Öne çıkan

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işi 84 yılından beri, 34 yıldır yapıyormuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diye devam ediyor Nick, “kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?! Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki yetmemiş onu anlatmaya der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Sonra onlar da yapamamışlar, şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara Ali kaptan, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya TurgutReis’e Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu Ali Kaptan.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

 

Üstün Gelen Duygu, İçtenlikti

Babası ona, sadece ona..onunla ilgili bir şey soracaktı, belki sormayacak da söyleyecekti “sen,” dedi. Gerisini getiremedi, seyyar kalaycı tahta perdeli kapıyı zorla  ittirirken tumturaklı bir küfür savurdu, sırtındaki ağır kazana da, menteşelerinden biri kopmuş, nemden şişmiş kapıya da fena halde geçirdi.

Kadının çıplak ayakları keçi kılından dokunmuş kaba kilimin üstünde telaşla gezindi. Ardiye olarak kullanılan odada, üst üste duran koliler, ütü masası, üzerleri kaneviçe işinden  mor menekşe uçlu çarşafla örtülmüş yatak, yorgan denkleri arasında dolaştı. 

“Siz de gelir misiniz? Çay demlerim” diyen hemşiresini doktor ikiletmemiş onlarla gelmişti. Yol yorgunluğu, tıka basa yediği kavurmalı, kıymalı-yumurtalı, otlu-kaşarlı pidelerin yanında bol soğanlı  salata rehavetini arttırmış, üşümüştü kadın. 

Doktor bey sipariş almaya gelen garson çocuğa “hepsinden getir, misafirimiz var,” demiş, arkasından da kadına dönmüş, “şehirde yediklerinize benzemez, buranın havası başkadır,” diyerek gülmüş, orta parmağıyla gözlüğünü burnunun üstüne yerleştirmişti. Ekimin ortalarıydı, kardeşi sıkı sıkı tembih etmese yazlık kıyafetleriyle gelir, sıcağın hala hüküm sürdüğü memleketinden çıkarken üşüyeceğini hayal bile edemezdi. Formika elbise dolabıyla yüklük arasına özenle yerleştirilmiş, onu otogarda görür görmez kardeşinin elinden aldığı küçük, kırmızı çantasını tanıdı. Hiç sevmezdi kırmızıyı halbuki, üzerinde kırmızı bir şey taşımaktan utanır, sanki herkes ona bakıyormuş gibi gelirdi. İşyerindeki arkadaşlarının yeni yıl hediyesi, yün hırkasını hala sakladığı ambalajından özenle çıkarıp giydi. Soket çoraplara gitti eli, sonra vazgeçti. Eprimiş parmak uçlarını beğenmedi, bir de rengi, bu turuncu-yeşil çizgiler lacivert hırkasına hiç uymuyordu, o böyle canlı renkleri de sevmezdi ama yeğeni çantasını ödünç verirken “çıt çıtlı gözde çorap da var” demişti arkasından. 

Omuzunun üzerinden açılan kapıya doğru baktı. Doktor beydi gelen, “çaylar da tepside kaldı” dedi gülerek, gözlüğünü düzeltti “şimdi gelir,” dedi “sağlık ocağından aradılar, ufak bir pansuman.” Kadın kızkardeşinin ona haber vermeden gitmesine şaşırmadı, yeğeniyle birlikte kaldığı küçük kızkardeşi de hemşireydi, alışkındı ondan. Asıl şaşırtıcı olan doktorun ilgisiydi, bu tuhaf nezaketi.

Odanın kuzeye bakan penceresine doğru ilerlerken doktor, kilime methiyeler düzdü, “kök boya bu” dedi, “burada, dağ köylerinde dokunuyor. Şimdiden kar yağmaya başlamış oralarda, çok soğukmuş,” dedi tepesi karlı dağları gösterirken “olsun” dedim, bana güldüler. “Kurtlar varmış, ayılar arabaların üstüne çıkarmış, vahşi hayvanlarla oyun olmazmış.” 

“Dur bakalım, bahara” dediler, 

“Nisan Mayıs gibi gideriz”

“Dört gözle bekliyorum baharı,” dedi doktor. Sanki dağlara tırmanıyor, elinde asası, sırtında çantası, soğuktan kızarmış burnuyla, her nefes alışında gözlükleri buğulanıyor, ayağını her bastığında sert topraktan gelen ses ona bir şarkı gibi geliyor, sarp kayalıklarla çevrili tepelerin arasında gizlenmiş zümrüt rengi bir gölü keşfetmiş gibi gönlü genişliyor, gözleri parlıyordu. 

Kadın onu hayranlıkla dinlerken, elinde tuttuğu çorabını, yabancı bir erkekten iç çamaşırını saklar gibi avuçlarının içine sakladı. Doktor boğazını temizledi, kavakların arkasındaki boş tarlaya bakan pencerenin beyaz patiska perdesini çekip kadına doğru yaklaştı. “Hırkan,” dedi, “yumuşacık.” Elini kadının omuzlarından saçlarının arasına daldırdı. Eğildi, kadının dudaklarının bittiği yere minik bir öpücük kondurdu. Kadın heyecandan deli gibi atan kalbini kontrol edemiyordu. İlk kez, hayatında ilk kez, bir erkek onu öpmüştü. 

Kendi yaşlarında, belki bir kaç yaş daha büyük ama gürbüz pembe yanaklarından daha otuzuna bile varmadığı anlaşılan bir adam hemen her gün şirkete  uğrar bölge müdürünün şeffaf camekanla çevrili odasında iş konuşurlardı. Büyük bir şehirde üniversite okumuş ve babasından devir alacağı işler için piyasa ziyaretleri yapıyordu bu genç adam. Rüştünü ispat etmek isteyen her  yeni aday gibi  bir an önce klübe dahil olmak için can atıyordu, iş dünyası da onu aralarına almakta hiç bir sakınca görmedikleri bu yeni namzet için ellerinden geleni ardına koymuyor, gerektiği yerde gerektiği kadar sırtını sıvazlıyordu. Hiç şüphe yoktu ki, istediği icazet önünde sonunda ona cömertçe sunulacaktı.

Ellilerinin ortalarındaki müdür, oğlan geldiğinde onu ayakta karşılar, sıktığı eliyle masasının önündeki deri koltuklardan birini gösterir ve kendisi de yanındaki tek kişiliklerden birine geçerdi. “Bu karşılıklı oturma biçimi müşterinize; bakın, sizinle aynı seviyedeyim, arkadaş gibiyiz anlamına gelir, ortamı rahatlatır” derdi gevrek gevrek gülerek. Geleceğin bu işte olduğunu, bir gün mobil telefon kullanmayan kimse kalmayacağını, hatta insanların evlerindeki sabit hatları bile kapatacaklarını idda ederdi. Müdür ne kadar çok kar etmekten, paradan konuşursa iki adamın kahkahaları da o kadar çok yükselir, kapısında bölge müdürü yazan cam kapıdan çıkar, camekanları aşıp çalışanlara kadar gelirdi.  

Kadının ailesindeki erkekler gülmezdi. Ağabeyleri köydeki evlerinin hemen yanından başlayan on dönümlük tarladan hasatı kaldırdıkları gün yorgunlukları çıkar, gözlerinin içiyle gülerlerdi. Öyle ulu orta paradan, borçtan konuşmak ayıp kaçardı. Hele yüksek sesle gülmek!   

Müdür genç adamı kapıya kadar geçirir, o da çıkarken kadına uğrar, yeni telefon modelleri üzerine sorular sorardı. Bugün, dün, ondan önceki gün.. ve daha önceki gün kadın, adamın uzattığı eli sıktı. “Güle güle Osman abi,” dedi, “yine bekleriz.” Müdür defalarca uyarmıştı müşterilere abi abla diye hitap etmeyeceksin, bey hanım diyeceksin diye. Sonra vazgeçmişti, kadın çok iyi satış yapıyordu. Bu profesyonel pazarlama yöntemleri burda işlemeyecekti anlaşılan. Osman abi ve müdür yemeğe çıkarlarken bir gün kadını da davet ettiler. Daveti müdür yaptı. Yemekten sonra vedalaştıkları, Osman’ı arabasına kadar geçirdikleri, iki sokak boyunca ofise yürüdükleri o gün, “Osman iyi çocuk,” dedi müdür. Kadın o günden sonra ne yaptıysa havalı  arabalara,  yeni nesil kahvelere, etekli masa örtülü kebapçılara alışamadı bir türlü.  

“Sahibi arkadaşımız olur,” dedi bir gün Osman, mobilya mağazasının önünden geçerken, ahşap bir mutfak masasının üstünde duran sepete takılmıştı kadının gözleri, kalın bir ipten sıkıca örülmüş limon sarısı bir sepet, uzun uzun baktı. Sepet diyecekti, vazgeçti.

Kadın akşam yemeğinden sonra uzun uzadıya oturdukları mutfakta kızlara, anahtarlığı çıkarıp Osman’ın tespihi gibi sallıyor, omuzlarını kibirle dikleştiriyor, göğsünü şişiriyor “fena mı oldu” diyor “13 yaşımızdan beri çalışıyoruz”  kızlar kırılıyorlardı gülmekten. Daha ellerinde net bir koca tarifi olmasa da politikacılar gibi kendine “biz” diyen bir adamın koluna girme ihtimali bile ürkütüyordu onları.  

Otobüs şöförünün yerini alıp kontağı çalıştırdığını duyunca, muavinin “kimse kalmasın” diye bağıran sesi yarısında çatladı, arkasından gülerek öksürdü. “Arayacağım” dedi doktor, avucunda sıkıca tuttuğu kağıdı göstererek. Kadının spor çantası doktorun omuzunu yana kaydırmış, gömleğini kırıştırmıştı. Kadın külçe gibi ağır çantasını doktordan alırken, utanmakla gülmek arasında gidip geldi. Kardeşi memlekete götürsün diye elma, erik, dut kurularını tıka basa çantasına doldurmuş, bir bidon da pekmez tutuşturmuştu eline. İkisi de sabah erkenden doktorun geleceğini, “aman doktor bey” demeye kalmadan, ahşap kapının önünde duran çantayı der top edip kapacağını hesaba katmamışlardı. 

Otobüs seyrek evlerin etrafını çevreleyen meyve bahçelerinin arasından geçti. Birbirlerinin bahçelerine misafirliğe giden tavuklar, saman balyalarıyla dolu römorklar, en çok da sağ tarafta kıvrılarak akan dereye giden ineklerin konvoyu otobüsü yavaşlatıyor. O zaman kadın uykudan uyanmış gibi nerde olduğuna bakınıp yüreği kabarıyordu. Otobana geldiğinde otobüs beşinci vitese geçip kesintisiz bir ritimle ilerlemeye başladı. Kısa bir aradan sonra kadın, gündüz düşlerine tekrar yattı. Neydi o? Rüya mıydı? Her bir ayrıntısının üstünden tekrar tekrar geçti. Dilinin üstünde tutup damla damla içti. Gülüşünü içine çekti, hayalinde doktorun ince beyaz ellerini ellerinin arasına aldı, parmaklarını, uzun parmaklarının arasından geçirdi. Belli belirsiz ılık kokusu geldi burnuna, vücuduna yayılan hararet kasıklarına kadar indi.  

Uzandığı yerden otların üzerinde gezdirdi ellerini. Söylenir gibi, “fare kulağı sarmış yine her tarafı,” demişti babası bir gün. Hayal meyal hatırlıyordu onu, belki de hatırlamıyor da uyduruyordu. İkisi de bahçedeydi, elleri eteğinde, çömeldiği yerden hayranlıkla ona bakıyordu. Ne kadar da heybetli görünüyordu. Tam göz göze geleceklerdi ki güneş girdi aralarına. Babası ona, sadece ona, onunla ilgili bir şey soracaktı, belki sormayacak da söyleyecekti “sen,” dedi. Gerisini getiremedi, seyyar kalaycı tahta perdeli kapıyı zorla  ittirirken tumturaklı bir küfür savurdu, sırtındaki ağır kazana da, menteşelerinden biri kopmuş, nemden şişmiş avlu kapısına da geçirdikçe rahatladı.

Eğilmiş, gözlerini otların arasında dikkatle gezdirmiş, biraz daha eğilmiş, görememişti kulakları. Kalktı, limon ağacından sola döndü. İki büklüm oldu tel kapıdan girerken, gıdaklayarak kaçışan tavuklara aldırmadan biraz saman koydu raflara. Kocaman br inci tanesi gibi parlayan perçemlinin yumurtalarını tanıdı, birini şalvarının bir cebine ötekini diğer cebine koydu. İbiği iki gözünün ortasına sarkmış, annesi de bu ismi takmıştı ona, “perçemli” kümeste bir tek onun yumurtaları beyazdı. Ilık yumurtalar şalvarının ince kumaşından geçip tenine değdi.

