Öne çıkan

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işe 1984 yılında başlamış, dile kolay 34 yıl olmuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diyor Nick. “Peki, kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?!” diye soruyoruz merakla. “Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki koyun ortasındaki bu demirden yapılmış şey onu anlatmaya yetmemiş der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş maalesef.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara kaptanımız, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya, TurgutReis’e, Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

Mektup

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste adlı roman kahramanı Atiye Hanım’a yazılmış, gelecekteki dostu olarak imzalanmış bir mektup.

Burgazada

Sevgili Atiye Hanım,
Zevciniz Behçet Bey’e yazılan mektup beni epey düşündürdü. Bir küskünlük hasıl oldu
içimde, bastıramadığım bir iç sıkıntısı, yarım kalmışlık belki, belki eksiklik.
Dışarı attım kendimi, niyetim bayrak tepeye kadar çıkmaktı ama ilk düzlükte mola verdim,
zira takatim kalmadı, kafam hep sizinle meşgul. Karganın havalandığı ağaç dalı sallandı,
kediler eteğime sürtündü, uzakta bir horoz öttü. Kiraz ağaçları çiçeğe durmuş ne gam, sarıya
kesmiş mimozalar. Karşımda Yassıada, Marmara’nın üstünde yol yol ışık huzmeleri.
“Peki ya zevcesi Atiye Hanım,” dedim, “o ne olacak? Böyle yarım kalamaz, böyle belirsiz,
hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi.” Kitabı tekrar aldım elime, Mahur Beste’nin sayfaları
boyunca izinizi sürdüm, hatta gerisin geri başa döndüm ve tekrar okudum. Her yerde aradım
sizi, renkli Bohemya billuru avizelerin altına baktım, denizin üstündeki odalara girip çıktım,
Mevlevi hanenin İstiklal’e açılan kapısında bekledim, bahçeyi kolaçan ettim göz ucuyla,
endişelendim. Ya kaçırdıysam. Atlı arabaları durdurdum, “uzun boylu, çok güzel gözleri var,
Arnavutköy’den, yazları Erenköy’den…” Yok, hiçbir yerde yoksunuz, kimse nerede
olduğunuzu bilmiyor, bununla kalsa iyi, kimse kim olduğunuzu bile bilmiyor, hatırlamıyor
sizi.
Marta Koyuna inenler ufaldı, nokta kadar kaldılar. Arkamda bir hışırtı, dönüp bakıyorum
kimse yok, ürküyorum. Kırık bir dal parçasına bastım. Hava serinledi. Gök yer yer maviye,
deniz griye döndü, önümü ilikledim, kapüşonumu geçirdim başıma, üşüyorum, kollarımla
göğsümü sardım, yokuş aşağı var gücümle indim. Kimse rahatsız etmesin diye bahçe kapısını
kilitledim, mutlaka bulmalıyım sizi, rastgele bir sayfa çevirdim. Tavan arasındaki odalardan
birine girdim, uzun ayaklı, saksonya işi koyu çimen yeşili lambanın olduğu odaya. Kocanızın

cilt mengeneleri, saatleri, eski el yazmaları, minyatürleri arasına eğilmiş lahiyaları incelerken
büyük kara bir örümcek saklandığı yerde huzursuzlandı.

“Behçet Beyefendinin merhum zevcesi Atiye hanımın bundan otuz beş sene evvel sırf kadın
inadını yerine getirmek için birdenbire küçük ve manasız bir hastalık bahanesiyle genç ve
güzel hayatına veda etti.”
Yo olmaz, bunu kabul edemezdim. Çünkü başladığı dönüşümü tamamlayamayan tüm
kahramanlar gibi Behçet Bey de korktu, kendi adına sizin yazgınızdan kaçmakta buldu çareyi.
Başka ne yapabilirdi ki, elinden hiçbir şey gelmezdi artık, ölüme ne çareydi.
Bir varmış bir yokmuş, bir narsist bir de onun nesnesi varmış masalıyla pış pışlaya dururken
kucağımda ben kendimi, gökten üç elma bekleye dururken düştüğüm içime, koca bir kozalak
düşmez mi kafama? Kendimi dinleyemez oldum.
Ve işte o an, size yazmaya karar verdim. Bir çitlembik ağacına konan Arap bülbülünün
neşesine kulak verecek, bana verilen hediyeyi, döngümü kırıp, kendimi kabul edecektim. Bu
benim kadar size de bağlı Atiye Hanım.
Ta içerden gelen uyarılara kulak asın ve lütfen ölmeyin, etrafınızdaki acımasız motiflere
bakın, annenize mesela, anneniz ve kayınvalidenizin müsebbiplerine; mollalara, haddimi
bağışlayın ama babanız ve kayın pederinize, hayatınızı elinizden alanlara. Onlar kapıldığınız
tuzakların ta kendisi olabilir mi? Size yerine koymanız için sunduklarına bir bakın, sevgileri,
ilgileri hangi açlığınızı giderdi? Bir kadını başı kesik bir tavuk gibi etrafında döndüren sonra
da celladın kapısına sürükleyen işte bu açlık hali olabilir mi?
Kusura bakmayın, hâl hatır sormadan, kendimi tanıtmadan doğrudan konuya girdiğim için
affedin beni. Bir kız kardeş bilin beni, içinde muhteşem bir öfke büyüten, düştüğünüz

kuyulara kalın bir urgan, yok olmaz elinizi keser o şimdi, merdiven sarkıtan bir dost. Tutun,
Atiye Hanım ne olur tutun, tutunun çünkü iş bize düşüyor, biz kadınlara, kusurlu
hayatlarımızda debelenmek yerine gelin tohum ekelim zira bize yaşama sevinci lazım, öfkeyle
zaman kaybetmeyelim. Çok fazla fedakârlık yapmamıza rağmen ortaya bir yaşam gücü
çıkmıyorsa, o zaman sorunlar başlar. Siz en iyisi başlamadan çıkın, ben buradayım. Hayat
tekrar tekrar hatırlatır. Size iyi gelen bir şey başardığınızda hissettiğiniz türden bir sevinci, bir
çocuk güvenini buluncaya kadar sizi zorlar. Adınızla çağırır sizi.
Tuhaf bir ses, insanı her an kendine çağıran belli belirsiz bir ses, duyuyor musunuz? Atiye
buraya bak, Atiye Hanım bu tarafa, Atiye Hanımcığım hu hu, Atiye kime diyorum, oraya
değil güzel kızım buraya.
Kayın pederiniz İsmail molladan vazgeçememek bir tuzak, orada sizin adınız yok. O kestane
ağacının altında, eve geç kaldığı hülyaların devamından size değil kendine sesleniyor, o sizin
adınız değil bizzat onun, yarım kalmışlığının adı. Lütfen onun yaldızlı arabalarına binmeyin,
mecaz anlamda söylüyorum elbette, babanızın yaldızlı kafeslerine de girmeyin, çıkın, sözde
daha iyi olanı sunsa da bütün bunlar sizin esaretiniz. Ansızın parke taşlı yollarda, lastik
tekerlekleri yağ gibi kayan siyah cilalı bir at arabası sallanarak durur, kapı açılır, küçük
merdiven iner ve hop biz içerdeyiz. Bazen hayır demek ne kadar zordur bilirim, hatta söz
konusu bile olmaz, ayol ne var bunda? Babamın, kocamın, sevgilimin arabası der bineriz.

Sizi görüp beğenen ve Allah muhafaza göreneklerin dışına çıkmaya cüret eden Şehzade
hazretleri, çocukluğundan beri size zaafı olan Doktor Fikret yahut rüyasında görse sizinle
evleneceğini hayra yormayacak Behçet. Kim bilir belki de bir lütuftur Behçet, şiirinizi
yazabilmeniz için bir fırsat. Diğer adaylara gelince, şu hülyasına daldığımız hayatların beyaz

atlı prenslerine. Geçmiş yaşamlar, dönmek için tehlikeli yerlerdir Atiye Hanım. Hangimiz
hayatımızda en az bir kere, geçmişin sayfalarını karıştırıp, kaçırdıklarımız için hayıflanmadık
ki? Bu da basit sevinçlerimize galebe çalan yine başka bir tuzak değil mi?

Günün sonunda biz yine kendimizle baş başa kalırız, ister şehzade olsun kocamız ki ne
şehzadeler gördüm, yeminle altı bağlar gazeli çıkan, ister idealist, tutkulu bir doktor ister
sanatçı ruhlu üstelik yakışıklı bir zabit. Tutku azalıp yazgı devreye girince inanın bir kadın
kendinden başka kiminle kalabilir ki?
“Ya aşk?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız ama ona ne engel olabilir ki? Yakaladığınız an
alın onu avuçlarınızın içine, ona gözünüz gibi bakın ama evlilikle aynı çekmeceye koymayın.
“Nasıl olsa yaşlanınca aşkın da hiçlikleri.”
Hay Allah! Zaman nasıl da hızla geçmiş, akşam olmuş neredeyse. *“Ne içindeyim zamanın ne
de büsbütün dışında. Yekpare, geniş bir anın parçalanamaz akışında.” Marta Koyundan, adada
denizden batar bu mevsim gün. Yazları İstanbul’dan, o zaman hayranlığım ve hayretim artar,
şahit olurum dünyanın döndüğüne, şaşırırım. Giderken büyük göz, kah pembe kah turuncu
menevişler bırakır adaya, gölgeli bir ışık düşer önüme.
Bu aralar arkadaşlık mevzu fazla köpürtülse de gün doğumunu ve batan güneşi sever gibi
severim onları, ilişkilerimde görünür olmayı, günde iki doz almayı.
Kadınlara, kadın arkadaşlara her daim ihtiyacımız var. Size reva görülmemiş olsa da gelin
biraz kaçamak yapıp az uzaklaşalım onlardan, etrafımızdaki erkeklerden. Şöyle kadın kadına
bir kahve içelim ne dersiniz? Yanında da kayısı likörü.

“Ne olur benimle konuşsaydı bari şu adam, tatlı bir sohbete her şeyi feda edebilirdim,”
diyorsunuz ya demeyin, kabul edin ki şekerim bunlar böyleler, karı koca sohbeti denilen şey
henüz literatüre girmemiş bir şeydir, girseydi sizin, itiraf ediyorum benim de romantize
ettiğim türden bir şey değil, kısa, acil durumlar için ihtiyaca binaen yapılmış, çoluk çocuk,
akraba düğünü, yaklaşan bayram tatili, misafir haberi gibi durumlar için geçerli olup
kitaplardaki kurgularla uzaktan yakından alakası olmayan, üstelik kimsenin kimseyi
dinlemediği herkesin burnunun dikine gittiği ve ekseriyetle kavgayla biten bir nevi iletişim
şekli olarak geçerdi.
O yüzden darülmihen’den çıkın kuzum, hatta mümkünse Behçet Bey’i de çıkarın, istemiyor
mu? Bırakın kalsın o zaman ama siz toplayın tası tarağı ivedilikle çıkın oradan, ya da açın
pencereleri, içeri temiz hava girsin, geniş, huzurlu saatler, müzik, kadınlar, Cavide mesela,
bedesten, Şehzadebaşı, fantezi, inat, ille de inat.

“İşte refikası Atiye hanımefendi bu genç yaşında sırf bu inadı yüzünden ölmemiş miydi?
Bunu ancak bir kadın yapabilirdi.”
Demek ki bir kadın inadı yüzünden ölüme yatabildiği gibi ayağa da kalkabilir, lütfen kalkın,
lütfen yaşamayı seçin ve size biçilmiş bu yazgıyı üzerinizdeki ağır bir yün yorganı atar gibi
atın ve kalkın.
“Behçet Bey Atiye hanımın kendisiyle yaşamaktan bir türlü hoşlanmadığını hatta kocasından
nefret ettiğini iyice biliyordu. Ölümüne sebep de bu idi.”
Bakın gördünüz mü neyle itham ediliyorsunuz? Kendi kendini yok etti diyorlar arkanızdan,
kimse kendini kabahatli bulmuyor, bütün suçu size yüklüyorlar zira kocaman bir vicdan azabı
var ortada, kimin nereye koyacağını bilmediği. En iyisi unutmak. Unutulup gideceksiniz yani
Allah göstermesin. Bakmayın siz odanızı bir müze gibi tutan kocanıza, zamanın dışında

kalmış bütün eski, güzel, kıymetli şeylerin peşine düşen, o müzayede senin, bu bedesten
benim, olmadı sahaf dolaşan zevcinize. Hayatın en manalı şeyidir onun için; bu cins eşyalar
arasında geçirilen zaman, üzgünüm ama konunun sizinle uzaktan yahut yakından hiçbir
alakası yok.
Size düşense elinizdekiyle yetinmek, yetiştirildiğiniz terbiye gereği kaderin karşınıza
çıkardığı kocanızı sevmeyi öğrenmekti. **Kadın doğmadınız Atiye Hanımcığım, kadın
oldunuz, kadın olduk.

İlla bir şey diyeceklerse bırakın, “Atiye bu uzun yolu, kadın inadının zoruyla, kendisine karşı
beslediği inançla geçti,” desinler. Demeseler de olur ama “helal olsun,” da desinler ayol.
Pardon, heyecanlandım biraz, lütfen affedin beni, kendimi tutamadım, kırk yıllık ahbapmışız
gibi yükseliverdim birden. Şekerim filan da demişimdir Allah bilir.
Müsaadenizle devam ediyorum, bu makûs kaderden sıyrılın bir an önce kuzum. O hasta yüzde
daha manalı olan bir çare tebessümle, kocanıza, “fazla kederin yeri olmadığını, bu çilehanede
kadının en az lazım gelen şey olduğunu…” dediğinize inanmak istemiyorum. İnce hastalık,
narin, hassas, solgun, bir çare yakıştırmalar yaparak ortalıktan, ayak altından, göz önünden
çekip tıktıkları o hastalık kokan yatak odalarından çıkın zira yapı harcımız yıldızlardandır
bizim, sizin yıldızınızsa kızarmadı bile daha. Çıkın ki biz de çıkalım, kalkın ki biz de
kalkalım. Hayattan intikam alacaksak ölerek değil yaşayarak alalım, nasibimizi arayalım, ya
buralarda bir yerdeyse, yanı başımızda. Atiye Hanım her şeye rağmen hayat güzel. Bütün bu
hülyalar, saadet hülyaları avucunuzun içinde küllerinden yeniden doğacaklar ne olur
yapmayın.
“Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek, ölümlü hayata şahsi
bir çeşni vermektir,” öyleyse size neden bu kader layık görüldü neden gitmenize yahut

kendinizi gerçekleştirmenize müsaade edilmedi de ibreti alem için ölüme terk edildiniz.
“Istırap gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi. İkisinden de kaçılamazdı.” Bakmayın siz
onlara, ölüm davetsiz bir misafirdir çağrılmaz ve aslına bakacak olursanız yaşamda da yeri
yoktur.
Kaç kere ablalarınız boşanmanız için ısrar ettiler ama yanaşmadınız, boşanın, boşansaydınız
filan demiyorum zira defalarca geldiğim o eşikten henüz ben de geçmiş değilim. Benim size
sormak istediğim; sebep kayın pederiniz miydi, size pazarlıksız verdiği dostluk, onu
üzemezdiniz, öyle mi? Üstelik Behçet de yarım kalırdı. Bütün ömrü boyunca yerinden
kımıldanmadan kaçmak, firar etmek diye çırpınan Behçet. Öyle ki giden kadın hikayelerine
bile tahammülü yoktu zevcinizin, zira size örnek olmasından korkuyordu.
Ama siz yine de gittiniz, kendinizi yok etme pahasına gittiniz, hem de ona yani kocanıza
endişeye mahal bırakmayacak bir şekilde gittiniz. Olmaz Atiye Hanım böyle gitmek olmaz,
bunu saymıyoruz.
“Bir cami, bir kahve, bir Pazar yeri, köprü başı, bir düğün alayı hele her cinsinden musiki beni
ölümden kurtarıyor gibi geliyor bana,” diyor İsmail Molla ve sizin varlığınızda korunuyor
ölümden. Haydi sizi de koruyalım ölümden o vakit, size de bulalım bir müzik aleti, bir defter,
bir kalem, bir sakız ağacı gölgesi, dönecek bir kavşak, bir yol ayrımı, bir kına gecesi, bir
tebdil kıyafeti.

