli? İyi hatırlamadığımız dönemler, en çok istenenler, en kolay gözden düşenler…sıkıldığımız eşyalarımız gibi anılarımızı da geri dönüşüm kutularına atıyor muyuz? Ya dönüştüremediklerimiz?!

“Hafızam koca bir kuyu. Jeanette Winterson’ın dediği gibi biz değişip geliştikçe anılarımız da değişip gelişir. Anılarını her anlatışlarında tek kelime eklemeyenler öylece duruyor demek zamanda. Yazık!” (syf20)

Kitabın içinde bir de sürpriz var; kutunun içinden bir kutu daha çıkması gibi. Adına epigraf deniliyor galiba bu  edebi alıntılara, ben her türden yazılı eserde bu alıntıları çok seviyorum. Yazarın Haruki Murakami’ye duyduğu hayranlığı da anlıyoruz böylece. Kitabın her bölümü Japon yazar Murakami’nin 1Q84 Kitabından alıntılarla başlıyor. Duyduğuma göre her alıntının belli bir kelime ölçüsü varmış ve Sevinç Erbulak bu ölçüyü aşmış. Haber Japonya’ya kadar ulaşmış, böyle böyle demişler Murakami’ye, Türkiye’den tiyatrocu bir yazar demişler…tevazu göstermiş o da, sorun yok demiş. Kim bilir Murakami belki de 1Q84 romanında yazdığı gibi “Yalnızlık asit haline gelerek insanı eritir. Yalnız olduğumu düşünmüyorum. Tek başınayım ama yalnız değilim.” de demiş olabilir.

Yelda UGAN

20/02/2019, Beşiktaş

 

 

 

Nazi ve Psikiyatrist

IMG_0616-1

Almanya’nın teslimiyeti yaklaşırken Yüzbaşı Douglas Kelley’nin  Amerikan Ordusu’ndaki  görevi yavaş yavaş sona eriyordu, yakında evde olacaktı. Fakat 4 Ağustos 1945’te ordu tarafından beklenmedik bir şekilde yeniden görevlendirildi.

Psikiyatrist Kelley’in yeni görevi, yüksek rütbeli Nazilerin mahkemede yargılanmaya akıl sağlığı bakımından uygun olup olmadığını araştırmaktı.

Kelly’nin savaş suçlularıyla ilgili hiç deneyimi yoktu, uyuşturucu bağımlılarının tedavisi üzerine de deneyimi çok azdı ama herkese nasip olmayan bir görevdi bu, yüzyılın en kötü suçluları addedilen adamlarla buluşacaktı. Anormal davranışların, genelde gizemli ve heyecen verici kaynaklarının olduğunu biliyordu.

“Kalemini eline alıp görevinin hedeflerini belirledi. Nihayetinde, Nazi liderlerinin ortak bir kusurunun emarelerini aramak için tutsakları soruşturmaya hevesliydi; şeytani eylemlerde bulunma arzusu. Davranışlarında zihinsel bir bozuklukları ya da psikiyatrik bir nedenleri var mıydı? İğrenç davranışlarının sorumlusu olan bir “Nazi Kişiliği” var mıydı? Kelley bunları bulmayı amaçlıyordu. “Avrupa’nın mahvoluşu, milyonların ölümü, modern kültürün neredeyse yıkılması, böyle bir kaosa sebep olan güçler hakkında doğru çıkarımlar yapamazsak beyhude sayılacaktı.” diye yazdı Kelley sonradan. “Nazi başarısının nedenini öğrenmeliyiz ki böyle bir şeytanlığın yeniden gerçekleşmesini önlemek için adm atabilelim.” (syf39)

Kelley Nürnberg’de mahkemelerin başladığı 20 Kasım 1945 sabahına kadar 22 Nazi mahkumunu çeşitli testlere tabi tuttu ve bu süreçte deneyimlediği her şeyi not alıp numuneler toplayarak devasa bir arşiv oluşturdu.