İnekler ağızlarından salyalar akıtıyor, içtikleri sular çenelerinden boyunlarına iniyordu, papatya desenli soluk mavi şalvarını dizine kadar çemredi. Naylon terliklerini kıyıda bırakıp dereye yürüdü, su beline kadar geldi, suya düşen bir dal parçası gibi bıraktı kendini. Sallanan parmaklarının ucundan derenin suyu damlıyor, elleri boşluğu tutuyordu. Dev bir sarı kantaron otuna benzeyen kavak ağaçları yattığı yerden ona göz ucuyla bakıyor, sonbahar esintisiyle zapt edemediği gün ışığını kadının gözlerine kaçırıyorlardı. Burası köyün sonundaki kum yatağıydı. Ne kadar hızlı gelmişti. Uyumuş muydu yoksa! Kendi kendine gülümseyerek cık cıkladı, hiç insan suda uyuyabilir miydi?

Daha ne olduğunu anlayamadan havada bir kaç saniye el ve ayaklarıyla var gücüyle çırpınsa da paldır küldür yere düştü ve ıslak basma elbisesi, altındaki şalvarıyla kumlara yapıştı. Yarı bellerine kadar ıslanmış erkekler ter ve tütün kokuyorlardı. Havadaki kolunu hızla aşağı çeken biri, kamyon şöförüne indir! diye bağırdı. Ne olup bittiğini anlamadan tepesine yağmur gibi akan  karınca başları büyüklüğündeki kumlar arasında kayboldu. Ağzına, burnuna giriyorlar, gözlerini korumak için sımsıkı kapatıyor, nefes almakta zorluk çekiyordu. Kaygan bir şeye değdi eli, sonra diğer eli. Huylandı ama çekemedi. “Sıkı tutun” dedi genizden gelen bir ses. ilk denemede metal bir duvara çarptı başı, gözlerinden yaş geldi acıdan, içi kalktı. İkincide “başını göğsüne daya, omuzlarının içine çek,” diye bağırdı yine genizden gelen ses. Bu sefer başını korumuştu. Omuzlarından bir iki sıyrık aldı o kadar.

Nihayet otların üstüne sırt üstü düştüklerinde kıpırdayacak hali kalmamıştı yorgunluktan. Yanı başındaki kireç taşlarına bakarak derin bir oh çekti. Son bir çabayla doğruldu ve ceplerini yokladı, yumurtalar hala ılıktı.  

Osman telefonunu kapatır kapatmaz adını içinden tekrar ettiği mağazaya doğru aceleyle yürüdü. Karısı ona gözleriyle bankonun arkasında duran kasiyeri işaret etti ve kendisine hürmetle bakan mağaza müdürünün yardım teklifine “lütfen,” dedi, belli belirsiz bir gülümsemeyle. Kocası terli parmaklarının arasındaki kredi kartını cebine sokuştururken koşar adım elleri kolları paketlerle dolu iki mağaza elemanının arkasından zorlukla yürüyen karısına yetişti. Sağ koluyla kadının belini kavradı.  

Doktor o akşam aradı, sonra bir daha, bir daha aradı. Kadın yanına çağırdı onu, o da yine ikiletmedi, geldi. O gece, doktorun kadının yanına, bir kalp atışı kadar yakınına geldiği gece, Osman’ın bir gelini oldu. Aile büyükleri gelinin Osman için uygun olduğuna karar verdiler. Balayından döndükleri gün gelin ahşap mutfak masasının üstünde duran sepeti çöpe attı. Zira mutfak lila rengindeydi, limon sarısı olmazdı. 

Kadın doktoruna çok iyi baktı. Beyaz önlükleri sakız gibi, tertemiz olurdu adamın, kolalı gibi ütülerdi kadın onları. Köye gittiklerinde el üstünde tutulur, sobanın arkasındaki mindere, baş köşeye buyur edilirdi. En sevdiği yemekler pişerdi köy evinin mutfağında o gelince, yufka ekmek şehriyeli bulgur pilavı, bostandan kopup gelen marul salatası ve mis gibi kokan köy tavuğu. Kara kazanda kaynayan, mevsimin ilk mısırı damada ikram edilirdi. Hiç insan bunları bırakıp gitmek ister miydi?

Kadın Osman’a ve karnı burnundaki karısına görünmemek için avm nin döner kapısına zor attı kendini, tanıdık kimseyi görmek, sorulara cevap vermek istemiyordu. “Gitti!” diyemiyordu hala, dudakları titriyordu. Dışarı çıkar çıkmaz güneşten yanan gözlerini korumak için elini alnına siper etti.

10/11/20, Beşiktaş

Yelda Ugan S.

Not: Yukardaki fotoğrafı Selanik’te bir haftalığına kiraladığım evin duvarından çektim. Dolayısıyla sanatçısından izin alamadım. Umarım görürse kızmaz.

 

Dijital Teneffüs

Koridorda burun buruna geldik, kucağında bir top A4 kağıdı, daha dumanı üstünde 70 sıcak sayfa.

Kendimi güncelliyorum,

Okuma kitapları, kaynak kitaplar, soru bankaları, birinci yabancı dil, ikinci yabancı dil, derken bir kamyon dolusu kitap taşıdık eve. Tam bitirdim dersin, yaslanırsın arkana. Odasından etini koparmışlar gibi bağırır. Ödev yapacakmış ama kitap yokmuş, öğretmen demiş ki, “o da olur, ama bu olmadan olmaz. Çünkü bu, ana kaynağın birinci yardımcı kitabının seçilmiş soruları ve İngilizce.” “Hay Allah! Ne yapalım? Külliyat orda madem! Getir bakalım şu listeyi, yarın hallederiz.” der, der demez de, çıkması olası bir ev krizini daha bertaraf etmenin iç huzuruyla rahat bir uyku uyursun. Ta ki, harıl harıl çalışan printerin sesiyle uyanıncaya kadar.

Koridorda burun buruna geldik, kucağında bir top A4 kağıdı, daha dumanı üstünde 70 sıcak sayfa. 

“Bunlar da Ne?!”  

“Kit”

“Ney?”

“Ders föyü işte!”

“Hangi ders?”

“Tarih,”

“Ha! Tamam”

Kimya deseydi, hı!? Tamam. Derdim, böyle durumlarda “takip” önemli

Sınav yılı değilse, LGS ya da YKS, TYT, AYT Ekim ayında azalan oranda artarak durulur, huzura erersin. Velevki o yıl sınava girecek, yandın! 

Haziran…temizlik ayı. Geldiğinde raflar boşaltılır. Çöp torbaları elden ele kapıya kadar taşınır, iş işten geçse de kayıplar bulunur. Akibeti meçhul bir bere, sömestr tatilinde uçakta unuttuğuna yemin billah ettiği ve son dakika yenisi alınan Ateşten Gömlek, 211 syf, Can Yayınları, yazan, Halide Edip Adıvar. Yarısı yenmiş bir gofret. Şöyle bir göz gezdirilmiş, bir kaç kıvrılmış sayfa kenarı, avunacak kadar çiziktirilmiş satırlar. Kapağı bile açılmamış, duvarla, ahşap raf arasına sıkışıp kalmış, karton kapağıyla ikiye katlanmış iki kitap. Hayatında kurşun kalem yüzü görmemiş, görmeyi bırak kokusunu bile duymamış, beklemekten beti benzi kaçmış sorular ve burda ne işleri olduğunu asla öğrenemeyecek bahtsız a) b) c) d) e) şıkları.

Zarflarıyla aynı desende avuç içi kadar kartpostallar, rengarenk çıkartmalar, yaldızlı etiketlerin dizili olduğu metal rafın önünde oyalanıyorum. Ağzı açık kolilerde kitaplar, açılmamış kolilerde kitaplar, masa boyunda, tezgah boyunda kitaptan kuleler, raflardan taşan defterler, kalemler, yüzüne bakılmayan boy boy mataralar. Eskiden ana-baba günü olurdu buralar, sonbahar habercilerini gönderir göndermez adım atacak yer kalmazdı, 

“o kalemliğin aynısından var evde” 

“Fermuarı bozuk”

“ama öğretmen istedi!”

“çift çizgili olacaktı, bunun çizgileri tek!”

“O silgiyi kardeşime verdim”

“Ben kullanmam onu!”

“Beyaz!”

“Yok, o kadar beyaz değil!”

“5. Ya da 6. Yok, 4. Sınıf?!”

Artık ne bu sesler var içerde ne de çocuklar. Tuhaf bir Eylül. Döner rafı defalarca kendi etrafında çeviriyorum. Ellerim bir çocuk eli olmasa da, kendi etrafındaki turunu her tamamladığında gıcıırtt diye seviniyor. Okul çıkışı kırtasiyeye uğramadan olur mu? Oraya gitmek, kitap, defter almaktan çok daha fazlasıdır. Bir tek kalem almak için bile gidersin, kulaktan kulağa duyulur alacağın kalem ve çıkışta bir de bakmışsın beş, altı kişi toplanmışsınız. Yol boyunca gülüşür, konuşursun, belki köşedeki pastaneye oturmana, hatta bir cafe latte almana bile izin çıkmıştır. Yeni bir ders yılı, yeni bir başlangıç. Bir yaş daha büyümüşsün, koskoca yaz geçmiş aradan, anlatacak çok şeyin var. Sabredemez ortasından dalarsın muhabbete. Beş dakikada geçer saatler, yarın sabaha kadar zor dayanırsın.

Ekran başında da olsa, kaldıkları yerden devam edecek, yollarını bulacaklar elbette. Biz onlardan daha çok kaygılıyız, gözlerinin içine bakıyoruz, “aman! Ruh sağlıkları” diye. Bir an önce gitsinler, çıksınlar evden istiyoruz “aman! Ruh sağlığımız” diye. Bilmiyoruz ki, ne salgın gördük bugüne kadar ne de karantina, alerjisi olan insanlar takardı tıbbi maskeleri, onları da havaalanlarında görürdük, ameliyat sahneli filmlerde, evlerden uzaktı eskiden.       

İki adet çıkartma seçtim; birinin minik, siyah-beyaz desenleri var, ayakkabı, gülen yüz, pos bıyık, birbirine geçmeli dişli çarkları filan. Diğeri rengarenk baykuşlarla dolu. Kasadaki genç “iadeleri düşüp hesapladığımda…” dedi. O an aklıma gelmiş gibi, elimdekileri de uzattım. Tekrar hesapladı. Cebindeki harçlığı çıkışmayan çocuklar gibi “Baykuşlu olan kalsın o zaman” dedim.  

İri siyah puntolarla, “Küçük Kara Balık” yazılı ve turuncu bez torbamı kaptığım gibi telaşla çıktım kırtasiyeden. Çocuk 12:30 da yemek molası verecek, çok hızlı davranırsam eğer ucu ucuna da olsa yetiştirebilirim. Çantamdan alışveriş listemi çıkardım. Yanıma, yönüme baktım, yok! Market için bez torba almayı unutmuşum, balıklı bez çantayı arabanın arka koltuğuna boca ettim. Kitapların arasından, ayaklarımın dibine beyaz bir kağıt düştü. Gömleğimin koluyla maskemi düzelttim. İnce jelatinli, küçük karton kağıdın arka yüzünü çevirdim ve morlu-turunculu, yeşilli-mavili, çizgili-kareli, pullu-şeritli,  on acayip bilge baykuşla aynı anda göz göze geldik.

Onlar da sizi özlemişler,   

29/09/2020, İstanbul

Yelda Ugan S.

         

Kelebek

Kelebekler Vadisi

Yek, eve döndüğünde annesine “hayatım boyunca ben bu kızları anlamayacağım!” diyecek.

Hayretle karışık, sevinçle attığı çığlıkla hepimiz yüzümüzü ona döndük. Eğilmiş, defne dallarının arasından dikkatle bakıyordu. Seyrek yaprakların içinden, uzattığı kolunu büyük bir özenle kendine doğru çekerken, çocukla göz göze geldik. Belli ki, müjdesinin ilk habercisi olarak beni uygun görmedi. Gözlerini kaçırdı ve değecek başka bir çift göz aradı kendine. Neyseki çok geçmeden, aradığından daha fazlasını buldu. Herkes yeni doğmuş karetta karettayla ilgileniyor, sorular soruyordu. Acaba annesi nerdeydi? Bulduğu yerde yumurta kabuğu var mıydı? Bugünlerde ay hilalden halliceydi, yolunu şaşırmış, sahildeki cafenin ışığına mı yürümüştü yoksa? Ama ne kadar açık renkliydi, yeşil harelerle bezeli kabuğu yumuşacıktı daha. Gerçekten karetta mıydı yoksa vadiden gelen bir kara kaplumbağası mı? Sonunda miniği, onu bulan çocuğun elleri arasında dalgıç hocasına gönderdik. Hoca ne yapacağını bilirdi.

