Öne çıkan

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işe 1984 yılında başlamış, dile kolay 34 yıl olmuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diyor Nick. “Peki, kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?!” diye soruyoruz merakla. “Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki koyun ortasındaki bu demirden yapılmış şey onu anlatmaya yetmemiş der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş maalesef.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara kaptanımız, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya, TurgutReis’e, Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

Amarula

Sabah başlıyorduk içmeye, ayıp olmasın diye Türk kahvesi de söylüyorduk D plajda. İspanya’dan getirmiş, kahvemize karıştırıyor sahile iniyorduk beraberen. Büyüksün amarula, büyülüsün! Aylardan Ekim’di, yalılardan Bitez. Sahili çevreleyen begonvillerin arasından Kos adasını, beyaz yelkenleri, lacivert Ege’yi, güneşi ve seni gördüm, sen de beni. Nice yaşlara, nice yıllara arkadaşım. Halbuki kırık buzlarla servis yapacaktın, daha sular buz tutmadan…:))

Serap Ökan’la

Bursa otogarındayım. Muavin ve kaptan vedalaştılar. En önde oturuyorum, direksiyonu kollarıyla çepeçevre saran kaptanın arkasında. Seyitmiş çocuğun adı. Yirmilerinin başında daha, belki de değil, yaşları pek tutturamam, o yüzden de tahminimden küçük söylerim hep. Yola muavin değişikliğiyle devam edecektik, görünen oydu. Mükemmel yanlış anlamalarımdan biri daha. Kaşla göz arasında direksiyonu başka bir kaptan kollarıyla sardı. Seyit yine servis masasını koridorda gezdirirken bir aşağı bir yukarı, tanıdık bir yakınlıkla sordum. Sıcak suyu yine yok. Çayı, kahvesi hak getire. Onun tek yolcusu, kaptanı. Diğerleri gelip geçici.

Manisa’ya gidiyorum. Epik bir yolculuk hayaliyle kuruldum bu koltuğa, “en önden olsun” dedim, bankonun arkasındaki yelken kulaklı, içe çökmüş avurtlu, kavruk suratlı adama. Bir tek gözleri onun gibi değildi. “Lütfen!” dedim, ona benzemeyen gözlerinin hatırına. Geniş ekranda yolu seyretmek istiyordum. Ne yazmak ne dinlemek ne de okumak. Ama olmadı, boz bulanık gökyüzü floresan bir lamba gibi uzun ve sıkıcıydı. 

Balıkesir’e ramak kala Değirmen Boğazı‘nı tanıdım. Demek hala eski yoldaydık. Bağlar bozulmuş, pamuk tarlaları boş, yaşlı zeytin ağaçları Asteriks gibi yarım fıçılarda bekleşiyorlar, bir düzine kadar varlar. Kim bilir nereye kök salacaklar bu yaştan sonra. Olmadı, o aradığım tadı yine bulamadım. Bir zamanlar ne kadar da vazgeçilmez olduğunu dahi unutmuş eski yol. Demans geçiriyor, kim olduğunu bile hatırlamıyor. Soracak kimsecikler yok, bütün restoranlar kapalı, gelene gidene el eden incir tezgâhları boş, halbuki kavun olur daha, üzümün de zamanı buralarda. 

İyice yaklaştık, son umudum Spil bile bana mısın demedi, uyukluyor, çekmiş üstüne kalın sisten bir yorgan, puslu bir takke, al sana en epiğinden bir otobüs yolculuğu.

Oğlum karşıladı beni, teyze deyip duruyor münasebetsiz. Kocaman olmuş, sağ kulağında kurşuni, metal bir küpe, hem telefonla konuşuyor hem direksiyonla dans ediyor adeta, akşama arkadaşlarıyla program yapıyor. Hafiften bozuluyorum. Artık dizimizin dibinde oturmuyorlar. Yalvarırdık annesiyle, iki dakika gitsinler diye, ne isterlerse yapar, dondurmaları uzatırken “bu son,” derdik yalancıktan. Artık dolaysız bir ilişki kurmanın ya da üstü kapalı bir suç ortaklığı beklemenin bir alemi yok. Ergen onlar.