Kayınvalideniz, kayınpederinizle evlendiği günden itibaren hayattaki bütün saadetini bu
iradeye itaatte ve onun heveslerine katlanmada görmüş. Bana çok tanıdık geldi Atiye Hanım,
size de öyle geldi mi? Tıpkı anneniz, tıpkı siz, tıpkı annem, tıpkı ben gibi, çok tanıdık.

O zaman ne yapıyoruz Atiye Hanımcığım? Dışarı çıkıyoruz, ev insanı yutar. Size, annenize,
kayınvalidenize biçilen kadere razı olmuyoruz. Şöyle Arnavutköy’e kadar inin, boğaz havası
alın, çekin ciğerlerinize kadar, sonra bırakın, bir daha çekin bir daha bırakın. Sana söylemesi
kolay diyorsunuz bana söylemesi kolay. Bugün de kadın hala ikinci cins, menopoz denilen
illetle uğraşıyoruz mesela, bilim bu konuda pek bir gevşek, o kadar iş varken diyorlar
önümüzde, hükümetler bu konuda yavaş, daha önemli sorunları varken diyorlar sırada, ya
sistem çökerse diyorlar ne olur bizim halimiz, ateşe daha çok odun atıyorlar, savaşlar
çıkarıyor, çocukların ölmesine göz yumuyorlar, kadınlar desen ölmüyorlarsa deliriyorlar, biz
yine de delirmeyi seçelim ölmek yerine.
Tebdili kıyafet çıkın mesela, Göksu’ya yanaşmış hayalet bir kayıkla karşıya geçin, ay parlasın
gül cemalinizde yeni terlemiş olsun bıyıklarınız, omuzlarınız dar, kalçalarınız geniş. Behçet
mi? Kocanı düşünme, o kendi var olamayışıyla meşgul, içi yangın yeri. Onun işi de kolay
değil, o da en az sizin kadar bedbaht, o da en az sizin kadar kayıp, belki sizden daha kayıp
çünkü kendisiyle fazla meşgul. Kızlara türlü yasaklamalar erkeklereyse yükümlülükler.
Hatırlıyor musunuz? Kocanızı bir kapı aralığından ilk defa gördüğünüz gün kederinizden
bayılmıştınız. Sonra kalktınız, boyun eğdiniz ve kadınlık vazifelerinizi yerine getirdiniz. Siz
düşünce kalkmayı bilen bir kadınsınız. Lütfen bu sefer de kendiniz için kalkın, ne olur kalkın.

Bir çocuğun başını okşayın mesela, bir kız çocuğunun, biz onlara dezavantajlı çocuklar
diyoruz, yoksul, sahipsiz, okula gitmek yerine evlenen çocuk gelinler. Pozitif ayrımcılık filan
da diyoruz ama siz boş verin bizim ne dediğimize, her zaman olduğu gibi, her çağda olduğu
gibi yine gereğinden fazla konuşup duruyoruz. Şimdi bakın size ne anlatacağım; uzun
zamandır hayatımızı işgal eden ve adına “sosyal medya” dediğimiz bir şey var, anlatması

kolay değil, siz daha televizyon nedir bile bilmiyorken ama deneyeceğim. Bir oda düşünün,
herkesin kendi gazetesini çıkardığı bir oda, odacık, ne kadar görünmek istersen o kadar
göründüğün bir yer, istediğin zaman istediğin kadar girebildiğin, gerçekte olmayan ama
olandan daha gerçek bir yer. İçeri yalnız giriyorsun, her şeyi söylemek, konuşmak, ifşa etmek,
kendini ya da dilediğini, şimdi ikisi de pek trend yani pek makbul. Sonra usulca çıkıyorsun,
istersen kapıyı çarparak çık, kimse onunla ilgilenmiyor aslına bakarsanız, ilgilendikleri, o da
şansınız varsa yani önemseniyorsanız, arkada, çıktıktan sonra odada bıraktıklarınız. Sistem
hepsini kayıt altına alıyor, dilediğine gösteriyor dilediğinden saklıyorsunuz. Ya da öyle
sanıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki ifşa oluvermişsiniz, burası biraz karışık, şimdilik
dedikodu gibi bir şey olduğunu bilin yeter. Üstelik kendi kendinizin dedikodusu yapılsın diye
uğraştığınız öyle acayip bir yer. Paylaşmak deniyor buna, gittiğin yerleri, okuduğun kitapları,
çocuklarını, yeni kıyafetlerini, düğün, doğum günü törenlerini, saçına kullandığın yağı,
inanmayacaksın şimdi ama ne yediğine hatta kocanla ne halt ettiğine kadar, o manada değil,
kavgalarınız, barışmalarınız, sana getirdiği bir demet çiçekle kulağına fısıldadığı aşk dolu
sözler, o kadar yani. Ha bir de şöyle bir özelliği daha var, girip çıkmadan gireni çıkanı,
pencereden komşulara bakar gibi izleyebilirsiniz.
Mahremiyetten ve derinlikten yoksun bir alem olsa da iyi tarafları da yok değil.
Örgütlenebiliyorsun mesela, kendin gibi insanlara gitmeden gidebiliyorsun, onlar da
gelmeden gelebiliyorlar sana. Uzak yakın fark etmiyor ama günümüzde artık herkes birbirine
hatta kendine bile eşit uzaklıkta olduğu var sayılırsa bu bir sorun teşkil etmiyor. Senin gibi
düşünen, hep söylemek istediğin ama bir türlü söyleyemediğin şeyleri söyleyen cesur
insanlara hayranlık duyuyorsun, beğenerek, yorumlar yazarak destekliyorsun onları, yani
odaya girmeden odadan çıkanların bıraktıklarına bakarak yapıyorsun bunları. Zira insanlar
hala görünmek, beğenilmek, onaylanmak istiyorlar, değişen bir şey yok anlayacağınız sadece
yöntem değişti o kadar, yanlışlıkla dantelalı bir mendil düşürmüyoruz yani artık o delikanlının

ayakları ucuna, kalfalarla, mahalleden küçük bir oğlan çocuğunu üç beş mecidiyeyle yahut
şekerle ikna edip kokulu mektuplar da göndermiyor kimse kimseye. Ama hala geçerli olan bir
şey varsa o da aynası iştir kişinin. Hareket yoksa, hep laf, hep lafügüzaf da bir yere kadar,
solup gidiyorsun, ilgilenmiyor artık kimse seninle, o odada ne halt ettiğinle.
Neredeyse sabah olacak, tan yeri ağarmaya başladı, kuşlar çoktan uyanmış, az evvel
İstanbul’a doğru erkenci bir leylek sürüsü uçtu adanın üzerinden, hayra alamet gibi.
Kalktım, haydi siz de kalkın, pencereleri açtım, siz de açın ki içeri bahar girsin, yağmur yüklü
bulutlar, toprak kokusu girsin. Erguvan mevsimi, kirazlar çiçeğe durdu çoktan, ıhlamur
ağaçlarının dumanı üstünde. Ne kadar şanslı olduğunu bir bilsen, ***“Bin kocadan arta kalan
bakir dul İstanbul,” hala güzel ama eskisi kadar, senin gördüğün kadar değil. Dağ taş beton
oldu, hiç iyi bakmadık, bakamadık ona.

Sen kalk ki ben de kalkabileyim, sen çık ki ben de çıkabileyim ve benden sonrakiler. Seninle
başlamadı diyorlar, kollektif bilinç filan diyorlar, ben de işte yukarda sana anlatmaya
çalıştığım odalara gire çıka öğreniyorum bütün bunları, bu manada çok faydasını gördüm
oraların Allah var. Şimdi senin bu ruh halin var ya melankolin filan, sana aktarılmış, atandan
dedenden, nenelerinden aktarılmış, nasıl desem onların yapamadığı içinde kalan ne varsa,
sana geçiyormuş, korkuları, mesela ateşten mi korkmuşlar sen de korkuyormuşsun, bal rengi
gözler, çene üzerindeki yarık kadar, adını sorsalar yüzün mü kızarıyor, yine sebep onlarmış,
blokajlar, tıkanıklıklar, kendini var edememe halleri vs.
Üstelik kan bağı olması da gerekmiyormuş, kollektif dedikleri de bu olsa gerek. Şu tehlikeli
miras. Yani hepimiz birbirimizden sorumluyuz. Bilmem anlatabildim mi? Derine kazmak
lazım, daha çok okumak, araştırmak ama zaman denilen şu illet yok mu yetmiyor, bitmeyen
işler yüzünden odaklanamıyoruz hiçbir şeye, her şey yarım yamalak, öyle tedrisatından

geçebileceğimiz kimse de kalmadı. Biz de oda oda dolaşıp olmaya çalışıyoruz, ne demiş
varoluşçular, “kendini nasıl yaparsan öyle olursun.” Bir de feminist bir yazar var, adını
unuttum şimdi, acayip bir kitap yazdı, kadın anayasası gibi bir şey. Kitabın adı Kurtlarla
Koşan Kadınlar, ****“talihin kucağına atılmış bir kurban mı, anne-kız el ele tutuşup yukarı
çıkmayı beklemek mi yoksa kendimizi özne olarak talep etmek mi?” Nasıl kışkırtıyor bu
sorular beni bir bilseniz, bayrağı elime alıp çıkasım geliyor sokaklara.
Farkındayım, satırlar ilerledikçe ne edebi dikkatim ne de nezaketimden eser kalmadı. “Siz”
demez oldum artık size, bağışlayın. Aramıza belli bir yanılma payı koymaksızın samimiyetle
yazdım size. Bir kadından istenilen her şey var sizde, ılık nefesinizle muhakkak bir yerlerde
bir gül ağacı yetişecek, çiçekler açacak, bahar gelecek.
Kendimi dinlemekten alıkoydunuz beni Atiye Hanım, teşekkür ederim, hoşça kalın, siz de
bana yazın olur mu? İyi ki karşılaştık, iyi ki ta oralardan buralara geldiniz, değip dokundunuz
bana, iyi ki varsınız.

Gelecekteki dostunuz,

Yelda ugan S.

21/7/25

*Ahmet Hamdi Tanpınar

**Simone de Beauvoir

***Tevfik Fikret

****Clarissa P. Estes

SAMOS

Nam-ı diğer Sisam, 

Çok güzel bir ada, yemyeşil. Türkiye’ye çok yakın, hatta en yakın Yunan adası. Çizgili bir deftere notlar aldık giderken, ne yenir, nerelere gidilir, müzeler filan. Aman kaçırmayalım dedik, onu da görelim bunu da içelim. Maazallah hepi topu üç gün. 

Kuzeye giderken Vathi’den sonra Kokkari’de durduk. Kutsal defteri çıkardım ve notlarımıza baktım, diyor ki “arpacık soğanı manasına gelen rüzgarlı bir kasaba.” Yanında parantez içinde bir de not, “gitmesek de olur.” 

“Bana bırak,” diyor Samos, “ne gösterip ne saklayacağımı, nerede içecek suyun, nerede tadacak şarabın, nerede yiyecek bir lokma ekmeğin var? Ben bilirim. Vadetmem, ikram ederim.” 

“Adada olmak böyle bir şey, madem birkaç günlüğüne geldin, geri döneceksin ana karaya, bana bırak o zaman. Örneğin, dünyanın her yerinde müzeler pazartesi günü kapalı olur. Malum, sen de tuttun Salı gününe bıraktın Arkeoloji müzesini. Bıraktın da ne oldu? Kapı duvar. Oradan Pisagor’un mağarasına koştun, yine kapı duvar. Allah’tan evlerin ve ailenin koruyucusu, tanrıça Hera’nın tapınağı açık alanda da tel örgüler arasından gördün 115 sütundan kalan tek bir tanesini.”

Akşamüzeri yani vaktin bereketi hala hüküm sürerken, sürekli dışarda ve her yer bizimken, mekanla ve insanla daha kolay bağ kuruyor, hep tanıdık yüzlerle karşılaşıyorken, bir aidiyet duygusu peydah oldu üzerimize. Ana kara uzak, oraya erişim zor, ha deyince gidemiyorsun. Mutlak olanla, iktidarla, babayla kurduğun ilişki zayıflıyor, bilinç dışı desen fora. Otoriteden uzak sana benzeyen insanlarla beraber bir çemberin içinde muhalifsin. Öylesine, durup dururken, sırada değilken sıra sana gelmiş gibi. Tevekkeli değil mi Yunanistan’da Komünist parti en çok oyu adalardan alır.  

Kuşadası limanından feribota bindik. 29 Eylül sabahı saat 09:00. Türkiye ve Yunanistan arasındaki en kısa mesafeden, Dar Boğaz’dan geçtik, bir taraf Yunan bir taraf Türkiye, ikisinin de gözü birbirlerinin üstünde. Renkler henüz bir araya gelmeden, ışık vurmadan daha üstüne sisin, saklı gökkuşağının eşliğinde, ıtırlı yoldan adaya indik. Ünlü matematikçi Pisagor’un doğduğu antik liman kenti Pythagoria’ya. Kıyı turkuaz, sonrası lacivert, sırtını Kelkis’e dayamış, gözünü Ege’den alamayan kırmızı kiremitli, beyaz badanalı evler tertemiz. Gökyüzünü bile sirkeli sularla silmiş Hera. Tek bir kırık kulp, arnavut kaldırımlarında oynak bir taş, sıvası dökülmüş duvar, çiçeksiz saksı, mutsuz bir kedi yok. 

Corner bardan sonraki ikinci sokakta Bakery fırın, ıspanaklı, peynirli ağızda dağılıveren börekler, İçi tıka basa kremalı  baugatsa, biri kucağında biri eteğinde iki bebeli fırıncı kadın.

Pisagor plajı kilometrelerce uzun, solunda Samos kalesi, arkanda çam serviler arasında Psilanis Manastırı, ıtır ağacı, begonvil, çakıl taşları, Mythos birası.

