Amarula

Sabah başlıyorduk içmeye, ayıp olmasın diye Türk kahvesi de söylüyorduk D plajda. İspanya’dan getirmiş, kahvemize karıştırıyor sahile iniyorduk beraberen. Büyüksün amarula, büyülüsün! Aylardan Ekim’di, yalılardan Bitez. Sahili çevreleyen begonvillerin arasından Kos adasını, beyaz yelkenleri, lacivert Ege’yi, güneşi ve seni gördüm, sen de beni. Nice yaşlara, nice yıllara arkadaşım. Halbuki kırık buzlarla servis yapacaktın, daha sular buz tutmadan…:))

Serap Ökan’la

Bursa otogarındayım. Muavin ve kaptan vedalaştılar. En önde oturuyorum, direksiyonu kollarıyla çepeçevre saran kaptanın arkasında. Seyitmiş çocuğun adı. Yirmilerinin başında daha, belki de değil, yaşları pek tutturamam, o yüzden de tahminimden küçük söylerim hep. Yola muavin değişikliğiyle devam edecektik, görünen oydu. Mükemmel yanlış anlamalarımdan biri daha. Kaşla göz arasında direksiyonu başka bir kaptan kollarıyla sardı. Seyit yine servis masasını koridorda gezdirirken bir aşağı bir yukarı, tanıdık bir yakınlıkla sordum. Sıcak suyu yine yok. Çayı, kahvesi hak getire. Onun tek yolcusu, kaptanı. Diğerleri gelip geçici.

Manisa’ya gidiyorum. Epik bir yolculuk hayaliyle kuruldum bu koltuğa, “en önden olsun” dedim, bankonun arkasındaki yelken kulaklı, içe çökmüş avurtlu, kavruk suratlı adama. Bir tek gözleri onun gibi değildi. “Lütfen!” dedim, ona benzemeyen gözlerinin hatırına. Geniş ekranda yolu seyretmek istiyordum. Ne yazmak ne dinlemek ne de okumak. Ama olmadı, boz bulanık gökyüzü floresan bir lamba gibi uzun ve sıkıcıydı. 

Balıkesir’e ramak kala Değirmen Boğazı‘nı tanıdım. Demek hala eski yoldaydık. Bağlar bozulmuş, pamuk tarlaları boş, yaşlı zeytin ağaçları Asteriks gibi yarım fıçılarda bekleşiyorlar, bir düzine kadar varlar. Kim bilir nereye kök salacaklar bu yaştan sonra. Olmadı, o aradığım tadı yine bulamadım. Bir zamanlar ne kadar da vazgeçilmez olduğunu dahi unutmuş eski yol. Demans geçiriyor, kim olduğunu bile hatırlamıyor. Soracak kimsecikler yok, bütün restoranlar kapalı, gelene gidene el eden incir tezgâhları boş, halbuki kavun olur daha, üzümün de zamanı buralarda. 

İyice yaklaştık, son umudum Spil bile bana mısın demedi, uyukluyor, çekmiş üstüne kalın sisten bir yorgan, puslu bir takke, al sana en epiğinden bir otobüs yolculuğu.

Oğlum karşıladı beni, teyze deyip duruyor münasebetsiz. Kocaman olmuş, sağ kulağında kurşuni, metal bir küpe, hem telefonla konuşuyor hem direksiyonla dans ediyor adeta, akşama arkadaşlarıyla program yapıyor. Hafiften bozuluyorum. Artık dizimizin dibinde oturmuyorlar. Yalvarırdık annesiyle, iki dakika gitsinler diye, ne isterlerse yapar, dondurmaları uzatırken “bu son,” derdik yalancıktan. Artık dolaysız bir ilişki kurmanın ya da üstü kapalı bir suç ortaklığı beklemenin bir alemi yok. Ergen onlar.

Sevdiğim yemekler anne elinden, demek bekliyorlarmış beni. Salonda oturduk, ince belli bardaklarda çay içtik, komşular geldi hoşgeldine. Bir gözüm bir kulağım hep onda, evde olmak gibi bir şey. Hatta bir tık üstü, onun evinde, misafirlikte.  

Ben İzmir’i onunla tanıdım ve sevdim, yarın gidiyoruz. Körfezde bir “Paris Havası” almaya. Tıpkı yıllar önce gerçeğini de ilk kez beraber soluduğumuz gibi.  

Yan yana veyahut gelişi güzel park etmiş, hatta eserlerden birinin önüne kadar girmeyi başarmış pusetler vardı girişte. Bebekler, gençler, öğrenciler, çocuklar, kadınlar ve erkekler; sergiye ilgi muazzam! Dışarda hava çok güzel olmasına rağmen İzmirliler maaile buradalar. Kordon’a bakan yüksek tavanlı tarihi bina eski Fransa konsolosluğu. Fransız hükümeti Arkas Holding‘e tahsis etmiş binayı, ev sahipleri de bugünlük bize.

Orta yaşın epey üstünde iki kadın, “anlamasak da fotoğraflara ve resimlere bakmak bile yetti,” diyerek günün kalan kısmını yine buralarda geçirmek üzere muhtemel Alsancak’tan girdikleri sokağın deniz tarafına döndüler. Biz de öyle yaptık. Prado ve Reina Sofia müzeleri geldi aklıma, bedava girecekleri saati bekleyen yaşlıların uzun kuyrukları. Ben mahallemde o kadar yaşlıyı bir arada ancak seçim günleri görebiliyorum ne yazık ki.

Sergi 45-68 yılları arasında Paris’te bulunmuş Türk sanatçıları bir araya getiriyor. Bu kentin 2. Dünya savaşından sonra sanatçılara tanıdığı özgürleştirici fırsatlar dışardan her ne kadar hoş görünse de içerde onları nasıl yaktığına bir bakıp çıkacağız. 

İlhan Koman’ı hemen tanıdı, “Akdeniz Heykeli” deyince ben de aydım. Tüneldeki Yapı Kredi yayınlarının ikinci katında sergileniyor şimdi. Vahşi bir hayvan gibi, ya da azılı bir minotor. Halbuki o kapalı yer sevmez, dışarda olmak ister, gelene geçene, kara, yağmura, güneşe, rüzgâra karışmak. Akdeniz onu adı, hürriyet. 

Yaklaşık elli küsür sanatçı arasından, hakkında az da olsa bir şeyler bildiğim, tanıdığım, adlarını daha önce duyduğum bir kaç sanatçının mektuplarından, defterlerinden veya günlüklerinden yürüttüğüm alıntılar. Belgeler de cabası.

Güzin Dino’nun kaleminden, 

17. yy. dan kalma Schola Cantorum aile pansiyonu 

Dünyanın dört bir yanından farklı alanlarda Frankofon öğrencileri iki yıllığına Fransa’ya davet eden bir programla Türkiye’den ilk giden ressam Avni Arbaş oluyor. Arbaş bu pansiyonda bir oda kiralıyor. Zamanla birçok sanatçının, aydının bir tür komün hayatı yaşayacağı bu pansiyon Paris’teki Türk kolonisinin ve Türkiye’den gelen aydınların buluştuğu önemli adres.

Nurullah Berk’in bir sergi öncesi yolladığı mektuptan.

Sergiye Türkiye de iştirak ediyor, resimler Ege vapuruyla Marsilya’ya geliyor. Türk sanatı ilk olarak Avrupa’nın büyük bir merkezine ayak basmış olacak. Tesirin mükemmel olacağına kaniyim. Garp sanatının bir hayli bocaladığı ve dejenere olduğu bu sıralarda resim Rönesans’ı, acaba bizden mi gelecek. Buna inanacağım geliyor. Ex Orient Lux bir kere daha doğru mu olacak.

Sabahattin Eyüboğlu Sorbonne’da felsefe doktorasına başlıyor. Varlık dergisine Paris mektupları başlığında düzenli olarak yazı yolluyor.

Bugünün Türk Resmi, Dünün Türkiye’si sergisi açılıyor.

Sergiyi hazırlayan Nurullah Berk Fransa’da karşılaştığı ortamı anlatıyor.

Paris dünyaya susamıştı. Dünya sanatının, evrensel fikir akımlarının rahatlıkla yayıldığı bu şehir, savaştan kurtulur kurtulmaz gözlerini dışarıya, başka memleketlerde olup bitene çevirdi.

İlhan Koman 45 sonrası Devlet güzel sanatlar akademisinin burslu gönderdiği ilk öğrenci grubunda. “Aslında desen çizmekten kurtulmak için desen çizerdim. Anekdottan, doğa taklidinden kurtulmak için binlerce desen çizdim.” diyor, Paris anılarında.

Nedim Günsür, “ben uzun ve zengin geleneği olan, sorunları başka bir toplumun insanıydım. Sanat, kuramlardan değil, yaşamdan kaynaklanıyordu. Kendi yaşamımdan yola çıkmalıydım. Bir Fransız gibi tavır alamazdım. Benim tavrım başka olmalıydı.”

Londra’da eğitim gören Can Yücel Paris’e gelir,

“1948 lerde resmi çok sevmiştim,

Natürmort olacaktım neredeyse.”

Aralarında Atilla İlhan’ın da bulunduğu bir grup genç Türk aydın Nazım Hikmet’i kurtarma ve eserlerini yayma komitesini kuruyor bu sayede Aragon, Sartre, Beauvoir, Camus, Picasso, Montand gibi isimler Hikmet’in özgürlük savaşına destek veriyorlar.

Bir mektubunda Şadi Çalık, “İşte Paris, uzun senelerin rüyası fakat hala sükût ediyor. Ne zaman konuşacak, herhalde ben Fransızca öğrenince.”

Abidin Dino Picasso’nun seramiklerinin çoğaltıldığı Madura seramik evinde çalışmak üzere Güney Fransa’daki Vallauris kasabasına gidiyor.

Picasso’nun ilk hareketi vazonun boynunu sıkmak oluyor, sonra usul usul darbeler vuruyor, gözleri bir manyetizmacının gözleri; hareketleri, ameliyattaki bir cerrahın hareketleri. Bir de bakıyoruz elinde bugüne değin yaptığı en güzel güvercinlerden biri.”