Amerikalı gazeteci yazar Jack El-Hai çalışmalarının çoğunu tarihi konular üzerinde yoğunlaştırmış, Nazi ve Psikiyatrist’i  yazarken de yıllar sonra oğul  Doug Kelley’nin sakladığı bu arşivden yararlanmış. Kitabı yazarken El-Hai’nin faydalandığı tek külliyat bu arşiv değil elbette, Nürnberg’de doktorla beraber çalışmış psikolog ve tercümanlarla da görüşmüş ve Rorschach (roşak) mürekkep lekesi testi de dahil olmak üzere yüzlerce bilimsel makale ve kitabı kaynak olarak kullanmış.

Fon olarak oturtulmuş, yeri geldikçe değinilmiş ama İkinci Dünya Savaşı, Nasyonal Sosyalist hareket, Hitler ve Holokost hakkında kitapta özel bir bölüm yok. Bu da okuyucuya mahkemeler, Nürnberg mahkemelerinin  22 sanığı ve onların akibetleri hakkında mikro bazda, son derece detaylı bir bilgi aktarımı sağlamış.

Özellikle Dr. Kelley’in notları arasında, Nazi mahkumlarının Amerika ve ırkçılık üzerine ön görüleri bile başlı başına bir kitap konusu olabilir.

“Dr Kelley, mahkumlar arasında daha baskın bir karakter olan  Reich Mareşali ve Alman Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring’le farkında olmadan samimi ve içselleştirilmiş bir ilişki kurmuştur.”  Böyle yazıyor kitabın arkasında, psikiyatristin akibeti de bu ilişkiye bağlanmış. Eğer Dr Kelley Göring’le hiç karşılaşmasaydı sonuç değişir miydi?

“Her gün hücresine gittiğimde.” diye yazdı Kelley, “sandalyesinden sıçrar ve elini uzatıp geniş gülümsemesiyle beni karşılar yatağına doğru bana eşlik eder ve büyük eliyle yatağın ortasına hafifçe vururdu. ‘Günaydın, Doktor. Beni görmeye gelmenize çok memnun oldum. Lütfen oturun Doktor, şuraya oturun.” Bu tecrübeli bir manipülatörün işiydi ve Kelley’in bir psikiyatrist olarak yetenekleri ve sezgileri, duygularının Göring’den etkilenmesine engel olamamıştı. Aslında Göring’in hücresinin rutubetli, sıvalı duvarları arasındaki bu çukurda, kendinden oldukça emin iki egoist karşı karşıya gelmişti.” (syf76)

İnsan ne kadar kötü olabilir, aynı şartlarda herkes benzer davranabilir mi? Halkın yarısının kontrolünü eline alan kimse diğer yarı için neler yapabilir? Asıl motivasyon iktidarda kalmak mı?

 

Pegasus Yayınları
İngilizceden çeviren: Tolga Yalur
1. Baskı İstanbul Ocak 2017

Yelda UGAN
30/01/2019, Beşiktaş

 

Neruda’nın Postacısı

IMG_7910
Fotoğraf, Fener Rum Lisesi, nam-diğer kırmızı mektep civarında eski bir apartmanın giriş kapısından, Mario Jimenez rolündeki Triossi ve Beatriz’i oynayan Maria Grazia

 

Kitabın Künyesi,

Neruda’nın Postacısı

Yazan, Antonia Skarmeta

Aksoy Yayıncılık, 1998

Çeviren, Zeynep Kumruluoğlu

 

 

 

 

“İyi” dedi postane görevlisi gözlüklerini temizlerken, “Isla Negra’da bir postacılık işi var.” 

“Ne tesadüf” dedi Mario. “Ben de oralarda oturuyorum, küçük koyda.”

“Bu çok iyi. Kötü olan, yalnızca bir tek müşteri oluşu.”

“Bir tek mi?”

“Ya evet. Küçük koyda kimse okuma-yazma bilmiyor. Hesap pusulalarını bile okuyamıyorlar.”

“Peki müşteri kim?”

“Pablo Neruda.” (syf12)

IMG_0112

Şair Pablo Neruda’nın mektuplarını kendisine ulaştırmakla görevlendirilen Mario Jimenez, şiirle dolu yepyeni bir dünyaya adım atar. Pablo Neruda dış dünyayla bağlantısını sağlayan tek kişi olan Mario ile dost olur ve gerek ustalığıyla, gerekse yaşama bakış açısıyla onu derinden etkiler.