Acropol otelde Aspasia karşıladı bizi. Güler yüzlü, temiz ve çok ilgili. Büyük annesinden almış adını, o da Miletli Aspasia’dan. kaldığımız otel, yemek yediğimiz tavernalar, küçük pastane ve barlar hep aile işletmesi. “Adaları neden yerli veyahut yabancı yatırımcılara açmıyorsunuz, zincir oteller filan” diye sorduklarında, ekonomiden sorumlu en baş bakan şöyle diyor. “O zaman kültürümüz yok olur ve aileler işsiz kalır.” 

Metamorfoz kilisesinin denize nazır mezarlığı mini bir şehir gibi, kadınlar ellerinde fırçayla temizliyorlar yanını yönünü, beyaz mermerler güneşin altında parlıyor, her bir mezarın yanında torbalar dolusu toprak, atalarının küçük bahçelerini havalandırıyor, yeni çiçekler ekiyor kadınlar.

“Yunancada bir tabir var, buna “Patris,” denir. Baba toprağı, ata toprağı demek. Yunan aile deyince ailenin oturduğu mülkü de anlar. Tarımsal araziyi, sahip olduğu orman arazisini hatta atalarının mezarlarını anlar. 

Kendi atanın toprağında gömülmek önemli bir şeydir. Yunanda doğa kavrayışı daima tanrısal olanla insani olanın yani ölümlünün bir arada olmasıdır. Her şeye, orada tanrısal bir şey olabileceğine ve ona yaptırım yapabileceği hürmetiyle yaklaşır. Biz bugün bir ağacı keserken ya da bir elmayı koparırken bu elmanın bir sahibi vardır diye düşünmüyoruz. Halbuki Yunan düşünür. Bu elmanın sahibi var, tanrısal bir sahibi. O sahiple bir ilişki kurar. Yunan atasının mezarına hürmetsizlik edilmesine izin vermez. Çünkü en önemli şey aslında o atalarının mezarlarının oluşturduğu geleneği sürdürmektir, “diyor, İlyada’yı orijinal dilinden çeviren Klasik Filoloji Profesörü Erman Gören.

30 Ekim Pazartesi, Kuzeye, yukarı çıkıyoruz, zeytin, dut, nar ve çam. Şarap müzesi kapalı. Sonra kıyın kıyın sahil yolu, incir, nar. Vathi limanı, Kokkari, yine çıkıyoruz, çınar, çam, meşe, Manolates dağ köyü, horoz ibiği, Pisagor kadehleri, Despinas tavernası, vanilyalı bademli dondurma, sarımsaklı ekmek. Kerkis dağının etekleri, Marathakampos köyü, Manolis’in reçineli şarabı, Coutsodontis winery, siesta saatinde ziyaretçi almayan mavi kubbeli Evangelista kilisesi, yeşim çiçeği.

Rivayete göre La Fontaine’ye ilham veren Ezop da buralardan geçmiş, aradık izini ama Samos pek oralı olmadı, bulamadık. 

“Çay Agora’da içilir,” yemeğe gelmediğimiz için Çetin Bey sitem etse de mülteci kampından gelen Suriyeli Cemal çocukla bize çay ikram etti. İçerde bakır çay ocağı, Viyana’da bıraktığı kızının fotoğrafları. Geçmişi bizim oralardan, Antakya, Samandağı, Adana, Mersin. Son akşam yemeğimizi orada Agora’da yedik. Yunan salatası, kalamar ve Kuşadası’ndan getirdiği yeni rakı. Mercan, reyhan, okaliptüs. 

1 Ekim Salı günü, Ayşegül ve Nüfer Nicoleta’nın nadiren açtığı dükkanına gittiler. Enjoyyourtrip, arabanın anahtarını bırakmaya. Gelirken zeytin toplamışlar, adanın ikramıymış.

Pisagor plajının hemen limandan başlayan ucunda oturmuş, feribot saatini beklerken hayıflandık. Buralar da güzelmiş, hem de çok güzelmiş, akşam da canlı müzik varmış, Yunan müzikleri. Yazarı kollektif, kadim kaynağından, isimsiz, tanıdık, içerden, dilinin ucuna gelmiş gibi, belli belirsizmiş de söze hacet yokmuş gibi mırıldandığımız tanıdık şarkılar. Dinlemiş kadar olduk.

Ve ayrılık saati geldi. Ana kara bizi bekler. Sağ sancak, sol iskele, istikamet gerisin geri Kuşadası. Teşekkürler, Memo, Nüfer ve güzel Ayşegül.

19 Ekim 2024,

Bodrum, Bitez

Yelda ugan S.

Morocco, Fas, El Mağribul Aksa

Fas’ı özlemiştim, ışığı ve tozu, sabah gürültüleri, bezden bir topla oynayan çocukların çığlıkları, balık satıcılarının bağırışları gözümde tütüyordu, portakal ağaçlarından ve yaşamdan gelen kokuların havaya karışmasını duymaya ihtiyacım vardı. Kent pazarından yükselen ve bizi çocukluk günlerine götüren belli belirsiz uğultuları duymaya ihtiyacım vardı. Nereye gidersem gideyim her yerde ülkemi bulmak istiyordum, onu özledikçe gözümde güzelleştiriyordum.  

Tahar Ben Jelloun/Yalnızlar Hanı

16/4/24

Güzel saraylar enfes bahçeler vaad edildi.

“Hakikat yetmez; şair görmediğine bile tanıklık eder,” demiş Kavafis. Biz gördüğümüze tanıklık edebilsek bile ne ala. Yollar bizim hayretimizi ve hayranlığımızı arttırsın, hayal kaynağımız olsun. İstikamet İspanya üzerinden Endülüs’ün gölgesindeki Morocco.

Pilot müjdeyi verdi, alçalıyoruz. Barahas havaalanına, Madrid’e iniyoruz. Güzel bir Nisan öğleden sonrası. Yanımda ımıl ımıl İspanyolca ve İngilizce konuşuyorlar. “Seni seni” ya da “çok güzel” gibi sevgi dilleri Türkçe. Kitabımı okuyorum, Faslı yazar Tahar Ben Jelloun’un kitabı, Yoksullar Hanı. Yazarın belki de Fas’ta geçmeyen tek kitabı ama Marakeş arkasından, ta Napoli’ye kadar gelmiş.

Aynı gün Fez uçağı, artık dört kişiyiz, Madrid’den 1.5 saatlik ikinci uçak yolculuğu, kısmetse bir günde üç kıta; Asya, Avrupa ve Afrika.

Heyecanım yatıştı. Sakin ve huzurluyum, şu her şeyin yolunda olduğu varsayılan, vesveseden uzak, kendimi izlemediğim dakikalar. Yanıma dönüp sizinle yolculuk yapmak,” diye başlayan “keyifli, heyecanlı, damağımda zencefilli şeker tatlı bu yol” diyecekken vazgeçtim. Daha önümüzde on iki gün vardı. Sözün gücü, ne yapacağı belli mi olur. Durdum ve okumaya devam ettim.

Surlarla çevrili, dünya kültür mirası listesindeki Fez

Bu bir karşılamaydı, gerçek, belirleyici bir karşılama, buradayız. Bekliyoruz, içimiz ta derinlerden gelen bir neşeyle dolu, ya da ben köpürtüyorum, öyle bile olsa iyimserliğim tavan yaptığı, prozac etkili bir köpürtü bu. Her şey ve herkes çok güzel. Biraz önce yani saatler önce sabah kontuardaki kadına “ama siz de dinlemiyorsunuz, bagaj hakkım..” filan diyen ben karşıma dikilmiş “ya neydi o halin öyle diyerek,” beni  utandırıyor.

Tumturaklı sözler etmeden yazıyorum, becerebildiğim kadar yalın ve kısa. Konuşurken yapamadığım gibi. Altımızda ışıldayan kıpırtısız bir deniz.

Pilot İngilizce, İspanyolca ve Arapça bir şeyler söyledi. Muhtemel Türkçe söylese de anlamayacaktım ne dediğini. İlk kez Afrika’ya gidiyorum, ilk kez Ryanair’e biniyorum.

Ve bir sürü ilk kez daha, Madrid çok güzel, bozkır yeşermiş, parlak, kırmızı ve sakin. İstanbul’dan sonra her yer sakin. Mal bulmuş mağribi gibiyim. Bu espiriyi yapmazsam olmazdı.

Solum Akdeniz, sağım Atlantik, bu da ilk kez.

Karşıdan karşıya geçiyoruz, Cebeli Tarık’tan, Okyanustan, Malaga’dan Fez’e, aşağıda gemiler nokta kadar.

Afrika’nın kuzey batı ucunda, Akdeniz’in güneyinde, Atlantiğin doğusunda, her gün yüz yüze baktığı, sadece 13 km uzaktaki komşusu İspanya ile mesafeli bir ilişkisi var fas’ın. Tarifa ile Tanger arası feribotla 40 dakika. Beşiktaş’la Burgaz kadar.

Akdeniz ve Atlas Okyanusunun birleştiği yer

Faslılar yazın Sevilla’ya mevsimlik işçi olarak çalışmaya gelirlermiş, çileklerin ömrü kadar olurmuş oturma izinleri.

Parfümün adı skandal, uçakta satılıyor, 

Tarık Bin Ziyad, sen gemileri yaktın, biz bugün uçakla geçiyoruz adını verdiğin boğazı

Fas Kralı Monacco’daki sarayında yaşarmış. Ara sıra gelirmiş ülkesini ziyarete. Türkleri çok seviyorlar ve bize gıpta ediyorlar çünkü bizimki bizimle kalıyor, bizimle yaşıyormuş. Kocanın başında olması, her akşam eve gelmesi gibi bir şey galiba. Sağ kolunun pazusunu şişiriyor taksi şöförü Bilal, güçlü bir ülkeymişiz, onu anlatmak istiyor. İmreniyorlar bize.  

Riyad, otel olarak kullanılan, tarihi, neredeyse 400, 500 yıllık evler. Bol kedili dar sokaklar serin ve nemli, kanalizasyonla rutubet arası nahoş kokulu. Ev sahibimiz İlyas, Fas’ın geleneksel kıyafeti cellabi ile karşıladı bizi.   

17/4/24

Fez Çarşısı, Medina

Kırlangıç yuvasını camide yapmış. Üstü kafesli, bazen iki kişinin aynı anda geçemeyeceği kadar dar sokaklar, öyle ki, bazen birinin sırtını duvara yaslayıp beklemesi gerekiyor. Kapalı çarşı bir karınca yuvası kadar serin, gölgeli ve hareketli.  

Kral gelecekmiş, tüm şehir hazırlanıyor. Buna rağmen Yahudi mahallesiyle Müslüman mahallesini yani rehber zıpçıktısı Ömer’e göre yeşille maviyi ayıran dere çöp içinde. 

Taze nane kifayetsiz kalıyor tabakhanenin kokusuna, kediler hasta ve aç, çok zayıflar. 

Esnaf çok ısrarlı değil, bir iki denemeden sonra üstelemiyor. Bakır, dokuma, argan yağı, kaktüs kremi ve yağı, sabun, bizim adına fes dediğimiz geleneksel şapka ve kıyafetler satılıyor.  

Sokak lezzetleri bölümü apayrı, safran, çörek otu, kişniş ve bil umum baharat, envai çeşit turşu, zeytin, limon, hamur tatlıları, iki masalık kahveler ve buraların olmazsa olmazı Fas’ın birası nane çayı.

Turistleri epey kanıksamışlar, yani olağan bir gün ve olağan bir kalabalık onlar için. Ne çok kırılıp dökülüyorlar ne de kayıtsızlar.

Şehir Urfa gibi ya da Mardin, mimari çok benziyor. Her şey göklerin efendisi güneşten korunmak için. Evler minareler gibi dikdörtgen, dar ve derin, tıpkı kuyu gibi, tersine kuyu. Kum rengi irili ufaklı evlerin tavan göbekleri renkli vitrayla bezeli. Kuyunun dibi iç avlular, gündüz evin en serin yeri. Uyumlu bir Endülüs tarzı hakim mimariye, damlarda rengarenk ipe dizili çamaşırlar, gökyüzü kuş cenneti, kırlangıçlar, güvercinler ve serçelerle ayrıca adını bilmediğim nameli öten kuşlarla dolu. İç balkonlar yetmiyor, çare gün çekilirken terasa çıkmakta. Ben de bir sabah erkenden çıktım, daha gün hükmünü sürmeden, kara kanatlı, beyaz kafalı, sarı ayaklarıyla gökte süzülen şeyle neredeyse göz göze geldim, telaşsız genç bir leylekti bu, ergen olmalıydı. Almış başını kuzeye gidiyor, tek başına, belki Cadiz, belki Tarifa’ya.

Gürültülü, epey patırtılı bir şehir, kirli, pırıltılı, renk dolu, baharat dolu. Burası hem çekici hem ürkütücü, burası Afrika, burada Araplar yaşıyor, abartılı zevkleri olan, Fransızca bilen Müslüman ve Yahudi Araplar. Dinleri ayrı olsa da batıl inançları aynı.

Fatuma hepimizin kutsal anası, tuma sarımsak demek

“Fas’ta geleneklerine bağlı insanlar eşlerine “ev” derler,” diyor Ben Jelloun “Bu bir namus anlayışı, maçoların bir saçmalığı, evin dışarı çıkmadığını, isyan etmediğini ifade eder. Ev, içsel bir kavram, sıcak, tatlı. Kötü hava şartlarına karşı bir sığınak.”

Her şeye gücü yeten kral, cismi Monaco’da bir sarayda olsa da o burada, her yerde, dükkanlarda, döviz bürolarında, restoranlarda. Anayasal monarşiyle ülkeyi idare etmeye devam ediyor. O müminlerin amiri, ekonomi dahil bütün güç onun elinde. Kah üniformasıyla, kah lacivert takım elbisesiyle veyahut kırmızılar içinde, şık ve son derece modern giyinmiş karısıyla el ele olmak üzere her daim gözü üstümüzde. Dokuma tezgahlarını, dilencileri, namaz vakti ziyarete kapanan camileri, terasları, naneli çay içen turistleri, tabakhaneleri, Yahudi mahallesine giremeyen Omar’ı ve bizi görüyor.

Kuraklık kente göçü hızlandırıyor. Arap dünyasında okuma yazma oranı en düşük ülke, Fas. Acaba bu güneşin suçu mu? 

Talih ve rastlantıların bir lütfu olarak tam umudu kesmişken dünyanın ilk üniversitesi Karaviyyin camiine girebildik. Elhamdülillah Müslümandım ama içerde benim için bir sürü yasak vardı, o canım avluya girmeme de izin çıkmadı. 

“Adım İsmail,” diyor, “İbrahim’in oğlu,” meseli çok iyi bildiğimizi var sayarak yaptığı espiriye gülmemizi bekliyor. Türküz ve Müslümanız, gülümsüyor, bağ kuruyor ismiyle aramızda.

18/4/24

Yine Karaviyyin kompleksi içinde Al-Attarine Madrasa, parfüm ve baharat pazarının girişinde. İki katlı medreseye bronz parçalarla kaplı büyük bir ahşap kapıdan girdik. Kapı avluya açıldı. İkinci katta küçük, dar pencereli öğrenci odaları çilehaneleri anımsattı, iki taraflı açılan, (içerden ve dışardan) yemek kutuları var. İçerisi boş, çini zemin çıplak. Pencereler yeşil çatılı, beyaz minareli Karaviyyin camii ve koridorlarına bakıyor.