Fikret Mualla Sainte Anne akıl hastanesinde alkol tedavisi görürken resimli günlük tutmaya başlıyor. Abidin Dino tarafından Albastı günlüğü olarak isimlendirilen bu defterdeki resimler, notlar, aforizmalar sanatçının en etkileyici çalışmaları arasında yer alıyor.

Nazım Hikmet Paris’e geliyor, sürgünde yaşayan Fahri Petek’in kamerasıyla ölümsüzleşiyor.

Kuzgun Acar’ın eşi Münire’ye yazdığı mektuplardan. “Burası yorgun, bezgin Türk dolu, kızlı erkekli. Çoğu hatta hepsi Paris’te ne olacaklarına karar vermek üzere gelmişler. Kararsızsan, galiba karar fırsatı vermeyen şehir burası yeryüzünde. Paris’i sevmek istiyorum ve beceremiyorum.” 

Selim Turan anlatıyor. “Fransa’da “yüzde bir” diye bir kanun var. Milli eğitim için yapılan binaların yüzde biri sanata ayrılır. Bunun için bir bina, bir mimar ve bir sanatçı olacak. Biz kendilerine “Beş kişiyiz. Bir binanın neresine, hangimiz ne yapabilirsek onu uygulayacağız. Tek bir eserle katılmamıza gerek yok. Aynı parayı alırız fakat daha fazla eser ortaya koyarız” dedik. Bu sözlerimiz üzerine bize 10 okul birden verdiler. Okulların girişlerini, konferans salonlarını ve yemekhanelerini resimledik, bahçelerine heykeller yaptık. 

Nihayetinde Art Turc sergisi açılıyor, resim, heykel, baskı kategorilerinde tüm Türk kolonisi sanatçılar sergiye katılıyor.

Eleştiriler pek iç açıcı olmuyor maalesef. Mistikten ve efsaneden uzak, somut ve yaşanmışlık arayan eleştirmenler hayal kırıklığına uğruyor.

“Her Türk sanatçısının arkasında ya etkisi altında olduğu ya da tarzını andırdığı yabancı bir ressam seziliyor.”

“Fransız etkisi Türk sanatında bugün de sezilmektedir. Şimdi, her tarafta olduğu gibi Türk sanatında da realizmin yanında geometrik ve soyut resim yer alıyor.”

“Binlerce kilometre uzakta bambaşka medeniyetlerle birbirinden ayrılmış ressamlardaki bu ortak ifade tarzı soyut sanatın olağanüstü yayılmasının neticesidir.”

İlhan Berk tercüme bürosunda çalıştığı Ziraat bankası tarafından bankacılık alanında kullanılan terminolojiyi öğrenmesi için Paris’e gönderiliyor. 

Günlüklerinden alıntılar. “Avni korkunç yalnızlık içinde. Resim Avni’yi tekeline almış, konuşurken, otururken de buyruğunu resim sürüyor. 20 yıldır Avni belki de başını pencereden çıkarıp Seine’e bakmamıştır. Resim korkunç ağır basıyor.”

Devam ediyor, Cihat Burak ha keza…Büyük tuvaller istiyor Cihat, çalışmak için. Ama pahalı. Odayla, boyayla, Seine’le, İstanbul’la sarmaş dolaş yaşıyor. Çıktık, bir Yunan lokantasında etli yahni yedik.

Selim Turan’a gittim. Büyük bir oda. İnce bir karısı var. Biz resimlere baktık, konuştuk, o da akvaryumdan gözünü ayırmadı. Ona, bir ona baktı iki saat kımıldamadan. Selim’e tablolarını yaşamlarını sordum, bilmiyorum dedi. Bir öyküleri var mı dedim. Anlatamam dedi.”

“Paris’te otlar, ağaçlar gibiyim. Sıkılmıyorum. Paris en insan yönümü yani sıkıntımı elimden aldı.”

“Kuzgun’un desenlerini gördüm, karısı ipince.”

Art Turc sergisi Avrupa’da arz-endam etmek üzere yola çıkar, 

Brüksel ve Paris’te beklenilen ilgiyi göremeyen sergi ardından Batı Berlin ve Viyana’da açılır. Gösterildiği her ülkede yoğun eleştiri alan çalışmaların “ulusal bir karakteri yansıtmadığı” belirtilmiştir.

“…motiflerin biraz safça birikimini, bölmeli ayırma temayülünü Doğu ruhuna bağlamak mümkün. Fakat bu Türk ressamların büyük çoğunluğu açıkça soyut üsluba taraftar, bazıları geometrik bazıları lirik. Bununla beraber yakından incelenirse hepsinde İslam sanatının göz kamaştırıcı arabesklerini modern bir anlayışa aktaran, Doğulu niteliği inkâr edilemeyecek şekilde belirgin renk uyumları, duygusu ve simetrik ritimler keşfediliyor. Görülüyor ki, en modern sanat bile insanlığın derin hissiyatını oluşturmuş yüzlerce yıllık heyecanlardan ve deneylerden faydalanmaktan geri kalamamaktadır.”

Hani yaşanmışlık arıyordunuz? Mistikten ve efsanelerden uzak.

Paris havası herkese iyi gelmemiş anlaşılan, özgüven ve özgünlük çok az sanatçıya nasip olmuş. Filiz Akın’dan dinlediğimiz Türk filmlerinin unutulmaz repliği de bize oralar hakkında hakikaten zengin olasılıklar sunacak, hayali hikayelere inandırarak ve merakımızı cezbedecektir. “Ailem beni hava değişimine Avrupa’ya gönderdi.”

Spil beni çağırıyor, emre amade bulutlar doruklarında saf tutmuş bekleşiyorlar dağın. İşaret bekliyorlar, yüklerini boşaltacak, gidecekler buralardan.

Kıyı Ege’den sert bir rüzgâr esmeye başladı. Bulutlar kararsız ve huysuz. Biz de gidiyorken buralardan lodosun eli kulağında. Az huysuzdur benim arkadaşım, delisi dışarda, sivri dilli, sevmez böyle kirli masaları, çirkin kokuları. Yine de kötü bir otogar çayı içerken dinledi beni. Sonra yol boyunca da dinledi, oraya varınca da.

Sabah başlıyorduk içmeye, ayıp olmasın diye Türk kahvesi de söylüyorduk D plajda. İspanya’dan getirmiş, kahvemize karıştırıyor sahile iniyorduk beraberen. Büyüksün amarula, büyülüsün! Aylardan Ekim’di, yalılardan Bitez. Sahili çevreleyen begonvillerin arasından Kos adasını, beyaz yelkenleri, lacivert Ege’yi, güneşi ve seni gördüm, sen de beni. Nice yaşlara, nice yıllara arkadaşım. Halbuki kırık buzlarla servis yapacaktın, daha sular buz tutmadan…:))

Serap Özkan,

Yelda Ugan S.

19/11/22, gidelim mi buralardan:))

Ben Suat Derviş

Gazetecilikte yaptığım röportajlar beni hayatın gerçekleriyle karşı karşıya getirdi. Ben gazeteci olduktan sonra gerçek eserlerimi yazmaya başladım.” 

Suat Derviş

Eylül’ün son günleriydi. Sabahlar artık serin, ince de olsa hırkasız çıkılmayan günlerden. Güneş cömert yüzünü yine aşağıdaki mahlukatın üzerinden esirgemese de gölgeler ısırıyor. Hava nihayet kuru ve gökyüzü sirkeli sularla silinmiş bir cam kadar parlak. İstikamet, Meşrutiyet caddesiyle Sahne sokağı birbirine bağlayan Avrupa pasajı. Bir kat yukarı çıktık; uzun, nişli ve geniş pencerelerden ansızın komşunun heykelleriyle burun buruna geldim. Beyoğlu’nun muzipliklerinden biri işte!. Nerden buluyor bu kadar şeyi anlamıyorum, bunca sene gez gez bitiremezken, o beni şaşırtmaktan, hayrete düşürmekten, her seferinde kendine hayran bırakmaktan vaz geçmedi.    

Avrupa Pasajı

Serginin açılışına yarım saat var. Hazzopula Pasajı yine küskün, in cin top oynuyor, bir ruhsat sancısı mı tutmuş neymiş, belediyeyle yine nane molla olmuşlar. Biz de Elifimle Han Geçidi çıkmazında, Meryem Ana Kilisesinin parmaklıklarına nazır güzeller güzeli bir garsonun ilki Türk, ikincisi demleme ve de üstüne üstlük ikramımızdır diyerek bizi şaşırttığı kahvelerimizi içtikten sonra ver elini sevgili Suat Derviş.    

Burada, sergiden derlediğim ya da bire bir arakladığım notlar aşağıda isimlerini listelediğim güzel insanların emeği. Onlara sonsuz teşekkürlerimi sunarak bende kalanları ceplerimden çıkarıp, olduğu gibi sıralıyorum.

Orta yaşları

Kendini yazarak var eden Suat Derviş’in anısına.

Küratör Eda Yiğit

Araştırmacı Serdar Soydan

Araştırma Destekçisi Seval Şahin

Sanatçılar Derya Ülker, Emin Çelik, Eşref Yıldırım, Figen Aydıntaşbaş

Destekçiler İthaki Yayınları ve Sanat Kritik

Grafik Tasarım Ece Eldek

Gençliği

1901-1972

İstanbul’da doğdu, Tıp profesörü İsmail Derviş Bey’in kızı. Evde özel eğitim aldı, Kadıköy Numune Rüştiyesi ve Bilgi Yurdu’nda devam etti. Konservatuar Eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya gitti ve piyano dersleri aldı. Edebiyat fakültesine yazıldı ve felsefe dersleri almaya başladı. 

İyi bir yazar olmanın olmazsa olmazlarından biri de felsefeyle olan yakın teması. Nasıl bir ufuk açıyor insanın önüne, anlayışını, hayretini ve hayranlığını arttıran. Kah büyülese kah kanırtsa da, şüpheli bir gerçeklikle yapıyor bunu.

Hayali ve renkli düşünceleri Küçük Çamlıca’da çocukluğunun geçtiği ilk yıllarda bu tabiat içinde gelişti.

Kim bilir nasıl güzeldi o yıllarda, “kırk kocadan arda kalan bakire İstanbul” ve kim bilir, görünenin ardında neler yaşandı o havalı konakların karanlık odalarında.

