Halikarnas Mozolesi

 

Diogenes ve Mausollos

Diogenes;

Karialı, neden bu kadar kibirlisin ve hepimizin üstünde onurlandırılmayı bekliyorsun?

Mausollos;

Her şeyden önce kral olmam dolayısıyla. Ben tüm Karia’nın kralıydım ve ayrıca Lydia’nın da bir kısmına hükmettim; bazı adaları da zapt ederek Miletus’a kadar uzandım, böylece İonia’nın çoğunu idarem altına aldım. Bunun yanında savaşta, yakışıklı, uzun boylu ve kudretliydim. Fakat hepsinden önemlisi, Halikarnasus’ta diğer bütün ölülerinkinden yalnız büyüklüğü ile değil ayrıca üstün güzelliğiyle ve en zarif mermerden mükemmel bir şekilde yapılmış insan ve atların olduğu, benzeri bir tapınağın bile zorlukla bulunabileceği muazzam bir anıtın üzerinde yatıyorum. Sence bütün bunlarla övünme hakkım olmadığını mı düşünüyorsun?

Diogenes;

Kral mevkiinde olman ve mezarının ağırlığından dolayı mı diyorsun?

Mausollos;

Elbette ki tabi,

Diogenes;

Fakat benim yakışıklı Mausollos’um, bahsettiğin kudretli güzellik artık burada seninle değil. Güzellik hakkında karar vermek gerekirse, senin kafatasının benimkinden niçin daha güzel olması gerektiğini anlamıyorum. Artık ikisi de çıplak ve kel, her ikimiz de dişlerimizi aynı şekilde gösteriyoruz, gözlerimizi kaybetmişiz ve burunlarımız ufalmış. Belki mezarınız ve o masraflı mermerler, Halikarnassos halkına gösteriş yapmaları ve yabancılara ne denli muhteşem yapıya sahip olduklarını göstermeleri için bir neden olabilir, lakin aziz dostum, seni ezen bütün bu mermerlerle herhangi birimizden çok daha ağır bir yük taşıdığını idda etmediğin takdirde, bunun sana ne yararı olacağını anlamıyorum.

img_9117
Cevat Şakir İngiltere kraliçesine mektup yazarak mozoleyi geri istedi. Kraliçe nezaketle cevap verdi; “onu sizin adınıza biz koruyoruz”

Kireç badanalı evler koyu gölgelerini bıraktıkları caddeye sırtlarını dönmüş, iç avlularında artık sayılı kalan serin sabahların tadını çıkarıyorladı. Onlara tepeden bakan, sonradan görme uzun ince balkonluların zemin katları, anahtarcı, kundura tamircisi, kilimci, terzi, eczane ve hatta vitrininde dans ayakkabıları sergilenen küçük dükkanlara bırakılmış. Bu dükkanlar, sabah güneşini ciğerlerine kadar alır, esnaf da her sabah, kafasından tuttuğu sandalyesini karşı kaldırıma, bizim kadim Bodrum evlerinin şifalı gölgelerine atar, bugün kim daha iyi oturacak provası yapardı. Gümbet kavşağında başlayıp limana kadar inen Turgut Reis caddesini şehir mezarlığını sağımıza alıp yürümeye başladık.

img_9140
Gülsüm teyzenin dokuma tezgahından,

Eskiden arabayla çıkılan uzun yolculuklarda, (ya da kısa,) mezarlıkların yanından geçerken, müziğin sesi kısılırdı, Sanki orda yatanlara, mezar taşlarında adı yazılı olanlara  değil de ölüme duyulan bir saygı gibi yapılırdı bu kısacık hareket. ölümün sana ilişmeyeceğine dair n’olur n’olmaz diye alınan, tek kullanımlık güvenilmez bir geçiş izni. Bir kereyle de bitmez, yüz metre sonra pusuya yatmış, tek kişilik bir mezarlıkla karşılaşınca da ritüel tekrar edilir ve her seferinde aynı refleksle el, radyonun düğmesini kıvırırdı. Çocuksu bir naiflikle inanırsın; ne kadar sessiz, o kadar güvenli.