Mermerler Arap hat sanatı kufi yazılarla süslenmiş, zemin küçük çinilerle kaplı, duvarlar mozaik karolarla süslü. 

Küfi tarzda çok sık yazan hattat sanatçısı Emin Barın’ın Feshanedeki “Ne senden Rükü ne Benden Kıyam” sergisi hali hazırda İstanbul’da devam ediyor; İslam hattının en eski çeşitlerinden. İsmini, 7. asırda bugünkü Irak’ın orta bölgesindeki Necef kenti yakınlarında kurulan ve bir dönem Abbasi Halifeliği’nin başkentliğini de yapmış, önemli kültür merkezlerinden Küfe’den almış

Hat sanatının erken dönemlerinden kalma pek çok Kuran-ı Kerim nüshasından da anlaşıldığı üzere sevilen bir yazı olan küfi’nin köşeli ve geometrik formları, onun sadece her çeşit yazma eserde değil, hacimselliğin vurgulandığı mimari yapılarda da bir süsleme unsuru olarak sıklıkla kullanılması sonucunu doğurmuştur. Bu geometrik niteliği, küfi yazıya biçimsel bir olanağı da tanımış ve Orta Asya’dan Mısır’a varıncaya dek, İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde küfinin değişik çeşitleri ortaya çıkmıştır. Sinilerden şamdanlara, kılıçlardan tabaklara varıncaya dek, pek çok zanaat ürünü bu yazıyla süslenmiştir. (Bu bölüm yukarda adını verdiğim sergiden alıntı.)

Jnan Sbil bahçeleri; 12.yy dan kalma Mavi kapıdan çıkıp soldan devam ediyorsun ve Medinenin yanı başında bir zamanlar krallığa ait uzun ağaçlar bambular ve envai çeşit bitkilerle, çeşmelerle dolu cennet bahçesinde gezebiliyorsun.  Endülüs, Meksika ve Bambu bölümleri var. Tevekkeli değil bahçe Sevilla’daki Alkazar’ın bahçesine çok benziyor. 

19/4/24

Marakeş

Bizim Adana gibi, yol boyu bulvarlar turunç ağaçlarıyla süslü.

Türk olduğumuz öğrenince Atatürk diyerek sevinen, rastladığımız tek Fas’lı Ahmet’in riyadı, darül Ahmet, Ahmet’in evi. Dört katlı, son iki katı teras, son kat açık, diğeri kapalı. Açık olana çıktım en üst kata, kendimle ve hafif olmak hevesindeyim. Kızıl tonlarında evler, palmiyeler ve uzakta prizma minareler, hem tanıdık hem yabancı. Belki filmlerden belki de Osmaniye’den. Neşeli ama davetkar değil. “İster gel,” diyor “ister kaç, ben Marakeş’im.” Havada uzun bir kuş süzülüyor, kanat çırpmıyor, kafasını çeviriyor ve göz göze geliyoruz. Hayra alamet bir leylek, öyküsünü ilk kez anlatıyor.  “Bunu yapmam için,” diyor, “senin Marakeş’e gelmen gerekiyormuş.” Doğum gününü kutlamak için doğum günü tarihini bilmeye gerek yok. “Ama o gün bugün,” dememe kalmıyor, “sandığın gibi Kuzeye gittim,” diyor, “Endülüs’e, bugün buradayım, yazgına göz kulak olmaya geldim.”

Orta çağdan kalma Jamaa El-Fna meydanı, öyle sevgiliye randevu verilen meydanlardan biri değil. Gerçek üstü, kobra yılan oynatıcılar, falcılar, kınayla dövme yapan kadınlar, maymunlar, portakal suyu satanlar, şifalı ot satıcıları, akrobatlar, hanutçular, birbirine karışan müzik sesi, göz teması kurmaktan imtina ettiğiniz ısrarcı satıcılar, tekinsiz, tuhaf, ucube, olağan üstü, sıra dışı, büyülü. Sakatların teşhir edilmesi de Allah’ın adı zikredilerek sadaka talep edilmesi de bize hiç yabancı bir şey değil. Alfred Hitchcock’un 56 yılında çektiği “Çok Şey Bilen Adam” ın ilk sahneleri bu meydanda geçer. Bugün kimse artık Doris Day kadar şık gezmiyor ve artık burası Fransız Fas’ı değil, en azından resmi olarak değil. Ve artık daha az peçeli kadın olsa da Kutubiye camiinin 67 metrelik minaresi 800 yıldır olduğu gibi yine orada. 

Ya bir dakika durabilir misiniz, başım döndü diyesi geliyor insanın. Yarım dakika, yirmi saniye, on hı? Olmaz mı? Lütfen!

Kadın müzesi, Kuzey Afrika’daki ilk kadın müzesi. Faslı kadınların kültürünü sunmak ve korumak adına kurulmuş. “Sanat ve tarih arasında Faslı kadınlar,” sergisi de cabası.

“Morocco’dan önce her şey siyahtı, Marakeş bana renkleri öğretti.” 

Ve “iyi giysiler mutluluğa pasaporttur,” diyen Yves Saint Laurent Müzesi, toprak tonlar, sırlı tuğlalar, Portekiz ve İspanya’ya has zellige (azulejo) seramikle kaplı. Botanik, Berberi kültürü, moda ve kostüm konulu belgeseller peş peşe sergileniyor.

Parlak kobalt mavisine boyanmış iç mekan, eskizler, fotoğraflar, ve aksesuarlar, elbiselerin her birine bir şiirin eşlik ettiği 60’lı yıllar; Ibn Khafaja, Alphonse De Lamartin, Divan Abü Najam Ahmed, Charles Baudelaire

Ceuta (Seyuta) ve Melila Afrika’daki İspanya toprakları 

Ceren’in marifetiyle kadın kadına yapılabilecek en güzel şeylerden birini yaptık ve birbirimizin bütün kadınlık geçmişini bir parça havalandırmak, temizlemek üzere hamama gittik. Çünkü bizim canlı kalmamız için daha çok duyguya ve daha çok büyüye ihtiyacımız var. Habeşistanlı Amina, elleri şifalı, dili dualı, gönül zekalı bir tellak kadın. Buraya çalışmaya gelmiş. Hamam teşrifatçısı Meryem işaret parmağını büzdüğü dudaklarında gezdirince bahşişleri patron duymadan aramızda hallettik. 

20/04/24

İç avlunun göbekli tavanına yağan yağmur, gök gürültüsü, esen rüzgar sabaha kadar sürdü. Olsun, buralara yağmur yağsın da bir gece de varsın uykusuz geçsin.  

Sabah 7:30 da bizi sokağın başından aldılar. Bugün o gün, büyük gün, kısmetse yarın akşam üstü çöldeyiz.

Yüksek Atlas dağlarının sıralandığı bölge, Zagora. Fas nüfusunun üçte biri Berberi, günümüzde artık Araplaşmış Berberiler onlar. 

Virajlı yollardan yukarı çıktık, çıktık ve çıktık; Atlas Dağları, rakım 2260 

Ouarzazate şehrinde Ait-Benhaddou aynı zamanda doğal bir film platosu, çöl temalı pek çok film burada çekilmiş; Gladyatör, Arabistanlı Lawrence, Çölde Çay, İngiliz Hasta, Asterix ve Game of Thrones’un bazı bölümleri.

Ait-Benhaddou kasabası, palmiyeler arasında bir vaha ve ortadan akan bir nehir. 11.yy dan kalma. 22 yaşındaki Muhammet gezdirdi bizi, bu dürüst bakışlı çocuk kendi kendine yedi tane dil öğrenmiş. “Russell Crowe was here” derken memleketiyle gurur duyuyor, gözleri parlıyordu.  

Yine epey bir yol aldıktan sonra Dades Valley’in gelincik, gül, nane, palmiye ve hatta begonvil manzaralı ve daha sıklaşan vahalarını yorgun bakışlarla izlerken birden canlandık, o da neydi öyle? Olağan üstü, sıra dışı, İspanyolların barro yani pudra veya seramik dedikleri renkte kaya formlarıyla bezeli Monkey Fingers’e gelmişiz meğer. Buranın fanilerle işi olamaz, kesin toprak ana Gaia’nın işi, bir gün toplamış çocukları, getirmiş buraya, salmış yavruları biraz hava alsınlar diye. Onlar da biraz toprak biraz suyla oynamışlar, Picasso’nun özendiği çocukça şeyler yapıp gitmişler. Fakat devasa boyutlarda, eh ne de olsa onlar yavru titan ve titanelermiş.

Dades Valley’de, gül vadisinde konakladık bu gece, adı mutluluk anlamına gelen Sevilla’lı Lettisia’yla tanıştık, İspanya Malaga’da doğmuş büyümüş Fas’lı Said ve arkadaşı Alvaro ile. Yarın bir o kadar saat, bugünkü kadar yine yol yapacaktık beraber, hep çölü konuşuyorduk, ya yağmur yağarsa diye endişeleniyor, bu ilk deneyim için kaygıyla karışık heyecanlanıyorduk. 

21/4/24

Thingir’de Bedevi köyleri, vadiler, tajinli öğle yemekleri, hafif çiseleyen yağmur, dalında hurmalar, tatlı bir rüzgarın esmekte olduğu Toudgha El Oulia kanyonu, safran sarısına gelmeyen böcekler, kaktüs ipinden dokunmuş 300 yıl dayanan kilimler, ılgın, salkım söğüt ve zeytin ağaçları, Berberice merhaba; “Azul,” Ceren, Miguel, Mehmet.

Gri üniformalı kral muhafızlarını daha sık görür olduk, asayiş berkemal miydi o zaman? Yol aldıkça sahneyi ufak ufak develer aldı, keçiler ve çobanları da, kuraklık hissedilmeye, toz kokusu artmaya başladı. Rüzgarın önüne kattığı başıboş diken, çalı çırpı, naylon poşet, kuru kum, son molalar, bulanık gökyüzü, uzakta bir toz bulutunun dansı, sırtında ot balyası taşıyan, iki büklüm, gunduralı kadınlar.

Kiremit rengi kerpiç evlerin mavi kapıları kapalı.

Merzouga, sahra çölü kenarında bir kasaba. Ta Marakeş’ten geliyoruz, bu zahmetli yol iki gün sürdü, yaklaşık 11-12 saat yolda geçti. Yollar virajlı, şoförümüz neşeli, manzara canlı bir belgesel gibiydi.

Cemal çarçabuk aldı beni sırtına, ne o mırın kırın etti, nazlandı ne de ben, benim seçme hakkım yoktu, sanırım onun hiç yoktu. Sıkıca tutundum, önüm sıra gundurası altın sırmalı iki Bedevi yürüyor, kervanın iplerini çekiyorlardı. İşte geldim, şimdi ve buradayım. Çöl önümde çoğalıyor, dünya genişliyor. Ya bu deveyi güdecektim ya da güdecek, başka bir hal çaresi yok.

Uçsuz bucaksız bir hiçlik ya da çokluk, bal rengi kum tepeleri ya da İspanyolca camello, sahi çöl ne renk? Çölün dönüştürücü etkisi vardır derler, gözlerimi yumdum ve bana bir şey söylesin istedim. O sırada Cemal diz üstü kum tepesine gömüldü ve tam düşecekken toparlandı. Sanırım çölü kızdırmıştım, acelem neydi? Yaklaşık bir saat geçti geçmedi son kum tepesini de aştık ve aşağıda çadırlar göründü. 

Bahtsız Bedevi gibi dolunay ilk akşamdan çıkmaz mı, “ille de ben,” dedi. Yıldızlar yağmadı üstümüze, ağzım burnum derken güneş battı, gece oldu, uzandım bir kum tepesine, elimle siper ettim gecenin güneşine, aldım kızları karşıma, ya da onlar beni karşılarına. Sahip oldukları tek gözü sırayla döndürdüler aralarında, tam üç kez gördüler beni. Sonrası bir şarkı, ateş, şarap, renk ve halay.

Çölden dönüş, gün doğumu ve 4 mil süren bir yürüyüş, evet cemalin yanında çölü yürüyerek geçtim. Ona Arapça sabah el hayr dedim ve çölden sadece fotoğraf aldım. Kapkara, iri bir bok böceği yoluna gitti, belki dün gece, belki az evvel bir kum tepesinden yuvarlanmış, aldığı yol kadar izi kalmış küçük bir taşla konuştu benimle.   

Gerisin geri dönüyoruz, yine hiçlik, boynum kopana kadar çevirdim, gözden kayboluncaya, el çizgili dağlar başlayana kadar vedalaştım sahrayla.

Artık günlerden Pazartesi, öğle vakti, okul dağılmış, yol boyu caddeler öğrencilerle dolu, türbanlı kızlar neşeli ve dünyanın her yerinde olduğu gibi yüzlerinde son zilin hafifliği var. Artık onlar kendi dillerinde eğitim alıyorlar, Berberi alfabesi Arapça’nın yanında resmi olarak kabul edilmiş. Soldaki fotoğrafta göründüğü gibi sembollerle dolu, enteresan şekiller var. Mesela en alttaki iki harf “özgür kadın ve özgür erkek” anlamına geliyor. Ben onları palmiye ağacına benzettim.  

23/4/24

Gare Oncf

Marakeş Kazablanka

Bir kompartımanda sekiz kişiyiz, dördü biz, biri Alman, üçü Faslı, Faslı kadınlardan biri telefonundan komik videolar seyrederek kıkırdıyor. Gurbet tahammülü mü yoksa pencere kenarını bize veren arkadaşından ötürü mü bilmem, pek oralı olmadım. Gülmek bulaşıcıymış yüksek sesle dinlediği yetmiyor, bir de üstüne “viri viri viri ey estafurullah Yarabbi” diyerek kıkırdadıkça tüm kompartıman gülüyor.

Fransa işgalini sadece askeri yoldan değil özellikle eğitim ve kültür alanlarında da sürdürdüğü söylenir. Fransızca zorunlu, Arapça ibadet diliymiş. Casablanca’da Ricky’s kafeyi arıyoruz. Son derece mütedeyyin giyimli, orta yaşın üstünde bir kadın bizimle Fransızca konuştu, cadde isimleri, şarkılar, hitaplar hala Fransızca.  

El Mağribul Aksa, İslam topraklarında Fas böyle anılıyor, uzak batı. Okyanus kıyısında, deniz kokan Kazablanka’da sadece iki saatimiz var.

Mağrip mimarisi, Endülüs, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, batı İslam dünyasında tarihsel olarak gelişen bir mimariden dünyanın ikinci büyük camii 2. Hasan da almış nasibini.

Okyanusun dibinde, 210 metre minaresiyle ihtişamı cihan değer bir cami. Sandığımdan çok daha genç 1994’te tamamlanmış, her ne kadar Selefiler, sömürge döneminde Fransızlar tarafından yapılan her şeyi gölgede bıraksın isteseler de mimarı ve tasarımcısı yine bir Fransız.

Kazablanka Tanger arası hızlı trenle 2 saat, otobüsle 6 saat sürüyor. Biz doğal olarak treni tercih ettik. Tek neden hız değil. Fas’ın çok iyi bir tren ağı var, hızlı, temiz ve dakik.