Bu “basit” postacı-usta şair dostluğu sayesinde Mario kendi duygularının farkına varır. Önceleri aşk ve dostluk için geliştirdiği duygular giderek şairi, Şili’yi ve yaşamı derinden algılamaya kadar ulaşır. Böyle yazıyor kitap kapağının arkasında.

Metaforlar, imgeler, mecazlar ve benzetmeler…… 1969 Haziranı’nda, Şili’de başlıyor kitap. Pasifik kıyısındaki Isla Negra’lı kahramanlar adım adım kaçınılmaz sona doğru gidiyorlar. Ama anlatıdaki hayat dolu mizah duygusu, aşkın ve dostluğun etrafında örülen günlük hayat, her şeyin üzerinde duran masalsı bir umut gibi, okudukça döngüsel bir devamlılık hissi veriyor, hiç bitmesin istiyoruz. Ta ki, pançonun altındaki  radyodan Alte Kamaraden, Alman marşını duyana kadar. Sonrası Skarmeta’nın Gökkuşağı Günleri

“Bana saf rolü yapma!” diye patladı annesi “Bugün gülüşün bir kelebek, ama yarın göğüslerin okşanmayı bekleyen iki güvercin, meme uçların lezzetli birer ahududu, dilin Tanrıların yumuşak halısı, popon gemi yelkeni ve bacaklarının arasındaki nemli şey de içinde nesillerin o dimdik metalinin işleneceği kehribar fırını olacak! (syf46)

“Yaşadığımı İtiraf Ediyorum,  bu kitabı okuyordum, sene 1984 belki 85, ortaokuldaydım, 12 yaşında, belki 13. Kitabın bir bölümünde yazar, Rusya’da tanıştığı şair Nazım Hikmet’i anlatmaya başladı, şaşırdım, kim olduğunu bilmiyordum ve adını daha önce hiç duymamıştım, hemen anneme koştum, annem edebiyat öğretmeniydi, bilirdi…”

İlk kez Neruda okuduğumda yirmili yaşlarımda, üniversitedeydim. İki, belki üç aydır part-time bir işte çalışıyordum. Ofisim şirketin bölge ofisiydi. O gün, merkezden, İstanbul’dan müşteriler geldi, bizimle sahada bire bir çalışacaklar, ürünün pazar payı, bulunurluk vs.  hesaplamaları yapılacak, bölge raporu hazırlanacaktı. Artık söylememde sakınca yok aradan yirmi küsür yıl geçti, Dalin şampuanları için çalışacaktık. Gelenlerden Jim Carrey gülüşlü, kızıl saçlı olan masamın üstünde duran kitabı eline aldı ve yukardaki hikayeyi anlattı.

“Neruda’nın Postacısı” nın 1994 yılında “Postacı-II Postino” adıyla filmi çevrildi. 20. yüzyılın en romantik şairlerinden Pablo Neruda ile postacısı arasındaki dostluk üzerine kurulu duygu yüklü filmin yönetmenliğini Michael Radford yaptı. Postacı rolünü Massimo Troisi, Neruda’yı da Fransız oyuncu  Philippe Noiret oynadı.

Başrol oyuncusu Triossi, kalp hastası olmasına rağmen çekimleri hiç aksatmamış ve “Biz çocuklarımızın bizimle gurur duyacağı bir film yapıyoruz.” demiş ve çekimleri aksatmamak için ameliyatını hep ertelemiş. Yönetmen Radford çekimleri onun en az yorulacağı şekilde yapmaya özen göstermiş.

IMG_7908

Çekim sırasında bir kez yere yığılan Triossi, yine de çekimleri sürdürmüş ve “Hasta kalbinin tümüyle bu filmin bir parçası olmasını istediğini” söylemiş. Yönetmen ve Triossi filmin çekiminden 10 yıl önce tanışmış ve senaryo üzerinde de birlikte çalışmışlar.