Tuhaf, geçmeyen bir iç sıkıntısı bırakan mezarlıklar; kuru, yalnız, sessiz, üzgün ve terk edilmiş. En iyisi bir an önce unutmaktır. Basıp gitmek.

Kasaba büyüdükçe mezarlıklar da büyür, şehir içinde kalır.  Hatta tam ortasında. Bu sefer kalabalık, fakat hala kasvetlidirler. Şehitlik değilse ya da bir anıt mezar, taşlar arasından boy vermiş otlar vaktinden önce sararır, çiçekler solar ve gelen giden azalır. Mezarlıklar “her canlı ölümü tadacaktır” yazılı tabelalarla giriş kapısına reklam da alsa, köşe başında saf tutmuş bir dilenci durdurup “yok öyle geçip gitmek” der gibi uzattığı eliyle, hayatın fani olduğunu da mırıldansa, ölümden de, kodladıklarından da hiç haz etmeyiz.

Tarih ölüme çare arayan, ölümsüz olmak isteyen insanların hikayeleriyle dolu, ya da ölüm denen sırrı çözmek isteyen. Bunlardan en sevdiğim Uruk kralı Gılgamış’ın hikayesidir. Sevgili arkadaşı, can yoldaşı Enkidu ölünce, onun gömülmesini ya da yakılmasını (Sümerlerde bu işler nasıl yapılıyordu bilmiyorum) istemez, başucunda nöbet tutar. Bir kaç gün sonra ölü Enkidu‘nun burnunda bir kurtçuk çıkar ve Gılgamış gördüğü şeyin onun da başına gelmemesi için ölümsüzlüğü aramak üzere yollara düşer.

Antik dünyanın 7 harikasından biri olan anıt mezarı, Halikarnas Mozolesini ziyarete giderken, ölüm aklımdan bile geçmedi. Belki “harika” bir yere gittiğimizi düşündüğüm içindir. Burda, bu mavi kireç taşıyla yapılmış duvarlar arasındaki koca çukurda, 24 yıl boyunca Karya Satraplığı yapan Mausollos iktidarının büyüklüğünün ölümünden sonra da devamını sağlamak için M.Ö. 355’te kendine bir anıt mezar yaptırmaya karar vermiş. Görünürde Mozole filan yok, bir kaç taş parçası ya da mermer. Onlar da Mozole’ye ait mi, değil mi onu da bilmiyoruz. Bu anıt mezara ne olmuş da bugün yerinde yeller esiyor ve biz neden bu boş çukuru görmeye geliyoruz? Bu soruların cevabına da, anıtın akıbetine de geçmeden önce ölümle ilgili iki şey daha söylemek istiyorum. Bana kalırsa Satrap, Korktuğu ölümle bir anlaşma yaptı. Anıtı görenler hayran kalacak, baktıkça ölümü değil Pers valisi Mousollos’u hatırlayacak ve ona saygı duyacaklardı. Radyolarının sesini kısmak akıllarına bile gelmeyecek, ölüm de rahat rahat çalışacaktı.

images-1
Tahminen 55 m. olan Mozole kalsaymış, Bodrum’dan böyle görünecekmiş, temsili fotoğraf internetten

Turgut Reis caddesi Antik tiyatronun iki paralel altında, 93 numaralı müze kapısının geniş ağzı bir çamaşırhaneye bakıyor.  Mozolenin inşaasına Karya Satrabı Maussollos’un  M.Ö. 353 te ölümünden sonra karısı Artemisia devam etmiş, M.Ö 351 de onun da ölümünden sonra yapı dönemin ünlü heykeltraşlarının gayretleri ile tamamlanabilmiş. Anıt yaklaşık 1600 yıldan fazla ayakta kalmış.

Dahası var; Mausoleum o kadar ünlü olmuş ki, kendinden sonra gelen büyük, küçük tüm anıt mezarlar “mozole” olarak anılmaya başlamış.