Sevdiğim yemekler anne elinden, demek bekliyorlarmış beni. Salonda oturduk, ince belli bardaklarda çay içtik, komşular geldi hoşgeldine. Bir gözüm bir kulağım hep onda, evde olmak gibi bir şey. Hatta bir tık üstü, onun evinde, misafirlikte.  

Ben İzmir’i onunla tanıdım ve sevdim, yarın gidiyoruz. Körfezde bir “Paris Havası” almaya. Tıpkı yıllar önce gerçeğini de ilk kez beraber soluduğumuz gibi.  

Yan yana veyahut gelişi güzel park etmiş, hatta eserlerden birinin önüne kadar girmeyi başarmış pusetler vardı girişte. Bebekler, gençler, öğrenciler, çocuklar, kadınlar ve erkekler; sergiye ilgi muazzam! Dışarda hava çok güzel olmasına rağmen İzmirliler maaile buradalar. Kordon’a bakan yüksek tavanlı tarihi bina eski Fransa konsolosluğu. Fransız hükümeti Arkas Holding‘e tahsis etmiş binayı, ev sahipleri de bugünlük bize.

Orta yaşın epey üstünde iki kadın, “anlamasak da fotoğraflara ve resimlere bakmak bile yetti,” diyerek günün kalan kısmını yine buralarda geçirmek üzere muhtemel Alsancak’tan girdikleri sokağın deniz tarafına döndüler. Biz de öyle yaptık. Prado ve Reina Sofia müzeleri geldi aklıma, bedava girecekleri saati bekleyen yaşlıların uzun kuyrukları. Ben mahallemde o kadar yaşlıyı bir arada ancak seçim günleri görebiliyorum ne yazık ki.

Sergi 45-68 yılları arasında Paris’te bulunmuş Türk sanatçıları bir araya getiriyor. Bu kentin 2. Dünya savaşından sonra sanatçılara tanıdığı özgürleştirici fırsatlar dışardan her ne kadar hoş görünse de içerde onları nasıl yaktığına bir bakıp çıkacağız. 

İlhan Koman’ı hemen tanıdı, “Akdeniz Heykeli” deyince ben de aydım. Tüneldeki Yapı Kredi yayınlarının ikinci katında sergileniyor şimdi. Vahşi bir hayvan gibi, ya da azılı bir minotor. Halbuki o kapalı yer sevmez, dışarda olmak ister, gelene geçene, kara, yağmura, güneşe, rüzgâra karışmak. Akdeniz onu adı, hürriyet. 

Yaklaşık elli küsür sanatçı arasından, hakkında az da olsa bir şeyler bildiğim, tanıdığım, adlarını daha önce duyduğum bir kaç sanatçının mektuplarından, defterlerinden veya günlüklerinden yürüttüğüm alıntılar. Belgeler de cabası.

Güzin Dino’nun kaleminden, 

17. yy. dan kalma Schola Cantorum aile pansiyonu 

Dünyanın dört bir yanından farklı alanlarda Frankofon öğrencileri iki yıllığına Fransa’ya davet eden bir programla Türkiye’den ilk giden ressam Avni Arbaş oluyor. Arbaş bu pansiyonda bir oda kiralıyor. Zamanla birçok sanatçının, aydının bir tür komün hayatı yaşayacağı bu pansiyon Paris’teki Türk kolonisinin ve Türkiye’den gelen aydınların buluştuğu önemli adres.

Nurullah Berk’in bir sergi öncesi yolladığı mektuptan.

Sergiye Türkiye de iştirak ediyor, resimler Ege vapuruyla Marsilya’ya geliyor. Türk sanatı ilk olarak Avrupa’nın büyük bir merkezine ayak basmış olacak. Tesirin mükemmel olacağına kaniyim. Garp sanatının bir hayli bocaladığı ve dejenere olduğu bu sıralarda resim Rönesans’ı, acaba bizden mi gelecek. Buna inanacağım geliyor. Ex Orient Lux bir kere daha doğru mu olacak.