Birbirinden güzel “en iyi” ödüllere aday olan filmin çekimleri bittiği gün, 41 yaşındaki Triossi kalp krizi geçirmiş ve yaşama veda etmiş.

“Bütün bu deniz, gökyüzü, bulutlar da başka bir dünyanın metaforu mu?”

15/01/2018, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

Kadınlar Ülkesi

İthaki Yayınları

IMG_9172Bilim Kurgu Klasikleri

Çeviren Sevda Deniz Karali

Yayın yılı 2018

Özgün adı Herland
1860 doğumlu Charlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivistlerinden biri, kadın hakları savunucusu. Birinci dalga feminist akımın önde gelenlerinden.

Doğum sonrası yaşadığı psikozu anlatan bir kitabı da var Gilman’ın, adı “Sarı Duvar Kağıdı”, otobiyografik bir roman. Elif Şafak’ın “Siyah Süt” romanının konusu da aşağı yukarı böyle bir şeydi. Lohusa döneminde yaşadığı duygusal ve zihinsel değişiklileri, özellikle Victoria devri Amerikası’nda kaleme alması, yeni annenin depresyonundan ve melankolisinden söz etmesi başlı başına büyük cesaret, kadının devrimi gibi bir şey. Kol kırılmış ama yen içinde kalmamış.

“Kişisel olan politiktir”* senin evde yaşadığın her şey, herkesi ilgilendirir. Bu ünlü feminist slogana göre Gilman, kendi deneyimi üzerinden dilin söylemekte yetersiz kaldığını hem söylemiş hem de yazarak kamuya sunmuş.

Gilman’ın Kadınlar Ülkesi’nin tarihi 1915, ancak yazıldıktan 65 yıl sonra kitap formatında yayımlanabilmiş. Kitap feminist ütopyanın ilk örneklerinden biri.

“Yön konusunda yalnızca “ötede”, “orada” veya “yukarda” diyebiliyorlardı ama anlattıkları efsanelerin hepsi aynı noktada birleşiyordu, hiçbir erkeğin yaşamadığı, yalnızca kadınların ve kız çocuklarının bulunduğu garip bir ülke vardı” (syf9)

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde üç Amerikalı erkek bu tamamen kadınlardan oluşan tuhaf ülkeye girmeyi başarırlar. Bir yıla yakın kaldıkları bu ülkenin, Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçimi, inançları, kültürü, tarihi ve ekonomisi konusunda epeyce bilgi toplasalar da hala akıllarının almadığı, cevaplanmayan bir dolu soru vardır.

Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi?

“Kadın doğulmaz kadın olunur” mu? *

Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır?

“Bizim kadınlarımızın ailelerine karşı duyduğu teslimiyet derecesinde bağlılığı, bu kadınlar ülkeleri ve ırkları için duyuyordu. Erkeklerimizin eşlerinden beklediği sadakati ve hizmeti bu kadınlar yalnızca erkeklere değil birbirlerine de sunuyordu.” (syf138)

Erkeklerin dağıtan ve bozan, savaşçı ve rekabetçi tutumlarına karşın, Gilman’ın kadınları, asıl olan anneliktir düsturunda birleşir; anneliği kutsamadan, onları özel alana kapatmadan yaparlar. Kadınlar ülkesinin sırrı budur işte, başka bir dünya mümkündür aslında.

“Bebekler veya küçük çocuklar ise bizim eğitim dediğimiz, zihne zorla yedirme uygulamasının baskısını hiç bir zaman hissetmiyordu.” (syf139)

Fantastik eserler, ütopyalar bize alışılmışın dışında bir gerçeklik sunar. Hayal gücümüzü zorlar. Var olanı eleştirmemizi, özlediğimizi tarif etmemizi sağlar. Gilman da alışılmış erkek bakışının daha ötesine gitmiş ve Kadınlar Ülkesini kurmuş. Seçme şansım olsaydı gider miydim? Önünde sonunda “EVET”

Hediyesi gibi…mucize bir kadın,

*Simon de Beauvoir

*Kate Millet

 

Mitra

25/12/2018, Beşiktaş

 

Amok Koşucusu

img_7328“Amok mu ?…Sanırım hatırlıyorum…Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk…”

Bu sarhoşluktan daha fazla bir şey…bu delilik, bir tür insan kudurması…ölümcül, anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali…evet. Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyilik sever bir insan, içkisini içiyor…orada öylece oturuyor, duygusuz, umursama, donuk…tıpkı benim odamda oturduğum gibi…ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor…dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru…nereye olduğunu bilmeden.” (syf30-31)

Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer. Kitabın arka kapağında hikayenin özeti kısaca böyle anlatılmış.