Karınca başı kumların üstünde zorlukla yürüyen çiftin ayak seslerine döndüm. Az ileriye, dağ keçilerinin ayakları altından yuvarlanan bir kaya parçasının yanına teşkilatı kurdular. İki sandalye, arkalarına sapını kuma gömdükleri rengarenk bir şemsiye, ortaya da, üzerine radyoyu yerleştirdikleri formika bir masa. Kadın daha oturmadan denize zor attı kendini, diğeri sandalyesinde öne doğru kaykıldı, birasının kapağını sonra da radyoyu açtı. Tanıdık bir erkek sesi, tanıyamadığım bir kadınla düet yapıyor. “beni sevmesen de, görmesen de hayat sürerdi yine ama kendimi sevmezdim şimdiki kadar” Şarkı derin mevzulara girdikçe kadın saçlarındaki deniz sularını kumlara damlatarak adama gülümsedi.     

Milas’ın orta yerinden, o koca göbeğinden Muğla Yatağan yoluna zahmetsizce girdik. Usta şöförümüz, benim sakin ve her daim ne yapacağını bilen arkadaşım buraları avucunun içi gibi biliyor. Sıcak ama kuru bir Ağustos sabahı, Bodrum’dan aldığımız böreklerle kahvaltımızı yaptık. Çınar, akasya ve çam ormanlarının arasından geçerken gözüm bir köy kahvesi arıyor. Ah bir kahve molası versek! Ama ne gezer, köylüler polen, arı sütü, kekik balı, taze incir ve soğuk sıkım zeytin yağı dizdikleri tezgahları bekliyorlar. Sade, No Ordinary Love’ısöylüyor. “I gave you all the love I got” Yarı Açık pencereden tezek kokusu geliyor, belki çağrıştırdığı için, belki gerçekten çiğ süt kokusu da alıyorum. 

Marmaris, Köyceğiz, Fethiye…rampa iniyoruz. Karşımızda Gökova Körfezi, her yüzyılda bir denizden doğan, gizemli bir ülke gibi heybetli dağları hala dumanlı. Köyceğiz’de çocuklara soruyoruz, “ne kadar kaldı?” diye, arka koltuktan çıt çıkmıyor, dönüp kulaklıklarını işaret ediyorum. Kulaklarımı göstererek, Dalyan’dan sonra lütfedip cevap veriyorlar. Tekneye iki saatimiz kalmış. Yol bizi nerdeyse Babadağ’a çıkaracakmış gibi yükseliyor. Deep Purple  Soldier of Fortune’ı söylüyor. Güllerin arasından yürüyorum, beton yol ateş gibi yanıyor, Ümit apartmanı iki numaralı dairenin kapısının önündeyim. Öğrenci evinden sesler geliyor, bir müddet dinliyorum. “Many times I’ve been a traveller” diyor hepsi bir ağızdan. Kırmızı ışıkta durunca, Melt gülümsüyor, “nerelere gittin öyle” diyor.       

Sabahları 06:00, 06:30 gibi kara sineklerin münasebetsiz öpücükleriyle uyanıyoruz. Güneş üstümüze doğuyor. Faralya’dan yükselip, saat 19:00 a kadar elinden geleni yapıyor. Küçük çadırımızın önünde, iki sünger şiltenin üstünden, uyku tulumlarımıza sarılı halde etrafı kolaçan ediyor, komşuları dikizliyoruz ister istemez. Dışarda uyanmak, yıldızların altında uyumak kadar tuhaf, yabancı, acayip ama büyüleyici bir şey. 

Burası, sırtını dayadığı Babadağ’a doğru daralan, üç tarafı kaya duvarlarla çevrili bir vadi. Kelebekler vadisi, adı bu ama henüz sadece bir tane kelebek gördüm. O kadar büyük ve renkleri göz alıcıydı ki, galiba bir “kaplan kelebeğiydi” Nazlanarak geçti yanımdan. Velhasıl pek ilgilenmedim, “nasıl olsa” dedim “daha nicelerini göreceğim günler var önümde” Sen misin erteleyen..Vadi bir daha kelebekleri göstermedi bana. Tıpkı ilk geceki gibi, sırt üstü uzanmış yatıyorum, kollarım başımın altında, samanyoluyla uzun uzun bakışıyoruz. Daha Küçük Ayı’nın takım yıldızları dağın ardından kaybolmamış. Birden çizgi filmlerdeki gibi kuyruğundan ateşler saçarak bir yıldız kayıyor. Hiç istifimi bozmuyorum, “vay be!” Filan da demiyorum, yani olağan sanıyorum. Vadi buna da bozuluyor, gözümü kırpmadan saatlerce bakmama rağmen bir daha o kadar görkemlisine rastlamıyorum. Bizim keloğlana, “İstanbul’un taşı toprağı altın” demişler. O da kafaya koymuş bir kere, çıkınını sopasına bağlamış, düşmüş yollara. Az gitmiş, uz gitmiş. Neyse, varmış İstanbul’a. Kaldırım çatladığında parlayan bir şey görmüş, eğilmiş. Bir de bakmış ki bu bir altın para. Elinin tersiyle parayı fırlatmış bizimki, cebine atmaya gerek bile duymamış, nasıl olsa her yer bunlarla dolu diye.

Vadide zaman, uzayıp sünen, dertop olup kısalan kabuklu bir böcek gibi. Bazen bir saat beş dakikada geçiyor. Bazen beş dakika üç saat direniyor. Gece tuvalete gideceksen her saniye bir çelik çekirdek. Bugünün dün gibi olması, ya da tersi, tuhaf bir şekilde sıkıcı gelmiyor, bilakis şey gibi, nasıl desem? Hah! Mesela film setindeyiz. Yönetmen elinde megafonla komut veriyor. “Tamam, baştan alıyoruz…” Sanırım anlatamadım ama neyse.

Gençler, aynı yerde, aynı saatte yine karşımızdalar, chil out müzik dinliyorlar. Mütemadiyen çıs tak çıs tak çıs.. meğer “kafa güzel” ritmiymiş bu, ancak öyle tahammül edebilirmiş insan. “Ot kokusu da gelmiyor” diyorlar, “evet gelmiyor” diyorum, çok bilirmişim gibi. Kumların üstünde etrafa yayılmış altı kafası güzel kah ayakta, kah uzanmış, kah dizlerini karınlarına çekmiş, kıyıda demir atmış tekneler gibi sallanıyorlar. Rüzgar nerden eserse artık. Ne zamandır onları kesen bir adam aniden cebinden çıkarır gibi büyük bir hopörler getiriyor çocuklara. Adam ve arkadaşı İngilizce konuşuyor onlarla, daha kısa boylu, sakalları kırlaşmış olanın boynundan göbeğine kadar uzanan tespihe benzeyen kolyesi, eğildikçe beline sardığı peştamaline kadar iniyor. Uzun boylu iri yapılı olanı İsrail’den geldiklerini duyduğum anda tanıyorum. Gayrettepe’deki komşularımdan, filmlerden, Paris Charles de Gaulle havaalanında, Tel Aviv uçağının kapısına doğru ilerleyenlerin simalarından tanıyorum. Başına küçük bir takke konduruyorum, takkenin kenarlarından çıkan, kulak hizasına kadar inen zülüfler ekliyorum bir sağa bir de sola ve uzun ayak bileklerine kadar inen siyah bir cüppe giydiriyorum. İşte oldu! O kadar oralı yani. Kolonu görünce “no no no” ve bir daha “no” diyoruz Ortadoğulu komşularımıza, ama duymuyorlar bizi, kolonu bağlıyorlar. Müzik hakikaten fark ediyor, daha bir çekilir kılıyor kolon çıkan sesi. Kuru yaprak ve çalılarla yapılmış çardağın altındaki kafeden gelen çan sesinden sonra adımızı duyar duymaz kah kahveleri, kah biraları almaya giderken biz bile sallanıyoruz, kafamız güzelmiş gibi, yavaş yavaş. İsraillilere benzemeyen İsrailli, kızların fotoğraflarını çekiyor. Karşılığında bir tutam gençlik iksiri aldığını kimse fark etmiyor. Thomas Mann’ın Venedikte Ölüm’ü geliyor aklıma. Aschenbach’ın salgın hastalık günlerindeki ölüme, gençliğe, sanata ve güzele tutkusu. Melt’e “hadi!” diyorum, “denize girelim”

Çocuklar deneme dalışındalar, Def ikisine dalış hocasıyla beraber rehberlik ediyor. Nep daha önce gelmediği vadide “ilkler” biriktiriyor. Yek, döndüğünde annesine diyecek ki, “hayatım boyunca bu kızları anlamayacağım.” Ahşap şezlonga vuran hasır şemsiyenin gölgesine sığınan çocuğa babası çıkışıyor, “kalk” diyor. Bugün son günümüz, tadını çıkar, arkadaşlarınla oyna, denize gir!” Almanya görmüş Melt yine on ikiden vuruyor. “Çocuklarla ilgilenmenin onlara etkinlik bulmak olduğunu sanıyoruz.” Diyor. Müzik devam ediyor, ben arada bir sallanıyorum. Çocuk mevzusu peşimizi bırakmıyor. “Belki otuz yaşında bir kahve içerler ha!” Diye bu sefer çok ileri bir tarihe atıyoruz. İkimizin de kızlardan umudu kalmadı. 

Seyrek gölgesine tünediğimiz Hayıt ağacının tohuma çalan çiçekleri ay çekirdeği gibi kokuyor. Bir tutam koparıp kitabımın arasına koyuyorum. Okuyamıyorum. Hep bir karşı argüman var, kale duvarı gibi kalın ve yüksek sarp kayalıklardan kopup gelen bir parçayı sahilden alıp kağıt tutamacı gibi yüreğime bastırıyorum, zapt edemiyorum kendimi. 

Güneş denizden batacak. Yanımdaki çalılıktan gelen kekik kokusu genzimi yakıyor. Nep yanıma geldi, Melt yerini aldı ve ritüel başladı. Kara sinekler, küçük kara sinekler, İğne dişli, küçük kara sinekler, “iyi geceler” mi demeye geldiniz? Başını çıkaran asamı içine itiyorum, “Şşşşşt” diyorum, “hangi güzel olmayandan korkuyorsun?” Güneşin kızkardeşi Luna süzülerek geliyor.  

Sabah 06:30 kahvaltı daha başlamamış ama bir fincan kahve almama izin veriyorlar. İnce yer yatağının yüzüme çektiği çizgiler ve üstüne yattığım buruşmuş sol göz altım, kahve iznimi kolaylaştırmış olmalı. Berbat görünüyorum. Kirke’nin en keskin büyüleri, meyve sinekleri gibi aklımda uçuşuyor, dile gelmeyi bekliyorlar. Direniyor, elimin tersiyle itiyorum. İçimde bir ateş beni akşamdan beri kavuruyor. Ufukta belli belirsiz duran mor perde birazdan kapanacak. Karaağacın dalları arasından denize bir pencereden bakar gibi bakıyorum. Dışarısı çok geliyor. Vadi daha fazla dayanamıyor halime, biraz fazla üstüme geldiğinin farkında, yüzlerce balık taş sektirir gibi defalarca denizin üzerinden yay çizerek uçuyorlar. Kılım kıpırdamıyor, “Gerek yoktu” diyorum, “ama yine de teşekkürler.” “O zaman” diyor, elini çenesine koymuş düşünüyor. Vadi bugün iyi gününde, vaz geçmiyor. “Sen seversin” diyor “böyle şeyleri.” Gözleri parlıyor, hiç oralı olmuyorum. Küçük bir çocuk gibi, koca vadiye kapris yapıyorum.      

Kelebekler:))

Güneş Faralya‘dan kopmuş, oluk oluk akıyor üstümüze. Gölgeleri önlerine düşmüş, olduklarından daha yakın ve daha çoklar. Belli belirsiz anlar gibi oluyorum aralarındaki sırrı, bir hafiflik geliyor üstüme. Tekne uzaklaştıkça ellerimiz yağmuru yakalamaya çalışan silecekler gibi daha hızlı gidip geliyor. Kesmiyor, tişörtümü çıkarıp sallıyorum.

Yan yana oturmuş somurtan Nep ve Yek’e döndüm, “Çocuklar bana söz verin” dedim, şelalenin kalan kısmını bir dahaki sefere yürüyeceğiz ve ben ne kadar yaşlanırsam yaşlanayım koluma girecek, benimle geleceksiniz.” Bir gün tekrar vadiye dönecek olma fikri hoşlarına gitti. İki çocuk da tamam der gibi kafalarını sallayıp güldüler. Tekne ilerledikçe vadi küçüldü, küçüldü…duvarlarını arkamızdan bir kapı gibi ağır ağır birbirine yaklaştırıp kapattı ve görünmez oldu. Ölü Deniz’e kadar bir daha hiç konuşmadık.

