Bilinç Akışı

 

Eğer yazıyorsanız bu mutlaka başınıza gelmiştir. Zihninizden kelimeler  nazlanmadan akar, yerini bilir ve gelen diğerini çağırır, zahmetsizce betimlemeler yaparsınız. Gördüğünüz yaşlı bir teyzenin eprimiş tüvit mantosundan şahane imgeler yaratırsınız ama  siz o sırada markette kasa kuyruğunda, teyze de sizin önünüzde elinden geldiği kadar yavaş sepetini boşaltıyordur. Ya da sokakta yürüyor, metroda ineceğiniz durağa yaklaşıyor olursunuz. En kısa zamanda masaya oturur kağıda ya da bilgisayar ekranına dökmeye çalışırsınız o kelimeleri ama inat eder gelmezler. Kağıt kalem elinizde bahtsız bedevi gibi öylece beklersiniz. Ne yapsanız olmaz artık.

img-20180122-wa0023
Opera Garnier, Paris

Düşünürken kullandığımız dille yazmaya bilinç akışı tekniği deniyor. Virginia Woolf’un Mrs Dalloway’ini okurken bu teknik görece kolay göründü gözüme ve denemeye karar verdim. Cahil cesaretim sen çok yaşa.

İşte başlıyorum. Bir saat zamanım var. Kalemi kaldırmadan haldır haldır yazmakla karıştırıyor olabilirim ama ilk deneme için iyi bir yöntem.

You Tube dan bir kaç video seyretmiştim. Bir süredir de ev işleri yaparken bilirsiniz işte ütü, bulaşık, çamaşır filan kulaklıkla kitap dinliyorum, işlerin ruhu hafifliyor. Bir gün Orhan Pamuk’un Sessiz Evi’ni dinledim. Bilerek değil tesadüfen seçmiştim ve Pamuk da kitabında bilinç akışı tekniğini kullanmıştı.   

Dinlemek okumaktan daha çok işe yaradı. Belki de elim işte kulağım seste olduğu içindir. Ama radyo dinlerken aynı şey olmuyor, bir süre sonra ilgim dağılıyor, konuşmaları takip edemiyorum. 

Bugüne kadar bu teknikte yazılmış en bilinen ama en az okunan, otuzlu yaşlarımda kırkıma, kırklı yaşlarımda da ellilerime havale ettiğim Ulysses için mevzu bambaşka. İlk yirmi sayfadan sonra karar verdim; hipnozla filan ancak okurum herhalde. 

Elena Ferrante’nin Belalı Aşk’ına gelince, ince bir kitaptı ve görece daha kolay oldu. O zamanlar Ferrante’ye duyduğum tutkulu aşk yeni başlamıştı ve reçete bile yazsa okurdum. 

Ne diyelim? O zaman elde var bir; en azından benim için bilinç akışı tekniğiyle yazılmış kitapları dinlemek okumaktan daha kolay.  

Ya yazmak? Yapmak istediğim ya da yapmaya niyetlendiğim şey yazmaktı ama gördüğünüz gibi müdürünün mazeret iznini fırsat bilen yardımcı müdür gibiyim bir kere kapmışım mikrofonu vermek istemiyorum. Söyleyecek bir şeyim olsa bari. 

Eğer yazıyorsanız bu mutlaka başınıza gelmiştir. Zihninizden kelimeler  nazlanmadan akar, yerini bilir ve gelen diğerini çağırır, zahmetsizce betimlemeler yaparsınız. Gördüğünüz yaşlı bir teyzenin eprimiş tüvit mantosundan şahane imgeler yaratırsınız ama  siz o sırada markette kasa kuyruğunda, teyze de sizin önünüzde elinden geldiği kadar yavaş sepetini boşaltıyordur. Ya da sokakta yürüyor, metroda ineceğiniz durağa yaklaşıyor olursunuz. En kısa zamanda masaya oturur kağıda ya da bilgisayar ekranına dökmeye çalışırsınız o kelimeleri ama inat eder gelmezler. Kağıt kalem elinizde bahtsız bedevi gibi öylece beklersiniz. Ne yapsanız olmaz artık.

Bir kaç gün önce sabah ritüellerimden birini yapmak üzere evde  kulaklığımı taktım. Çamaşır mı seriyorum, sebze mi doğruyorum ne yapıyorsam artık, bu arada dışarda kitap dinlemem sadece evde, neyse J. D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ını dinliyorum. Bana gene bir haller oldu. Sanki kitap bir yerde dursa ve Salinger bana sen devam et dese tamam diyecek, ordan yürüyecektim. 