Sabahattin Eyüboğlu Sorbonne’da felsefe doktorasına başlıyor. Varlık dergisine Paris mektupları başlığında düzenli olarak yazı yolluyor.

Bugünün Türk Resmi, Dünün Türkiye’si sergisi açılıyor.

Sergiyi hazırlayan Nurullah Berk Fransa’da karşılaştığı ortamı anlatıyor.

Paris dünyaya susamıştı. Dünya sanatının, evrensel fikir akımlarının rahatlıkla yayıldığı bu şehir, savaştan kurtulur kurtulmaz gözlerini dışarıya, başka memleketlerde olup bitene çevirdi.

İlhan Koman 45 sonrası Devlet güzel sanatlar akademisinin burslu gönderdiği ilk öğrenci grubunda. “Aslında desen çizmekten kurtulmak için desen çizerdim. Anekdottan, doğa taklidinden kurtulmak için binlerce desen çizdim.” diyor, Paris anılarında.

Nedim Günsür, “ben uzun ve zengin geleneği olan, sorunları başka bir toplumun insanıydım. Sanat, kuramlardan değil, yaşamdan kaynaklanıyordu. Kendi yaşamımdan yola çıkmalıydım. Bir Fransız gibi tavır alamazdım. Benim tavrım başka olmalıydı.”

Londra’da eğitim gören Can Yücel Paris’e gelir,

“1948 lerde resmi çok sevmiştim,

Natürmort olacaktım neredeyse.”

Aralarında Atilla İlhan’ın da bulunduğu bir grup genç Türk aydın Nazım Hikmet’i kurtarma ve eserlerini yayma komitesini kuruyor bu sayede Aragon, Sartre, Beauvoir, Camus, Picasso, Montand gibi isimler Hikmet’in özgürlük savaşına destek veriyorlar.

Bir mektubunda Şadi Çalık, “İşte Paris, uzun senelerin rüyası fakat hala sükût ediyor. Ne zaman konuşacak, herhalde ben Fransızca öğrenince.”

Abidin Dino Picasso’nun seramiklerinin çoğaltıldığı Madura seramik evinde çalışmak üzere Güney Fransa’daki Vallauris kasabasına gidiyor.

Picasso’nun ilk hareketi vazonun boynunu sıkmak oluyor, sonra usul usul darbeler vuruyor, gözleri bir manyetizmacının gözleri; hareketleri, ameliyattaki bir cerrahın hareketleri. Bir de bakıyoruz elinde bugüne değin yaptığı en güzel güvercinlerden biri.”

Fikret Mualla Sainte Anne akıl hastanesinde alkol tedavisi görürken resimli günlük tutmaya başlıyor. Abidin Dino tarafından Albastı günlüğü olarak isimlendirilen bu defterdeki resimler, notlar, aforizmalar sanatçının en etkileyici çalışmaları arasında yer alıyor.

Nazım Hikmet Paris’e geliyor, sürgünde yaşayan Fahri Petek’in kamerasıyla ölümsüzleşiyor.

Kuzgun Acar’ın eşi Münire’ye yazdığı mektuplardan. “Burası yorgun, bezgin Türk dolu, kızlı erkekli. Çoğu hatta hepsi Paris’te ne olacaklarına karar vermek üzere gelmişler. Kararsızsan, galiba karar fırsatı vermeyen şehir burası yeryüzünde. Paris’i sevmek istiyorum ve beceremiyorum.” 

Selim Turan anlatıyor. “Fransa’da “yüzde bir” diye bir kanun var. Milli eğitim için yapılan binaların yüzde biri sanata ayrılır. Bunun için bir bina, bir mimar ve bir sanatçı olacak. Biz kendilerine “Beş kişiyiz. Bir binanın neresine, hangimiz ne yapabilirsek onu uygulayacağız. Tek bir eserle katılmamıza gerek yok. Aynı parayı alırız fakat daha fazla eser ortaya koyarız” dedik. Bu sözlerimiz üzerine bize 10 okul birden verdiler. Okulların girişlerini, konferans salonlarını ve yemekhanelerini resimledik, bahçelerine heykeller yaptık. 