Yazar Stefan Zweig Kalküta’dan Avrupa’ya giden gemide son anda makina dairesine çok yakın ve daracık, mezarı andıran bir kamarada yer bulur ve 1912 yılının Mart ayında yola çıkar. Ya da daha önce çıkmıştır da Mart ayında gemi Napoli limanında bir süre zorunlu olarak bekler. Hikayeyi, Zweig’ın gemide tanıştığı esrarengiz bir yolcu anlatır.

Bir Kadının hayatından 24 saat kitabında da dinleyicidir Zweig, tek romanı Sabırsız Yürek’te de. Ben onun zahmetsizce yazılmış gibi, biri anlatmış da o not almış sonra da bir kaç rötuşla hikayeyi tamamlamış hissiyatı veren tevazusuna, muzip tarzına bayılıyorum.

Bakın Sabırsız Yürek nasıl başlar: “Kimde varsa ona daha fazlası verilecektir.” Her yazar Bilgelik kitabında geçen bu özdeyişin doğruluğundan emin olduğu gibi, bu özdeyişi şu şekilde de yorumlayabilir. “Anlatana daha fazla anlatılacaktır.” Çünkü yazarın durmaksızın çalışan bir hayal gücü olduğu, sürekli yeni hikayeler ve olay örgüleri kurguladığı kadar yaygın ve yanlış başka bir şey yoktur. Aslında yazarın yeni hikayeler yaratmasına gerek yoktur; sadece karakterlerin ve olayların kendisine gelmesine izin vermelidir. Gelişmiş gözlem yapma ve dinleme yeteneklerinden faydalanarak kendini çağıran öyküleri ve karakterleri bulabilir. Başkalarının hikayelerine anlam katmaya çalışan birine hikaye anlatan da çok olur. 

Bendeki kitap İş Bankası Yayınlarından 7. baskı olarak Ocak 2018 de çıkmış. Almanca’dan Nafer Ermiş çevirmiş.

09/11/2018, Beşiktaş

Mitra, 

Edebiyat ve Patates Turtası Derneği

Epsilon Yayınları

Mary Ann Shaffer ve Annie Barrowsimg_6068

Çevirmen Fazıl Şimşek

Ekim 2009, 1. baskı

 

12 Ocak 1946 günü Londra’da yaşayan gazeteci yazar Juliet Ashton Guernsey’de yaşayan Dawsey Adams’dan bir mektup alır. “sizi tanıyorum, çünkü bende bir zamanlar size ait olan bir kitap var…” der Dawsey mektubunda.

Juliet, mektuba çok sevinir ve Dawsey’e hemen cevap yazar,

“Kitabın Guernsey’e nasıl ulaştığını merak ediyorum? Belki de kitaplarda onların mükemmel okuyucularına ulaşmalarını sağlayan bir tür gizli hedef içgüdüsü vardır…” (syf17)

Dawsey’in ilk mektubunda sözünü ettiği Edebiyat ve Patates Turtası derneği üyeleri de Juliet’e yazmaya başlarlar. Alman istilası sırasındaki okumalarını anlattıkları mektuplarlardır bunlar.  Juliet’in yazacağı kitabın konusu belki de bu dernek olacaktır.

Bir akşam Bayan Maugery Almanlar’dan güç bela sakladığı domuzuyla dostlarına bir ziyafet vermek ister; Dawsey, İsola, Booker, Eben…gece ne kadar dikkatli davransalar da evlerine dönerken, dışarı çıkma yasağını deldikleri için Alman askerlerine yakalanırlar. Elizabeth büyük bir cesaretle, sokağa çıkma yasağını deldikleri için ne kadar üzgün olduklarını ama edebiyat derneğinde okudukları “Elizabeth ve Onun Alman Bahçesi” adlı kitabı okurken çok keyif aldıklarını ve zamanın nasıl geçtiğini farketmediklerini söyler, acaba asker de  bu kitabı okumuş mudur? Ayak üstü uydurduğu bir yalandır oysa bu.