Tanger’deyiz, rivayete göre Berberi asıllı Emevi komutan Tarık Bin Ziyad, Endülüs’e buradan Tanca’dan çıkmış yola.

24/4/24

Tanger’de uyandık, pırıl pırıl, sirkeyle yıkanmış cam gibi parlıyor gökyüzü. Şafşavan’a gidiyoruz veya Mavi Şehire, gökyüzünü ve cenneti simgeleyen yere. 

Binalardan yollara, duvarlardan toprağa günlerce Marakeş kırmızısı, çöl sarısı, bal rengi, kehribar, tarçın derken baharın yeşiliyle şenlendik. Bildik bir yerdeydik sanki ve tanıdık biriyle karşılaşmıştık.

Yemyeşil yamaçlarda Simyacı’nın Sandiego’su koyunlarını otlatıyor, geldiğimiz ülkenin hatta daha güneyin, piramitlerin hayalini kuruyordu. “Coğrafya kaderindir,” diyen İbn Haldun’un ruhu şad olsun. Mavi şehirliler daha kaygısız ve güler yüzlüler. Yolculuğumuz boyunca gördüğümüz en mutlu Faslılardı belki de. Şehirleri mavi, yamaçları yeşil, suları bol, daha ne olsun. 

Koya bakan rüya gibi evleri, Endülüs surları, Medinası, sivil mimarisi, tarçınlı tavuğu, sokak lezzetleri, meydanları, limanı, yan yana yürüyen kadın ve adamları, denizlere çıkan sokakları, beyaz limanı ve bizi çölden beri arsız arsız takip eden dolunayı, Malabat burnu, casusları, beyazların ticaret limanı, doldurulmuş sahiliyle Bozkırın üzerine yemin ederim ki Tanca bizden bir şey sakladı. 

Güneşin aydınlattığı iki deniz ve bir boğaz, sağ taraf Akdeniz, sol taraf Atlas okyanusu, ortası Cebeli Tarık, İspanyollar Gibraltar (Hibraltar okunuyor) İngilizler Cibraltar der ona. 

Hani şöyle güverteye çıkıp, güneşin koyda alçalmaya başladığı saatlerde Afrika’ya el salladığım, günü okyanustan batırdığım, iki kıtaya da şahitlik ettiğim, ona hayalimde bir görüntü verdiğim bir yolculuk hayal etmedim desem yalan olur. Malum feribot bizi bir kapsülün içinde, kırk dakikada karşıya İspanya’ya ışınladı. Hep bu eski filmlerin, kitapların yüzünden, trenlerde de böyle oluyor, adalarda ve İstanbul boğazında da.  

Tarifa’dayız, hayalimde tasarladığım gibi artık söyleyebilirim. Daha önce çalıştığım için girizgahı hatırlıyorum… Sakin ve huzurluyum, şu her şeyin yolunda olduğu varsayılan, vesveseden uzak, yani kendimi izlemediğim anda. Yanıma dönüp sizinle yolculuk yapmak,” diye başlayan “Faslı, Omarlı, argan yağlı, kaktüs ipli, sahralı, tajinli, faytonlu, gunduralı, cellabili ve zencefil şekerli bu yol” diyecekken durmaz, devam edebilirim…

Çok teşekkürler çocuklar, siz olmasaydınız biz oralara gidemez, Fas’ı göremezdik. Bize gösterdiğiniz sabır ve anlayış için, verdiğiniz koşulsuz sevgi ve nezaket için, hazırladığınız kusursuz ve zengin program için, cömertliğiniz, misafirperverliğiniz için, doğum günümde yanımda olduğunuz için tekrar tekrar teşekkürler. Bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapmak gerekirmiş, Ceren ve Miguel, tanıştığımıza çok memnun olduk. Birbirinize gösterdiğiniz bu karşılıksız özen daim olsun. Te amo mucho.

12/5/24

İstanbul,

Yelda Ugan S.

Fas’tan önce

2. Hasan Camii Kazablanka

Morocco, Fez, Casablanca, Meknes, Rabat, Tanger derken daha Marakech’e varmadan Paris’te buldum kendimi. Fas’lı yazar Taha Ben Jelloun, yazar arkadaşı Jean Genet hakkında bir kitap yazmış, adı “Yüce Yalancı.” Genet bir Fransız ve Sartre’nin deyimiyle “o bir aziz, bembeyaz bir zenci.” Jelloun yazarla Paris’te, Gare de Lyon’da tanışmış ama Genet’in Fransa ile arası hiç iyi olmamış, ona “kilisenin büyük kızı,” diyor, Cezayir meselesi hakkında ikiyüzlü bulduğu ülkesine sırtını dönüyor. Hayatı boyunca Filistinli göçmenlerin yaşadığı insanlık dışı koşullar hakkında tanıklık etmek için her şeyi yapmaya kararlı olan Genet, ezilen, yok sayılan, topraksız, vatansız insanlardan yana koymuş tavrını.

“Bana Filistin kamplarından, orada tanıştığı Filistinli bir savaşçı olan Hamza’dan, Hamza’nın annesinden, patlak topla oynayan çocuklardan, tozdan, susuzluktan, kadınların onurundan söz etti.” (Yüce Yalancı kitabından)

Epey sayfa sonra Jelloun ve Genet, beni Derrida’ya götürdüler. Derrida 74 yılında yayımlanan Glas adlı kitabını Genet’e ithaf etmiş. Ben unuttum Fas’ı, Berberileri, çölü, Chefchaouen’ı, develeri filan, bu iki adamın dostluğuyla ilgilenmeye başladım. Derrida Hegel’in felsefesiyle Genet’in yazılarının bir okumasını yapmış Glas’ta. 

Kitabın Türkçe çevirisini ararken, Derrida yukarı, Genet aşağı, Sartre, Simon derken ben başa, Fas’a döndüm yeniden, ilk kez Avrupa’da olmayan bir ülkeye gidiyordum kısmetse, ilk kez Afrika kıtasına ve ilk kez Müslüman bir ülkeyi ziyarete. Ortak paydamız İslamiyet, muhtemel oraya gittiğimde sıklıkla camii görecek ve beş vakit ezan sesi çalınacaktı kulağıma. Ülkemle hiçbir farkı olmaksızın burada anlamadığım Arapça ezanı orada da anlamayacak ama dile aşina olacaktım ister istemez.

Aydım mı, aydınlandım mı bilmem ama kendime sordum; velev ki ben Arpça bilseydim ne olurdu? Bu bir zenginlik mi yoksa zaman kaybı, hatta bir çeşit regresyon mu olurdu? (kitapta “gerileme” yi sık sık bu kelime ile dile getirmiş yazarlar, ya da bize öyle çevrilmiş.) Derrida diyor ki, “Bu devrim değil, bu bir dil darbesi, hafıza kaybı, bellek yitimi.” Yani bir gerileme. Kuşkusuz ve şüphesiz, hikmetinden sual olamayacak kadar eminim ki Latin harfleri temel eğitimim olarak kalmalıydı. Ya Arapça da yanında gelseydi? Şimdi üniversitelerde yapılan yan dallar gibi, hiç değilse seçmeli bir ders olarak, öğrenmeye en müsait olduğumuz yaşlarda, ilkokulda, iki dilde okuyabilseydik, yazmaktan geçtim, duyduğumuzu anlasaydık. Öyle cami hocalarından, kuran kurslarından filan değil, ehil ellerden öğrenseydik. Zira ben Güneyde, Suriye sınırında, küçük bir kasabada doğmuşum. İstanbul’a gelinceye kadar da oralarda, Doğu Akdeniz’de yaşadım. Kültüre ve dile çok yakın ama aynı zamanda bir marifetmiş gibi mesafeli ve yabancıydım. Nedenleri malum, o zamanlar bu, bir dil, eğitim ve kültür politikasıydı. Bu politikaların tersinden yürüdüğü günümüz kadar, en az o yıllar da kusurlu ve gölgeliydi. Arapça bilseydim ne olurdu? En iyi ihtimalle zengin bir dağarcığım, hayal gücüm ve bilgim olurdu. Dinimle arama kimse giremez, Tanrı kelamını anlar, ezberlediğim duaların ne dediğini bilirdim. Kuran’da borçlar hukuku okunurken ağlamaz, çıkışı olmayan çukurların tehdidinden, bilinmeyen cehennem azabından, şeytanın şerrinden, annemin bakışlarından korkmazdım. Zira korku esastı, hele bilmediğin bir dilde korku, nazik ve kibar olmayı engeller, başkalarına merak duymayı yasaklardı.

Şükürler olsun ki hala hayranlık ve hayret duyabiliyor, tarih boyunca İslam toraklarında Mağribu’l- Aksa yani Uzak Batı olarak anılan Fas’ı merak ediyorum. Gitmeden önce meseller okumayı planlıyordum, Şehriyarla Şehrazatı, hatta bir kaç kelime Arapça öğrenmeyi bile. Bakalım, neye niyet neye kısmet.

Yapımı söken, “Yapısöküm”cü Cezayirli Derrida, bazıları ona “Delida” diyorlar:))

Yelda Ugan S.

6/5/24, İstanbul

Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto

“Anı yazmak ölümün elinden bir şey kurtarmaktır,” Andre Gide, syf347

Samuel Coleridge’nin dediği gibi inanmamayı erteliyor, yazarla beraber İstanbul’dan trene biniyorum, yolculuk hep yeniden başlayan bir zamana doğru. Hiçbir ezberin, hiçbir düzlüğün içinde kalıp sıkılmadan bir sonrakine geçiyor manzara. Hayat gibi. Esin Akalın’ın anılarını yazacak yaşta olması sadece topladıklarıyla ilgili değil, güngörmüşlük, esneklik ve onunla gelen tevazu bir tutam da tevekkülle ilgili. Kimseye bir şey kanıtlamak ya da beğenilmek kaygısıyla yazılmamış kitap, öylece, olduğu gibi. Belki tek kaygısı var ki bu da gönlünün yüceliğinden ileri geliyor, 19. Yüzyıla dayanan aile bireylerine gösterdiği ‘gelmeyen, kareye girmeyen kaldı mı?’ hassasiyeti. O kadar yanı başımdaydı ki herkes, yazarın dualarına amin derken, bu dünyadan ayrılmış olanlara rahmet dilerken buluyordum kendimi.

Seyahat, tarih, mitoloji, edebiyat, kadın, göç, tiyatro, aile ve maaile, coğrafya, kültür ve yemek isimleri her bir istasyona adını veren çiçek adları.

Ben de yazar gibi Musalar’ı çağırdım. Hesiodos’un içine “tanrısal sesleri” üfleyen, Zeus’un dokuz eş yürekli kızlarını. Sevgili İlham perileri, bana da söyleyin şarkıyı ve anlatın hikayeyi. “İyi ki edebiyat okumuşum! Edebiyat hayatın günlük çalkantılarıyla başa çıkmak için seçilmiş harika bir yol.” diyen kadının hikayesini anlatın bana.

“Ak kollu, altın tahtlı evlilik tanrıçası Hera bir elinde narı bir elinde zambağı ile Zeus’un ulağı Hermes’i hayırlı bir iş için yanına çağırmış,” ve genç Esin, çiçeği burnunda yeni gelin düşmüş yollara.

Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto kitabının yazarı Esin Akalın, gözlem yapmaya hazır ve donanımlı bir iç görüyle hem kendine hem dışarıya, dünyaya bakan gözle yazmış gördüklerini.

“Atlas okyanusu ve büyük okyanus arasında kalan Kanada. Atlantik, ailem ve sevdiklerim ile aramızda bizi birbirimize bağlayan bir köprü. Ama aynı zamanda bizi birbirimizden de ayırıp koparan en büyük engel.” Syf22

“Bu büyük şehirler insanda yalnızlığı aynen bir buz sarkıtıymış gibi hissettirirler. Keşke aramızdaki bariyerleri kaldırabilsek. Keşke dillerin ve renklerin şehrin gün doğumunda erimesine izin verebilsek.” Bu dua temennimiz olsa da hoca Kanada için “ülkesine geleni, kendi kimliğini bırakıp, yeni bir gömlek giymeye zorlamadı. Gelen diliyle, diniyle, kültürüyle ülkede kabul gördü.” diyerek içimize su serpiyor. “Mevlana bile sadece Hristiyanların haçında, Hintlilerin mabedinde, dağda, bayırda, dorukta, derinde, Mekke’de, Kabe’de aramamıştı ezoterik felsefenin baş sembolü Anka kuşunu (Phoenix) Alimlere de sormuştu, filozoflara da. Sonunda kalbinin içine bakmış ve görmüş ki, aradığı aynen öyle, kalbinde duruyor.”

Meryem suresinin 25. Ayetinde dediği gibi “Ye, iç, gözün aydın olsun.” Yazar yaban ellerde tam kırk bir çeşidi bir araya getirdiği Zekeriya sofraları kurdu. Farklı din, dil ve ırktan dostları bir araya getirdi. Onlar, her biri kendi kalplerinden geçen dualarla dileklerini tuttular. 

Sarmalar, dolmalar, baklava, börek, kuru köfte derken “Potluck,” dedi hoca. Hiç duymadığım bir kelimeydi, merakla dinledim. “Pot, kap anlamına geliyor, luck şans, potluck sözcüğü ilk kez 16. yy da İngiliz Thomas Nashe tarafından kullanılmış. O dönemde beklenmeyen veya davet edilmemiş olan bir misafire yapılan ikrama atfen söylenen potluck lafı Türkçe’de “misafir umduğunu değil bulduğunu yer,” sözünün karşılığı olarak da düşünülebilirdi. Bugünkü modern anlamda kullanılması ise 29 yılında Amerika’da başlayan Büyük Buhran diye söz edilen ekonomik kriz döneminde başlamış. O zamandan beri kalabalık toplantılarda potluck usulü, herkesin bir kap yemek veya tatlı getirmesi Kuzey Amerika kültüründe alışılagelmiş bir adet.”

“Konuksever olmaktan geri kalmayın. Çünkü bu sayede bazıları bilmeden melekleri konuk ettiler. (İbraniler 13:2)”

Sofralar ayrı bir dünya iken yolculukları da yazar bir mizahi dille aktarır. Hiç delisiz mahalle olur mu? Yazarın çocukluk anıları arasından bulup çağırdığım deli Halise’nin, boynuna taktığı türlü çeşit çanta misali, ben de valizden çıkardıklarımı takıp takıştırıp devam ediyorum yola. Sürçü lisan ediyorsam af ola.

“Kırk yıldır yanıtını bulamadığımız “orası mı burası mı?” bağlamındaki o zor soru.” Syf65

Journey without end (bitmeyen yolculuk) Hocanın Kanada’da yazdığı tiyatro oyunu. Derya kız da oyunda rol almakla kalmıyor bir de annesinin yazdığı oyuna İngilizce isim koyuyor; Oyunun Türkçe ismi, Yusuf Nalkesen’e ait “Gitmek mi zor, kalmak mı?” şarkısından esinlenerek yazılmış.