Yelda Ugan S.

22/09/20, İstanbul       

Knidos

Antik Kentin karadan girişi

Arnavut kaldırımlı Yazı köyünden geçip kuru ve sıcak güneşin altında Knidos antik kentine, sanki çıkmaz bir sokağa girer gibi aniden giriverdik

Saçlarıma ılgın ağacından düşen pürüleri temizleyip mor bandanamı taktım, sarısı da plaj çantasında, M için. Ama o takmıyor, severdi halbuki. Bu yazın favorisi Midilli‘den aldığımız beyaz üzerine lacivert “Lesvos” yazılı siperlikli şapkası. Laf aramızda, bir ara adanın nam-ı diğer Lesvos’dan evrilen, lezbiyen adını çağrıştıran şapkaya pek yüz vermiyordu ama bugünlerde gökkuşağı desenli maskesi yüzünden Kurtuluş’ta dövülen çocuk için çok üzülüyor. Pasif direnerek, şapkayı mızmızlanmadan takmaktan çok daha fazlasını aktif siyasi yaşamında yapmasına rağmen, memleketin her yanından kötü haberler gelmeye devam ediyor, çünkü -falan, filan.

Turkuaz rengi deniz sahile, Doğudan esen rüzgarın ittiği dalgalarını vuruyor. Vurdukça dağlar etek uçlarına eklenmiş sekiz kat dantel gibi kıyıya uzanıyorlar. Bir süredir deniz kenarında rüzgarın hangi yönden estiğini ve yönüne göre adını tahmin etmeye çalışıyorum. Gözüm açıkta demirlemiş teknelerin üstünde, burunları ne taraftaysa rüzgar ordan esiyor. Hmm! bu karayel, çünkü kuzeybatıdan geliyor.. yabancı bir dili bilmek gibi tatminkar ve güvenli bir bilgi. Uzaktan ahkam kesmesi de cabası. Bu yaz dünyada sahile inmem, insem de elimi sürmem dediğim şezlonga en kalın, en uzun, peştemallerden sonra demode olan havlumu serdim. Dizlerimi karnıma çektim, zira ayak ucum açıkta kaldı. Gökova’ya doğru uzanıyorum, Agatha Christie’nin On Küçük Zenci‘sini hatırlatan iki tel saçlı kel adadan alamıyorum gözlerimi. Böyle bir taş sektirme olamaz, sanki gri damarlı mermerden minik bir serçe 7-8 kere suyun yüzeyinden sekerek geçti. Siyah mayolu genç kadın etrafındaki arkadaşları tarafından alkışlanırken teknelerin burnu Güney Doğuya döndü. Yani keşişleme ama “Bu rüzgarın adı ne” adlı oyuna duyduğum hevesim yitip gitti.

Photo by Meysun Doralp

Denize girenler bir kaç adım sonra sendeleyerek düşüyorlar. Taşların üstünden yürümek çok zor. Su daha dizlerime bile gelmeden ben atlıyorum, çıkarken de kıyıya kadar kıçın kıçın emekliyorum. Deniz ayakkabılarıyla zahmetsizce yürüyen komşularıma imrenerek baktım. Palamutbükü kilometrelerce uzanıyor. Birazdan arabanın camından  gerisin geriye, bir nokta kadar kalan kanarya sarısı havluma bakıyor olacağım. Mesudiye‘ye kadar bütün koyları tek tek geçiyoruz, bütün kapılar duvar ve nihayet açık bir sağlık ocağı bulduk. Mavi elbiseli hemşire “lütfen” diyor, doktoru dışarda bekleyin. Beton zemine ağaçtan düşmüş kabuklu bir bademi, üzerinde Hrant Dink’in anısına 2019 yazılı bez çantasına atan kadına gülümsüyorum, muhtemelen o da bana ama ikimiz de maskelerimizin altından yayılan ağızlarımızın köşelerini göremiyoruz. Teselli niyetine, kaz ayaklarımı daha da kırıştırıyorum. Anladı mı bilemem. M badem ağacının altında tozlu bir sandalyede oturuyor. “İyiyim” diyor eğilmiş ayak parmaklarını tutarken, ama biliyorum, o kadar ağrımasa gelmezdi doktora. Aralarda dolaşıyorum, hava çok sıcak, ağustos böceklerinin vokali, kara sineklerin solosunu bastırıyor. Otlar sarı ve kuru, arkada iki metruk taş bina arasından deniz görünüyor. Terbiyeli ve temkinli çocukluğuma inat, etrafında her an çıkabilecek bir sürüngene yakalansam da yılan çiçeğinin parlak mercan kırmızısı tomurcuklarının dayanılmaz cazibesine kapılıp fotoğraflarını çekiyorum. Mavi tshirt lü, gri canvas pantolonlu doktor kan ter içinde bize doğru homurdanarak ilerliyor. Sağlık ocağının girişine uygunsuz park edenlere verip veriştiriyor. Siyah deri laptop çantasını, saplarından zar zor tuttuğu iki mavi kutuyu, muhtemelen soğuk zincir tıbbi birşeyler var içinde. Beş basamaklı merdiveni tırmanırken “benim işim bitmeden kimse çıkamaz” diyerek tehditler yağdırsa da o hala bizim için yarımadanın Euryphan‘ı. Ona saygıyla karışık bir hayranlıkla bakıyoruz. Ya gelmeseydi?! On dakika sonra nihayet sıra bize geliyor. Doktor içerde, işinin başında bambaşka biri; kibar ilgili ve sakin. Dönerken içimiz rahat, kırık yok, en fazla çatlak olabilirmiş. N anlattıkça arka koltukta birbirimize lacivert koyları gösteriyoruz, sanki dönerken her şey daha güzel. N olmasaydı, bu kadar hafif ve kolay gelmezdi. M’yi de ikna edemezdim gelmeye.

Gezmek bize iyi geliyor

Her şey göründüğünün tersidir.

Arnavut kaldırımlı Yazı köyünden geçip kuru ve sıcak güneşin altında Knidos antik kentine, sanki çıkmaz bir sokağa girer gibi aniden giriverdik. Burdan öteye karadan yol yok. İki denizin, Akdeniz ve Ege‘nin birleştiği yer burası. Denizler bunu bilmese de kavuşmalarındaki hikmete bir esintiyle, taşların üstündeki deniz yıldızı desenleriyle ya da Güneş saatini tarif eden bekçinin gösterdiği terasta uçuşan beyaz elbiseli, fötr şapkalı esmer kadının, onlarca insan arasından İskenderiye Dörtlüsü’nün Justine‘i gibi yarı Ortadoğulu aksanıyla elindeki fotoğraf makinasını bana uzatırken, çoktan inanmıştım. Onu ve sevgilisi Baltahazar’ı,  karşı tepedeki deniz feneriyle beraber kadraja aldım. 

Yılan çiçeği

Antik kente daha kilometrelerce kala kıvrımlı yollardan, yabani meşe ağaçlarının, mor çiçekli hayıt çalıların arasından geçerken belli belirsiz beyaz bir nokta gibi duran şey büyüdü ve

“bir leylek yuvası,”

“yok o bir cami sanki,”

“olur mu canım kim oralara kadar çıkacak ibadet etmek için, sen Hiristiyan hacılarla karıştırıyorsun!” Trt2 de her güne ödüllü bir festival filmi seyredersen, burasını da San Diego hacı yolu sanırsın.

Ardından da deniz fenerine (deve boynu) dönüşen kireç badanalı nokta bizi defalarca uyarsa da Knidos antik kente geldiğimizi ancak bilet gişesini görünce anladık.

Afrodit’i arıyoruz

O zamanlar magazin ekli gazeteler olmadığı için kulaktan kulağa aldıkları bilgilerle buraya, Dünyanın ilk çıplak tanrıça heykelini görmeye karadan ve denizden akın akın insanlar gelir, Tanrıça Afrodit’i dünya gözüyle görmek isterlermiş. Knidos’lu heykeltraş Praksiteles Kos (İstanköy) adasından tanrıçanın heykelini yapması için sipariş almış ve dünyadaki ilk çıplak kadın heykeli de bu vesileyle doğmuş. Praksiteles müşterilerinin bu konuda nasıl bir tepki vereceklerini kestirememiş olmalı ki temkinli davranıp, bir diğer heykeli de giydirmiş. Sonuç malum, elbiseli olan Kos’a, çıplak olan da Knidos’a kısmet olmuş. Heykelde Tanrıça Afrodit, sol elinde kıyafetlerini tutarken, sağ eliyle de tende en kuytusunu kapatıyor. Nasıl olsa heykel British Museum‘dadır ve “ona bizden daha iyi bakıyorlardır!!” Diye düşünürken beterin beteri varmış meğer; heykelin akibeti maalesef meçhul! 

Not: Bu yazıyı yayınladıktan günler sonra, Halikarnas Balıkçısı‘nın Merhaba Anadolu adlı kitabını karıştırıyordum ki, bir de ne göreyim? Diyor ki Cevat Şakir “O heykeli Bizans imparatoru Teodosyus İstanbul’a taşıttı ve heykel Lavsos Sarayı ile birlikte yandı gitti. Anısı, anıları kaldı.”

Yelda Ugan S.

31/08/20 Bodrum,

Uzak diye bir şey yok!

Sevgili hocama, öğrencilerine ve kadınlara,

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

IMG-20160823-WA0010
photo by Serap Özkan

Mavi gözlerini kalabalıktan ayırmadan işaret ve baş parmaklarıyla yakasından tuttuğu yağmurluğunun içine eğildi. Herhangi bir gün olsa koltuk altını kokluyor sanırdınız. Yakasına konuşan adam “anlaşıldı” dedi. Vakit tamamdı. Helikopterler repliklerini ezbere biliyorlardı. Havada gidip geldiler, pır pır pır. Tefler ve ziller makam değiştirdi, rengarenk düdükler tek notayla sirene bağladılar. “Bedenimiz ve emeğimiz bizimdi.” Dudaklardaki kırmızılar tazelendi, yanaklardaki izin üstünden geçildi, öfkeler yenilendi. “homofobiye karşı ses çıkar” Binlerce kadın Fransız konsolosluğuyla Tünel arasında sıkışıp kaldık, “bizlere dayatılan makbul hayatları reddediyoruz.” Dans eden kadınların Kahkahaları, halayın zılgıtı yerini çığlıklara, kadınların haykırışlarına bıraktı. Yoklama durdu.

Küçükparmakkapı’dan Sıraselviler’e Otto’ya kadar kalabalığı yararak yürüdüm. Elif’le burda buluşacaktık. Kim bilir, belki bu yıl da buluşamazdık. Daha Otto’nun merdivenlerine varmadan o ekşimsi gaz kokusu genzimi yaktı. Ağzımı ve burnumu fularımla iyice sardım. Sokağı görebileceğim bir masa arandım. Nehir yatak değiştirmiş, kadınlar Karaköy’e doğru neşeyle, coşkuyla akıyorlardı. Meyhanedekiler de ayağa kalkıp hemcinslerine tezahürat etmeye başladılar, zafer işaretleri yapıyor, kadeh kaldırıp birbirimizi kutluyorduk. Sanki bedenimin içinden bir şey kanatlanarak yükseldi, etrafı kolaçan edip geri geldi. “kadınlar asla yalnız yürümeyecekler.” burnumun direği sızladı. Her sene katılım daha da artıyor, genç kadınlar sel gibi akıyordu. Onları bırakıp da nasıl eve gidebilirdim. Bir bira daha söyledim, garson sektirmeden yanında çereziyle getirdiği biramı masaya, tek karanfilli vazonun yanına koydu. Annemin kırmızı karanfilleri, Güneye bakan balkonumuzun en kıymetlileri….Garson, bugüne has dozu arttırılmış bir nezaketle “sobayı açmamı ister misiniz” diye sordu. Nerdeyse sonuna kraliçem filan ekleyecek sandım. İnce uzun parmaklarıyla kül tablamı temiz olanıyla değiştirirken “evet, lütfen” dedim.

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

Pardon anne! telefonum çaldı. Elif arıyordu, İstiklal’deymiş, geliyormuş. Duramıyordum yerimde, “Gelme” dedim, “ben geliyorum” Hesabı ödeyip kalktım.      