3 Teşrinievvel (Ekim) 1920 adının matbuatta ilk olarak görüldüğü tarih, Alemdar gazetesinde “Hezeyan” başlıklı bir mensur. “Zevkten, eğlenceden, ümitten, gayeden uzak yaşıyorum. O kadar yalnız ve boşum ki… Ne kalbimi tatlı, geçici bir heyecana uğratan küçük, munis bir sevgili, ne bütün mevcudiyetimi sarsarak beni sarhoş eden bir aşk ne de sükûn ve teselli veren fırtınasız, saf bir merbutiyet. Kimseyi sevmiyorum veya herkese karşı muhabbetle doluyum, fakat ruhumda birbirinden ayırdığım, birbirinden kuvvetli bulduğum hiçbir bağ yok.”  

Cümleleriyle başlayan bu yazı Nazım Hikmet tarafından kendi bilgisi olmadan gazeteye verildiği söylenir.

Hezeyan, hakikaten yeni yeten bir genç kızın kendine bile yabancı, dalgalı ruh hali. Ancak bu kadar kuvvetli bir kalemle anlatılabilir. 

Arkasından kara Kitap gelir ve tefrikalar halinde dört hafta boyunca yayınlanır. Yazarın sonraki yıllarında Kara Kitap, Ne bir ses ne bir nefes, Buhran Gecesi, Fatma’nın günahı, Dirilen Mumya eserleriyle gotik roman türü içerisinde değerlendirilir.

Hemen aklıma Mary Shelley ve ölümsüz eseri Frankenstein geldi. İki kadın da gotik tarzda ilk kitaplarını aşağı yukarı aynı yaşlarda yazmışlar. Hezeyan sonrasına yakışır bir tarz. Baş edilemeyen karanlık duyguların tekinsiz bir kahkahası.   

Fosforlu Cevriye

24 Ekim 1921 Yeni Şark gazetesinde yazmaya başlar. Gazete Suat Derviş’i Almanya muhabire si olarak tanıtır. 

Lisanın gücü derdi rahmetli babam.

28 Nisan 1927’de yayımlanan “Denize Söyledikleri” başına iş açar. “Dini tahkir etmek” ten dava açılır.

Şaşırdık mı? Hayır.

30’ların başında Suat Derviş’in Almanya macerası Hitler ve Nasyonal sosyalizmin yükselişi, babası İsmail Derviş’in ölümü ve ailesinin evlerini bir yangında kaybetmesiyle sona erer.

Ard arda gelen felaketler

33 yılında Türkiye’ye döndüğünde hem kendisini hem de ailesini geçindirmek zorunda kalır. Ancak yine de geçinemez ve bir fabrikada çevirmen olarak çalışmaya başlar. (Kalem emekçilerinin hal-i pür melalini iyi anlatır bu durum)

Kaygılandıran ve bıkkınlık veren üzüntü verici durum, hal-i pür melal. 

35’den itibaren röportaj dizileriyle de ünlenir. “İstanbul halkı nerelerde oturur?”, “Düne nazaran nasıl yaşıyoruz?”, “Mektebe hasret çocuklar”, “Çalışan kadınlarla konuşuyorum”, “Türk kızları nasıl iş bulur”, gibi çocukları ve kadınları merkeze alan çalışmalar. Bu röportajlar bir dönemi, bir toplumu kayda geçirmekle kalmaz edebi bir lezzete sahip ve akıcıdır.

Röportajlar kitap olsa keşke, sergide birkaç gazetenin yatık duran sarı sayfalarından okumaya çalışsam da olmadı. Yarım kaldı. 

Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röportajları, hikayeleri, romanları yayımlanmaya başladı. Reşat Fuat Baraner ile Türkiye’de Toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından Yeni Edebiyat dergisini yayımladılar. 

Suat Derviş’in yanı sıra Nazım Hikmet’den Behice Boran’a, Sabiha Sertel’e kadar uzanan, Marksizmi dünya görüşü olarak benimseyen ilk temsilciler. 

1944 tutuklamaları sırasında dört yıl önce evlendiği eşi Baraner’i, TKP genel sekreterini sakladığı ve yasa dışı Türkiye Komünist Partisine katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkum edildi. Ardından Fransa’ya giderek 1953-1961 yılları arasında Paris’te yaşadı. 

Yine yeniden çareyi yurt dışında bulma çaresizliği, ne büyük kayıp.

Dergi 1941 yılı sonunda kapatılır ve dergiyi çıkartanlara dava açılır. Suat Derviş bu dava sürecinde, 10 Temmuz 1942’de doğum yapar. Fakat bebeği bir gün sonra ölür. Annesini de o yaz kaybeder. Acılar, felaketler üst üste gelir. Kocası Baraner özgür kalması sakıncalı bulunur ve bir tür gözetim altına kırkından sonra ‘asker’ e alınır. 

41, 43 yılları arası Derviş nerdeyse hiçbir şey yazmaz. Dahası yargılandığı dönemde kimse onun imzasının dergi yahut gazetesinde yer almasını istemez.

43 sonbaharında bir Yeşilçam klişesi haline gelecek “zengin kız fakir oğlan” çatışmasını en can yakıcı en yürek burkucu şekilde Sınır romanıyla işler.

Bir istibdat dönemi daha. Ve arkasından gelen ağır melodram türünde yazılmış bir roman tesadüf olamaz.

Romanlarındaki kadın karakterler, kendisi gibi mücadeleci, güçlü, bedenen, ruhen ve zihnen özgür, topluma, aşka, başkaldırabilen bireyler. Onu ve eserlerini farklı kılan da bu. Gotikten (Kara Kitap) polisiyeye, tarihi romandan, toplumcu-gerçekçi eserlere kadar her türü denemiş, üstüne üstlük hepsinde de belli bir başarıyı yakalamıştır.

Kadın hakları savunucularına, sınıf mücadelesine gönül verenlere, aşkın karanlık dehlizlerinde kaybolmak isteyenlere seslenebiliyor aynı anda.   

Ne büyük bir zenginlik, erkek aklının hakim olduğu bu dönemde o akılları taklit etmek ya da yargılarından korkmak yerine Marksist görüşünden vazgeçmeden aşkı da var etmiş, feminizmi de. Litvanyalı anarşist yazar Emma Goldman’ı, o ölümsüz sözünü hatırlattı. “Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir.” 

“Büyüyüp aklımı başıma aldıktan ve etrafımı bana gösterdikleri gibi değil, kendi gözlerimle görmeye ve kendi tenkit kabiliyetiyle tetkike başladıktan sonra yazdıklarımı beğenmez oldum.” Naci Sadullah’a verdiği bir röportajda böyle söyler. Son senelerde okudukları sorulduğunda heyecanla, bir çırpıda şu listeyi sunar. 

Sabahattin Ali Kafa Kâğıdı

Nazım Hikmet Duvar

Kemal Tahir Ayıngacı 

Sait Faik Semaver  

Ben de alıverdim listeme. Mesela hiç Kemal Tahir okumamış olabilirim.

42’den itibaren her şey tüm hayatı tepetaklak olur. Liz Behmoras’ın Suat Derviş: Efsane bir kadın ve dönemi başlıklı biyografisinde etkili bir şekilde adeta bir roman sürükleyiciliğinde anlattığı bu dönemde yukarda da alıntıladığım gibi annesini kaybeder, kocası önce ayak altında dolaşmaması için askere alınır. Sonra kaçıp bir sene kadar Mühürdar’da bir tavan arasında saklanır. Fakat en nihayetinde yakalanıp hapse atılır. Suat Derviş de yardım ve yataklıkla, gerçekleri saptırmakla suçlanır. 

Okumam gereken bir biyografi daha.

Suat Derviş’in daktilosu

Derviş, sorgulandığı ve sekiz ay hapis yattığı Ankara’dan İstanbul’a döndüğündeyse onu zorlu bir mücadele bekler. Zira komünist olarak fişlenmiş, devletin komünizmi bir tehdit olarak gördüğü, komünistlerden korktuğu bir dönemde bu durum onun edebi kariyerini de hayatını da zora sokmuştur. 42’den sonra pek çok takma isim kullanmak zorunda kaldığını, zira pek çok gazete sahibinin eserlerini imzasıyla yayınlamaktan imtina ettiğini belirtir.

Devlet korkar mı? ‘düşman’ olmadan devlet olmaz mı? 

53-62 yılları arasında vatanını terk etmek zorunda kalır. Siyasi ortam, ‘kızıl’ olarak fişlenmiş sanatçılar üzerindeki baskı tahammül edilemez bir hal almıştır. 62’de yeniden ülkesine döner.

Bu yıllarda yazdıkları ne yazık ki çok sonra, doksanlı yılların ortasından itibaren ilgi devşirecek, iki binlerin başında ardı ardına basılmaya başlanacaktır.

İyi ki basıldı.

62 sonrasına ait az şey biliyoruz. Behçet Necatigil’e gönderdiği mektubunda, “iş bulduğum her gazete ve dergide müstear isimlerle yazıyorum,” der.

Müstear, takma isim demek, fakat mahlastan farkı, bu bir zorunluluktur.

Derviş, “gazetecilikte yaptığım röportajlar beni hayatın gerçekleriyle karşı karşıya getirdi. Ben gazeteci olduktan sonra gerçek eserlerimi yazmaya başladım,” derken geceleri köprü altında yatanları, ekmek parası için bedenini satanları, dilencileri, sakatları, sokak çocuklarını ve her şeyiyle çöken pis kokular neşreden bir İstanbul’u kasteder. 

İstanbul’da öteki olmak!

Yine bu dönemde Son Posta adına Montrö’ye, Boğazlar Sözleşmesi görüşmelerini takip etmeye ve Tan adına Sovyet Rusya’ya gider. 

Yine dilin ve gazeteciliğin gücü, ne mutlu ona.

Tam otuz bir roman!

Üstelik 32-53 tarihleri arasında sadece roman da yazmamıştır. Pek çok çeviri yapmış, birkaç yüz öykü yayınlatmış, köşe yazıları, röportajlar, fıkralar ve oyunlar kaleme almıştır. Cumhuriyet, Son Posta, Tan ve Bugün gazetelerindeki röportajlar son derece dikkat çekicidir. Sayıları iki yüze ayrılan bu röportajlar iki temel gruba ayrılabilir. Kadınlar ve çocuklarla ilgili ve Şehre, şehrin karanlığına, görülmeyen ve görülmek istenmeyen yüzüne dair röportajlar. 