Ve Salinger’le beraber bir şey daha oldu. Belki o yüzden de bu kadar yükselmiş olabilirim. Bilinç akışı tekniğiyle yazmak illaki dram demek, depresif bir ruh hali, kötü bir mod, acılar filan demek değilmiş. Yani şöyle sanmıştım; insanın düşünürken doğası gereği kaçınılmaz bir şekilde içi kararacak, hep kötü şeyler gelecek aklına ve ordan şimdiyle geçmiş arasında derin kuyulara girip çıkacak. Meğer öyle bir zorunluluk yokmuş bu akan şeyi yazarken. Çavdar Tarlası komik, samimi, güldüren bir kitap, kimseye kızmıyorsunuz. Kimsenin kahraman olmak gibi bir niyeti ya da isteği yok. Üstelik yayımlandığı 1951 Amerikasında ahlaka aykırı bulunduğu için sansürlenmiş. 78’de liselerde okutulurken komünizm propagandası yaptığı için tekrar tü kaka oluvermiş. Olaylar ana karakterin yatılı olarak okuduğu okuldan atılmasıyla başlıyor ve kendi kafasına göre çıktığı üç günlük yolculukla devam ediyor. Karaktere göre modern çağın insanları mutsuz, yapmacık ve sığ, o da bu insanlardan kaçmaya çalışıyor. 17 yaşındaki Holden’i dinlerken eğleniyorsunuz ama onun yaşında olsam eminim daha çok eğlenirdim. Herneyse, bu kategori dışı kitap biraz daha kapsamlı anlatımı hak ediyor diye uzattım yoksa niyetim bir kitap incelemesi yapmak filan değildi.     

Yine de biraz bekleyince, normalleşince yani, rasyonel aklımla düşünüyor ve bu teknikle roman yazmanın, yani sanki daha önceden kurgulanmamış bir yerden roman çıkarmanın mucizevi sonucuna cahilce hayret ediyorum. Yine mi güzelim ne?

Belki de bilinç akışıyla kitap yazmak benim tarzım değil. Neyse, şimdilik düşünürken kullandığım dille yazmaya devam ediyorum.

Ben düşünmeye başlayacağım. Ya da kendimi düşünürken yakalar yakalamaz bilgisayarın başına geçip kendi kendimin sekreteri olacağım. Yazarken düşünecek miyim ya da düşünürken yazacak?

Bir yerden başlayalım o zaman. İmgeleme denilen şey benim oldu bitti kafamı kurcalar, imgelemek hayal kurmak mı? Duyduğum ya da okuduğum bir şeyi kafamda canlandırmak mı? Olmayan bir şeyi oldurmak, yani hayal gücü mü? Zihnimde, düşüncelerimle beraber akıp giden her şey benim imgelemim olabilir mi?

Resepsiyonda duran paketler ne kadarı bana ait? Hiç film, dizi, televizyon seyretmeseydim tüm imgeler benim olur muydu?

Gözlerim kapanıyor, kahvaltıda yediğim kırma zeytinli salataya bir diş de sarımsak koymuştum ondan mı oldu, tansiyonum mu düştü acaba ya da bu bilinç akışı denen düşünce dilini hafife mi aldım.

Bir türlü konuya giremiyorum. Hazineye ulaşmak için sandığı açıyorum, içinden bir tane daha çıkıyor. 

Daha resepsiyonu bile geçemedim, kayıt da yaptırmadım, odamın anahtarını almadım. Merdivenlerle ya da asansörle çıkmadım, odam hangi katta bilmiyorum. Bavulum var mı, varsa ağır mı? Kabin boy mu, kaç günlüğüne geldim onu da bilmiyorum. Tersten işleyen bir şey olsa bari, bak buna bayılırım. Yani tersten varılan şeylere, her geçiş bana yeni bir bölüm olarak gelse. Kendi kafamdaki filmi seyretmek üzere sinema koltuğuna oturmakla başlasam. Filmin sonuna kendimle beraber şaşırsam mesela.

Olmadı bir kayanın üstünde erken baharın, Mart güneşinin altında gevşedim biraz hepsi bu kadar der bir daha denerim.

Bir de Anthony Burgess’in yazdığı Otomatik Portakal vardı ama kalkamam şimdi.

Yelda UGAN

14/01/20, Kalamış

 

 

Can alıcı şeyler

 

Ama kalıcı değildik, yabancıydık. Kasabanın yaşlı, bilge kadınları biliyordu ve kulaktan kulağa yayıldı. Bir gün geldiğimiz gibi gidecek ve unutacaktık.    