Ertesi sabah komutana ifade vermek üzere isimleri alınır. Öyleyse dernek de kurulmak zorundadır.

“Başlangıçta gerçek bir edebiyat derneği olmadığımızı söylemek doğru olur. Elizabeth, Bayan Maugery ve belki Booker’ın dışında, çoğumuz okul yıllarından beri kitaplarla pek haşır neşir olmamıştık. Kitapları, güzelim kağıtlara zarar vermekten korkarak Bayan Maugery’nin raflarından aldık. O günlerde böyle şeylerden zevk aldığım filan yoktu. Ancak Komutan’ı ve hapishaneyi düşünerek kitabın kapağını açmayı ve okumaya başlamayı başarabildim.” (syf83)

Burası Kuzey Fransa’nın Normandiya kıyılarında bir ada, Manş denizinde. Almanlar 30 Haziran 1940 da gelmiş ve 5 yıl boyunca adayı istila etmişler. Aynı zamanda bu ada Almanlar’ın 2. dünya savaşında işgal ettikleri tek İngiliz toprağı.

Tamamı mektuplardan oluşan, ince bir zevkin, aklın ürünü güzel bir kitap. İçi sürprizlerle dolu. Çok yakında filmi de çekildi. Sadece fragmanını izledim ama bu kısacık  tanıtımda bile herkesi tanıdım, kimin kim olduğunu biliyordum sanki.

Yazar, editör, kütüphane görevlisi, kitap satıcısı Mary Ann Shaffer’in tek kitabı Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Maalesef kitabının bu kadar beğenildiğini ve 20 dile çevrildiğini görememiş. Yeğeni Annie Brows kitabı tamamlamış ve yayına hazırlamış. Brows da yazar ve çok iyi bir iş çıkarmış; kitapta ikinci bir kalemin varlığı hissedilmiyor, tek elden çıkmış gibi.

Not: Guernsey adası Victor Hugo’nun 1855’den itibaren 14 yılını sürgünde geçirdiği ada. Hugo bu mavi, yeşil adayı çok sevmiş ve Sefiller‘i de burada yazmış. Aklıma Cevat Şakir geldi. Bodrum’a Kalebentlik olarak gönderilen Halikarnas balıkçısı.

21.10.2018 Gayrettepe

Sevgili Erdoğan Ugan’a

Mitra

 

Halikarnas Balıkçısı

 

img_5080Denizciler aralarında konuşurken kendilerine has bir dil kullanırlarmış. Aganta burina burinata da bu dilin bir parçası, denizci deyimi ya da bir komut. “Serenlerin üstündeki üst ve alt yelkenleri tut!” demekmiş anlamı.Bilenler, İtalyanca kökenli olduğunu söylüyorlar. Malum, Akdeniz’in çok eski zamanlardan gelen yaygın denizci dili, ya Venedikliler’den ya da Cenevizliler’den miras kalmıştır.

“Mola burina grandi, tira mola maestra!” diye bağırılınca, biz de söylenenleri yapınca geminin başı rüzgardan açılmaya koyulur. İşte o zaman burinaları mola, trinket yelkenini tumba ederiz. Bazılarımız pruva serenlerini prassiya tokaya alır. Dümenci dümen yekesini ortaya getirir. “Aganta akuta flok!” denince flok skutolarını çeker, kasarız. Artık bütün yelkenler rüzgarla dolmuştur. İşte o zaman, son emir, yani “Aganta burana burinata!” kumandası verilir. Kayık şarıl şarıl rüzgarın gözüne işler.” (syf39)

Halikarnas Balıkçısı,

“…Yokuş Başına Geldiğinde Bodrum’u Göreceksin…Sanmaki, Sen Geldiğin Gibi Gideceksin…”