Müzeye sonradan eklenmiş galerilerde mozole hakkında detaylı çizimler ve Türkçe-İngilizce açıklamalar var; Antik kent merkezinde büyük bir terasla çevrili anıt mezar yaklaşık 50 metre yüksekliğinde. Yüksek bir podyum, sütunlu bir galeri, basamaklı piramidal çatı ve dört atlı araba üzerinde satrap Maussollos’la karısı ve aynı zamanda kız kardeşi olan Artemisia’nın heykeli olmak üzere 4 ana bölüme sahip.  (O zamanlar hükümdar ailelerinde, Mısır, Yunanistan ve Pers gibi, aile içi evlilikler görülürmüş) Mermer süsleme, kabartma ve heykellerle donatılmış anıtta, resmi törenler, kurban ve av sahneleri gibi Maussollos’un yaşamından kesitler ve çeşitli mitolojik sahneler de tasvir edilmiş.

images
Dört at tarafından çekilen, anıtın üstüne yerleştirilmiş arabadakiler Mausollos’un ve Artemis’in heykelleri, (fotoğraf Miniatürk’ten)

Fresklerde ölünün onuruna yapılan at yarışları, hatiplik yarışmaları ve atletizm konuları işlenmiş. Hatiplikten kast edilen, Ezberden okunan mitolojik rivayetlerin aktarıldığı uzun şiirler, sözün eyleme üstün geldiği kahramanlık hikayeleri ya da zafer ve mutluluk dolu destanlar olmalı.

Mausollos Mylasa(Milas) da doğmuş olmasına rağmen sarayını Halikarnassos’a yaptırmış.

Çarşı (forum) meydanı liman boyunca şehrin en alçak seviyesinde kurulmuş, bu kavisin orta yüksekliğinde üzerinde çok geniş bir caddenin inşa edildiği ve bu caddenin ortasında yükselen Mausolleion o denli üstün bir işçilikle inşa edilmiş ki, yedi harikadan biri olmasının sebebi de bu ince işçiliğindenmiş. Kavis doruğun ortalarına içinde Maussollos’a Karialılar tarafından hediye edilen mermerden elleri ve ayakları zarif bir işçilikle işlenmiş dev bir heykelin bulunduğu Ares (Mars) tapınağı yer alıyor. Bu heykelin bazı kişilere göre Leochares diğerlerine göre ise Timotheos tarafından yapıldığı ileri sürülüyormuş. British Museum’a sormak lazım, onlar bilir.

Biz olmayan antik harikayı geziyormuş gibi anlatmaya devam edelim. Nerde kalmıştık?Sağ kanadın tepesinde ve Salmakis çeşmesine oldukça yakın bir yerde Afrodit (Venüs) ve Hermes(Merkür) tapınağı bulunuyor. 

Maussolos’un ölümünden sonra başa geçen karısı Artemisia’nın tüm Karia kentlerine hükmetmesine bir kadın olması nedeniyle karşı çıkan Rodoslular krallığı ele geçirmek için bir donanma hazırlarlar.

Ama Artemisia, kadın başıyla topladığı kürekçi ve savaşçılarla teçhizatlandırdığı donanmayı limanında gizleyerek şehrin diğer vatandaşlarını savunma için surlara gönderir.

images-3
Mousollos ve Artemisia’nın heykelleri, fotoğraf British Museum’da çekilmiş, (internetten)

Rodoslular gemilerini terk ederek surlardan içeri girerler. Artemisia denize açılan yapay bir çıkış yoluyla aniden donanmasını küçük limandan büyük limana geçirir. Askerlerine çıkartma yaptırarak terk edilmiş Rodos donanmasını alır ve açık denize çeker.

Kraliçe, kendi asker ile kürekçilerini Rodosluların gemilerine bindirerek Rodos’a yelken açar.

Rodoslular defne buketleriyle bezenmiş gemilerinin döndüğünü görünce kendi vatandaşlarının zaferi kazandığını sanarak düşmanı içeri alır. Böylece Artemisia Rodos’u alarak zaferini simgeleyen bir de anıt diktirir. Bu anıt tabi ki, kraliçenin iki bronz heykelinden oluşur.