Nihayetinde Art Turc sergisi açılıyor, resim, heykel, baskı kategorilerinde tüm Türk kolonisi sanatçılar sergiye katılıyor.

Eleştiriler pek iç açıcı olmuyor maalesef. Mistikten ve efsaneden uzak, somut ve yaşanmışlık arayan eleştirmenler hayal kırıklığına uğruyor.

“Her Türk sanatçısının arkasında ya etkisi altında olduğu ya da tarzını andırdığı yabancı bir ressam seziliyor.”

“Fransız etkisi Türk sanatında bugün de sezilmektedir. Şimdi, her tarafta olduğu gibi Türk sanatında da realizmin yanında geometrik ve soyut resim yer alıyor.”

“Binlerce kilometre uzakta bambaşka medeniyetlerle birbirinden ayrılmış ressamlardaki bu ortak ifade tarzı soyut sanatın olağanüstü yayılmasının neticesidir.”

İlhan Berk tercüme bürosunda çalıştığı Ziraat bankası tarafından bankacılık alanında kullanılan terminolojiyi öğrenmesi için Paris’e gönderiliyor. 

Günlüklerinden alıntılar. “Avni korkunç yalnızlık içinde. Resim Avni’yi tekeline almış, konuşurken, otururken de buyruğunu resim sürüyor. 20 yıldır Avni belki de başını pencereden çıkarıp Seine’e bakmamıştır. Resim korkunç ağır basıyor.”

Devam ediyor, Cihat Burak ha keza…Büyük tuvaller istiyor Cihat, çalışmak için. Ama pahalı. Odayla, boyayla, Seine’le, İstanbul’la sarmaş dolaş yaşıyor. Çıktık, bir Yunan lokantasında etli yahni yedik.

Selim Turan’a gittim. Büyük bir oda. İnce bir karısı var. Biz resimlere baktık, konuştuk, o da akvaryumdan gözünü ayırmadı. Ona, bir ona baktı iki saat kımıldamadan. Selim’e tablolarını yaşamlarını sordum, bilmiyorum dedi. Bir öyküleri var mı dedim. Anlatamam dedi.”

“Paris’te otlar, ağaçlar gibiyim. Sıkılmıyorum. Paris en insan yönümü yani sıkıntımı elimden aldı.”

“Kuzgun’un desenlerini gördüm, karısı ipince.”

Art Turc sergisi Avrupa’da arz-endam etmek üzere yola çıkar, 

Brüksel ve Paris’te beklenilen ilgiyi göremeyen sergi ardından Batı Berlin ve Viyana’da açılır. Gösterildiği her ülkede yoğun eleştiri alan çalışmaların “ulusal bir karakteri yansıtmadığı” belirtilmiştir.

“…motiflerin biraz safça birikimini, bölmeli ayırma temayülünü Doğu ruhuna bağlamak mümkün. Fakat bu Türk ressamların büyük çoğunluğu açıkça soyut üsluba taraftar, bazıları geometrik bazıları lirik. Bununla beraber yakından incelenirse hepsinde İslam sanatının göz kamaştırıcı arabesklerini modern bir anlayışa aktaran, Doğulu niteliği inkâr edilemeyecek şekilde belirgin renk uyumları, duygusu ve simetrik ritimler keşfediliyor. Görülüyor ki, en modern sanat bile insanlığın derin hissiyatını oluşturmuş yüzlerce yıllık heyecanlardan ve deneylerden faydalanmaktan geri kalamamaktadır.”

Hani yaşanmışlık arıyordunuz? Mistikten ve efsanelerden uzak.