“Anahit’de görüşürüz tatlım” dedi Elif,  eli elindeki süfrajet kostümlü kadının dudaklarına bir öpücük kondurup vedalaştılar. Genç kadın kurdelalı peluş şapkasını rüzgara karşı tutarak elini uzattı, tanıştığımıza çok sevinmiştik. Lodosun temizlediği havayı içime çektim, deniz kokuyordu. Gaz israf oldu bu akşam. Rengarenk pankartlar, mor fularlar, pembe saç tokaları İstiklal caddesi boyunca taş  döşeli yolda bizimle beraber yürüdü. “Geceleri de, sokaları da meydanları da terketmeyecektik” akşam olunca tezgahlarını toplayan pazarcılar gibi polisler de toplanıyorlardı. Barikatların arasından yavaş yavaş yürüdük. Bana mı öyle gelmişti? O polis bize mi el sallıyordu? Kadın dayanışması mıydı?… Yok canım!? Hayretle dönüp Elif’e baktım, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. “o polise selam mı verdin sen?” diye sordum “evet, n’olmuş diyerek kahkahasıyla çınlattı geceyi, başını arkaya atarken koluna girdiğim elimi sıkıca kavradı. Sıraselviler’den karşıya geçtik, The Marmara otelinin önünden geçerken “hadi sen git, arkadaşını bekletme” dediysem de dinlemedi. Gezi Kafe’ye girdik, kadınlar Cihangir istikametine zorunlu makas değiştirince buralar pek ıssız kalmıştı. Gümüşsuyu’na bakan bir masaya oturduk. Garsona “Bardak istemiyorum” dedi Elif, şişeden bir yudum aldı. Parmakları arasında fıstık kabuklarını ayıklarken   “müvekkilimdi” dedi, “karakolda tanıştık. Yüzümüz duvara dönük ters kelepçeli bekliyoruz hepimiz, bu geldi yanıma, kolumdan tutup çevirdi, su gibi kızsın dedi ne işin var bu nonoşların arasında, sana mı kaldı?!” ifademi alırken stajyerim deyip geçiştirdim, cık cıkladı…şirketin adını vermedim.”

Boşları almaya gelen garsona, bana sormadan “iki tane” daha dedi “aynısından.” İtiraz edecek vaktim olmadı, saatime baktım. “hocam yapmayın, bugün bizim!!” diyerek bütün yüzüyle gülümsedi. Kırmızı rujunun daha da belirginleştirdiği dişleri ışıl ışıldı, ne kadar da güzel büyümüş, ne güzel bir kadın olmuştu. Benim bekleyenim yok, sen arkadaşına söz verdin ondan huzursuzum diyecek oldum, demedim. Onun neşeli rahatlığı bana da geçmişti.

“Çok geçmedi adını vermediğim işimden de kovuldum.” Diye devam etti. Parmakları arasındaki fıstık un ufak oldu “Biz bir aileydik, hem de modern bir aile, zorlukların üstesinden gelebilirdik ama gel gör ki müşterilerimiz… onlar öyle miydi, anlamazlardı ama maaşlarımızı da ödeyen onlardı. Burdan kaç kişi ekmek yiyordu. Elbette tercihlerim beni ilgilendiriyordu ama takdir etmeliydim ki şirket kültürü, vıdı vıdı vıdı… yine aynı terane.    

Neyse, kocası amiriydi ya da amiri kocası, aslında iyi bir adamdı, çocuklarını severdi, çocukları da onu, bazen dayanılmaz oluyordu ama n’apsındı, her gün it kopukla uğraşmaktan bu hale gelmişti, daha geçen hafta doğum gününde eve çiçeklerle gelmiş, çok sevdiği restoranda yer ayırtmıştı…geveledi durdu.

Bir kaç ay sonra  tekrar buluştuk, berbat görünüyordu. Emniyette sigaraya çıkmış, gençten, yakışıklı bir komiser de arkasından, o da bir sigara yakmış, ayak üstü sohbet etmişler. Vay efendim sen elin alemin adamlarıyla diye başlamış amir koca, bu sefer fena benzetmiş kadını.

Sıcağı sıcağına, öfkeleri tazeyken kararlı oluyor kadınlar. Hemen o gün açtık dosyayı. Sonra, öfkesiz kaldıklarında hoşgeldin suçluluk duygusu, korkuyor, içlerine çekilip durumu kabulleniyorlar. Neyse ki amirin hışmına uğramadık, kadın şikayet etse, darp raporu var elimizde, hemen açığa alınacak, fazla direnmedi.”

İkinci odasını kendilerine ev yaptıkları bir ofis kiralamışlar Galata’da. Böyle ayak üstü olmamış, çocuk kitaplarına resim çizen, kostüm tasarlayan, harika yemekler yapan  sevgilisini mutlaka tanımalıymışım. Onlar birinci kattaymış ama terası ortak kullanıyorlarmış, elini uzatsan nerdeyse kuleye değecekmiş. Geleceğime söz verdim. Selektör yakan taksiye elimi kaldırdım.

Dersanecilik yaptığım yıllardan tanırım Elif’i, küçük bir ortaklığım olduğundan -benden ne kadar olursa, zorunlu idarecilik de yapıyordum. Bıraksalar saatlerce ders anlatabilirdim, dik açı, geniş açı, en sevdiğim asal sayılar, kendini beğenmiş bileşikler, çarpanlar, bölenler, havuz problemleri v.s.  Öğrenci dosyalarını da tutuyor, kayıt da alıyor, velilerle de görüşüyordum. Halası yaptırmıştı kaydını, velisi olarak da onun adını yazmıştım. Dersanecilikte bu pek sorgulanmaz, anne-baba gelemiyorsa pekala hala da kayıt yaptırır veli olabilirdi. Bir arkadaşı vardı, Azra. Çok yakınlardı, aynı sırada oturur,  hiç ayrılmazlardı. Biri o gün gelmese diğerinin yanı boş kalır,  kimse oturmaya cesaret edemezdi. Aynı boyda mini etekler giyer, bir örnek çantalar takar, uzun saçlarını aynı model tararlardı. Öyle biri diğerinden daha baskın filan değildi.

On beş günde bir deneme sınavı yapardık, hani şu en iyilerin kaldığı, diğerlerinin bir alt sınıfa geçtiği “motive edici” sınavlardan, bir sınavda Azra kalamadı. Sınıfları ayrıldı. İki hafta sonra Elif’in yarısı boş sınav kağıdını almadım, onu tuvalete gönderdim, “git ve aynaya bak!” dedim, “ne görüyorsun?” Döndüğünde kalan soruları cevaplayıncaya kadar sınıfta tuttum onu. Yan sınıfa geçtim ve Azra’ya da aynı şeyi yapmasını söyledim.

O günden sonra  daha sık görüşür olduk. Okul tercihleri, puanlar, ek dersler filan derken, her fırsatta yanıma geliyorlardı.

Sınava bir ay kalmıştı ama doğanın sınav filan umurunda değildi. Kabanlar, montlar atılmış, botlar çıkarılmış, kruvakar kol gömlekler, lacivert  beyaz çigili tshirtler, fuşya espardinlerle hafiflemiştik. Adalara mı gitsek, modalara mı? Dersanede önlemleri iki katına çıkardık, çift vardiye nöbet tutuyoruz ama bahar her yerden sızıyordu.

Öğlen yemeğinden sonra arka bahçeye bakan daracık balkonda kahvemi içiyordum, gözüm malzeme deposunun kırmızı çatısına uzanmış, güneşin keyfini çıkaran sarman kediye takıldı. Hipnotize olmuş gibi ona bakıyorum, kafasını sıvazladığı patisini yalıyor, tekrar sıvazlıyor, tekrar yalıyor.…”hocam çıkışta vaktiniz var mı?” Diyen Elif’in sesiyle irkildim. Bir çay içelim mi diye soruyordu. Burda nasıl bulmuştu beni, “olur” dedim “Beşiktaş’a gidelim, biraz deniz havası alırız”.

Uzun günlerin akşam üstü güneşi hala sıcacık, ışıl ışıl. Elini uzatsan Üsküdar’a dokunursun, miyop gözlerim karşı kıyıdaki evlerin ince uzun balkonlarındaki sardunyaları bile seçebiliyor.

Azra’nın masanın üstünde duran elini tutarak “Hocam nasıl anladınız?” Diye sordu Elif, çayına hiç dokunmamıştı. Samimi şaşkınlığını görünce memnun oldum. Gülümsedim, masadaki bir lekeyi ovaladım. Demeter’in Persephone’ye baktığı gibi baktım onlara. Hades’le yapacağım pazarlık gününe kadar susacaktım.

Dersanede tanışmışlar. Elif’in halasıyla, Azra’nın da ananesiyle geldiği kayıt günü. Girişte bir örnek kırmızı koltuklara karşılıklı oturmuşlar. Emekli öğretmen anane bir sır verir gibi halaya eğilmiş, fısıltıyla “çok araştırdım, kızım da bankada sormuş, genel müdürlükte çalışıyor, çevresi çok geniş, en iyisi burasıymış” derken hala sessizce başını sallayarak “hayırlısı olsun” demiş. kızlar da içlerinden aynı sınıfa düşmeyi dilemişler.

Elif sandalyesini Azra’ya doğru çekti, birbirlerine bakıp gülümsediler. Azra Elif’in anlatacağı her şeyi önceden onaylamış bir teslimiyetle sol avucuna dayadığı başını ona çevirdi.

Yaşlı, hantal vücutlarından beklenmedik bir kıvraklıkla vapurlar homurdanarak iskeleye yanaşıyor, indirdikleri kadar yolcu alıyor oflaya puflaya karşıya geçiyorlardı.

“Bizi aynaya gönderdiğiniz gün için hocam…” İri bal rengi gözleri heyecanla parladı, “size teşekkür etmek istedik.” Bardağın içindeki kaşığı tabağın kenarına koydu ve çayından bir yudum aldı. Üstümüzden bir esinti geçti, çantamdan şalımı çıkardım. Nerden başlayacağını bilemez bir hali vardı, O güzelim yüzünden gölgeler geçti, sıkıntıyla dudaklarını yaladı.  “Bizimkilere çok kızgınım hocam,” diye devam etti. “Okulda tanışmışlar, sevmişler birbirlerini, ona bir diyeceğim yok ama çocuk sahibi oldukları, beni sessizliğe mahkum ettikleri için kızgınım onlara. Küçükken halam beni bir akrabamıza gezmeye götürmüştü. Evdeki seslerden, konuşan herkesten ürkmüş halamın bacaklarına sarılmıştım. Hiç kimse işaret dili kullanmıyordu. Anneleri çocukaları isimleriyle çağırıyor duvar saatinin tik tak sesi saniyeleri haber veriyor, baba elindeki kumandayla kanaldan kanala geçiyordu. Bu kadar sesi takip edemiyordum, oturduğum yerde dizlerimi karnıma çekip halama yapıştım. Bir anda yüzlerce kuş tek ağızdan cıvıldamaya başladı, olduğum yerde sıçradım, ödüm kopmuştu. hepsi odanın içindeydi duyuyordum ama onları göremiyordum, korkudan avazım çıktığı kadar ağlamaya başladım. Halam beni kucağına aldı ve korkacak bir şey olmadığını söyleyerek beni teskin etmeye çalıştı. Ne olduğunu bilmediğim şey için “kapı zili, sadece bir kapı ziliydi,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. Ama titriyor bir türlü tutamıyordum kendimi.

Bizim evde ışık ses demekti. karanlıkta daha iyi duyardık. Annem beni gözleriyle sever, gözleriyle döverdi, onun her şeyi anlatan bakışları yetmezse  parmaklarıyla bana nutuk çekmesine izin verirdim… “ Güldü, masaya konan iki serçe hızla uzaklaşıp yanımızdaki ıhlamur ağacına kondular. “O günden, o akraba ziyaretinden sonra…” diye devam etti Elif “..halam bana bir radyo, bir de alarmı kurulan bir saat aldı. Saat oyuncağım oldu, ikide bir alarmını kuruyordum ama radyo, onunla sesleri sevdim,  hiç kapatmadım, okula başladıktan sonra ders çalışırken bile. Bütün gün radyom ne istiyorsa onu dinlerdim.” Elif çayından bir yudum aldı, bardağını masaya bırakırken yüzünü buruşturarak, “buz gibi olmuş” dedi.    

Tezgaha yaslanmış, kızlardan gözünü alamayan garson çocuk elimin bir hareketiyle ok gibi yerinden fırladı ve onlara çay, bana da kahve getirmek üzere yaylanarak gitti. Azra oturduğu sandalyede kamburunu düzelterek “bizimkiler bankacı” derken biraz daha uzadı sanki, iyi insanlarmış ama çok çalışırlarmış, günlerce görmediği olurmuş onları ama neyseki büyükanne ve büyükbabanın gözü, kulağı, eli, ayağı onların üzerindeymiş her daim. Emekli hakim dedesinin izinden gidecek der yerlere göklere sığdıramazlarmış onu. Azra kontrol edemediği neşesinden utandı, özür diler gibi Elif’in yüzüne düşen bir tutam saçı düzeltirken “seni de çok seviyorlar” dedi.