Kraliçe ile vedalaşıp, bir gün kızkardeşi Ada için geri dönmek üzere 2247 yıl sonrasına, 16.yy’a gelelim. Sultan Süleyman’ın Rodos’a hücum hazırlığı yaptığı yıllara. St. Peter kalesinin (Bodrum Kalesi) önemini ve Türkler’in ilk hücumdan burayı alabileceklerini bilen haçlılar birliği kalenin tamiri ve saldıracak düşmana karşı gerekli önlemlerin alınması için Hospitaller şövalyelerini Halikarnas’a gönderir. Bunlar arasında Lyon’lu bir şövalye olan komutan de la Tourette de bulunur. Daha sonra Rodos’un alınması sırasında görevli olan bu şahıs Fransa’ya gelir ve anlatır.

img_9110
Mozole üzerine bir kitap olan Satyros ve Pytheos “iyi talih en yüksek mükafatı bahşetmiştir” diye başlar.

Şövalyeler Mesy’e (Bodrum) gelir gelmez kaleyi takviye işlemlerine başladılar ve kireç yapmak için gerekli taşları aramaya koyuldular. Bu iş için de en uygun malzeme liman yakınındaki ve evvelce muhteşem bir şehir olan Halikarnassos’un bulunduğu bir tarlanın ortasında taraçalar oluşturan beyaz mermer basamaklardan temin edildi. Böylece bütün bu mermer basamakları söküp attıktan sonra, kaliteli buldukları bu malzemeden daha fazla elde edebilmek ümidiyle toprak seviyesi üzerinde kalmış az miktardaki taş duvarları da yıkarak daha derinlere indiler.

Dört beş gün içinde büyük bir alanı yıkarak açtıktan sonra bir akşam üzeri mahzen girişini andıran bir açıklık buldular. Bir mum ile bu açıklıktan içeri girdiklerinde etrafı kaide, başlık, arşitrav, friz ve yarı kabartmalı kornişlerden oluşan mermer kolonlarla süslenmiş, geniş ve kare şeklindeki bir odaya girdiler.

Daha sonra bu odanın yanı sıra ikinci bir odaya geçen çok alçak bir kapı çıktı karşılarına. Burada içindeki çatı şeklindeki kapağıyla birlikte harika bir parlaklıktaki çok güzel beyaz bir mermerden yapılmış bir lahitin bulunduğu mezar odasıyla karşılaştılar. Fakat ricat borusunun çalınması üzerine mezarı açmaya fırsat bulamadan ayrılmak zorunda kaldılar.

img_9135
Mozole kadar müzede ilgi odağı olan Bella Sombra (güzel gölge) ağacı, Cevat Şakir Brezilya kökenli bu ağacın tohumlarını Paris’ten, bir zarfın arasında getirtmiş. Sekiz tohumun ancak altısını kurtarabilmiş gümrükten,

Ertesi gün döndüklerinde mezarın açılmış ve etrafındaki toprağın üzerine altın kumaş parçacıklarının ve aynı metalden yapılmış parıltıların saçılmış olduğunu gördüler. Büyük bir olasılıkla kıyılarda kol gezen korsanlar buluntudan haberdar olmuş ve gece gelerek mezarın kapağını kaldırmışlardı. Kendilerinin burada büyük bir hazine buldukları sanılmaktaydı.

img_9111
Bu rölyef ne anlatıyor, saçlarından tuttuğu kadına tekme savuran bu kalkanlı, çıplak asker de kim?

Böylece dünyanın 7 harikasından biri sayılan bu muhteşem mezar barbarların gazabına uğrayana dek iki bin küsür sene ayakta kalabilmiş fakat Rodos şövalyeleri tarafından bulunarak St Peter kalesinin onarımı için kullanılmış. Sonrası malum, Sultan Süleyman Rodos’u almış, Orta Çağ sanat ve edebiyatına ilham veren, Kutsal Kase ve Kral Arthur hikayelerinin kahramanları şövalyeler de evlerine dönmüşler.

Gelelim bu anıt mezar nerde? Bu tonlarca ağırlığındaki heykeller kuş olup uçmadı ya!