Senin gibi hem yüce gönüllü hem öfkeli kalabilir miyiz?

Biz şimdi İran’lı kadınların protestolarına destek veriyor, 13 Eylül’de öldürülen Mahsa Amani için, saçlarımızdan bir tutam kesiyoruz.

Yelda ugan S.

30/10/22 Beyoğlu

7. Kıta2

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz.

img_0078
Piotr Uklanski, çalışmalarında genellikle hoyrat bir mizah duygusuyla imgelerin kışkırtma, birleştirme ve ayırma gücünü kullanıyor.

 

Geleneksel toplumlardaki şamanların işi günümüzde sanatçılara düşüyor. Haydi bakalım dünyanın dilini insan diline çevirin! Uzaklardan bize haber getirin! 16. İstanbul Bianeli’nin ikinci mekanı Pera Müzesi, sergilenen eserler daha çok geçmişe ait, hatta sanatçıların çoğu artık hayatta değil. Çarpıtılmış, baştan yaratılmaya elverişli mazide 2.5 kata sığdırılmış kısa tur.

img_0041
Ernst Haeckel, soybilimin bütün yaşam biçimlerini birbirine bağladığı görüşünü ortaya koymak üzere hayvanların ve bitkilerin yaşamları hakkında grafik çalışmaları üretmiş.

Mesela Ernst Haeckel, 19. yy da yaşamış bir fizyolog. Ekoloji kavramını, yani canlı varlıklar arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalını yaratan kişi olarak biliniyor. Şu an elimizde Doğadaki Sanat Biçimleri adlı çalışması tam bir zaman makinası. Çünkü çizimleri yapılan hayvanların türleri günümüze kadar gelememiş, yok olmuşlar.

Piotr Uklanski 68 doğumlu genç bir sanatçı ama onun da uzaklardan getirdiği haberler önceki yüzyıldan. Doğunun Vaatleri serisi, Polonya ile İslam dünyası arasındaki tarihsel bağlardan besleniyor. 19. yy da Doğu’ya dair Batı’nın kafasında ne varsa Müslüman Tatar yerleşimcilerin 14. yy’dan bu yana var olduğu Polonya’da Milliyetçi duyguların ortaya çıkmasında katkıda bulunmuş. Uklanski’nin bu serisi de erkekliği, oturan kişinin portrelerini ve temsil ettikleri simgeleri incelerken, günümüzde Batı’da yayılmakta olan İslamafobi ile bugünün Polonya’sının kendi tarihini bastırmasını da açık bir şekilde hedef tahtası haline getirmiş.

img_0096

 

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz. İstiklal’den Gümüşsuyu’na kadar yürüdük. Dolmuşla Beşiktaş iskelesi, vapurla Kadıköy.  Hasankeyf için çekilmiş “Suyun Ölüm Tarihi” belgeselinin gösterimi  var. Kadıköy iskeleden Yoğurtçu parkına kadar yürüdük.  Nedeni malum diğer konular için de standlar kurulmuş; Kaz dağları ve Diyanet’e devredilen Bomonti bira fabrikası,

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı.

img_0131

Sandalyeye sığmıyor, dik oturmaya çalışıyor ama nafile. Lacivert takım elbisesinin içindeki beyaz gömleğinin düğmeleri iyice gerilmiş. Bizim mahalledeki muhtarlığın bahçesinde toplanmışlar. Yaşlı çınar ağacının altındaki en  koyu gölgeyi de ona vermişler. Temiz bir örtü serili masanın etrafındaki hemen herkes tanıdık. Kapınının eşiğindeki tümsek geçmemize izin vermedi, bisikletimi bidonundan tutup hafifçe kaldırdım. Üstünde demirlerin oymalı burmalı şekiller çizdiği sarmaşık bürümüş kapıya bisikletin zili takıldı, kurtarmaya çalışırken metalik ses bir daha “klik klik” diye şakıdı, caddeden geçen onca arabanın korna sesine rağmen istemeden çıkardığım gürültüden utandım. Bisikleti bahçenin taş duvarına dayadım. Beni kısa ve temkinli bir baş selamıyla karşılar karşılamaz bütün gözler tekrar ona döndü. Tabağındaki son baklava dilimini de ince belli bardaktan içtiği çayla kolayca yutsun diye herkes aynı anda onunla beraber yutkundu. Gömleğinin en alttan iki düğmesi arasından göbeğinin solgun tenine takıldı gözüm. Dayanacak hali kalmamıştı düğmelerin.

Nihayet ağzını kağıt bir mendille sildikten sonra oturduğu sandalyede tekrar kaykıldı. “Geçenlerde kaymakamlığa eşraftan çok saygıdeğer bir abimiz geldi. Nerdeyse üç kuşaktır buradalar, tekstil işi yapıyorlar, ihracat filan da var, aman efendim sefalar getirdiniz diyerek odamın kapısında karşıladım kendilerini. Önce soluklansın diye bekledim, en rahat deri koltuğuma buyur ettim. Bir bardak su ve kahve söyledim, cebinden çıkardığı ütülü mendiliyle alnındaki terleri sildi, yorgun ve çok üzgün görünüyordu. Ağlamaklı bir sesle mahallemizi övdü durdu, İstanbul’un orta yerindeki bu mutena semtimizin maneviyatı için çok endişeleniyor benden bunun gereğini yapmamı istirham ediyordu.. .Nasıl kayıtsız kalabilirdim bu duruma, kahroldum.”

Masanın etrafındaki muhtarlar belli belirsiz mırıldandılar. Sanki kaymakamın anlattığı acıklı hikayeden çok etkilenmişler de söyleyecek bir söz bulamıyorlardı. Belediyeden gelen bilmem hangi yetkili müdür oturduğu yerden doğruldu, sorusu olan var mıydı. Geçen hafta burda yaptığımız toplantıda sözüm ona başkanın kendisi gelecek, hep birlikte konuşacaktık. Beyefendinin zamanı kısıtlıydı ve bekleyemezdi, ayağa kalktı, gerilim üçüncü düğmeyi de ele geçirdi. Onunla beraber masadakiler de hareketlendi.

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı. Burada bir üretim oldu ve mahallenin kültürüne işledi. Nasıl yaparsınız? Benim hafızamı nasıl yok edersiniz?” diye ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi nefes almadan konuştum.

Birayı sevip sevmediğimi sordu, “ben içmem ama babam içerdi” dedim “o bir işçiydi, eve gelirken Bira bahçesine uğrar, asmaların, yemyeşil ağaçların arasında soluklanırdı. Kardeşlerimle onu orda karşılardık bazen, hafta sonları en güzel kıyafetlerimizi giyer annemi de alır birlikte gelirdik. Bahçenin ortalık yerinde Tekel’e ait ahşap geniş bir büfe vardı. Beli beyaz önlüklü garsonlar 5 litrelik ahşap bira fıçılarını, semaver gibi masamıza koyar yanına da kaşar peyniri getirirlerdi. Çoluk çocuk, konu komşu muhabbet ederdik orda. Başka başka semtlerden Pangaltı, Kurtuluş, Feriköy’den fesli, fötr şapkalı, kasketli adamlar hatta kalabalık gruplar halinde Kuleli Askeri Lisesinden öğrenciler, madam Katia’nın elinden çıkma şapkalarıyla kadınlar gelirdi. Ben yetişemedim ama babamın Bira Bahçesi’nde döküm demir üzeri ahşap sandalyelerde oturan, pütükare masa örtüleri üzerinde defterlerine bir şeyler yazan, çiziktiren Sait Faik’i ve Orhan Veli’yi de görmüşlüğü var .”

Anlattıkça yoruldum, azar azar bir şeyler değişmeye başladı, heyecanım duruldu. Gidenlerin ardından biraz daha kaldım orda, gökdelenlerin, gecekonduların, bağıra çağıra konuşan insanların, siren seslerinin arasında bir lokmacık şu bahçede kuş seslerini dinlerken masayı topladım.

Güneş batarken ters ışıkta bir şato gibi görünen, semtine adını veren Bomonti Bira fabrikasının avlusunda oyunlar oynar mıydık? Babam Orhan Veli’yi gerçekten görmüş müydü? Memleketten geldiğimizde annem Türkçe bile konuşamıyordu. Yıkanmaktan kevgire dönmüş, kenarındaki oyaların yer yer döküldüğü tülbentinden başka bir şey takmamıştı başına. Ev işlerinden bazen bunalır, sıcak basardı annemi o zaman saçlarını kulağının arkasına atar gibi tülbentini oraya sıkıştırır, kınadan kırmızıya dönmüş saçları, yaşlandıkça ufacık olmuş başından seyrelmiş otlar gibi görünürdü.

Eve gidince babamın siyah-beyaz fotoğraflarından birini karşıma alıp dertleştim onunla. Sabahları işe gittiği zaman traş kolonyasını sürdüğü yere gider kokusunu içime çekerdim. Babam bira filan içmezdi, yani içerdi de öyle her gün içmezdi. Hikayesine hikayeler kattığım, onu kullandığım için özür diledim babamdan. Anlattıklarımı hatırlayınca gülesim geldi, baba dedim, iyi ki beyefendinin acelesi varmış yoksa ben Sümer’lerin bira Tanrıçası Ninkasi’ye kadar götürürdüm lafı, sonra kendimi tutamaz, babam; herkes kasabasını kutsal gölün yanında kurmak ister” derdi diye çivi yazılarından alıntı bile yapardım.

Mitra

11/10/19,

 

Yedinci Kıta1

Yedinci kıta, okyanuslarda Türkiye’nin yüzölçümünden beş kat daha geniş bir alan kaplayan, plastik atıkların oluşturduğu yüzergezer adaya verilen isim.

img_9737
Bianelin yerel bağlamla kurduğu sahici bir ilişki, sanatçısının da eserin de adı yok.