4fafabf1-e486-4de6-8f4b-c5063c0bbdb8

Zaman vaat ettiği gibi farkettirmeden, gökyüzündeki bir nehir gibi akıp gitti. Günler uzadı önce, geçmek bilmedi. Sonra yıllar beşer onar atlayarak geçti. Rüyalarımı hatırlayamaz oldum, incecik bir ipin izini sürdüm, zihnimle oyunlar oynadım ama kandıramadım. Belli belirsiz görüntüler yanıp söndü, puzzle yarım kaldı.

Annemin dikiş makinasının sesiyle uyandım, çift kişilik bir çarşafa piko çekiyordu, kızkardeşine çeyiz hazırlıyor. Sandık lekesi olana kadar saklanacak bir çarşaf daha. Yakında hazır nevresim takımları çıkacak, kolayca geçirilen lastikli çarşaflar ve bu bi çare gün yüzü görmeden tedavülden kalkacak. 

Beyaz çarşafın üzerinden atladım ve dışarı çıktım. Sabah serinliğinden nasibini alsın diye makina girişte, salonun avluya bakan kapı ağzındaydı. Annem refleks bir hareketle makinasından beton zemine kadar uzanmış çarşafı bir nedime edasıyla benden korudu. Annemle bir an göz göze geldik ya da bana öyle geldi.  Günaydın filan hak getire, bir geminin makina dairesinde uyanmış gibiyim. Birbirimizi duymuyoruz. 

Tek katlı evimize çıkan merdivenlerde öylece dikiliyorum. Gözlerimle sokağı taradım, kimsecikler yok. Babamın bize karne hediyesi olarak aldığı bisiklet kaç gündür dayandığı duvarı bekliyor. Ne ben ne de benden küçük iki erkek kardeşim otuz santim daha uzamadan orda beklemeye devam edecek. Teneke kutulara ekili ful çiçeklerinin kokusu soluğuma karıştı. Bir at arabası geçti sokaktan, arabacı alnında biriken teri dirseğine kadar sıvalı koluyla silerken geriye doğru kayan, şalvarıyla aynı renkteki kasketini  düzeltmedi. Bir elinde topladığı koşumları tekrar iki eline paylaştırdı. Hiç acele etmeden, tırıs giderken yokuş aşağı hızlandı. O tarafa giden her şey geri döner. Arabacı da birazdan yüklendiği un çuvallarıyla sokak kapısının önünden tekrar geçecek. “Deehh!!” diyerek kırbacını atın sırtına savurdukca avlu duvarının arkasında, ağırlaşmış yüküyle yokuş yukarı çıkmaya çalışan atın, patinaj çeken toynaklarının sesi gelecek. 

Kadınların eteklerinden çayın bulanık suyu damlıyor, kilimi tutan elleri kaygan, korsesiz, oynak, ağır kalçaları şaşkın.   

Merdivene oturdum, dağın gölgelediği toprak avlu, sulama arıklarına yakın bir kaç akşam sefası dışında tütün sarısı bir tozla kaplı.   

Sinek ısırığı bacaklarıma batan şeyleri parmaklarımın arasında sertçe ufaladım, beton zeminin çatlaklarından kopmuş parçalar avucumu beyaz bir tozla doldurdu. İki elimi birbirine vurarak silkeledim ve kalanı elbisemin eteğine sildim. Bu elbiseyi ne zaman giysem banyo gününe kadar dayanmaz, hemen kirlenirdi. Limon sarısı bir elbiseydi, etek ucundaki farbalası ve yakasından kıravat gibi uzanan detayı tüylü bir çağla gibi  soluk yeşildi. Kiri gösteren elbisem her yıkanmada bir parça lekeyi silik bir anı gibi biriktirirdi üstünde. 

Kırçıllı bir kilim, belki keçi kılından dokunmuş, içinde yatan adamın bacakları gibi kıllı. İskambil kağıdı büyüklüğündeki kare desenleri var, tam saymalık; yukardan aşağıya, soldan sağa. Siyah-beyaz, siyah ama tam beyaz değil, kirli beyaz.