Maussolleion’un olduğu yerdeki kazı çalışmaları ilk defa 1857 yılında devrin sultanı 2. Abdülmecit’ten izin alan İngiliz arkeolog Charles Newton tarafından başlatılmış. Newton tarafından bulunan çok değerli ve önemli eserler şimdi British Museum’da sergileniyor. Şaşırdık mı? Hayır!

images-2
British Museum’dan

Anıt mezardan kalanları koruyan, en azından adres gösteren müze Carlsberg vakfının (şimdilerde Akdeniz Ülkeleri Akademisi olarak anılıyor) desteği ile Prf. Dr. Kristian Jeppesen’in başkanlığında 1966-1977 yılları arasında yapılan çalışmalarda oluşturulmuş, burda sergilenen eserlerin büyük çoğunluğu Danimarkalı arkeologlar heyetinin araştırmaları sonucu düzenlenmiş. Mausolleion açık hava müzesi Türk ve Danimarka hükümetlerinin işbirliği sonucunda planlanmış ve yapılmış.

7 Harikadan biri olduğunu, Mausolleion ve onu yapan ünlü sanatçılar hakkında çok önemli bilgileri bize nakleden Latin yazarları Plinius ve Vitrivius’den öğreniyoruz. 16yy başlarında anıt tamamen ortadan kaybolduktan sonra bu kaynaklar yapının orijinal görünümünün ne olduğu hakkında bize fikir verebilen tek yaşayan kanıtlar haline gelmişler.

Yazının başında, dünyanın bütün nimetlerinden, hatta günlük hayatta kullanılan en temel şeylerden bile uzak durarak kendini özgürleştiren Kinik Diogenes ile Mausollos arasında geçen, kurgu dialoğa dönecek olursak; bugün hala aynı soruları soruyor, aynı cevapları arıyoruz. Nasıl daha mutlu ve anlamlı yaşayabilir(dik)iz? Görünenin ötesinde anıtın Mausollos’a ne yararı olacağını öğrenme şansımız yok. Belki ancak, Diogenes’in son sorusuna verdiği cevabı tahmin edebiliriz. Ben bilgi diyorum.

Antik dünyanın yedi harikasına topluca bir bakış attıktan sonra, Myndos Kapısına, Karya prensesi Ada ve Makedonya İmparatoru Büyük İskender ile kesişen hayatına bi bakmaya gidiyoruz.

img_9290
Şehir mezarlığından sola dönüce Büyük İskender caddesi, bakalım Myndos Kapısını bize kim açacak?

 

Dünyanın 7 harikası

1– Bir Amazon tarafından kurulan Efes’teki Artemis tapınağı

2– Karia’daki Mausolleion

3– Rodos’taki Colossus heykeli

4– Pheidas’ın Olympia’daki Zeus heykeli

5– Memnu’nun Ecbatan’da yaptığı kraliyet sarayı

6– Babil’de Semiramis tarafından yaptırılan duvar.

7– Mısır piramitleri

 

Yelda Ugan S.

17/06/2020, corona günlüklerinden

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pazar

Corona Günlüklerinden,

IMG_2743

 

“Teyze senin ne işin var pazarda? Biz yaparız senin alışverişini” Yaşlı kadın beline koyduğu elinden güç alarak doğruldu “Sen nerden bileceksiniz benim ne alacağımı” diyerek polis memuruna bir güzel çıkıştı. “Ama senin evden çıkman yasak, kaç yaşındasın sen?”  diye sesine eklediği bir tık daha sabırlı bir yumuşaklıkla sordu polis. Yaşlı kadın başını kereviz tezgahından kaldırmadan “67 yaşındayım” dedi.

“Rakamların yerini değiştirmiş olmayasın hanım teyze” diye pazarcılar kendi aralarında fısıldayıp gülüştüler. Yok be ya!” dedi her cuma adaya gelen Keşan’lı İbrahim, yirmi yıldır ceviz alır benden, teyze sekseninden aşağı çıkarsa ben bu işi bırakırım. Yine gülüşüp hep beraber çaylarını karıştırıp höpürdeterek içtiler.