17 Eylül Salı günü 16. İstanbul Bianeli’nin MSGSÜ’deki mekanında rehberli tura katıldım. İlk kez böyle bir uygulama oldu, yani bianelde rehberli tur. Mekan bana Paris’deki Centre Pompidou müzesini hatırlattı. Koridor boyunca bizimle ilerleyen alüminyum havalandırma boruları, köşeleri dönebilmek için dirsek vermiş plastik atık su boruları ya da orda burda karşılaştığımız aspiratör boruları gibi daha kısa, esnek, kıvrımlı ve parlak olanlar. Tamamlanmamış bir inşaat alanı gibi. İçerde grinin her tonu mevcut. Trabzanlar, pencere panelleri, asansör çağırma butonu metalik gri. Merdivenler dahil zemin, duvarlar antrasit gri, yanlışlıkla parmaklarım bir yere değse sanki ıslak sıvanın lekesi kalacakmış gibi elimde.  Cafe Nero hem girişe hem de terasa kahve kokuları yaymış. Rehberli dolaşmanın en büyük avantajı da kesintisiz olması, yoksa en az üç kahve molası vermiştik. Mekandan görünen manzara da konuya cuk oturmuş. Fotoğrafta göründüğü gibi şimdi kullanılamayan İstanbul Modern’in etrafı tam bir şantiye alanı, 13. “Anne Ben Barbar mıyım?” Bianeli’nin mekanlarından biri olan antrepo o zaman deniz kenarındayken şimdi ortalarda kalmış, tonlarca beton blokları denizi doldurmak için azgın bir iştahla bekliyor.

Bianelin teması Antroposen, benim de hayatıma iki gün önce giren bu kavram bir çağa, insanın doğaya hükmettiği döneme verilen isim. Sergi bizi, sosyal, politik ve ekonomik durum ve tercihlerimizden bağımsız olarak Antroposen’in vücut bulduğu, naylon torba ve kulak çubuklarıyla dolu ve bir yandan içinde balıklarla diğer canlıların da yaşadığı bu yeni dünyanın antropologları olmaya çağırıyor. Çünkü onu biz yarattık, yaşam ve üretim biçimlerimizden doğdu. Attığımız şeylerden oluşmuş, istila ve işgal etmek istemediğimiz bir ülke yedinci kıta.

Bu meseleler sivil toplum kuruluşlarının, kısmen de olsa politikacıların, aktivistlerin gündemi haline geldi ama bianel soruyor, bambaşka bir olasılığın kapısı nasıl aralanabilir?

İklim Haber ve KONDA Araştırma, 2019 yılında Türkiye kamuoyunun iklim değişikliği algısını ölçmek ve giderek derinleşen iklim krizi hakkında bir anket çalışması yaptı. Bu çalışmaya göre Türkiye’de her on kişiden en az altısı bu konuda kaygı taşıyor.

İklim değişikliğini neden anlatamıyoruz, rakamlar artık etkisini yitirdi, daha vurucu bir şey yapmak gerekiyor. Daha yapıcı bir dil kurmak, harekete geçebilmemiz için sanata, sanatın yaratıcı enerjisine ihtiyacımız var.

Günlük yaşamıyla herkes gözlemci pozisyonuna gelmesi lazım, kullandığım ürünler benim kontrolümden çıktıktan sonra nereye gidiyor, bu çöp yığınına katkım ne kadar?

Antroposen insanının kendi sorumluluklarıyla başbaşa kalması lazım. Daha minicik bir bebekken tüketmeye başlıyoruz. Esas mesele şirketlerin dönüşmesi diyenler de haklı elbette ama, “bu ya da o” dönemi geçti, bireysel yaratıcılığa ihtiyacımız var.

Atıksız yaşamak dünyada bir akım, geri dönüşüme gönderdim “oh ne güzel!” demek yerine atık çıkarmamak hedef. İlk yapmamız gereken reddetmek, boşuna alıp kullanmadan, ya da çok kısa kullanarak atığa dönüşen ürünlerin satın alınmasını reddetmek, Azaltmak, ihtiyacımız kadar almak, yeniden kullanmak, örneğin eski tişörtü taş bezi yapmak.

Sonuncusu çürütmek, gübreleştirerek toprağa geri dönmesini sağlamak. En sonuncusu, son çare geri dönüşüm. En başta söylenen reddetle başlamak. Plastiğin kullanılmaya başlanmasıyla sıfır atık dönemi sona ermiş. Evde yapılan şeylerin kollektif olduğunda, hep birlikte yapıldığında etkili olması. Çünkü insanlar evde yapılanları küçümsüyor aslolan şirketlerin harekete geçmesi diyor. Yaptığınız her şeyin bir katkı olduğunu farkedeceksiniz başladığınızda. Başka ülkelerde plastik çatal bıçak kullanımı yasak, o yüzden kaşığını yanında taşımak, pipet kullanmamak.

Rahatlık ekonomisinin dışına çıkıyorsunuz, ama alışıyorsunuz, bir şeye ne kadar ihtiyacınız olduğunu sormak. Bir de kapitalizmin dayattığı, camları şununla sil, yerleri bununla temizle diye dayatılan şeyi reddetmek. Önümüzde dünyanın çok çok zor bir süreci var, lekesiz olmak yerine zehirsiz olanı aramak. Selvi Gürevin Atıksız Ev blogundan

Bianel, krizin sergi aracılığıyla kavranması için sanatı yardıma çağırıyor ve Antroposen kavramını farklı açılardan ele alan 57 sanatçının enstalasyonlarıyla  hazırlanıyor.

Bianel soruyor, sanat nasıl bakıyor bu meseleye ve ekolojiyle, antropolojiyle, arkeolojiyle kurduğu ilişki yeniden tanımlanabilir mi?

Yerleştirme ya da enstalasyon, geleneksel sanat eserlerinden farklı olarak, çevreden bağımsız bir sanat nesnesi içermeyip belirli bir mekân için yaratılan, mekânın niteliklerini kullanıp irdeleyen ve izleyici katılımının temel bir gereklilik olduğu sanat türü.

img_9724
Ozan Atalan’ın Monokrom adlı yerleştirmesi, İstanbul’un içindeki ve civarındaki manda yaşam alanlarının yok olmasından yola çıkıyor. Dünyanın en büyük havalimanı olmaya soyunan yeni İstanbul havalimanının ve Boğaz’a üçüncü bir köprünün inşa edilmesi, bölgeye özgü bu canlı türünün yaşam alanlarını kaybetmesine neden oldu.

ekolojik yaşam biçimini yaymaya çalışmak, çeşitli modeller üretmek, zehirsiz sofralar kurmak, ekolojik yaşam bilincinin bilgisini, insanları bu konu etrafında bir araya getirmek, savunucularını yaratmak.

Antroposen’le beraber aslında insan değil kapitalizm yapıyor bu durumu diyen bir kavram daha giriyor hayatımıza; kapitolasen

Pek çok anlamda geriye dönüş yok amaç bu duruma nasıl adapte oluruz. Biliyoruz ama geri adım atmıyoruz.

Bianel mekanlarından 2020’de açılacak olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde 38 yerleştirme var. Bunlardan bazılarının isimleri çok güzel, çok manidar, çok düşündürücü ve çok eğlenceli

Yok yerler, Temelsiz toprak, Kayıp sular, Altın ve gülümseme, Dünya çok küçük, 80 yaşında dişi bir insan bir serçenin beynini mideye indirdi, Yeniden doğma, Rüyamda seni gözünden bıçaklandığını gördüm, Bilginin ateşi tüm karmayı yakıp kül eder, Bir karpuz kafaya dönüşmek.

 

img_9732
Turiya Magadlela, toplumsal cinsiyet, ırk ve sosyopolitik tarih meselelerini sorguladığı çalışmalarında sıklıkla kumaş kullanıyor. Malzemeleri kesip biçerek, dikerek, katlayıp çerçevelere gererek farklı amaçlara hizmet etmelerini sağlıyor; örneğin hem ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına işaret etmek hem de dişiliğin ve erotizmin altını çizmek için külotlu çorapları kullanıyor. Magadlela’nın kumaşları ayrıca giyenlerin kendi ten renklerine göre seçtikleri külotlu çoraplar aracılığıyla renk meselesine dikkat çekerken, diğer taraftan kendi ülkesi olan Günay Afrika’daki kara büyü ve fetiş bebeklerine de gönderme yapıyor.

 

Geldiğimiz bu aşamada yeniden bir gelecek düşünmek zorundayız, çocuklarımızdan, ağaçlardan, çiçeklerden, böceklerden, geceden, gündüzden, gölgelerden, balıklardan ve dalgaların sesinden sorumluyuz.

Not: Bu yazıyı hazırlarken 16. İstanbul Bianeli 7. Kıta için hazırlanmış rehberden ve yine bianele paralel olarak hazırlanmış podcast serisinden alıntılar yaptım.

Yelda UGAN,

26/09/2019 Beşiktaş

 

 

 

 

 

Kadınlık Alemimizde Mühim Bir Hadise Oldu..

 

img_2215

Salt Galata’da bir sergi; modern zamanların göçebe ressamı, Mihri,

Memlekete Meşrutiyet’le birlikte hürriyet, müsavat [eşitlik] uhuvvet [kardeşlik] geldi ama bütün bu nimetlerden sadece erkekler istifade ediyor, kadınlar hala olduğu yerde, bir adım bile ileri gitmiş değiller. Acaba bu imtiyaz nereden geliyor? (…) Bugün her yerde müsavat ve adaletten söz ediliyor. Fakat İnas Sanayi-i Nefise Mektebi [kadınlar için güzel sanatlar okulu] nerede? Hep yapılanlar erkekler için.”

Mihri Müşfik…Onun adını ilk defa 2016 yılında, Kadıköy’de Sabancı Üniversitesi’nin düzenlediği Cins Adımlar, Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüş’ünde duydum. Moda’da Bakla Tarlası Apartmanının önünde. 19. yüzyıl sonunda, burada bir konak varmış, ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik hanımın babası, Tıbbiye nazırı Dr. Rasim’in konağı.

İkinci kere de Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki müze evinde karşılaştık onunla. Anlatacağım.

Artık izini sürer oldum Mihri’nin, bugün de burda Salt Galata’da onun için hazırlanmış bir sergideyim. Hakkında ne kadar belge, fotoğraf, gazete kupürü, mektup varsa toplanmış ama yine de mezarı dahil resimlerinin bir kısmı nerede bilinmiyor.

img_2219Sergiden aldığım notlar ve çektiğim fotoğraflardan küçük alıntılar var bu yazıda. Sergi 9 Haziran’a kadar açık ama asıl külliyat  burada

Babasının II. Abdülhamid’in Sağlık Bakanı, halasının da Sultan’ın eşlerinden biri olması nedeniyle ayrıcalıklı bir çevrede büyür. Saray ressamı Zonaro’dan resim dersleri alır.