Dersaneden sonra bağımız hiç kopmadı, giderek araları uzasa da bayramda, seyranda aradılar, hiç ihmal etmediler beni. Bir gün Unkapanı’ndan dönüyordum, emeklilik işlemlerim için bir kaç imza verdim. Bozdoğan Kemerinin altındaki kahvelerin birinde çay içtim, etrafında yürüdüm, kadim taşlara dokundum, erguvan kokularını içime çektim ama kesmedi, canım hiç eve gitmek istemiyordu, Eminönü’ne kadar yürüdüm. Ordan tramvaya bindim, İstanbul Üniversitesi durağında indim, şansıma artık, buralardalarsa görecek yoksa eve dönecektim. Çorlu’lu Ali Paşa camiinin bahçesinde buluştuk. Çiçek açmış, büyümüş, serpilmişlerdi. Omuzlarından sırtlarına kadar inen saçlarına artık ihtiyaçları kalmamış, Elif’in üç halka küpesinin yan yana takılı kulak hizasına, Azra’nın güneşte parlayan kumral saçları ensesinin bittiği yerdeki küçük kahverengi benine kadar kısalmıştı. İlk defa görüyordum bu beni. Bir şeye gülüyordu, geçmiş zaman, neydi? şimdi hatırlamıyorum. Aniden gelen kahkahasına engel olamadı, Elini ağzıyla kapatarak başını Elif’in göğsüne dayadı ve bir süre çekmedi, orda kaldı. O küçük, savunmasız et beni tekinsiz bir sır verir gibi göründü bana.

Kızlarla uzun bir süre görüşmedik. Onlar mezun oluyor, defalarca viraj alacaklarını bilmedikleri yeni yollara hazırlanıyorlar, bense sayfalar dolusu “yapılacaklar listesi” ne yeni çentikler atmakla meşgul oluyordum. Ardiyeye koyacak kadar bile zaman geçmemişti üstünden, koridorda ağzında tasmasıyla dışarı çıkarmamı bekleyen bir köpek yavrusu gibi bana bakan bavulumu aldım, salondaki divanın üstüne kocaman açmadan önce sapındaki İspanya-Malaga barkodlu etiketleri yırttım. En iyi bölüme gelmişti sıra, kitaplığın önünde durdum, bakalım 14 saatlik tren yolculuğuma benimle kimler gelecekti?  Telefon çaldı, arayan Elif’di….üç cümle sonra ağlamaya başladı.

“Çok kavga ediyorduk hocam” dedi “İçimizde tutamıyorduk, kendimize gücümüz yetmiyordu artık. Ben sokakta olmak, avazım çıktığı kadar bağırmak, çiçeklerimizi göstermek istiyordum, Azra defterinin arasında kurutmak. ilişkilerin üzerinden yeterince zaman geçerse ve sürenin sonunda “taraflar oldu bu iş” derlerse akraba olunur, ölünceye kadar da akraba kalınır sanırdım çocukken, naziksen, o hastalandığında onu düşünüyor, onun iyileşmesi için dua ediyorsan, beraber çimlere uzanıp bir kitabın resimlerine bakıp hayaller kuruyorsan, ısırgan otlarına dikkat etmesini söylüyor, evden çıkarken onun için de yanına bir poğaça alıyorsan, o yokken tadın tuzun da yoksa akrabalık ünvanı senindi, göğsündeki nişanı gururla, göstere göstere taşıyabilirdin artık. Kanın bağına ne gerek vardı. Gece Arzu’larda kalabilmek, onlarla ananenin deniz kenarındaki evine gidebilmek için önce anneme sonra halama saatlerce yalvarırdım. Yedek diş fırçam Azra’nınkiyle aynı kupada, pijamam da onunkilerin yanında aynı çekmecede dururdu. Biz bir aileydik.”

Anane gözlerini devirdi ve işaret parmağını dudaklarına götürerek içeri giren kızına döndü. Bu “kızlar ders çalışıyor” a pek benzemeyen tuhaf sus işareti de ne demekti? Elindeki telefona “bir dakika” der demez ikinci katın merdivenlerini telaşla çıkan kadın gölgesini beyaz ahşap tırabzanlara düşürdüğünü fark etmedi. Elif’in içi ürperdi. Hava karardı, gri ağır bulutlar açık pencerelere kadar indiler. Aniden bastıran yaz yağmuru doluya çevirdi, perdeler uçuşmaya, kapılar çarpmaya başladı. Kitapların sayfaları üçer beşer atlayarak ilerledi. Uçuşan kağıtları kızlar çığlıklar atarak yakalamaya çalıştılar. Bir kalem birbirlerine sarılı iki papatya kurusunun yanına düştü. Yukarda hızla açılan kapının kolu şampanya rengi duvara derin bir çizik attı.. Rüzgarın açtığı kapıyı fırsat bilen ses gölgesini almaya geldi.

“Azra için böylesi daha iyi!!”    

“Yüksek tavandan sarkan kocaman saat hep aynı vakti gösterir….” Elimdeki şiir kitabına bir türlü odaklanamıyordum. Rayların düzenli ritmiyle devinen o metalik ses artık ninni gibi gelmeye başlamıştı, içim geçmiş. Telefonun biplemesiyle uyandım. Bozkırın ortasında birazdan batacak olan güneş gökyüzünü turuncaya boyamakla meşguldü.  Uzak diyarlardan, Azra’dan geliyordu mesaj. Elif iyi miydi?  Nasılsın diye sordum karşımda oturan, pencereden hızla geçen manzaraya dalgın, kan çanağı gözlerle bakan Elif’e “hadi restorana geçelim bir çay içeriz” dedim.

04/04/20, Bitez

Yelda Ugan Saltoğlu

R.A.D.İ.K.Y.A

 

Yokuş başından aşağı, sahile indim. Ahşap yeşil köprüye kadar yürüdüm. Konu komşuya, gelinciklere, güneşle beraber uyanan karahindibalara, balıkçı teknelerine, gökyüzünde belli belirsiz duran mehtaba, portakal ağacına, Bodrum yarımadası ile İstanköy arasında uzanan denize, kedilere, bulutlara, parktaki çocuklara, bana göre zeytin ona göre iğde olan ağaca, hatta rögar kapaklarına bile fısıldadım; R.A.D.İ.K.Y.A. açılmış!!

img_9944
R.A.D.İ.K.Y.A

Ne çay suyu koydum bu sabah ne de yumurtaları çıkardım dolaptan, peynire zeytine de dokunmadım, domates de dilimlemedim. Hazırlandım; taktım, takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm ve kahvaltıya, Bodrum merkeze indim.

Kumbahçe Mahallesi Mandalin sokakta kalan tek mandalina bahçeli eve kahvaltıya gidiyorum. Heyecanım oraya ilk defa gittiğimden filan değil. Her daim açık kapısından güle oynaya girdiğimiz; yediklerimizin düşlere, muhabbete, gülüşlere dönüştüğü, sofralarına oturduğumuz bildik bir ev burası. Mor çiçekli kanaviçe perdeli yatak odalarında uyandığımız, her birinin günlük işlerden kopardığı halkalarına tutunduğumuz kadınların evi. Ama bu sefer mevzu başka, çünkü bu evin artık bir adı var; R.A.D.İ.K.Y.A!!

img_9947
Benimki açık olsun karahindiba çiçeği renginde açık..

Kireç badanalı, üç katlı bir evin giriş katından Güneye bakan Radikya’nın ananesi Giritli, adı da ordan geliyor. Her derde deva, şifa anlamına geliyor Yunanca’da.

Bir gün mavi gözlerini tavana dikip düşünmeye başlamış, muzip bir gülümseme inmiş dudaklarına, “tabi ya!” demiş, “neden daha önce akıl edemedim. Yemek pişirmeliyim!! Sevdiklerime, dostlarıma, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma..” Kalkmış, bu tılsımlı sözleri arka arkaya tekrar etmiş, bir kum tepesini düzeltir gibi elinin tersiyle ne var ne yoksa süpürmüş, koca bir mutfak olmuş. Ocağın altını yakmış, önce parlaklığını görmüş, sesini duymuş ve kokusu gelmiş burnuna. Bahçeye açılan verandaya, mandalina ağaçlarının altına birer masa hazırlamış. Yarı bellerine kadar kireç boyalı ağaçların rengindeymiş masalar. Bahçe duvarını saran turuncu akşam sefalarının, sardunyaların, saksılardan salınan petunyaların arasında gezinmiş.

img_9942
Kahvaltıda mücver mi var?

Yumurtalı ekmeğime muammara sürerken denizden gelen esintiyle domates fidelerinin keskin kokularını duydum. Duvar diplerini gösterdi. Atıkları gömdüğü topraktan çıkmışlar; kullanılmış çay, yumurta kabuğu, sebze kabukları aralarında anlaşmış domates çekirdeklerine omuz vermişler. Artık güneşe bakıyor, baktıkça da yüzleri kızarıyormuş çerilerin.

Rum kadınları Nisan sonu, bilemedin Mayıs başı konu komşu toplanır köyün etrafındaki, kırlara, tepelere gider, radikya otu toplarlarmış. Biz de onlardan öğrenmişiz.” diyor beline sıkıştırdığı mutfak beziyle elini silerken “nasıl toplanacağını, salatasını yapmayı, kavurup börek içi hazırlamayı, yoğurtlamayı, turşu kurarken maya niyetine ve hatta şarabını yapmayı.”

Elimdeki radikyalar zamanın geldiğini söyledi* ve karşı kıyıdan buraya, burdan oraya göç başladı. Kadınlar ağlamalarından ve gülmelerinden topladıkları ne varsa eteklerine doldurup gelirken getirdiler ve burda adı karahindiba olan radikyaların kuru çiçeklerini rüzgara bırakıp üfler gibi yeni hayatlarının içine üflediler. Dantel perdelerine, etamin yastık kılıflarına, iğne yumaklarına, dikiş makinalarına, yemek kazanına, reçel kavanozlarına, siyah beyaz fotoğraflarına ve orda kalanlara.

img_8781
Türkçe’de karahindiba, Yunanca’da radikya, İngilizce’de Dandelion derler bana ama çocuklar tüm dillerde beni üflerken gözlerini kacaman açarlar.

Burdakiler önce burun kıvırmış, şüpheyle bakmışlar “her şeyin kendi tadı kendi başına güzel” diyor, otlardan türlü çeşit yemekler yapıyormuş gelenler. “bahçeye bir Giritli girdi, ineklerimiz aç kaldı” diye telaş etmişler önce, ama olmuş bir kere. Radikyanın tohumları Bodrum‘un bahçelerine, meşe çalılarının aralarına, kedi otlarının diplerine, bodur çamların gölgesine, kantaronların sarısına karışmış. Radikyalar, hem hayatın ve zamanın geçiciliğine hem de devamına simge olmuş buralarda. Bu sadık, güçlü ve kalender otlar toprağa, böceklere, insanlara ve  tüm dünyaya şifa olmuşlar.

Kışın bahçeden topladığı mandalinalarla yapmış reçeli, mücverin kabağı Uyku Vadisi’nden, kütür kütür tazecik yeşil biberli salatanın çökeleği Ödemiş’ten gelmiş. Omletler çeşit çeşit, benim favorim otlu veya kabaklı olanı.

Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi, kahvemi içerken arkama yaslandım, birbirlerine simetrik duran iki ayva ağacına takıldı gözüm, “daha önce farketmemiştim” diyorum. Çocuklar bahçede, çimlerin, fare kulaklarının arasından buldukları radikya çiçeklerinin üzerine nefeslerini üfleyip onları gökyüzüne gönderip  gülüşüyorlar.

14/07/2020

Yelda Ugan S.

* “I held a dandelion that said the time had come” Elton John’un Curtains şarkısından

 

Halikarnas Mozolesi

 

Diogenes ve Mausollos

Diogenes;

Karialı, neden bu kadar kibirlisin ve hepimizin üstünde onurlandırılmayı bekliyorsun?

Mausollos;

Her şeyden önce kral olmam dolayısıyla. Ben tüm Karia’nın kralıydım ve ayrıca Lydia’nın da bir kısmına hükmettim; bazı adaları da zapt ederek Miletus’a kadar uzandım, böylece İonia’nın çoğunu idarem altına aldım. Bunun yanında savaşta, yakışıklı, uzun boylu ve kudretliydim. Fakat hepsinden önemlisi, Halikarnasus’ta diğer bütün ölülerinkinden yalnız büyüklüğü ile değil ayrıca üstün güzelliğiyle ve en zarif mermerden mükemmel bir şekilde yapılmış insan ve atların olduğu, benzeri bir tapınağın bile zorlukla bulunabileceği muazzam bir anıtın üzerinde yatıyorum. Sence bütün bunlarla övünme hakkım olmadığını mı düşünüyorsun?

Diogenes;

Kral mevkiinde olman ve mezarının ağırlığından dolayı mı diyorsun?