“Ne wifi ne internet bize kanka… Mektupları süzüm süzüm süzülerek buraya getiren Zümrüdüanka.” Syf168

Mektup yazmanın ve almanın hazzına varan son nesil olarak “Anneniz Güzin” le sonlanan mektupların nefaseti bana çocukluğumu, annemle teyzemin mektuplaşmalarını hatırlattı. Ve onun, Güzin Hanımın yemekleri, Küçükyalı’da Kocadere’de saksı saksı yetiştirdiği güzelim çiçek adları; “sakız sardunya, katmerli kadife, camgüzeli, ortanca, telgraf, begonya, düğün, çuha, haseki küpesi, şebboy, zerrin, fulya, Manisa lalesi” Tılsımlı sözler gibi.

Hoca uzaklara kök salarken, anneye, sılaya duyduğu özlem, endişe ve kaygı da içinde büyüyor. 

“Bilişsel ve davranışsal fonksiyon bozukluğu. Kızları tarafından seksen yaşında fark edilen bir babanın gün geçtikçe artan semptomları hakkında tuttuğum notlar Kral Lear hakkındaydı. Annem Lear’ın doldurduğu seksen yaşı çoktan geçmişti.” Syf61

“Tüm planlar ve programlar yerine ucu açık tehirler.” Syf65

“Kiraz ağaçlarının beyaz ve uçuk pembe çiçekleri.” Syf68

“Tıpkı Lear gibi haykırmak zamanıydı belki… Özellikle Avrupa’da erken modern dönemde yaşlılık hakkında araştırma yaparken üzerinde çalıştığım metin, Shakespeare’in King Lear adlı trajedisiydi. Tacını tahtını üç kızına bırakmadan önce “Hadi bakalım, beni ne kadar seviyorsunuz söyleyin önce. Ben de ona göre size toprak mal mülk bırakacağım,” diyen kralın öyküsü. “Ne kadar sevgi o kadar toprak…” diye yaşlılığında kızlarını karşısına dizen kralın ruh halinde beliren aşama aşama nevrotik belirtilere ve zihinsel acılarına odaklandığım bir bildiri içindi bu araştırmam. O ulu sevgiyi fani dünyadaki toprak ile eşdeğerde tutan kafası iyice karışık bir kral. Bugünkü gerontologlara göre Kral Lear anormal bir yaşlanma alameti gösteren klinik bir vaka idi. Hastalığına bugünkü tıbbın koyacağı teşhis bir alzaymır çeşidi olan demans hastalığıydı.” Syf333

Yaşlılarda bilişsel ve davranış bozukluğu yazarın deniz gözlü, pamuk renkli babaannesiyle ilgili anılarda da yerini alırken sanki ben de oradaydım.

“Elimde babaannemin “karasu” diye söz ettiği Nevrol Cemal şurubu ile ayakta beklerdim. Osmanlıca reklamlarına “Asabiye için ilaç…” diye geçen bu şuruptan, Türk Eczacılık Tarihi Koleksiyonu’nda “Sinir hastalığına, baygınlığına, yürek çarpıntısına, güneş çarpmasına pek müessir devadır,” diye söz edilmekteydi.” Syf334

“Kadın, mahrem nesne”. Virginia Woolf’dan altı yıl sonra dünyaya gelen babaanne, kocasının ölümünden sonra evlatlarının yanında yaşamak zorunda kalır ve kendine ait bir evinin olmaması da demansını tetikler.

“Woolf, “Her kadının kendine ait bir odası olmalı,” derken çok farklı bir şey kastediyordu tabi. Feminist bakış açısını “’Kendinize ait bir oda’ edinin, “diye manifestoyu andıran bir biçimde özetlerken, Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sında, bu fani dünyada her şeyin geçici olduğu fikri ile örtüşen sözleri de vardı: “…Tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip, dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur.” O yıllarda Woolf yazarken babaannem de eve kapanıp en küçüğü sekiz yaşında olan altı çocuğunu büyütmekle meşguldü.” Syf338

Öte yandan ananenin durumu epey farklı; onun kendine ait kararları da olmuş, mesleği de. Yirmili yıllarda aradığı sevgiyi bulamadığı kocasından boşandıktan sonra çocuk yaşta iki kızını, yani yazarın annesini ve teyzesini, Anadolu’nun çeşitli kasabalarında ebelik yaparak yetiştirmiş. Ne büyük cesaret ve ne radikal bir karar! Cumhuriyet tarihinin sosyal ve kültürel uyanışını simgeleyen halkevlerindeki etkinliklere belediye kabilesi yani ebesi olarak katılmış, dul olması, iki kız annesi olması sosyal hayatını engellememiş.

Kondüktörün var gücüyle üflediği düdük sesine uyanıyorum, şimendifer tıslayarak Küçükyalı istasyonuna girerken, hemzeminden geçen iki küçük kıza, abla kardeşe el sallıyorum. Ellilerin sonu mu desem, altmışların başı mı? Heraklitos ne derse desin trenden inip kızların peşine düşüyor, şehri İstanbul’u geziyorum, karış karış. Kimse benim gelecekten geldiğimi bilmiyor.

Yazar benim gibi soruları olan herkese sürekli yakın geçmişin ayrıntılarını aktarır. Kültürel bellek işte bu satırlarla akar durur. Hakikaten merak ederdim, “lüküs kamaralar” var mıydı, kimler otururdu diye.

“O zamanlar vapurların arka kısımları birinci sınıf, ön kısımları da ikinci sınıf diye ayrılırdı. Bilet parasının üstüne bir lira ekleyerek lüx mevkide oturarak da geçilirdi karşıya. Birinci mevkiinin ikinci kattaki deri kaplı kanepelerinin olduğu bölümden geçip, lüx mevkideki özel koltuklara kurulmamız kimseye fiyaka atmak için değildi.” Syf256

“Unkapanı’nda Aybir veya Vefa kilisesi, tarihi 11. yy a dayanan. Kilise ziyaretimden sonra Unkapanı caddesinden karşıya geçip meşhur Karadeniz pidecilerinin olduğu sokaktan fatih camiine giderdim. Cami ziyaretinden sonra Malta çarşısı.”

“Yedikuleye doğru uzanan Topkapı, Ayasofya, Sultanahmet. İstanbul siluetinin mavimsi, morumsu ve bazen de gül rengine boyanmış o harika manzara tasvirleri.”

“Mısır çarşısının keskin baharat kokuları, kavrulmakta olan sarı leblebi kokularını içime çeke çeke Mahmutpaşa’daki çeyiz eşyaları ve ıvır zıvır hediyeliklerin bulunduğu dükkanların önünden geçip Kapalıçarşı’ya doğru yürürdüm. Bedesteni dolaşıp Kuyumcular çarşısındaki vitrinlere bakıp, Çukur muhallebicide bir mola verir, sonra Nurosmaniye kapısına doğru yol alırdım. Ondan sonra hedef tabi Sultanahmet olurdu. Sarayın kapısından girmeden önce Barok stilde inşa edilmiş olan 18. yy meydan çeşmelerinden en çarpıcı örneklerinden biri olan 3. Ahmet çeşmesinin fotoğrafını çekmek için elim fotoğraf makinama giderdi.” Syf122

“Beyoğlu’nun ünlü pasajları, Elhamra, Halep, Atlas, Şark, Aznavour, Hazzopulo.”

“Kadıköy Baylan’ın kupgriyesi, Kolombo et lokantası, Ali Baba dondurmacısı, Hacı Bekir, Cafer Erol, Beyaz Fırın, Turşucular

Ve bir cümle yankılanır sürekli bu İstanbul tanıklıklarında. “İstanbul’da İstanbul’a özlem duyarak yaşamak.” Syf124

Samsun’da geçen çocukluk, gökyüzü gibi hafif, yeryüzü gibi güvenli. Benden bir önceki nesil olan yazar Esin’in çocukluk tekerlemeleri çok tanıdık hatta aynı. Bilmem kaç yıl arayla, bilmem kaç kilometre mesafeyle oynadığımız aynı oyunlar, geçmişten gelen aynı tekerlemeler

“Yerde ne var yer boncuk

Gökte ne var gök boncuk

Annenin adı ne? Fatmacık

Kaldır beni hoppacık.”

Yazar, “Benim Kral Priamos’un Kraliçe Hecabe’den doğma kızı Kassandara’nın Troya’da olacak olayları önceden görüp söylemesi gibi uzağı gören bir kehanet becerim yok kuşkusuz” dese de inanmayın, işaretler uslu durmamış, muştulamışlar ona sevdiğine kavuşacağını. Esin hocanın Maryland Üniversitesinin kampüsünde karşısına çıkan dört yapraklı yoncalar büyümüş, kaç bahar görmüşler, kaç kış geçirmiş, çoğalmış, taşmış ama dökülmemişler.

Bir sebep lazım ya! yazara bırakıyorum sözü. “Halen Üsküdar Üniversitesi’nin hem iletişim fakültesi hem de İngilizce çeviri ve mütercimlik bölümlerinde farklı dersler veren Feride Zeynep Güder, ayrıca okulunda bir televizyon programının yapımcısı ve başarılı sunucusuydu. Profesörlüğe hazırlandığı bu dönemde bu anı kitabımın ilk okuyanı olarak editörlüğünü yapma cömertliğini göstermesi de benim için çok değerliydi. Kendisine şükran duygularımın yanı sıra, koltuklarımın kabarması için sebepler epey kabarmıştı.” Syf291

Valizimde İstanbul, Kısmetimde Toronto kitabıyla bizi bir araya getiren de Feride Zeynep Güder oldu. Lise arkadaşımın yazdığı önsözü gururla okusam da benim için iki akademisyen çalışması veyahut kadın dayanışmasıydı olan biten ve ne güzeldi. 

Feride’nin önsözde dediği gibi “sabredip içeri giren okurun önüne her katmanda hem mizahın hem acının harmanladığı öyküler çıkmakta.” Tıpkı adıyla müsemma Penelope’nin sabrı gibi.

Kitap aynı zamanda bir kariyer serüveni, İstanbul’da başlayan, çoluk çocuğa karışsa da Kanada’da devam eden o muazzam eğitim hayatı. Bu serüvende Mina Urgan hoca olarak, Azra Erhat ILO’dan iş arkadaşı olarak yerlerini almışlar.

“Mitolojiye ilgi duymama neden olan ve daha ötesi bana mitolojiyi sevdirense malum eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı, usta yazar Azra Erhat idi.” Syf 291

“Yapraklar gibidir insan soyu

Bir yandan rüzgar bakarsın onları döker yere,

Bir yandan bakarsın bahar gelir,

Yenilerini yeşertir, yeşertir ormanı.” (İlyada VI çeviren Azra Erhat)

Tiyatro tutkusu, 17. Ve 18.yy da Avrupa sahnelerinde Türklerin imajıyla ilgili doktora tezi ve bütün bu birikimi Türkiye’ye gelerek öğrencilerine aktarması paha biçilmezdi benim için. Nasıl özendim, keşke şu dersleri son sıranın ucuna ilişerek de olsa ben de dinleyebilseydim; Aydınlanma dönemi edebiyatında güncel konular, Shakespeare’den sonra İngiliz edebiyatının en önemli yazarı sayılan John Milton’dan seçmeler, Paradise Lost (cennetten Kovulma) mesela, Edebiyatta Mitoloji, Sahne ve edebiyat; Bernard Shaw’ın Pygmalion’u ve adını duyduğum an vurulduğum, Goethe’den Genç Werther’in Anıları, Faust, Victor Hugo Hermani gibi kitapların incelendiği Romantik Kahraman.

“19. yy’ın en önemli akımlarından bir olan Romantizm, bir önceki dönemin neo klasik akımına bir tepki olarak ortaya çıkmış. “Sanat ve edebiyatta Fransız devriminin uyandırdığı bir başkaldırı ve özgürlük ruhunu yansıttığından derse Fransız ihtilalini anlatmakla başlardım.” Büyük İskender’le başlayan Batı Kültürü ve Medeniyetleri dersi. Makedonya’dan kalkıp Mısır’a hatta Hindistan’a kadar uzanan bir imparatorluk kuran Büyük İskender Truva’ya kadar gidip Akhilleus’un mezarına çelenk bile koymuştu.” Syf121

“Öğrencilerime eserler hangi dönemde yazılırsa yazılsın, özünde yine insanı, bizi, bugünü anlatmaktaydı der ve okuduğumuz her eserde günümüzle bağlantı kurmalarını öğütlerdim.”

“Gılgamış Destanı’nın ölümsüzlüğü arayan kralının öyküsü bitince,” ben de hocam ve öğrencileriyle Mezopotamya’nın Uruk kentinden Homeros’un Truva’sına doğru yol aldım. “Krallar kralı Agememnon’un kardeşi Menelous’un karısı Helen’i Paris onların evinde misafirken, bir yığın malla birlikte kaçırdığı için çıkan Truva savaşını” okumaya. Hemen bir Azra Erhat çevirisi aldım ve yanı başıma koydum. 

Sonra taşlar yerine oturdu. Feride Zeynep Güder boşuna tutuşturmamıştı bu kitabı elime. Yazarı tarafından adıma imzalanmış bu güzel hayat hikayesini. Kitabın son sayfasına geldiğimde iyi ki dedim, iyi ki Feride.

“Efsane füsundan gelir, bir güzelliğin karşısında kendinden geçilir.” Diyor ya yazar, aynen öyle oldu hocam, harika bir yolculuktu, çok teşekkürler. 

“İlim ilim demektir/ilim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Bu nasıl okumaktır. Ben gelmedim kavga için/benim işim sevgi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim.”     Yunus Emre syf266

Hoş geldiniz Esin hocam, sefalar getirdiniz.

Yelda Ugan S.

30/1/24, İstanbul

Not: Sayfa numaralı olsun, olmasın; tırnak içine aldığım tüm cümleler, Andre Gide, Samuel Coleridge, Yunus Emre alıntıları ve andığım mitolojik karakterler Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto kitabından alıntılardır.

SAMATYA

Haliç Köprüsü, 

Solumuz kırk kocadan artakalan bakire dul; İstanbul ve onun meşhur silüeti,

Süleymaniye, Sultanahmet ve Ayasofya’da öğle ezanı okunuyor, Galata kıyama durmuş onları dinliyor.

Topkapı-Aksaray tabelası el ediyor, buradan!

Vatan Caddesi, Bezmialem vakıf üniversitesi

İstikamet Samatya, yani, Küçük Paris

Haseki, 

Kızıl Elma

Cerrahpaşa kütüphanesi ve denizde pırıl pırıl bir huzur.

“Hani eski bir resme bakarken

Hani yılları sayar ya insan.”

Narlıkapı’dan ustamın çocukluğuna giriyoruz. Kumlu, sırtı sarmaşıklı surların önü deniz, İrili ufaklı balıkçı tekneleri dizili, afilli kayıklar salınıyor aşağıda. Bir ileri bir geri. 

Bahçede tavus kuşları, bahçede güller, bir görünüp bir kaybolan ürkek rahibeler. Manastırın yanı başı gazino, Müzeyyen Senar ve Hamiyet Yüceses icrayı sanat eyliyor. “Kimseden etmem şikayet.” 

ocakta aşure kaynıyor. 

Burası işte, denize inerdi bak! 

Bir yürek ferahlığı, bir tür tasasızlık.

Çocukluk gibi bir şey bu, Gökyüzü gibi

Ustam buldun mu nefaseti?

Neşe sıradan bir haleti ruhiye.