1910’da Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk resim koleksiyonunu oluşturmak üzere Müze-i Hümayun (Bugün İstanbul Arkeoloji müzeleri ) bütçesine ek ödenek verilir. Elvah-ı Nakşiye koleksiyonu için Berlin, Paris, Viyana, Madrid gibi şehirlerdeki müzelerden tablolar seçilir. Bu çerçevede Mihri’nin La Bohemienne Çingene Kızı kopyası, koleksiyona katılan diğer eserlerle 1915 ve 1945’te İstanbul’daki Güzel sanatlar Akademisinde sergilenir. Bugün Çingene kızı İstanbul Resim ve Heykel müzesinde sergileniyor.

img_2240

Osmanlı Devleti tarafından üniversite seviyesindeki İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Kızlar İçin Güzel Sanatlar Okulu) 1914’te kurulmasına önayak olur. Avrupa’da bile pek çok ülkede henüz kadınlar devlet akademilerine öğrenci olarak resmen kabul edilmezken Mihri, İstanbul’daki bu okulun ilk kadın yöneticisi ve öğretmenidir. Kız öğrencilere ilk defa şehrin sokaklarında, açıkhavada resim yaptıran;  onların çıplak modelle çalışmasını sağlayan; kadın ressamları ilk kez toplu bir sergi açmaya teşvik eden kişi hep oydu

Mihri 14 Ekim 1918 tarihinde, Şişli’deki evinde yaklaşık 10 gün süren bir sergi açar. İlk kişisel sergisidir bu, mekan olarak evini seçmesi, resimlerini görsünler diye kapısını davetlilere açması da alışılmışın dışında bir ilktir. İstanbul’da son dört yılda ürettiği eserlerden oluşan sergi, ziyaretçiler ve yerel basından yoğun ilgi görür. Kemal Emin Temaşa dergisi için hazırladığı bir yazıda, Mihri’nin eserlerinin “kadınlığı kadınların daha iyi takdir ettiğinin” göstergesi olduğunu belirtir.

img_2248

Resim Sergisi: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi Resim Muallimesi Mihri Müşfik Hanımefendi’nin dört senede İstanbul’da vücuda getirdikleri kıymettar tablolarından mürekkep olup evvelce küşat ettirilen sergi yarınki pazartesinden itibaren bir hafta müddetle umumun ziyaretine tahsis edilmiştir.

Sergi Bomonti civarında Bulgar Çarşısında Arpa suyu sokağında 24 numaralı hanede sabahtan akşama kadar küşadedir. 13 Ekim 1918, Tasvir-i Efkar gazetesinin ilanı

Şişlide Resim Sergisi, Şişli’nin müreffeh ve asude muhiti içinde, geçen hafta kadınlık alemimizde mühim bir hadise oldu: İnas Sanayi-i Nefise Mektebi muallimlerinden Mihri Müşfik hanım, dört senelik bir devr-i tahassüsün maddi tezahürleri olan eserlerini umumun istifadesine vaz etmek üzere bir sergi teşhir ettiler. Sergi, hususi bir ikâmetgahın mesut, samimi ve mütevazi havası altında bütün zahirlerin ruhunda, sanat ve hasen ile meşbu bir heyecen uyandırıyordu. Eserler ve sanatkarı hakkında gelecek nüshamızın büyük bir kısmını vakfedeceğimiz için, şimdi bu hususta fikirlerimizi söyleyeceğiz. Yalnız çok dikkate şayan gördüğümüz bir noktaya işaret etmek istiyoruz: sergiyi ziyaret eden herkes, hemen umumiyetle, bütün takdirlerden evvel hayretini söylüyor: “Bizde bir kadın sanatkarın, hususi ve sırf şahsi teşebbüsüyle memleketimizin en fazla yabancı olduğu bir sahada bu kadar muvakkafiyet göstermesi bütün tassavurların fevkinde bir harikuladelik gösteriyor.” Bu belki muhitini daima aşağı gören, bizde kadınlığın mevkiini aşağılatmakta zevk duyan ben-bin ruhiyenin kırıntı şeklinde herkesin ruhunda kalan parçaları arasından sızmış bir hükümdür. Yalnız sergiyi ziyaret etmiş bir erkek ressamın ifadesine göre, Mihri Hanım, renkleri anlamakta  ve eserlerine ruh koymakta bütün ressamlarımızı geçmiştir. Biz de kendi kanaatimizce mahalli ve milli olmakta muhitini duymakta, değil yalnız ressamlarımıza hatta şairlerimize bile numune olabilecek olan Mihri Hanım, hakikatte aynı zamanda iyi bir ruhiyatçı ve mütefekkirdir. Türk kadınlığı, Mümtaz sanatkarı ile iftihar edebilir….Genç Kadın 24 Ekim 1918

Mihri sıklıkla ilk eşinden ötürü Müşfik soyadıyla, kimi kaynaklarda da baba adı olan Rasim’le ya da yalnızca adıyla anılır. ABD’deki adreslerini gösteren belgeler ile göçmenlik belgelerinde, Mihri Rassim ve Mihri Rassim Paşa’nın yanısıra, ikinci eşinden dolayı Mihri Rassim Virzi adları kayıtlıdır. Yüksek sınıf ve aile kökenini öne çıkarmak maksadıyla kendini Prenses Açba Rasim Paşa olarak tanıttığı da olmuştur.

img_2236

Mihri, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılmasıyla İstanbul kültür ortamının önemli simalarından biri haline gelir. Dönemin öncü sanatçı ve aydınlarıyla yakın ilişkiler kurar. En samimi dostlarından Tevfik Fikret’i Aşiyan’daki evinde ziyaret eder, şiirlerini yorumlar, portrelerini resmeder. Şairin son dönemlerinde sık sık yanına giden Mihri, öldüğü sabah yüzünün alçıdan kalıbını çıkarır. Bu mask çalışmasının Türkiye’de bir ilk olduğu düşünülmektedir.

“Yukarda bir hanımefendi var, resimlerimi yapıyor. Bilseniz Rübab’ı o kadar güzel okuyor, o kadar güzel tefsir ediyor ki, yazdığım şeyler bu kadar manidarmıymış diye şaşıyorum. Bana beni anlatmaya başladı.” Tevfik Fikret 

“O Gün kendi eliyle buzlu şerbetler ikram etti. ‘Siz bunları içinceye kadar bana müsade edin. Yukarda hanımefendi beklemesin, izin verirse yaptığı resimleri de getiririm’ dedi. Bastonuna dayanarak çıktı. Yarım saat sonra tekrar indi. Ressam Mihri hanımın pastelle ve kara kalemle yaptığı tasvirleri getirdi. Bir profil vardı ki onu çok seviyordu. ‘Bakın bu ne güzel benim başımı ne harikulade gösteriyor. Şöyle burna doğru geldikçe incelen bir baş, Şu burnum biraz daha uzasa bir fil başı gibi olacağım!’ dedi. Güldü.” Ruşen Eşref, Tevfik Fikret hayatına dair hatıralar, 1919

231dd5c8-15c6-460e-9d50-93bb6d8192b7

“Evvelki gün loş, durgun, eylül sonu kadar hüzünlü bir sabahtı. Odasının bütün pencereleri açıktı. Oymalı ceviz karyolasında göğsü kabarık, çıplak ve dolgun kolları beyaz yorganın dışında, yatıyordu. Daha iki gün evvel, layemutu simasını kağıtlar üzerinde yaratmaya çalışan ressam kadın, siyah çarşafı, siyah peçesiyle simsiyah bir kelebek gibi, şairinin matem rengine bürünmüş ilhamı gibi ayak ucunda çırpınıyor, hıçkırıyor, ellerine, kollarına, alnına konuyordu.” Ruşen Eşref “Tevfik Fikret Ölüm Döşeğinde”

img_2268Sabah olunca, cenazeyi yıkayıp tekfin edecek olan adamlar gelmiş, aşağıdaki odada bekliyorlardı. O esnada, sıkı sıkı siyah bir çarşafa bürünmüş ve yüzünü de kalın bir peçeyle örtmüş ufak tefek bir hanım gelmiş, mutlaka beni görmek istiyormuş, yukarı çıkardılar. Bu kadıncağız o kadar çok ağlıyordu ki, peçesi ve çarşafının önü sırılsıklam olmuştu. Katiyyen peçesini açmak istemedi. Fakat sesini tanır gibi oldum. Benim teşrih hocam ve Kadıköyü’nde komşum doktor Rasim Paşa’nın ikinci kızı, şöhretli ve kabiliyetli ressam ve heykeltraş Mihri Hanım imiş. Ağlaya ağlaya benden rica etti, Fikret’in çehresinin maskesini ve sağ elinin kalıbını almak istedi. Merhumun yazı odasında görmüş olduğum natamam portreleri de o yapmış ve bunun için de beş on gün Fikret’in misafiri olmuş imiş. Su ve kap hazırladık, gözümüzün önünde o kalıpları yaptı aldı ve Fikret’in henüz sırtında bulunan gömleği de pek kıymetli bir yadigar olarak olarak saklayacağını vadederek istedi ve yine çok ağladı. Merhumun refikasının da iznini alarak bir makasla, gömleği keserek sihri Hanım’a verdim….” Rıza Tevfik Bölükbaşı, Tevfik Fikret hayatı, sanatı, şahsiyeti, Kitabevi yayınları 2005

Bu sergiyle beraber umalım ki Mihri, Türk sanat tarihindeki gecikmiş yerini almış, orda görünür olsun. Evden kaçtığı, 1903’de Roma’ya gittiği, Amerika’da sefalet içinde yaşadığı ve kimsesizler mezarlığında olduğu yazıldı bugüne kadar. Hala çok eksik, topluca eserlerinin olduğu bir katalog bile yok ama Mihri bu yazılanlardan çok daha fazlasıydı. Birinci Dünya savaşı’nın toplumsal hayatı derinden etkilediği yıllarda o kadınlar için bir sanat okulu kurulmasına ön ayak oldu, kamuya evini açarak orada eserlerini sergiledi, bugün bile hala uygulanan yöntemle eserlerini kartpostallara basarak satın alamayanlara küçük bir bedelle sundu. Amerika’da kadınların oy hakkı için Elenor Roosevelt’le beraber çalıştı ve onlar için resim yaptı.