Cevat Şakir, 1946 yılında yazmış Halikarnas Balıkçısı’nı. Bendeki kitap Bilgi Yayınları’ndan, 51. baskı Mart 2018 tarihli. İlk baskıları da 1976

Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 günlü sayısında, ” Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?” başlığıyla yayımlanan, asker kaçakları ile ilgili yazısı yüzünden Cevat Şakir, üç yıl kalebentlikle (cezaya carptırılan suclunun, uzak bir yerde bulunan bir kaleye kapatılması) Bodrum’a sürülür. Cezası bittikten sonra Bodrum’a yerleşir ve 1947’ye kadar orada kalır. Vasiyeti üzerine çok sevdiği Bodrum’a defnedilir. Gümbet türbe tepesinden seyre dalar çok sevdiği Halikarnasını.

Mezarlık selvilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatardı. Fakat orada erkek hısım akrabamın mezar taşlarına rastlanmazdı. (syf7)

Türk edebiyatında ilk kez, ekmeğini denizden çıkaran insanlar kitaplara konu olmuşlar. Balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler…İyi ki de olmuşlar. Kırklı yılların Bodrum’unun, kayıt defteri, arşivi olmuş roman. Küçüklüğünden beri denize tutkun Mahmut’un anlatımıyla, erkeklerini denize kurban veren kadınların, ona küskün ama onsuz içi boşalan kasabalı erkeklerin, yarı aç, yoksul çocukların, mesafesiz köylerin, çaresiz insanların hikayesi.

Küçük Mahmut babasıyla yaptığı ilk yolculuğunu, Bodrum’dan Milas’a gidişini anlatırken bakın nerelerden geçiyorlar. İkisi de yürüyorlar, karadalar ama çocuk Mahmut’un gözü hep denizde, yönünü onunla buluyor. Yanlarında yürüyen sahipsiz bir köpek yavrusu gibi, bir görünüyor bir kayboluyor deniz.

Babam bir iş peşinde Milas’a gidecekti. Deniz seferi değil, kara yolculuğu idi ya, beni de aldı. Bodrum’dan siftah çıkıyordum. Çocukluğumu hatırladıkça bu seyahat mutlaka gözümün önüne gelir. Babam ata eşşeğe binmezdi. Çünkü ayağına hiç üşenmezdi. Ben de ona çekmişim. Bacaksızın biri olduğum halde çok yörüktüm. Yola düzüldük. Bodrum’dan yokuş yukarı tırmandık. Yokuşbaşı denen tepeyi aşınca, denizi arkamızda bıraktık. Fakat biraz sonra deniz yine önümüze çıktı. Çünkü yarımadanın öteki yüzüne varmıştık.  (syf13)

Şimdi olmayan derelerin, üzerindeki otel inşaatlarından görünmeyen adaların yanından geçiyor Mahmut.

Ben hem dinliyor hem de etrafıma bakınıyordum. Torba denilen dere, denize kavuştu. Oradan sonra yolumuz, kendini bir türlü denizden koparamıyor, kıyı boyunca kıvranarak denize yoldaşlık ediyordu. (14)

Salı adaları ve Apostol adası sanki muallakta sallanıyorlardı. Yolumuz bazan baş döndürücü uçurumları kıyılayarak, bazen çam gölgeleri altından kayarak denize iniyordu. (167)

Kimileri, Mahmut bu deniz sevdasından vazgeçsin istemiş, kimileri el verip “rastgele” demişler.

…Babam da yanık sesiyle, “sakın ha denizci olayım deme!” derdi. Ne var ki kasabanın bütün sokakları, her ne kadar sağa sola sapsalar da eninde sonunda denize çıkıyorlardı. (syf7)

Mahmut ne yapmış etmiş daha çocuk yaşından başlamış, çok sevdiği denizle yarenlik etmeye. Yıllarca çalışmış, bir keresinde büyük bir gemide ocakçılık bile yapmış. Sevinçten ağladığı da olmuş, yatacak yer, yiyecek ekmek bulamadığı da. Yirmili yaşlarına geldiğinde karaya çıkmış, evine dönmüş.  O buralarda yokken çocukluk aşkı erkek Fatma’nın başına gelenler,  babasının ve annesinin ard arda sahipsiz ölümleri, uykusuz ıslak geceler, ölümle burun buruna bir hayat. Derken denize küsmüş bir dönem, toprak sahibi Zeynel ağanın kızı Ayşe’yle evlenip bir çeşit iç güveysi olmuş. Köye yerleşmiş, bostan ekip dikmiş, ortakçılara tahsilata gitmiş.