Rumu, Ermenisi, Müslümanı… akşam üstleri piyasa yapılır, kilisede mum yakılır, Paskalyada ben sana, Ramazanda sen bana, yoktu ayrı gayrı.

Sirkeci-Halkalı tren hattı

50’lerde başlamış deniz doldurma sevdası

Birbirine yaslanmış 2-3 katlı kagir evler, pencere önü saksıda çiçekler, çuhalar mor, sardunyalar pembe, can suyunu veren artık musalar. 

Korku galebe çalınca, denizlere çıkarmış mahzenler.   

Samatya’yı kurarım

Kumlu surlarla kuşatırım

Dar sokakları meydanlara çıkarır, gönülleri toplarım. 

Beş sokağın buluştuğu meydan, Ali Haydar, Şener Şen, Hanım Türkan Şoray, İkinci Bahar.

Beyaz önlük giyer, Rum olur kasap kadınlar. Ne severdik Melahat seni, nam-ı diğer rahmetli Meral Okay’ı.  

Develinin yerindeymiş Hiristostomas’ın bakkalı. 6 ya da 7 Eylülmüş günlerden, yığılıp kaldığı dükkanın önü. 

Birileri burnunu ve geriye kalanını olduğu gibi soktuğu için buralara, Rumlar gitmiş. 

“Sana bana yeter bu dünya, nedir bu bitmeyen kavga

Anlaşırsak aramızda senin olur benim olan da.”

“Avusturya’dan Ermeni bir aile geldi geçen yaz, 23 doğumlu kadın, buralarda doğup büyümüş, maaile gelmişler torun filan.” 

Balıkçı, Küçük Ev,

Yedikule Çiçekçisi,

Silivri,

Mevlanakapı,

Sulukule,

Haliç,

Solumuz Piyer Loti

Bira bahçeleri

Samatya’dan Şişli’ye gelin geldi ustam

Abide Palas

Vaktiyle Zeki Müren oturmuş, Neriman Köksal’ın iki altında  

Hanımefendi Sokak

Benim ustam da haza hanımefendi. 

Bir beyin uğruna bata çıka Pangaltı.

Aklımda olsun buranın balıkları çok taze, kereviz bahçeden

İki kere kök saldık, Gayrettepe mahallesi, Bitez Yalısından

Yelda Ugan S.

Ulama

“Severim,” dedim “ben de severim,” dedi Gül

Şehrin kadim dolaylarında yürüyormuşuz. Sırtımı dayadığım pürtüklü duvarı otlar bürümüş. Gafil avlanmış elime uzanan elini sıkmadan önce pantolonuma silmişim, kızıl tozlu sağ elimi. “Bu şehir,” demiş, “bizi gördü, rüyalarımızı gördü, korkularımızı, arzularımızı ve hatta varsayımlarımızı bile gördü.”

Eski Barajdan dolmuşa bindik. Kırmızı deri koltuğu aşınmış, parmak çalmaktan süngeri çıkmış klasik arabalardı bunlar. Beni doktora götürdüler. Muhtemel Sularda indik. İlk kez hayatımda büyük şehir görüyordum ve büyülenmiştim. Doktor filan umurumda değildi. Zaten bir yerim de ağrımıyordu. Filmlerdeki gibi taksi dolmuşa kolejli kızlar bindi, formaları benim en güzel kıyafetimden daha güzeldi, lacivert mini etek ve beyaz gömlek, ayaklarında siyah makosenler. Derslerden filan konuşurken dikkat kesildim, ağızlarından ne çıksa kapıyor, yaptıkları her şeye hayran oluyordum. Şoföre para uzatırken Baraj Yolu dedi biri, diğeri Hastaneler Kavşağı, bir diğeri Abidin Paşa. Gevşek beliklerine, okul çantalarına, çillerine ve yarın yeniden birbirlerini görecek olmalarına imrendim. Çok değil altı yıl sonra yaşamımın tüm gidişatını belirleyecek olan bu şehirden akşam olmadan, kasabaya giden son otobüsle ayrıldım.

Daha tan yeri ağarmadan kalktım, annem kırmızı başlığımı akşamdan ütülemiş, sepetimi hazırlamıştı. Nemli ve soğuk ormanın yolunu tuttum. Yalnızdım ve Allah’a emanettim. Hazinem, annemin ceplerimin astarına diktiği muskam, sezgilerimdi. Kaçınılmaz olarak kurtla tanışacak, iyiyi kötüden ayırt etmeyi öğrenecek, büyüyecektim. Benden istedikleri iki şey vardı; “normal” olmam ve bir gün geri dönmem.    

Düşlerimin gerçekleşeceğine dair iddiası olan bu şehre geldiğimde ne yazık ki taksi dolmuşlar çoktan tedavülden kalkmıştı. Kısmet olmadı onlara bir daha binmek.    

Aydınlık yüzlü bu şehir naifliği, bilge tasasızlığıyla beni büyütecekti, ben de bu kızı. Bal kabağını at arabasına, kurbağayı prense dönüştüren sihir buradaydı.

“Severim,” dedim. “Ben de severim,” dedi Azize.

Tıknaz, dolgun yüzü temiz, duru ve sıcak bakışlı ciğerci Memet, elinde yarısı içilmiş çay bardağı, üstünde mavi iş önlüğüyle bırakmadı bizi anlatmadan. 

“Vali çağırmış, gitmemek olur mu? Olmaz elbet. Durdum divanına, buyrun valim dedim, beni emretmişsiniz “Memet,” dedi, “bilirsin seni severim.” “İç işleri filan,” dedi sonra. “Kaldırın,” demişler benim için anladın mı?  “Yapma,” dedi vali “gözünü seveyim yapma Memet! Vazgeç şu meretin festivalinden.” Anlamıştık anlamasına da, canımız sıkılıldı. Gösterdiği yoldan ilerledik.

Sayacılar kutsal kış güneşine yüz sürmüş tabansız deri ayakkabıları kurutuyorlardı dükkanların önünde. Azizin hikayeleriyle büyüdüğü güzel babasının, manifaturacı Fehmi beyin izini sürdük.

Yaratıcının biraz değişiklik istediği bir gündü, Alice’nin tavşanı gibi önüm sıra yürüyor, masereyi arıyordu. Çok yaklaşmıştık, zira tahin kokusu alıyorduk. Defalarca girdik, çıktık, dolandık, daireler çizdik, zikzaklar yaptık. Sokaklar artık bana oyunbaz bir kedinin karıştırdığı yumaklar kadar karmaşık gelmeye başladı. Hayalimde kocaman bir kazan canlandırıyordum, içinde yedi kolu aynı anda dönen bir dev anası küncü sağıyordu. Küçük küçücük, sacdan bir hanım kız karşıladı bizi, öyle bir sürü kolu filan da yoktu. Omuzunda susamla beslediği bir kumru, avucundan akan tahinle haznesini doldurduğu helkesi. Karşılıklı tezgahlarda işçiler dünyanın en tatlı işini yapıyor, cezerye kesiyorlardı. Her bir çeşidin tadına baktık. “Masere burası,” dedi yaşlı adam, koridorun sonundaki cam kaplama masasından kalkmadan. Döner koltuğu tüm atölyeye  hakim. Duvardaki sinema afişi büyüklüğündeki eski fotoğraflara, gazete küpürlerine  göre son maseracı ailesini, helvanın mucidi büyük büyük dedesi Hacı Ahmet’i memnun etmeyi başarmış. Ona inandık, hakikaten masere burasıydı. Yoksa 24 Teşrin 1945’de Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürlüğünden müsaade alır mıydı hiç.      

Muhtemel yirmilerin ortası. Öğlen olmuş, okul dağılmış, Bediş ölü bir kuş görmüş kara bir kedinin ağzında. Midesi kalkmış, sekmemiş o gün eve giderken, durup Taşköprü’nün kemerlerini saymamış, sakız ağacı ve bici bici tuhaf bulmuşlar bu durumu. Ulus parkının önüne geldiğinde kalabalığı yara yara ilerlemiş, havada sallanan ayaklarını görmüş Karsantılı Ayşe’nin. O günden sonra hallenmiş durmuş halden hale. Bir türkü tutturmuş, aklına estikçe söylermiş Ayşe’nin bilmediğini, nerden bilsinmiş Ayşe hiç atın terkine biner miymiş yoksa, açmazmış bacaklarını, toplarmış eteklerini. Kocavezir’e berdel olarak gitmiş Ermeni’den dönme Bedriye. Saçlarını çok sevmiş kocası, her gece taramış, hem tarar hem methiyeler düzermiş Çukurova’nın cömert güneşi gibi parlayan saçlara. Kibrin göründüğü yerde bir musibet eşikte bekler. Daha adet bile görmemiş küçük gelin kayınvalidesine istediği makası dikiş kutusundan alıp getirdiğinde bukleleri kucağına düşmüş. Ne bilsin çocuk Bediş. 

Büyük saati selamladım, o da beş kala beni. Birini sevdim mi onun hakkında her şeyi seviyorum, anglez bir dantele eğilişini mesela. Medreseden havalanan yüzlerce güvercin oluşunu. “İşte bu,” dedim, tam mutlu olunacak bir gün. Çok severim dedi ben de dedim. Sokak beni mıknatıs gibi çekti, çiçek dürbünü misali sürekli yeni bir şeyler gösterdi. Yılmaz Güney film icabı karısına diklendi sonra Allah ne verdiyse, Erciyes sinemasında kızılca kıyamet koptu, bir alkış, bir ıslık, hop oturup hop kalktı selamlık. Kemerli Taşköprüden aklın ötesindeki dünyaya iltica ettik. Kagir evler cumbalı pencerelere küstü.  

Kalaycı Deveci dört kuşaktır iş başında. Bayağı çocuk gibi sevindim kazancılara gelince, Aziz de limonun yarısını sakladığına, beni sevindirdiğine sevindi. Zaten sensiz, Abidin’in Güzin’e dediği gibi, renksiz, eksik, eğreti ve hatta ayıp kaçardı buralar Aziz.   

Antidepresan, yoga, nefes terapisi, psikolog, hipnoz, meditasyon yoktu o günlerde, vardıysa da bizi bozar, içimize kaçan cini öğlen rakısıyla çıkarırdık. Yine öyle yaptık. Sevgi ve arkadaşlık yokluğunda kim mutlu olabilir ki Aziz? 

Eskiler her an okuyabilmek için bir şiiri veya bir güfteyi ezbere alırlarmış. O zaman, iyi ki bu şehir arkamdan gelmiş sevgili Kavafis. İyi ki aynı mahallede kocadık, iyi ki aynı evlerde kır düştü saçımıza Gül Azize. 

Yelda Ugan S.

28/12/23

AFARA

Hava pek bi kararsız, kışa mı geçsin, yoksa az biraz daha sonbahar mı kalsın?

locada kırmızı bi koltuk,

ahşap, sallanan,

Amanoslar’a bakan,

Ve artık sallanmayan.

Sahile gitmişsin rüzgarla buluşmaya, denizle anlaşmaya. Pazarlık etmişsin onlarla; “hele bugün bi durun,” demişsin; “baş tacımız geldi, yarın bakarız.”

Ağrımadık, incimedik senden, sizden yana.

Ne güzel komşumuzdun,

Sen de bizim baş tacımızdın.

Depo, antrepo,

Gemiler,

Gişeler,

Tırlar,

Yolumuz grisi bol, mavisi az, beyazı seyrek, pembesiz bir gökyüzü. 

Yüzüncü yıl uyurken gelirdin, gazete bırakırdın kapıya, ayda bir kere de Milliyet Sanat,

Liman,

Turuncu zürafa vinçler,

Demir çelik, 

Fabrika bacaları, 

Toz çelik,

Habib-i Neccar onlar mı Alaattin Amca, 

ya şu uçan kuşlar, kumru mu, gülün adı, ince kum, Kutadgu Bilig? 

Biberli, katıklı, zeytin, sürk ve tandır ekmeği,

Palmiye, okaliptüs, dut, çam ve hambelis,

Babı Ali’den alaylı Hatay, Adana muhabiri,

Samandağ Hıdırbey köyü; “bu ağaç Hz Musa ile yaşıt,” 1973 Milliyet gazetesi birinci sayfadan verilen haberin

A tipi gümrüklü antrepo

Kızıl, kahve ve sarı,

Pac otogarı, 

Sonrası Kırıkhan, ilk gençliğim,

Ta Muaviye ve oğlu Yezitten beri İsraf saltanatının mimarlarına, Emevi zihniyetine kızardın, pırıltısından çok zırıltısı olan insanlarla işin olmazdı. 

Kış geceleri künefe yapardın küçük bir tüpte,

Yeni bir şehir yükseliyor, sözüm ona depreme en dayanıklısından laf aramızda. Eli göğsünde, en kravatlısından, en gülecinden, en vaat eden, en aday adayından,

Güneş uyumaz buralarda, ara sıra kestirir, n’apsın yaz yorgunu,

Bahçelerde sarı naylon tepeler

Telis çuvalda portakal, limon, mandalina, vs. 

Bazen bilmem kaç günlüğüne kapatırlar hesabını, 

Korkuyorlar senden, çünkü gazeteciler ıskartaya çıkmaz, emekliye ayrılmaz onlar,

Ağzı olmayan kadınlar dediğin için, çocuk, istismar, Tanrının Antakya’ya bahşettiği Asi, hak, hukuk, eğitim filan dediğin için korkuyorlar di mi?  

Damlarda çelik ve camdan sfenksler gün topluyor, yanlarında kendinden menkul uydu alıcıları

Bardak halt etmiş, kovayla yağıyor mübarek,

Islak dağlar,

Denetim istasyonu,

Antakya’ya gelen tren gelinler,

Yağmurla delisi dışarda çaylar, beton viyadükler,

Ta ta ta taammm! 

Sahnede bi kamyon; en kırmızı, en damperlisinden,

O vakit söz Müslüm babada,  

“Kafamız bizden hesap soramaz arkadaş, çünkü biz onu hep güzel yaşattık.”

El Mukaddim,

“Ne demişiz biz, bugün batarsa güneş, yarın yeniden doğar.”

Güzeldik biz, sizinle daha da güzeldik Alaattin amca, 

Sezer teyze, Gözde, ablam ve annemle seni andık, “haberdar et,” dedi annem duasını toplarken.

Islak sarı benekli bahçeler

Organize sanayi

E91

Bitmeyen işler yüzünden yüz süremediğimiz antik kalıntılar,

Sarı kantaron vari devasa çalılar,

Kızıl, Ayasofya rengi kınalı toprak,

Fıstık,

Yer fıstığı, kadiri daha mutlak olan epey uzakta,

Kadirli Yolu

Afara Arapça mı Alaattin amca, bahçe ve bostanlardaki kalıntı, bitkinin son kalan döküntüsü, hani toplayıcıların hakkı olan?!

Ve

Sana bi sagu yazdım ağıt yerine, haberin oldu mu, adını andım sayfanda? Kadife çiçeğin emin ellerde, sen nurlarda uyu e mi?

16 Aralık 23, Osmaniye

Yelda Ugan S.

Mevzu para değil.

Pervasız, tıka basa korku dolu, zaman zaman da eğlenceli öğrenci yaşamım hiç bitmeyecek bir ayrıcalığın başlangıcı gibiydi. Görünen görünmeyene, gelmişe geçmişe, başka türlü güzele, kısacası bende olmayan, bende bulunmayan her şeye iştahlı bir merak peydahlanırdı içimde.    