O kök salacağı yeri kendi seçmek isteyen, tutkuyla var olan göçebe bir ressamdı.

21/05/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

Rus Avangardı, Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek

 

img_4023-effects

Atlı Köşk’te sergiye gitmek, şehre yeni gelen bir filmi görmeye gitmek gibidir. Zaman kısıtlıdır ve sergi toplanmadan gitmek gerekir. O gün iyi planlanmalıdır.  Emirgan pek de yolumuzun üzeri sayılmaz, geçerken uğrayamayız. Rotamız o gün sadece orası olmalı. Yalnız gitmek olmaz, en az bir tane kafa dengi arkadaş lazım. Hava güzel olmalı, mesela parlak bir kış güneşi…ama yağmur-çamur, rüzgar olmasa da olur.  Çınaraltındaki kahvede uzun bir kahvaltı yapılmalı, sohbet, muhabbet derken zamanın nasıl geçtiği unutulmalı, sonra yürüyerek, müzenin beyaz alçı boyalı ferforje demir kapısından kibar bir selamla içeri girilmeli. Kibar selamını aldığınız üniformalı bey size nerden bilet alacağınızı göstermeli ama o gün Çarşamba olduğu için gişedeki kadın nezaketle “bugün bedava” demeli. Önümüzde hala el değmemiş saatler varken, arnavut kaldırımlı yoldan kıvrılarak aheste aheste mermer verandaya kadar çıkmalıyız ….zemini yeni bir renkle giydirilmiş müze duvarlarının önünden ağır adımlarla geçerken gördüklerimiz, yeni şeyler fısıldamalı…fotoğraflar var ama eve ordan bir şeyler de götürmek isteriz, müze dükkanından  bir kartpostal, ya da bir tablonun magnetini mesela……Kanlıca, Küçüksu, Beylerbeyine nazır son bir kahveden sonra dönüş yolunda “boğaza daha sık gelmeliyim” diye hayıflanmalıyız.

İşte başlıyoruz….yazılı bir eserden kaynak gösterilse dahi ne kadar alıntı yapılabilir? Sergideki eserlerin fotoğrafları ve onları açıklayan yazılar için de alıntı limiti var mı? Varsa bu yazının sonunda suç işlemiş olur muyum? Bilmiyorum ama içerden aktarmaya başlıyorum.

“Sergide yer alan eserler 20. yüzyılın başında yaşanan teknolojik gelişmeler ve sanayileşmenin coşkusuyla yüzünü bilime dönen ve dünyanın da sınırlarını aşarak düşlerini uzaya kadar taşıyan avangard sanatçıların ilerlemeye duydukları inancı yansıtıyor.”

Sergi bu girizgahla başlıyor. Sanatı hayatın her alanına yaymayı hedefleyen sanatçılar ve  akımlar, resim, mimari, tasarım, edebiyat ve tiyatro, kronolojik bir sırayla sürüyor. Arka planda da bütün bu oluşumları belirleyen siyasi katmanlar.

1870 Akademizmi reddin devrimci ateşiyle yola çıkan bir grup sanatçı Gezici Sergiler Deneği’ni kurdu.

1875 Demokrasi ile tutuculuk arasındaki çatışma Osmanlı İmparatorluğu’na da sıçradı. Mithat Paşa önderliğindeki bir grup Osmanlı Liberali Sultan Abdülaziz’i devirdi. Hazırladıkları ilk Osmanlı Anayasası 2. Abdülhamit tarafından kabul edildi ve kısa ömürlü 1. Meşrutiyet dönemi başladı.

1878 Yerini sağlamlaştıran Abdülhamit’in Anayasayı askıya alıp otokratik rejimi geri getirmesiyle dalga tersine döndü. Bu reform, restorasyon gelgiti Rusya’da ve Doğu Avrupa’nın başka yerlerinde yaşanmakta olanlarla paralellik taşıyordu.

1903, 30 Temmuz – 23 Ağustos Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Brüksel’de başlayıp Londra’da sona eren ikinci kongresi, örgütlenme politikası konusunda son derece önemli bir tartışmaya sahne oldu. Giderek dünya çapında tarihsel önem kazanacak olan bu tartışmada, daha sonra Menşevikler olarak tanınacak olan Martov ve destekçileri, devrim ile parlementer reformlar arasında gidip gelebilecek daha normal ve Avrupa tarzı bir demokratik kitle partisi fikrini savunurken Lenin tamamen devrime adanmış yeni tip bir parti öneriyordu. Sonuçta Lenin ve destekçileri, az bir farkla galebe çaldı ve çoğunluk anlamına gelen Bolşevik adıyla anılır oldular.

Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliğine saldırdığı 22 Haziran 1941 Barbarossa Harekatı’na kadar tarihin üstünden tek tek geçiliyor.

Rusya’dan Sovyetler Birliğine, Avangard öncesi döneme, lubok baskılara derken ister kadim ister modern, bütün devlet kurma süreçleri kendi efsanelerini yaratır ve yayar. Devrimler de öyle. 20 yy liderlerinin yanılmazlığı etrafında kişiye tapma kültleri oluşturulur. Gerçek bir demokrasi söz konusu olmasa da demokrasi fikri o kadar etkilidir ki, kişisel diktatörlerin veya parti diktatörlerinin güçlerini halktan almış olmaları, halk tarafından sevilmeleri ve halkın rızasıyla hüküm sürüyor olmaları gerekir. Bu noktada görsel medya (fotoğraf, film ve televizyon) yazılı basından da önemli bir rol oynar.

1922’de iktidara gelen İtalyan faşizminden sonra Naziler de yürüyüş, gösteri ve toplantılarını özenle kurgulayarak, siyasetin estetikleştirilmesi denen yöntem ve yaklaşımın ustası oldular.

Fakat bu iş daha önce Sovyetler Birliği ile başlamıştı. 7-8 Kasım 1917’de Bolşevikler Kışlık Saray’ı kolaylıkla ele geçirdikleri hiçbir direnişle karşılaşmadıkları halde 1920’de devrimin 3. yıldönümünde hazırladıkları bir mizanseni filme çekerek sahte bir gerçeklik yarattılar.

img_1914

19.yy sonu, 20.yy başında devrimden önceki Rusya’ya bir bakalım.

Ekonomi, bir bütün olarak geri bir ülke; müjik  denen milyonlarca köylünün, Batı standartlarına göre hayli ilkel yöntemlerle çalıştığı çok geniş bir tarım sektörü. Hukuki serflik boyunduruğunun 1861’e kadar sürmesi Çar 2. Alexander’ın serfliğe son vermesinden sonra da köylülüğün soylulara bağımlılığının devam etmesi.

Fakat aynı zamanda, hızla gelişen bir endüstri ve dolayısıyla esas olarak iki büyük şehirde Moskova ve St. Petersburg’da yoğunlaşan bir işçi sınıfı.

Toplum, en altta köylüler, onların üstünde yeni kent burjuvazisi ve aynı derecede yeni işçi sınıfı. Daha üstte nihai güç odağı olan Çar ve sarayı etrafında yörüngeye girmiş, büyük toprak sahibi yarı Avrupalı aristokrasi. Hanedan ve soylularla birlikte en üst iktidar üçgeninin son köşesini tamamlayan Rus Ortodoks Kilisesi. Bütün bu düzene çoğunlukla düşman kesilip baskıdan ve gerilikten kurtulmak için “ne yapmalı?” sorusuna cevap bulmaya çalışan bir yazarlar, ressamlar, şairler, filozoflar ve öğrenciler, görece kalabalık bir intelligentsia.

İdeoloji, büyük oranda ataerkil, dinsel bir otorite. Kamusal alanın, siyasi partilerin, seçimlerin, özgür basının olmadığı dolayısıyla isyan ve ihtilale alternatif gösterilebilecek demokrasi diye bir şeyin olmadığı ve savunulmadığı bir ortam.

img_1915Batıdan gelen yıkıcı fikirler, bu dönemde Avrupa’da her şey, bilim ve teknoloji, kapitalizm, endüstri, işçi sınıfı, işçi mahalleleri, blok apartmanlarda yaşam, futbol kulüpleri, üniversiteler, eğitim sistemleri batıdan doğuya yayılıyor. Ve tabii sanat.

Rusya’da özellikle 1917-1932 arası sanat, hem devrim öncesindeki apolitik sanatın soyutlama konusunda gösterdiği ilerlemeyi, hem de daha geniş konularla ilgilenerek devrim öncesi sanat akımlarının toplum ve sanat arasında açtığı mesafeyi kapatma amacını benimsemiştir. Dolayısıyla Rusya’da sanatın bu dönemi hem devrimden önce gelen ve “sanat için sanat” düsturuyla hareket eden akımların reddine, hem de sanatı toplumun hizmetinde yeniden formüle eden yepyeni kavramların doğuşuna tanıklık eder. Bu dönemde devrimin getirdiği yeni dünya düzeni fikriyle kolektif bir çalışmanın ürünü olarak tiyatroda sahnelenen oyunların dilinden tasarımına, inşaasından sahnelenmesine radikal değişiklikler görülür. Tiyatro sahnesi, toplum ve sanat arasında köprü kurmada benzersiz bir önem kazanır.

Örneğin “Yüce Gönüllü Aldatılan Koca” nın 1922’de sahnelenmesi, oyunun baş karakteri genç kocanın karısı tarafından aldatılacağına dair derin paranoyasının köy halkı üzerindeki sarsıcı ve güldürücü etkisi.

“Yüce Gönüllü Aldatılan Koca” sahnesinde dünya, bir fabrika işçisinin her gün şahit olduğu çevresinden farklı değildir. Hayat ve sahneye karşı bu devrimci ve birleştirici tutum oyuncuların işçi tulumlarına benzeyen kostümlerinden sahne tasarımının durağan halinde dahi gerilim ve hareket hissi veren formlarında açıkça görülür.