Denizci hayatının türlü türlü cilvelerini Çömlekçi köyünde, merada besiye çekilen inek gibi, ahırlı, kümesli, gübreli bir hayatla değişmiştim. (171)

İlk zamanlar toprak  güven vermiş Mahmut’a, vericiliğini sevmiş, bir öyle bir böyle olmayışını, söz dinleyişini, uysallığını ve sadakatini. Ama karısının zoruyla gittiği tahsilat işini kıvıramamış.

Sessiz toprak sesli denize benzemiyordu. Ona verdiğim emeğe, binbir renk, binbir  güzel koku ve çiçekle cevap veriyordu. Sanki kendisine karşı gösterdiğim alakadan dolayı bana karşı şükran duyuyordu. Onu sapanla sürdüm mü, sürülen yeri sapana sadık kalarak, açılan izi muhafaza ediyordu. Atılan tohumu bağrına kabul ediyor, onu sımsıcak tutuyor, nemli tutuyor ve uçar hayvanlardan gizleyerek koruyor ve koynunda yavruyu emziren ana gibi besliyordu. Ta ki günü gelince atılan tohum, canlı bir usareyle yeşil ve çiylerle titrek gelin gibi bir fidan olarak bana mis gibi kokan çiçeğiyle tat sızan yemişini, ” Bak nasıl büyüttüm sana!” diye veriyordu. Toprak tam bir kadın kadıncıktı, okşanmaktan hoşlanıyordu. (138)

Günler geçtikçe nasıl çocukluğunda öğretmeninin baskısına, dayaklarına dayanamadıysa, Karısı Ayşe’ye de, durağan köye ve köylülere de dayanamaz olmuş, dışarda hissetmiş kendini. Kara insanının mal ve para hırsı huzursuz etmiş onu.

Ona göre erkek dediğin hep koparmalı, hep yan durup yalman çıkarmalı (148)

Ah o çamuru bal şeker olan İstanbulumuzdan da olduk (180)

Ne zamandır deniz onu çağırır olmuş, bostanda fasulyeleri, domatesleri toplarken, toprağı belleyip, çok sevdiği sardunyaların, sarmaşıkların arasında dolaşırken gündüz düşlerinde, geceleri rüyasında denizi görmüş. Ruhu orda, denizde kalan aslını ve arkadaşlarını özler olmuş.

Onu uzun uzun şarıldata şarıldata ve her sıcak damlasının ayrı ayrı keyfine vararak içerdik. Dumanı bile gözümüzü şenlendirirdi de hepimiz birden iyimser olur, dünyayı gül pembe görür, gülüşür şakalaşırdık.

Mahmut uzun bir aradan sonra karısıyla beraber Bodrum’a gitmiş, Ayşe’nin bir akrabasının düğününe. At üstünde epey yol almışlar, daha kasabaya varmadan, muhtemel ki yokuş başında, uzaktan, soluk mavi denizle göz göze gelmiş ve o günden sonra bir daha köye dönmemiş.

“…Bir yerde de eski bir Yunan harabesinin, asırların rüyasına dalgın, güneşte uyumakta olduğunu görmüştük. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde kalmış bu taşlara asırlar mı sinmişti ne? Onlarda ancak zamanın, gelmiş geçmiş şeylere verebileceği bir azamet ve güzellik vardı. Ben o zaman çocuktum. İnsanları yaşlarına göre hep babalarım, analarım, kardeşlerim sayardım. Kendimi dünyada bir sığıntı, bir çile çekici değil, beklenen bir misafir, dünyayı da cennet sanırdım. Gördüklerimi aç bir süngerin suyu içtiği gibi, hep içime çektim. (17)

 

Mitra,

11.10.2018, Petek