Mausollos;

Elbette ki tabi,

Diogenes;

Fakat benim yakışıklı Mausollos’um, bahsettiğin kudretli güzellik artık burada seninle değil. Güzellik hakkında karar vermek gerekirse, senin kafatasının benimkinden niçin daha güzel olması gerektiğini anlamıyorum. Artık ikisi de çıplak ve kel, her ikimiz de dişlerimizi aynı şekilde gösteriyoruz, gözlerimizi kaybetmişiz ve burunlarımız ufalmış. Belki mezarınız ve o masraflı mermerler, Halikarnassos halkına gösteriş yapmaları ve yabancılara ne denli muhteşem yapıya sahip olduklarını göstermeleri için bir neden olabilir, lakin aziz dostum, seni ezen bütün bu mermerlerle herhangi birimizden çok daha ağır bir yük taşıdığını idda etmediğin takdirde, bunun sana ne yararı olacağını anlamıyorum.

img_9117
Cevat Şakir İngiltere kraliçesine mektup yazarak mozoleyi geri istedi. Kraliçe nezaketle cevap verdi; “onu sizin adınıza biz koruyoruz”

Kireç badanalı evler koyu gölgelerini bıraktıkları caddeye sırtlarını dönmüş, iç avlularında artık sayılı kalan serin sabahların tadını çıkarıyorladı. Onlara tepeden bakan, sonradan görme uzun ince balkonluların zemin katları, anahtarcı, kundura tamircisi, kilimci, terzi, eczane ve hatta vitrininde dans ayakkabıları sergilenen küçük dükkanlara bırakılmış. Bu dükkanlar, sabah güneşini ciğerlerine kadar alır, esnaf da her sabah, kafasından tuttuğu sandalyesini karşı kaldırıma, bizim kadim Bodrum evlerinin şifalı gölgelerine atar, bugün kim daha iyi oturacak provası yapardı. Gümbet kavşağında başlayıp limana kadar inen Turgut Reis caddesini şehir mezarlığını sağımıza alıp yürümeye başladık.

img_9140
Gülsüm teyzenin dokuma tezgahından,

Eskiden arabayla çıkılan uzun yolculuklarda, (ya da kısa,) mezarlıkların yanından geçerken, müziğin sesi kısılırdı, Sanki orda yatanlara, mezar taşlarında adı yazılı olanlara  değil de ölüme duyulan bir saygı gibi yapılırdı bu kısacık hareket. ölümün sana ilişmeyeceğine dair n’olur n’olmaz diye alınan, tek kullanımlık güvenilmez bir geçiş izni. Bir kereyle de bitmez, yüz metre sonra pusuya yatmış, tek kişilik bir mezarlıkla karşılaşınca da ritüel tekrar edilir ve her seferinde aynı refleksle el, radyonun düğmesini kıvırırdı. Çocuksu bir naiflikle inanırsın; ne kadar sessiz, o kadar güvenli.

Tuhaf, geçmeyen bir iç sıkıntısı bırakan mezarlıklar; kuru, yalnız, sessiz, üzgün ve terk edilmiş. En iyisi bir an önce unutmaktır. Basıp gitmek.

Kasaba büyüdükçe mezarlıklar da büyür, şehir içinde kalır.  Hatta tam ortasında. Bu sefer kalabalık, fakat hala kasvetlidirler. Şehitlik değilse ya da bir anıt mezar, taşlar arasından boy vermiş otlar vaktinden önce sararır, çiçekler solar ve gelen giden azalır. Mezarlıklar “her canlı ölümü tadacaktır” yazılı tabelalarla giriş kapısına reklam da alsa, köşe başında saf tutmuş bir dilenci durdurup “yok öyle geçip gitmek” der gibi uzattığı eliyle, hayatın fani olduğunu da mırıldansa, ölümden de, kodladıklarından da hiç haz etmeyiz.

Tarih ölüme çare arayan, ölümsüz olmak isteyen insanların hikayeleriyle dolu, ya da ölüm denen sırrı çözmek isteyen. Bunlardan en sevdiğim Uruk kralı Gılgamış’ın hikayesidir. Sevgili arkadaşı, can yoldaşı Enkidu ölünce, onun gömülmesini ya da yakılmasını (Sümerlerde bu işler nasıl yapılıyordu bilmiyorum) istemez, başucunda nöbet tutar. Bir kaç gün sonra ölü Enkidu‘nun burnunda bir kurtçuk çıkar ve Gılgamış gördüğü şeyin onun da başına gelmemesi için ölümsüzlüğü aramak üzere yollara düşer.

Antik dünyanın 7 harikasından biri olan anıt mezarı, Halikarnas Mozolesini ziyarete giderken, ölüm aklımdan bile geçmedi. Belki “harika” bir yere gittiğimizi düşündüğüm içindir. Burda, bu mavi kireç taşıyla yapılmış duvarlar arasındaki koca çukurda, 24 yıl boyunca Karya Satraplığı yapan Mausollos iktidarının büyüklüğünün ölümünden sonra da devamını sağlamak için M.Ö. 355’te kendine bir anıt mezar yaptırmaya karar vermiş. Görünürde Mozole filan yok, bir kaç taş parçası ya da mermer. Onlar da Mozole’ye ait mi, değil mi onu da bilmiyoruz. Bu anıt mezara ne olmuş da bugün yerinde yeller esiyor ve biz neden bu boş çukuru görmeye geliyoruz? Bu soruların cevabına da, anıtın akıbetine de geçmeden önce ölümle ilgili iki şey daha söylemek istiyorum. Bana kalırsa Satrap, Korktuğu ölümle bir anlaşma yaptı. Anıtı görenler hayran kalacak, baktıkça ölümü değil Pers valisi Mousollos’u hatırlayacak ve ona saygı duyacaklardı. Radyolarının sesini kısmak akıllarına bile gelmeyecek, ölüm de rahat rahat çalışacaktı.

images-1
Tahminen 55 m. olan Mozole kalsaymış, Bodrum’dan böyle görünecekmiş, temsili fotoğraf internetten

Turgut Reis caddesi Antik tiyatronun iki paralel altında, 93 numaralı müze kapısının geniş ağzı bir çamaşırhaneye bakıyor.  Mozolenin inşaasına Karya Satrabı Maussollos’un  M.Ö. 353 te ölümünden sonra karısı Artemisia devam etmiş, M.Ö 351 de onun da ölümünden sonra yapı dönemin ünlü heykeltraşlarının gayretleri ile tamamlanabilmiş. Anıt yaklaşık 1600 yıldan fazla ayakta kalmış.

Dahası var; Mausoleum o kadar ünlü olmuş ki, kendinden sonra gelen büyük, küçük tüm anıt mezarlar “mozole” olarak anılmaya başlamış.

Müzeye sonradan eklenmiş galerilerde mozole hakkında detaylı çizimler ve Türkçe-İngilizce açıklamalar var; Antik kent merkezinde büyük bir terasla çevrili anıt mezar yaklaşık 50 metre yüksekliğinde. Yüksek bir podyum, sütunlu bir galeri, basamaklı piramidal çatı ve dört atlı araba üzerinde satrap Maussollos’la karısı ve aynı zamanda kız kardeşi olan Artemisia’nın heykeli olmak üzere 4 ana bölüme sahip.  (O zamanlar hükümdar ailelerinde, Mısır, Yunanistan ve Pers gibi, aile içi evlilikler görülürmüş) Mermer süsleme, kabartma ve heykellerle donatılmış anıtta, resmi törenler, kurban ve av sahneleri gibi Maussollos’un yaşamından kesitler ve çeşitli mitolojik sahneler de tasvir edilmiş.

images
Dört at tarafından çekilen, anıtın üstüne yerleştirilmiş arabadakiler Mausollos’un ve Artemis’in heykelleri, (fotoğraf Miniatürk’ten)

Fresklerde ölünün onuruna yapılan at yarışları, hatiplik yarışmaları ve atletizm konuları işlenmiş. Hatiplikten kast edilen, Ezberden okunan mitolojik rivayetlerin aktarıldığı uzun şiirler, sözün eyleme üstün geldiği kahramanlık hikayeleri ya da zafer ve mutluluk dolu destanlar olmalı.

Mausollos Mylasa(Milas) da doğmuş olmasına rağmen sarayını Halikarnassos’a yaptırmış.

Çarşı (forum) meydanı liman boyunca şehrin en alçak seviyesinde kurulmuş, bu kavisin orta yüksekliğinde üzerinde çok geniş bir caddenin inşa edildiği ve bu caddenin ortasında yükselen Mausolleion o denli üstün bir işçilikle inşa edilmiş ki, yedi harikadan biri olmasının sebebi de bu ince işçiliğindenmiş. Kavis doruğun ortalarına içinde Maussollos’a Karialılar tarafından hediye edilen mermerden elleri ve ayakları zarif bir işçilikle işlenmiş dev bir heykelin bulunduğu Ares (Mars) tapınağı yer alıyor. Bu heykelin bazı kişilere göre Leochares diğerlerine göre ise Timotheos tarafından yapıldığı ileri sürülüyormuş. British Museum’a sormak lazım, onlar bilir.

Biz olmayan antik harikayı geziyormuş gibi anlatmaya devam edelim. Nerde kalmıştık?Sağ kanadın tepesinde ve Salmakis çeşmesine oldukça yakın bir yerde Afrodit (Venüs) ve Hermes(Merkür) tapınağı bulunuyor. 

Maussolos’un ölümünden sonra başa geçen karısı Artemisia’nın tüm Karia kentlerine hükmetmesine bir kadın olması nedeniyle karşı çıkan Rodoslular krallığı ele geçirmek için bir donanma hazırlarlar.

Ama Artemisia, kadın başıyla topladığı kürekçi ve savaşçılarla teçhizatlandırdığı donanmayı limanında gizleyerek şehrin diğer vatandaşlarını savunma için surlara gönderir.

images-3
Mousollos ve Artemisia’nın heykelleri, fotoğraf British Museum’da çekilmiş, (internetten)

Rodoslular gemilerini terk ederek surlardan içeri girerler. Artemisia denize açılan yapay bir çıkış yoluyla aniden donanmasını küçük limandan büyük limana geçirir. Askerlerine çıkartma yaptırarak terk edilmiş Rodos donanmasını alır ve açık denize çeker.

Kraliçe, kendi asker ile kürekçilerini Rodosluların gemilerine bindirerek Rodos’a yelken açar.

Rodoslular defne buketleriyle bezenmiş gemilerinin döndüğünü görünce kendi vatandaşlarının zaferi kazandığını sanarak düşmanı içeri alır. Böylece Artemisia Rodos’u alarak zaferini simgeleyen bir de anıt diktirir. Bu anıt tabi ki, kraliçenin iki bronz heykelinden oluşur.

Kraliçe ile vedalaşıp, bir gün kızkardeşi Ada için geri dönmek üzere 2247 yıl sonrasına, 16.yy’a gelelim. Sultan Süleyman’ın Rodos’a hücum hazırlığı yaptığı yıllara. St. Peter kalesinin (Bodrum Kalesi) önemini ve Türkler’in ilk hücumdan burayı alabileceklerini bilen haçlılar birliği kalenin tamiri ve saldıracak düşmana karşı gerekli önlemlerin alınması için Hospitaller şövalyelerini Halikarnas’a gönderir. Bunlar arasında Lyon’lu bir şövalye olan komutan de la Tourette de bulunur. Daha sonra Rodos’un alınması sırasında görevli olan bu şahıs Fransa’ya gelir ve anlatır.

img_9110
Mozole üzerine bir kitap olan Satyros ve Pytheos “iyi talih en yüksek mükafatı bahşetmiştir” diye başlar.

Şövalyeler Mesy’e (Bodrum) gelir gelmez kaleyi takviye işlemlerine başladılar ve kireç yapmak için gerekli taşları aramaya koyuldular. Bu iş için de en uygun malzeme liman yakınındaki ve evvelce muhteşem bir şehir olan Halikarnassos’un bulunduğu bir tarlanın ortasında taraçalar oluşturan beyaz mermer basamaklardan temin edildi. Böylece bütün bu mermer basamakları söküp attıktan sonra, kaliteli buldukları bu malzemeden daha fazla elde edebilmek ümidiyle toprak seviyesi üzerinde kalmış az miktardaki taş duvarları da yıkarak daha derinlere indiler.

Dört beş gün içinde büyük bir alanı yıkarak açtıktan sonra bir akşam üzeri mahzen girişini andıran bir açıklık buldular. Bir mum ile bu açıklıktan içeri girdiklerinde etrafı kaide, başlık, arşitrav, friz ve yarı kabartmalı kornişlerden oluşan mermer kolonlarla süslenmiş, geniş ve kare şeklindeki bir odaya girdiler.