Devrime kadar toplumun orta ve üst katmanlarına ait bir ayrıcalık olarak görülen tiyatro sahnesi artık her kesimden insanın hem izleyicisi, hem katılımcısı olacağı bir festivale dönüşür. Devrimi takip eden on sene içinde her ay binlerce oyun sahneye konulur ve bu oyunları milyonlarca kişi izler. Böylece tiyatro Rusya tarihinin en karmaşık dönemeçlerinden birinde her kesimden insana ulaşacak ve herhangi bir mekanı bir tiyatro sahnesi olarak baştan kurgulayarak etkin bir kitlesel harekete dönüşecektir.

img_1922

Üretimde Sanat, bir çok sanatçı St. Petersburg’daki Devlet Porselen fabrikasında çalışıyor, Sovyet evlerinde kullanılabilecek sofra takımları tasarlıyordu. Sanatçıların tasarladıkları, giysiler ve işçi üniformaları Devlet Tekstil Basma fabrikasında üretiliyordu. Bu sanatçılar dokuma tasarımlarında geleneksel dekoratif motifleri bir yana bırakarak basit geometrik desenlerden ve sınırlı sayıda renkten oluşan yeni desenler yaratmışlardı.  Bu yaklaşımın temelinde giyimi bireysellik simgesi olarak gören burjuva algısının yerine Sovyet vatandaşları için pratik giysilerin seri üretimini yapmak fikri vardı.

Bir çok sanatçı tiyatro prodüksiyonlarında ve yeni gelişen sinema sanatı için çalışıyordu.  Sanatçıların bir çoğu geleneksel resim araçları yağlı boya ve tuvalle bağlarını koparmış ve çalışmalarıyla tasarım, grafik ve mimarlık alanlarında uygulanabilir fikir ve çözümler sunarak sanatı kitlesel üretimin devrimci hizmetine sokabilmek için fen bilimleri, mekanik, fizik ve geometri öğrenmeye yönelmişti.

Ekim Devrimi’nden ve Sovyet devletinin gücünü pekiştirmesinden sonra avangard sanatçılar ideolojik açıdan komünizme hizmet etme ve sanatsal yaratıcılıklarını yeni yapılandırılan toplumsal sistemin ve gündelik yaşamın ihtiyaçlarının karşılanmasına adama gereğini duydular. Sanatı proleteryanın eğitiminin önemli bileşenlerinden biri olarak addeden Bolşevik yönetim Halk Eğitim Komiserleri atadı. Bu komiserlerden Lunacharsky özel koleksiyonları kamulaştırarak Kışlık Saray’ı müze haline getirdi.

Avangard sanatçılar evrenin fethedilmesine dair fikirlerle de ilgilendiler. Uçma kavramı, insan doğasının mutlak alt edilişini ve teknolojinin zaferini temsil ediyordu ve bu temsil, sanatçıların, geleceğin toplumunun uzaya yayılacağına dair inançlarının kanıtıydı. 1924’te çekilen, “Mars’ın Günbatımı” adlı bir bilim kurgu kitabından uyarlanan “Aelita” filmi gibi. Mars’a giden bir Rus mühendisinin kendini buradaki bir proleter ayaklanmanın ortasında bulmasını ve gezegenin prensesi Aelita’yla aşk yaşamasını konu alır.

img_1926

Devrim dev boyutlu çok uluslu Rus imparatorluğu içinde, politik, ekonomik, toplum ve kültürel alanlarda kalkınma amaçlamıştı.

Ama bunun dışında ulusal, politik ve sosyal kurtuluş hareketlerini teşvik etmek, sadece ülke içinde değil, ülke sınırları dışında da sanatçılar ve sanatla uğraşan herkes için esin kaynağı olmak iddasına da sahipti.

Ne varki, yeni toplumu inşa etmek, aynı zamanda terörle ve farklı düşünenleri bastırma ile de iç içe girmişti.

Rusya’daki devrimci olaylar, dünya çapında etkili oldu ve kalıcı sonuçlar doğurdu. Sovyetler Birliği, uluslararası siyasi ortamı değiştirmişti. Bu siyasi dönüşüm bütün 20. yy için geçerli oldu. Neredeyse bütün dünya devletleri özellikle de Avrupa devletleri, devrime farklı bir biçimde tepki gösterdiler. Bu tepkiler arasında coşkulu bir hayranlık olduğu kadar, inkar ve komünizmin yayılmasından duyulan korku da vardı.

Gelişmeler sonuçta büyük göç akımlarına da yol açtı. En az bir milyon Rus mülteci dünyanın her yerinde kendilerine yeni bir vatan arayışına girdi. İnsanlar kitleler halinde savaş ve şiddetten kaçtı. Bir kısmı ise Bolşevikler tarafından sınır dışı edildi.

img_1924

Rüyalar ve Gerçeklik, Çarlık döneminin her türlü baskısını görmüş, hapis ve sürgün cezaları ile tehdit edilmiş ve bu cezaları çekmiş aydın kesim ve sanatçılar için 1917 devrimi yaşamlarında yeni bir dönem olarak algılandı, özgürlük umutları coşkuyla karşılandı.

Ülkedeki kaotik ortam ve sonrasındaki iç savaş ile uğraşan Bolşevik yönetimin henüz katılaşmamış tutumu tarihte çok az şahit olunacak bir topyekün sanat hareketine zemin hazırladı.

Tiyatro, edebiyat, müzik, mimari, plastik sanatlar, bilim ve resim alanında müthiş bir enerji, coşku dolu işbirlikleri, yaratıcı projeler ve eserler üretildi. Yeryüzüne sığmayıp uzaya güneşin fethine uzayan hayaller ütopyalar gerçekleştirilmeye çalışıldı.

Bugün geriye bakıldığında bu kısacık 30 yıllık ömründe Rus Avangard olarak adlandırılan sürecin ne denli önem taşıdığı ve günümüz sanatına ne denli önemli bir yol döşediğini görmekteyiz.

Stalin’in artan gücü ve Sovyet sanatı için öngördüğü “Sosyalist Gerçeklik” modeli elbette Avangard sanatçıların her türlü yenilikçi düşünce ve eleştiriyi içinde barındıran idealleri ile örtüşmeyecekti.

Giderek artan baskı ve müdahaleler ve nihayet 1932’de düzenlenen ve Avangard’ın dışlandığı “Devrimin 15. yıl sergisi” Rus Avangard sanatına da sanatçıya da son kapıyı kapadı. Resmi ideolojinin dışındaki her sapmanın rejim düşmanlığı olacağını bir anlamda ilan etti.

Artık müzelerden eserleri kaldırılacak, sanat öğretisinden adları silinecek, bazıları cezalandırılırken geri kalanları da hayatlarını sürdürmek için Avangard süreci hiç yaşanmamış gibi tekrar bir zamanlar karşı çıktıkları döneme, kahramanlıkların yüceltildiği figüratif resme, melodik, Rus halk ezgilerini öne çıkaracak bestelere, devlet büyüklerinin idealist betimlemelerinin yer aldığı temsil ve kompozisyonlara döneceklerdi. Farklı ülkelere göçen az sayıda sanatçı ise bu emsalsiz dönemin etkilerini başka dünyalara taşıdı.

Üçüncü kattayız, ilk iki katta bütün bir tarihin üstünden geçtik, bu kadar detaylı olmasa da ana hatlarıyla aşina olduğumuz bir konu, ama bu yarım kalmış öyküyü unutulmaktan kim kurtarmış, bütün bu tamamlanmış ya da eskiz halinde duran çalışmalar imha edilmeden günümüze  nasıl ulaşmış?

Önemli bölümü bu sergide görülebilen Costakis Kolleksiyonunda Rus Avangardının bütün dönemlerini temsil eden eserler ve arşiv malzemesi yer alır. Koleksiyon Avangard sanatçıların hemen hemen tam bir yelpazesini de kapsamaktadır. Bugün, Rus Avangard sanatçılarına ait eserleri bir araya getiren dünyadaki en erişilebilir koleksiyondur.

img_1933

George Costakis 1913’te Moskova’da yaşayan bir Yunan ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş, yaşamının çoğunu Moskova’da geçirmiş. 1940’a kadar Yunanistan elçiliğinin şöförlüğünü yapmıştı. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle elçilik kapanınca Costakis bu kez Kanada elçiliğinin şöförü olarak çalıştı. Görevleri arasında Moskova’ya gelen yabancı diplomatları antika ve sanat eseri satan yerlerde dolaştırmak da vardı. Özel bir sanat öğrenimi görmemişti, modern sanatı tanımıyordu, ama seyrek rastlanan estetik bir içgüdüye sahipti. 1946’da, Olga Rozanova’nın bir resmini tesadüfen görünce çok etkilendi ve erken 20.yy Rus deneysel sanatına ilgi duymaya başladı. Stalin döneminde 1934’de çıkarılan bir kararnameyle sanatta sadece Toplumsal Gerçeklik üslubu geçerliydi. Bu nedenle o dönemde Rus Avangard sanatçıların sergi açması yasaklanmıştı. Eserleri gizli yerlere kaldırılıyordu. Costakis bu sanatçıların aileleri, dostları ve yakın tanıdıklarıyla ayrıca hala hayatta olan Tatlin, Rodchenko, Stepanova, Chagall, Goncharova, Larionov, Kudriashov gibi sanatçılarla temasa geçti. Karşılaştığı bütün güçlüklere rağmen 1946-1977 arasında büyük bir koleksiyon meydana getirdi. Avangard sanatçıların değerini bilmemenin trajik bir hata olduğuna inanıyordu.

img_1942-1

Costakis’in koleksiyon oluşturma taktiği Rus Avangard’ına dair eline geçen her malzemeyi toplamaktı. Koleksiyonuna sadece tanınmış sanatçıların tamamlanmış tablolarını değil, eskizleri, notları, öğrenci eskizlerini kısacası yararlı bilgi sağlayacak her şeyi katmıştı. Costakis 1977’de Moskova’dan ayrılıp Yunanistan’a yerleşti. Giderken koleksiyonunun önemli bir bölümünü Tretyakov Galerisine bıraktı. Atina’da 1990’da öldü. Koleksiyonunun 1277 sanat eserinden oluşan diğer bölümünü Yunan Devleti 2000 yılında satın aldı. Bugün bu eserler Selanik’teki Devlet Çağdaş Sanat Müzesi’nin ana koleksiyonunu oluşturmaktadır.

 

 

Sergi ziyaret tarihi 20 Mart Çarşamba

Yelda Ugan, Emirgan

02/04/2019