Koltukları, buz dolabını, tel dolabı, ahşap, bir sanat eseri gibi ince kıvrımlara sahip minik ayaklarını gazete kağıdıyla desteklediğimiz büfeyi babam yokken, komşular avluya indirdiler. O, yeni tayin olduğu bankadan geldiğinde kamyon boşalmıştı. Yerleşinceye kadar her kırılan şey için annem, eşyaların başında durmayan babama söylendi durdu.  “odacı getirseymiş anahtarı” dedi. Yeni komşularımız sandığım hamallar da kamyonla beraber gittiler. Bizi karşılamaya ne meraklı bir çocuk bakışı ne de hoşgeldiniz diyen tek bir komşu kadın gelmedi, sokak kızgın bir boğa gibi burnundan soluyan güneşin altında terk edilmiş gibiydi. Portakal ağaçlarının arasından görünen komşu avlularda paslı sandalyeler, içi kumla dolmuş plastik leğenler,  oyuncak bir kamyonun kırmızı plastik kasası ya da bedeninden kopmuş bir bez bebeğin kolu küskün, sıkıntılı bir aldırmazlıkla bize baktı. Bunlarla oynayan çocukları merak ederek geçirdik ilk bir ayımızı. Sonra annemin dediği gibi oldu, okulların açılmasına bir hafta kala geldiler. Avludan çıkmadan, seslerin geldiği yöne baktık. Komşularımızın traktör römorklarından inen eşyalarını, sokağın asıl sahiplerini, elma yanaklı gürbüz çocuklarını merakla seyrettik. Kadınlar ayaklarının tozuyla ayak üstü uğradılar; “yayladan getirdik” dediler, en taze dağ meyvelerini, sebzeleri ikram ettiler. Bu sayılmaz oturmaya da geliriz diyerek bir koyunun ağır, yağlı kuyruğunu andıran çiçek desenli şalvarlarının içinde geldikleri gibi hızla gittiler. Sonbahar geçti, kış geçti bahar geldi, yağmurlar yağdı, çayın suyu çoğaldı, balıklar oltayla tutulamayacak kadar bereketlendi. 

“Oğlum ne uğraşıyorsun böyle tek tek. 100 volt elektrik, iki saniyede serseme dönerler şerefsizim!! Elektriği de değirmenden alırız, ohh!! Bak gör, bir batımda gelsin sazanlar, sonra mı sonrasında ziyafet, soğan, domates, salatalık, karpuz..bir de küçük açtık mı yanında..”

Sulama kanallarının başladığı yerden, çayın kenarındaki sazlıktan bir ses geldi, boğuk, yakıcı bir çığlık! Yüzlerce ölü balıkla yüzüstü yatarken buldular onu. Çayın üstündeki demir köprüden geçenler durup baktılar, önce anlamadılar, delikanlıyı sazanlarla “kim daha çok su üstünde duracak” oyunu oynuyor sandılar. Kadınlar yokuş başındaki un değirmeninden aldıkları eski kilimden bir ambulans yaptılar.

Küçük kızın “bir maniniz yoksa annemler size gelecek” haberinden hemen sonra annem hazırlanmaya başladı, evi temizledi, bizi “kirletmeyin, oraya basmayın, burdan geçmeyin” diye bol bol azarladı, bakkala gönderdi ve yanlış ya da çürük aldığımız her şey için babama çıkıştı. İsimlerinin sonuna “hanım” koyduğu misafirlerine yaptığı pastaları nezaketiyle ikram etti. 

“Bilmem ne hanım lütfen bir bardak daha alır mısınız?” “Yoo hiç rahatsız olmayın, kocam daha gelmez.” Aaa ne zahmeti”, “siz nasılsınız?” “Beyim de çocuklar da iyiler sağolun,” “yumurta koymadım, kulak memesi kıvamına gelinceye kadar sütün kaymağıyla yoğurdum” 

Küçük kızlar evcilik oynarken anneme, yeni gelen memurun karısına öykündüler. Kadınlar ondan tarif almadan misafir ağırlamaz oldu, siyah önlüğümün üstündeki beyaz yakam nasıl bu kadar beyazdı, babam sağolsundu, beyefendi adamdı, onların çocuklarının ödevlerine de yardım ediyordu. Biz de ne kadar çalışkandık ve tebiyeliydik. Ama kalıcı değildik, yabancıydık. Kasabanın yaşlı, bilge kadınları biliyordu ve kulaktan kulağa yayıldı. Bir gün geldiğimiz gibi gidecek ve unutacaktık.    

Kadınların ayakları çıplak, saçları dağınık, bir aşağı, bir yukarı kalkan koca memelerinde sütyen yok, öylece çıkmışlardı evlerinden. Kilimden sarkan erkek kolu artık kimseye ait değildi.

Onlar, değirmen sokağının sakinleri her ilkbahar sonunda tam yedi kere ağustos böceklerinin sesini duymadan ovayı terk ettiler. Yazdıklarımın ötesinden beni izleyen annem defalarca yas yerine gitti, başsağlığı diledi, ağırbaşlı yemekler yaptı. Onun yolu üzerinde duran yalancı kolaylıklar, güçlükler ve tuzaklar tebdil-i kıyafet benim de yoluma çıktılar. Bugün hangi öyküyü hatırlamam gerektiğini bildiğim kadar, annemin o kadınlardan biri olmadığını da biliyorum. Islak kilimin ucundan tutmadığı için  hayıflandığını da, can alıcı şeyleri nasıl ıskaladığını da…

Yelda UGAN

18/09/19, Ev