Daha sonra bu odanın yanı sıra ikinci bir odaya geçen çok alçak bir kapı çıktı karşılarına. Burada içindeki çatı şeklindeki kapağıyla birlikte harika bir parlaklıktaki çok güzel beyaz bir mermerden yapılmış bir lahitin bulunduğu mezar odasıyla karşılaştılar. Fakat ricat borusunun çalınması üzerine mezarı açmaya fırsat bulamadan ayrılmak zorunda kaldılar.

img_9135
Mozole kadar müzede ilgi odağı olan Bella Sombra (güzel gölge) ağacı, Cevat Şakir Brezilya kökenli bu ağacın tohumlarını Paris’ten, bir zarfın arasında getirtmiş. Sekiz tohumun ancak altısını kurtarabilmiş gümrükten,

Ertesi gün döndüklerinde mezarın açılmış ve etrafındaki toprağın üzerine altın kumaş parçacıklarının ve aynı metalden yapılmış parıltıların saçılmış olduğunu gördüler. Büyük bir olasılıkla kıyılarda kol gezen korsanlar buluntudan haberdar olmuş ve gece gelerek mezarın kapağını kaldırmışlardı. Kendilerinin burada büyük bir hazine buldukları sanılmaktaydı.

img_9111
Bu rölyef ne anlatıyor, saçlarından tuttuğu kadına tekme savuran bu kalkanlı, çıplak asker de kim?

Böylece dünyanın 7 harikasından biri sayılan bu muhteşem mezar barbarların gazabına uğrayana dek iki bin küsür sene ayakta kalabilmiş fakat Rodos şövalyeleri tarafından bulunarak St Peter kalesinin onarımı için kullanılmış. Sonrası malum, Sultan Süleyman Rodos’u almış, Orta Çağ sanat ve edebiyatına ilham veren, Kutsal Kase ve Kral Arthur hikayelerinin kahramanları şövalyeler de evlerine dönmüşler.

Gelelim bu anıt mezar nerde? Bu tonlarca ağırlığındaki heykeller kuş olup uçmadı ya!

Maussolleion’un olduğu yerdeki kazı çalışmaları ilk defa 1857 yılında devrin sultanı 2. Abdülmecit’ten izin alan İngiliz arkeolog Charles Newton tarafından başlatılmış. Newton tarafından bulunan çok değerli ve önemli eserler şimdi British Museum’da sergileniyor. Şaşırdık mı? Hayır!

images-2
British Museum’dan

Anıt mezardan kalanları koruyan, en azından adres gösteren müze Carlsberg vakfının (şimdilerde Akdeniz Ülkeleri Akademisi olarak anılıyor) desteği ile Prf. Dr. Kristian Jeppesen’in başkanlığında 1966-1977 yılları arasında yapılan çalışmalarda oluşturulmuş, burda sergilenen eserlerin büyük çoğunluğu Danimarkalı arkeologlar heyetinin araştırmaları sonucu düzenlenmiş. Mausolleion açık hava müzesi Türk ve Danimarka hükümetlerinin işbirliği sonucunda planlanmış ve yapılmış.

7 Harikadan biri olduğunu, Mausolleion ve onu yapan ünlü sanatçılar hakkında çok önemli bilgileri bize nakleden Latin yazarları Plinius ve Vitrivius’den öğreniyoruz. 16yy başlarında anıt tamamen ortadan kaybolduktan sonra bu kaynaklar yapının orijinal görünümünün ne olduğu hakkında bize fikir verebilen tek yaşayan kanıtlar haline gelmişler.

Yazının başında, dünyanın bütün nimetlerinden, hatta günlük hayatta kullanılan en temel şeylerden bile uzak durarak kendini özgürleştiren Kinik Diogenes ile Mausollos arasında geçen, kurgu dialoğa dönecek olursak; bugün hala aynı soruları soruyor, aynı cevapları arıyoruz. Nasıl daha mutlu ve anlamlı yaşayabilir(dik)iz? Görünenin ötesinde anıtın Mausollos’a ne yararı olacağını öğrenme şansımız yok. Belki ancak, Diogenes’in son sorusuna verdiği cevabı tahmin edebiliriz. Ben bilgi diyorum.

Antik dünyanın yedi harikasına topluca bir bakış attıktan sonra, Myndos Kapısına, Karya prensesi Ada ve Makedonya İmparatoru Büyük İskender ile kesişen hayatına bi bakmaya gidiyoruz.

img_9290
Şehir mezarlığından sola dönüce Büyük İskender caddesi, bakalım Myndos Kapısını bize kim açacak?

 

Dünyanın 7 harikası

1– Bir Amazon tarafından kurulan Efes’teki Artemis tapınağı

2– Karia’daki Mausolleion

3– Rodos’taki Colossus heykeli

4– Pheidas’ın Olympia’daki Zeus heykeli

5– Memnu’nun Ecbatan’da yaptığı kraliyet sarayı

6– Babil’de Semiramis tarafından yaptırılan duvar.

7– Mısır piramitleri

 

Yelda Ugan S.

17/06/2020, corona günlüklerinden

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pazar

Corona Günlüklerinden,

IMG_2743

 

“Teyze senin ne işin var pazarda? Biz yaparız senin alışverişini” Yaşlı kadın beline koyduğu elinden güç alarak doğruldu “Sen nerden bileceksiniz benim ne alacağımı” diyerek polis memuruna bir güzel çıkıştı. “Ama senin evden çıkman yasak, kaç yaşındasın sen?”  diye sesine eklediği bir tık daha sabırlı bir yumuşaklıkla sordu polis. Yaşlı kadın başını kereviz tezgahından kaldırmadan “67 yaşındayım” dedi.

“Rakamların yerini değiştirmiş olmayasın hanım teyze” diye pazarcılar kendi aralarında fısıldayıp gülüştüler. Yok be ya!” dedi her cuma adaya gelen Keşan’lı İbrahim, yirmi yıldır ceviz alır benden, teyze sekseninden aşağı çıkarsa ben bu işi bırakırım. Yine gülüşüp hep beraber çaylarını karıştırıp höpürdeterek içtiler.

Polisler teyzeyi ikna edemedi, bari çabuk olsun diye torbalar ellerinde hepi topu on tezgahlık pazarı yaşlı kadınla en az üç kere tavaf ettiler. Teyze daha da ağırdan aldı. “ellediğini alacaksın” diyen faytoncu Celal’e aldırmadan her bir elmayı tek tek elledi, maskesini çenesine indirip maydonozları, fesleğenleri koklayıp tazeliklerini test etti, çileklerin tadına bakarken lateks eldivenlerinde kırmızı lekeler kaldı. Allahtan evi yakındı teyzenin, hemen yokuş başındaydı. Evine kadar eşlik eden polis vedalaşırken sıkı sıkı tembih etti tekrar “bak bir daha evden çıkmak yok, bizi arayacaksın oldu mu?” Bu sefer ses tonu daha az yumuşak ve kararlıydı.

Polisler bunu bugün defalarca yaptılar, sürek avına çıkmış gibi etrafta ne kadar yaşlı kadın ve erkek varsa toplayıp evlerine kadar eşlik ettiler. En zoru da adanın dik yamaçlı kuzeyine, istanbul’a bakan tarafına gidip gelmek, orda oturan yaşlı ada sakinleriyle uğraşmak oldu.

Yolda belki on kere duruyor, eteklerine konan uğur böcekleriyle konuşuyor, bahara metiyeler düzüp bir salkım mimoza koparmamız için ateşkes ilan ediyorlardı. Pazarda direnen teyzeler uzlaşmacı bir tavırla arayı düzeltme yolları ararken solukları kesiliyor, uzun molalar veriyorduk. 

Bir sonraki cuma daha sıkı önlemler aldık, hafta boyunca camiden anonslar yapıldı, durum vahimdi, evlerinden çıkmayacaklardı. Arayacaklar, ne gerekiyorsa biz yapacaktık. Karakolun önüne sandalyemi attım, teyakkuz halinde bekliyorum. Açık pencereden telefonun kulak tırmalayan tiz sesini duyduğumda gün öğlen olmuştu. Oturmaktan uyuşmuş bacaklarımın üzerinde şubeye kadar zorlanarak yürüdüm. Denizden gelen rüzgar fırsatı ganimet bilmiş, her yerim tutulmuştu, altına oturduğum yaseminlere de güneş vurmuş mis gibi kokuyorlar, içim geçmiş. Ensemi ovalayarak açtım telefonu.  

Kilisenin arkasındaki beyaz, bakımsızlıktan çatısındaki dantel oymaların yer yer dökülen ahşap konaktan aranıyorduk. Titrek sesinden hemen tanıdım, emekli ağır ceza avukatı Mümtaz bey karısı Muteber hanımı ihbar etmek için aramış. Sadece karısı olsa, doktorun zevcesi Feride hanım ve Madam Eleni, hani Kapalıçarşıdaki kuyumcu, kuvvetli bir öksürük krizine tutulup konuşmanın sonunu toparlayamadı adamcağız, beraber gitmişler pazara. Telaşla dışarı çıkıp, devriyedeki arkadaşları aradım. Bu işte bir bit yeniği olduğunu anlamalıydım, bunca saat..

Devriye gezen arkadaşlarla olay yerinde buluştuk. Sanırsın adalı kadınların kabul günü, sohbet muhabbet gırla gidiyor. Sosyal mesafe filan hak getire, herkes çantasından envai çeşit poaça, ıspanaklı, pırasalı börek, (yaban mersinli olanına bayılırım) kurabiye çıkarıp birbirine ikram ediyor. Pişirirken hijyene çok dikkat etmişler. Gönül rahatlığıyla yiyebilirmişiz. Evi her gün kloraklı sularla siliyorlarmış, yakında coronadan değil, çamaşır suyundan zehirleneceklermiş. Allah gecinden versinmiş. “Haydi hanımlar toparlanın” dedim en sert polis sesimle “gidiyoruz.”

Yelda Ugan S.

09/06/20, yine evden

Maskem mi? Çantamda!

1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri 

 

img_8674
Bitez yalısı

Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre  nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.

img_8841
Anastasiopolis

Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada Kissebükü Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.

Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek  için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.

Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.

img_8786
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?

Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki  Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”

Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.

Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”

img_8781
Devedikeni

Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.

Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.

fd5d09b7-c445-44e8-97fc-b9ef847f2106
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron

Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.

“hanımefendi maskeniz?”

uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.

Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”

27/05/2020, evden

Yelda Ugan S.

 

 

İncili bilezik

 

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

 

4c1ba11e-96b7-43ce-b0e4-d9b4a410ff23

Kadın istemeyerek de olsa gruptan ayrıldığına memnun oldu. Kimseye “a evet çok güzelmiş!” Demek, gülümsemek zorunda kalmayacaktı artık. Dünyanın dönmek için onun yürümesine, kendisiyle alakadar olmasına ihtiyacı vardı.

Aklı abbaralardaydı, kemerli geçitlerle birbirlerine bağlanan arka sokaklarda. Üst tarafında en çok kuyumcuların, aşağıda açık otoparkdan sonra da baharatçıların başladığı kalabalık caddede yürüdü ancak. Daracık dükkanlarında sergiledikleri takılarla tezat, güneşten rengi atmış plastik grisi cam raflara bakarak oyalandı.

Dünyada takamaz, insan içine çıkamazdı onlarla ama buralarda kadınların kulaklarına çengelle taktıkları, oyalı tülbentlerinin arasından sarkan, nerdeyse rengarenk işlemeli kadife fistanlı omuzlarına kadar inen, yakut taşlı, Mezopotamya figürlü altın küpelerine bayılırdı. Aniden durdu.

Vitrinde gördüğü şeye inanamadı. Çocuk dişini andıran, tek sıra sedefli inciden bir bilezik. Dünya bankasının verdiği krediyle büyük bir köyden daha büyük olan siteden, 100. Yıl sitesinden evlerini alırken annesi bütün altınlarını babasının avucuna tek tek bırakmıştı. “Satarken para da etmezdi, incili kalsaydı bari” diye bir kaç kez hayıflandı anne ama yeni prefabrik evinin orasını burasını düzeltmeye daldı, unuttu bileziği, bir daha da lafını bile etmedi.

Kapının önünde çay içen kuyumcu da, son yudumunu aldığı bardağı, ortası sararmış melamin tabağa koydu ve imamesi gümüşten tespihini çevirerek kadının arkasından içeri girdi. Annesininin tombul bileğine akraba düğünlerinde taktığı incili bileziğin biraz daha incesiyle çıktı kuyumcudan kadın.

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

Annesinin uzattığı bileğine inciliyi takacak ve “yeni yaşın kutlu olsun” diyecekti. Hiç hesapta olmayan bu alışveriş kadını heyecanlandırdı. Caddeyi üç kere daha boydan boya yürüdü ama sokağı bulamadı, otelin adını bile hatırlamıyordu. 400 yıllık tarihi bir konak demişti rehber, yıldızların altında, Harran ovasına nazır bir akşam yemeği vaadetmişti. 

5 Mayıs 2020, Bodrum

Yelda Ugan S.