Polisler teyzeyi ikna edemedi, bari çabuk olsun diye torbalar ellerinde hepi topu on tezgahlık pazarı yaşlı kadınla en az üç kere tavaf ettiler. Teyze daha da ağırdan aldı. “ellediğini alacaksın” diyen faytoncu Celal’e aldırmadan her bir elmayı tek tek elledi, maskesini çenesine indirip maydonozları, fesleğenleri koklayıp tazeliklerini test etti, çileklerin tadına bakarken lateks eldivenlerinde kırmızı lekeler kaldı. Allahtan evi yakındı teyzenin, hemen yokuş başındaydı. Evine kadar eşlik eden polis vedalaşırken sıkı sıkı tembih etti tekrar “bak bir daha evden çıkmak yok, bizi arayacaksın oldu mu?” Bu sefer ses tonu daha az yumuşak ve kararlıydı.

Polisler bunu bugün defalarca yaptılar, sürek avına çıkmış gibi etrafta ne kadar yaşlı kadın ve erkek varsa toplayıp evlerine kadar eşlik ettiler. En zoru da adanın dik yamaçlı kuzeyine, istanbul’a bakan tarafına gidip gelmek, orda oturan yaşlı ada sakinleriyle uğraşmak oldu.

Yolda belki on kere duruyor, eteklerine konan uğur böcekleriyle konuşuyor, bahara metiyeler düzüp bir salkım mimoza koparmamız için ateşkes ilan ediyorlardı. Pazarda direnen teyzeler uzlaşmacı bir tavırla arayı düzeltme yolları ararken solukları kesiliyor, uzun molalar veriyorduk. 

Bir sonraki cuma daha sıkı önlemler aldık, hafta boyunca camiden anonslar yapıldı, durum vahimdi, evlerinden çıkmayacaklardı. Arayacaklar, ne gerekiyorsa biz yapacaktık. Karakolun önüne sandalyemi attım, teyakkuz halinde bekliyorum. Açık pencereden telefonun kulak tırmalayan tiz sesini duyduğumda gün öğlen olmuştu. Oturmaktan uyuşmuş bacaklarımın üzerinde şubeye kadar zorlanarak yürüdüm. Denizden gelen rüzgar fırsatı ganimet bilmiş, her yerim tutulmuştu, altına oturduğum yaseminlere de güneş vurmuş mis gibi kokuyorlar, içim geçmiş. Ensemi ovalayarak açtım telefonu.  

Kilisenin arkasındaki beyaz, bakımsızlıktan çatısındaki dantel oymaların yer yer dökülen ahşap konaktan aranıyorduk. Titrek sesinden hemen tanıdım, emekli ağır ceza avukatı Mümtaz bey karısı Muteber hanımı ihbar etmek için aramış. Sadece karısı olsa, doktorun zevcesi Feride hanım ve Madam Eleni, hani Kapalıçarşıdaki kuyumcu, kuvvetli bir öksürük krizine tutulup konuşmanın sonunu toparlayamadı adamcağız, beraber gitmişler pazara. Telaşla dışarı çıkıp, devriyedeki arkadaşları aradım. Bu işte bir bit yeniği olduğunu anlamalıydım, bunca saat..

Devriye gezen arkadaşlarla olay yerinde buluştuk. Sanırsın adalı kadınların kabul günü, sohbet muhabbet gırla gidiyor. Sosyal mesafe filan hak getire, herkes çantasından envai çeşit poaça, ıspanaklı, pırasalı börek, (yaban mersinli olanına bayılırım) kurabiye çıkarıp birbirine ikram ediyor. Pişirirken hijyene çok dikkat etmişler. Gönül rahatlığıyla yiyebilirmişiz. Evi her gün kloraklı sularla siliyorlarmış, yakında coronadan değil, çamaşır suyundan zehirleneceklermiş. Allah gecinden versinmiş. “Haydi hanımlar toparlanın” dedim en sert polis sesimle “gidiyoruz.”

Yelda Ugan S.

09/06/20, yine evden