İktisat fakültesinde okurken para ve banka adlı bir dersimiz vardı. Adı bölümle müsemma olsa da cep fotoroman ebatında küçücük bir kitaptı hatmettiğimiz. Yaşlı hocamız kısa boylu, ciddi, otoriter, tam manasıyla bilge bir cadıydı.  

Erkek öğrencilere daha toleranslı olduğunu, biz kızlardan pek hoşlanmadığını sanıyordum. Yanılmışım, mezuniyetimden kısa bir süre önce idari binada, ne işim varsa artık orada, karşılaştık. Eline uzanan elimi yakaladı. “İki yıldır part-time çalışıyorum hocam yakında kadrolu olacağım,” der demez dönüp az evvel vedalaştığı meslektaşına “Recai duydun mu bak!” kendisi muhasebe hocamız olur, derken gözleri parladı, heyecanlı sesi uzun koridorda sekerek koşturdu. Meğer yüzü gülümseme çizgileriyle doluymuş.

Derste gözümün olmadığı, kendimi eğlemek için gündüz düşlerine daldığım bir gün, nasıl olduysa Hikmet hocanın “kötü para iyi parayı kovar,” dediğini duydum. Bu arada o küçük dev kitabı hocamız bizzat kendisi yazmış. Hayret etmenin değerini pek değil hiç bilmediğim, ön yargımın, varsayım potansiyelimin tavan yaptığı yaşları sürüyordum. 

Akşam olunca sınıf arkadaşım olağan üstü akıllı Nal’a sordum, zira kendisiyle yurtta aynı odada kalıyorduk. İstesek de istemesek de saat 21’den sonra mecburi toplanma alanımız orasıydı.

Bir cebinde dolar, diğer cebinde Türk lirası var, hangisini harcarsın? Diye soruma soruyla karşılık verdi. Yani hangisiyle otobüs bileti, defter, kalem veya kantinden çay alırsın? 

Tabi ki liramı harcarım. 

Cevabımdan memnun, “hah işte!” dedi. Değersiz paran değerli olanı piyasadan kovdu. Makbul olan da pratik olan da bu. Yani kötüyü kullanıp iyiyi tutman. 

İnsanın kendini vererek yaptığı hiçbir şey boşa gitmiyor. Anlamıştım, anlamakla kalmayıp örnekler vererek ne kadar anladığımı göstermek istiyordum.  “Eski kıyafetlerimiz yeni olanları, teklemeler takımları, kesme bardaklar kristalleri, pamuk donlar ipekleri, patiskalar saten çarşafları günlük hayattan kovduğu gibi,” dedim.

Nal, o koca ağzının aldığı kadarıyla güldü, güzel yeşil gözleriyle parladı. Hiç kullanılmayan misafir odalarını, büfelerde saklanan likör bardaklarını, bayramdan bayrama serilen dantel masa örtülerini filan sayarak konuyu epey şirazesinden çıkardık.  

“Şimdi bana yeniden ister misin deseler,” yine bir akşam o sekiz kişilik odada, ranza tepesinde tünerken ona sorardım. Peki kötü sohbet iyi sohbeti nasıl kovuyor Nal? 

İlla ciddi konular olması gerekmiyor yani para ve banka gibi. Misal ırkçılık, eğitim, kadın hakları filan. Ya da kitap, sinema, festival. Belgeseller konuşalım da demiyorum, depara kalkan bir parsı, Uganda’daki goril safarisini, İspanya’da El Camino De Santiago yürüyüşünü, Kuzey Işıklarını ve daha fazlasını. Sosyal medya bu konuda sağolsun bize istemediğimiz kadar alan açıyor, açmakla kalmayıp mevzuyu günlerce tefrika etmemiz için zaman sınırı da koymuyor, her halukarda hikmetinden sual etmiyoruz.

Mevzu herhangi bir günden devşirdiğim örneklerden ibaret.

Misal, “dün pazara gittim.”

Dememe kalmıyor, onların mahallede bir pazar kuruluyor. Ama ne pazar! Allah seni inandırsın her şey organik, Çatalca’dan geliyor, Bursa’nın köylerinden, Sakarya’nın denize döküldüğü ağzından. Her sene on kilo ispir fasulyesi atıyor deep freeze. “Sen de at,” diyor “kışın çok rahat edersin. Ama yarım kiloluk yap paketleri, kalıyor, yazık, yenmiyor sonra.” 

“Dün yoğurt mayaladım.”  

“Bir fiske tuz attın mı, ya fiskenin yarısı kadar şeker?” 

“Olmamış o zaman, bir kere sütü kaynatacağın tencereyi iyice soğuk suyla çalkalıyorsun ki dibi tutmasın. Senin tencerenin dibi tutuyor değil mi?” 

“İşte bu yüzden… “

“Geçen hafta nefis bir film seyrettim.” 

“Seyrettim ben onu, dur bakim, geçen yıl seyrettim hatta, eski bir film o.” 

Bir dizi vardı, neydi adı? Hah! “Yetişkinlerin Yalan Hayatı.”

Son sezon yakında geliyormuş ama daha fazla dayanamadım beklemeye, amazonun en prime şifresi var bizim kızda, hemen girdim, bir günde bitirdim tamamını. Bizim kiracı da Disney kanalda, istesem o da verir de yüz göz olmak istemiyorum şimdi. Ayrılmış onlar.

“Kim ayrılmış?”

“Benim kiracı, sevgilisinden ayrılmış.

“Hmmm…” 

“Rimel aldım.”

“Ben internetten yarı fiyatına aldım, linkini atıyorum bundan sonra oradan al.”

“Ne zamandır seni buraya getirmek istiyordum, başka bir yere gelmişsin hissi veriyor insana. Tatile çıkmışsın gibi hem şehirdesin hem çok uzakta.”  

“Biliyorum ben burayı.”

“Yürüdüm,”

“Ben koştum.”

“Atladım,”

“Ben zıpladım.”

“Amuda kalktım,”

“Ben parende attım.”

!!!

“Oldu o zaman bana müsade, ocakta yemeğim var.”

Dinleyicinin şevki anlatıcının dilini çözer derler.

Bilmem anlatabildim mi Nal?

Konu biraz dağıldı sanki ha?

Hikmet hocaya mı sorsak?

25/10/23

Yelda Ugan S.

Bitez

Bazı günler üç gün Sürer

Senelerce senelerce evveldi, kırık bir handa yaşayan iki kız vardı, Sitare ve Kirke

Tanıştığımızda lisedeydik ne o çocuktu ne de ben, henüz ne o yetişkindi ne de ben.

Bizimle gelen her ne varsa kolaylıkla buluştu, bazı kayıp parçalar masanın altından, koltuğun kenarından, ağzı açık bir çantadan, yaramaz bir oğlan kardeşin cebinden çıkana kadar bekledi. 

Arkadaşlığımıza el yordamıyla ama zarafetle ve sabırla davrandık.   

Çipuraların yumurtalarını bıraktığı yer

Bodrum, Milas, Latmos, Bafa Gölü derken Beş Parmak dağlarından sağa döner, Menderes Deltası’na az yukardan bakan Söke Ovası’na varırız. 

Hepsi bu kadar, buraya kadar. Sonrasını pek değil hiç bilmem, giderken gelirken içinden geçeriz. Ya varmaya az kalmıştır. Veyahut daha ancak Söke’deyizdir.

Ege’yi bilmezdik, adını, haritada bir yeri olduğundan dahi emin değildik. Güneyliydik biz, coğrafya derslerinde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Doğu Akdeniz’den ötesi başka bir ülkeymişçesine diğer altı bölgeden Truman misali imtinayla uzak tutulur, otururduk oturduğumuz yerde, bizden beklenen buydu. Komşulara Suriye’den akrabaları gelir, biz ertesi günü beklerken onlar bayram yapardı. Sağımız Güney Doğu Anadolu, solumuz uzak vaatlerle dolu Batı.

Karina

Tütünlü çayı içmeden başlayamıyoruz, biri ıhlamur renginde açık, iki bardak çay. Nerede kalmıştık, hangi duyguda? İkimiz de henüz kendi sularımızda Ege’nin nevi şahsına münhasır çakıllı yalılarında bir gidip bir geliyoruz. Zira olmasalar da masada dört kişiyiz. Terbiyemiz kelimeleri itinayla seçse de duygulardan tutkumuzdan korkmaya talimliydik. 

Flamingo bardak altı, a ipiyle örülü mini masa örtüsü, hükmü kalmamış bir yılan gibi nişe kıvrılı yeşil tespih, lavabodaki Y harfi, kapının arkasına asılı havlular, yalanmış yutulmuş tertemiz lavabolar ve günde iki kere yıkanan balkon o ağacın altında bizi sabırla bekledi.

Beyaz gülüşü hiç değişmemiş, aniden geliyor, gölgesine karışıncaya kadar parlıyordu. Kendine has özel bir duruşu, özel yaraları vardı. 

:))

Biz onunla bir tarafında kitaplardan oluşan, ötekinde hayallerimizden, kağıt bir kayıkla iki ev arasındaki mesafe kadar uzun dünyayı su kanalları boyunca dolaşırdık. El alemle korkutulduğumuz yılların başındaydık daha; 14, bilemedin 15. Yere bakarak yürür, alçak sesle güler, saçlarımızı kulak hizasında kestirir, ikram saatinde çayları tazeler, görücüye çıkmazdık.       

Dünyaya dair bilgimizi el yordamıyla edinir, birbirimizin körpe ışığında büyürdük. Çıkarsamalar ve esinlenme yoluyla öğrenir, günlük hayattan devşirdiklerimizi hazine sandığımızda saklar, onlara gözümüz gibi bakardık. Kararlıydık ve zamanı gelince buralardan gidecektik.  

Kocaman bir karpuzu tutarmış gibi açtığı kollarını önde elleriyle birleştirdi. Dilek yarımadasını tarif ediyordu, Büyük Menderes Deltası Milli parkını, küçük sahili simli Karina’yı. Kahve fincanımla başka takımdan tabağının önlenemez aşkını, içi toprakla dolu kaya yarıklarını, kızıl çamları.

Denizin dibinde yer altı suları kaynıyormuş, tahta kazıklarla çevirmişler, çipuralar işte oraya bırakırmış yumurtalarını.  

“Samos hemen şurası,” dedi, yüzsen yüzülür, bir buçuk kilometre ya var ya yok. Uzakta, sazlıkların hemen önünde, birkaç pembe pelikan ince bacaklarının üstünde sığ denizin, Ege’nin tadını çıkarıyor. Ben de onun. 

Hiçbir şeyi kaçırmadan onunla yüksek sesle konuştuğum her şeyi  yazmak istiyorum. Tazmin edilmeyi bekliyor olmamızı, medet umuşumuzu, çocukları, leke çıkarıcıları ve kadim şeylerle eleyip belediğimiz canım travmalarımızı. İkimiz de yaz evlerimizde yani arşivimizden uzak mekanlarda kalıyorduk. Açıkta da olsa artık kimsenin ilgisini çekmeyen sandıklarımız kapalı kapılar ardında, kilit altındaydılar.

Zaten kim ne yapsındı artık bakıştığımız oğlanları, anılarına sakladığımız gazete kupürlerini, fotoğrafları, okul gezilerini, sayfalar arasından kurutulmuş çiçekleri. zira biz bile bu tedavülden kalkmış dünyaya girmeyeli sokaklarında gezinmeyeli yıllar oluyordu.

O günlerde ne saf özgürlük ne de bir eğlence saklıydı ama onunla lise hayatı sineklerin bile aidiyetini kıskanan Prens Mişkin’i Dostoyevski’nin Budala’sını okumak gerçek bir maceraydı. Ertelenen ve hatta unutulmuş gelecek vaatleri saklıydı o günlerde. O da neyin nesiydi? Kaderimize boyun eğmeye gelince hala depara kalkıyor, yoruluyor, çayın altını yakıyorduk.   

7-8 km içerde, Dilek dağlarını eteklerinden tuttuk. O yoğun sıcak rüzgar kesildi, Doğan Bey’de hava serinledi. Keşke adı ilk konulduğu gibi Rumca kalaydı, bir anı, bir miras gibi. Selanik’li, Bosna’lı mübadillerin göç ettiği Arnavut kaldırımlı sokaklar, tepemizde mor-pembe bulutlardan bir çatı altında huzurla yürüdük. Daha önümüzde koca bir gece vardı.

Yasak olduğundan değil, vallahi alakası yok, Doğan Bey kimdi, köye ne zaman gelmişti, kucağındaki kitabı, aslen nereli olduğunu, nereden geldiğini, sahi Rum’muydu atadan dededen, sormadık. Zinhar, yemin billah sormadık, terbiyeli kızlardık, saygılı, o sinek kovalar gibi savuşturduğu işgalci turistlere benzemiyorduk, halden anlardık. Abartılı bir nezaketle vedalaştık görmüş geçirmiş çınar ağacı, rengarenk çiçekler, taş ev, veranda, açık kapıdan görünen davetkar mobilyalar, beyaz işli perdeler ve yaşlı kadın çok güzeldi.   

Akşam olunca hilalin kıvrımına, samanyolu manzaralı başköşeye buyur etti beni, oturdum. Sitare bana gökyüzünü, yurdunu anlattı. Altındaki saadetini, küçük parlak yıldızları, bilge Sirius’u, Venüs’ü, Şimal’i.

Sondan başladık, hep ordaymış gibi, yasaklı çekmecelere hiç dokunmadık. Kurcalamadık birbirimizi, kim ne kadar gösterirse kabulümüzdü; daha geniş, daha güzel, daha kötü, daha iyi. Ne fark ederdi ki.

Yemekler yapmış, kaplarda saklamış, hazırlanmış geliyoruz diye, tariflerini aldım, bildik mezeler ama onun elinden başka bir lezzetle çıkmışlar, temiz çarşaflar serdi, mis kokulu yastıklar verdi başımızın altına. 

Arada bir sebepsiz kıvranıyoruz, daha çok kelime gidip gelmeliydi, daha çok duygu, onun limanından bana, benimkinden ona. Olmuyor eksik kalıyor, susuyoruz, susmanın konforu bize iyi geliyor. Telaşımın sırtını sıvazlıyor. Okaliptus ağaçlarının altında Suriyeliler oturuyor, hiçbir şey olmamış gibi nargile içiyorlar. Varlıkları bir yük gibi biniyor omuzlarımıza. Sıcak su, tuvalet yok, tek göz çadır. 

Göbek deliklerimiz Çarşamba öğleden sonraları gibi ıslak ve yakın. İlk kez birlikte denize girmek Davutlar’a kısmet oldu,

Beklenen bildik, sonu gelmeyen anılarla dolu konuşmalarımız yine aniden kesildi. Yeniden sustuk, tava ekmeğinden dört parça kopardı, biri bana, biri ona, diğer ikisiyle de gölgelerimizi besledik.

Anlatacak daha bin bir gecelik malzememiz olmasına rağmen sustuk ve biriyle yetindik. 

Gelmiyoruz buralara be El, bir gelmiyoruz.

Yelda Ugan S.

5/8/23, Bitez