Paris havası herkese iyi gelmemiş anlaşılan, özgüven ve özgünlük çok az sanatçıya nasip olmuş. Filiz Akın’dan dinlediğimiz Türk filmlerinin unutulmaz repliği de bize oralar hakkında hakikaten zengin olasılıklar sunacak, hayali hikayelere inandırarak ve merakımızı cezbedecektir. “Ailem beni hava değişimine Avrupa’ya gönderdi.”

Spil beni çağırıyor, emre amade bulutlar doruklarında saf tutmuş bekleşiyorlar dağın. İşaret bekliyorlar, yüklerini boşaltacak, gidecekler buralardan.

Kıyı Ege’den sert bir rüzgâr esmeye başladı. Bulutlar kararsız ve huysuz. Biz de gidiyorken buralardan lodosun eli kulağında. Az huysuzdur benim arkadaşım, delisi dışarda, sivri dilli, sevmez böyle kirli masaları, çirkin kokuları. Yine de kötü bir otogar çayı içerken dinledi beni. Sonra yol boyunca da dinledi, oraya varınca da.

Sabah başlıyorduk içmeye, ayıp olmasın diye Türk kahvesi de söylüyorduk D plajda. İspanya’dan getirmiş, kahvemize karıştırıyor sahile iniyorduk beraberen. Büyüksün amarula, büyülüsün! Aylardan Ekim’di, yalılardan Bitez. Sahili çevreleyen begonvillerin arasından Kos adasını, beyaz yelkenleri, lacivert Ege’yi, güneşi ve seni gördüm, sen de beni. Nice yaşlara, nice yıllara arkadaşım. Halbuki kırık buzlarla servis yapacaktın, daha sular buz tutmadan…:))

Serap Özkan,

Yelda Ugan S.

19/11/22, gidelim mi buralardan:))

Ben Suat Derviş

Gazetecilikte yaptığım röportajlar beni hayatın gerçekleriyle karşı karşıya getirdi. Ben gazeteci olduktan sonra gerçek eserlerimi yazmaya başladım.” 

Suat Derviş

Eylül’ün son günleriydi. Sabahlar artık serin, ince de olsa hırkasız çıkılmayan günlerden. Güneş cömert yüzünü yine aşağıdaki mahlukatın üzerinden esirgemese de gölgeler ısırıyor. Hava nihayet kuru ve gökyüzü sirkeli sularla silinmiş bir cam kadar parlak. İstikamet, Meşrutiyet caddesiyle Sahne sokağı birbirine bağlayan Avrupa pasajı. Bir kat yukarı çıktık; uzun, nişli ve geniş pencerelerden ansızın komşunun heykelleriyle burun buruna geldim. Beyoğlu’nun muzipliklerinden biri işte!. Nerden buluyor bu kadar şeyi anlamıyorum, bunca sene gez gez bitiremezken, o beni şaşırtmaktan, hayrete düşürmekten, her seferinde kendine hayran bırakmaktan vaz geçmedi.    

Avrupa Pasajı

Serginin açılışına yarım saat var. Hazzopula Pasajı yine küskün, in cin top oynuyor, bir ruhsat sancısı mı tutmuş neymiş, belediyeyle yine nane molla olmuşlar. Biz de Elifimle Han Geçidi çıkmazında, Meryem Ana Kilisesinin parmaklıklarına nazır güzeller güzeli bir garsonun ilki Türk, ikincisi demleme ve de üstüne üstlük ikramımızdır diyerek bizi şaşırttığı kahvelerimizi içtikten sonra ver elini sevgili Suat Derviş.    

Burada, sergiden derlediğim ya da bire bir arakladığım notlar aşağıda isimlerini listelediğim güzel insanların emeği. Onlara sonsuz teşekkürlerimi sunarak bende kalanları ceplerimden çıkarıp, olduğu gibi sıralıyorum.

Orta yaşları

Kendini yazarak var eden Suat Derviş’in anısına.

Küratör Eda Yiğit

Araştırmacı Serdar Soydan

Araştırma Destekçisi Seval Şahin

Sanatçılar Derya Ülker, Emin Çelik, Eşref Yıldırım, Figen Aydıntaşbaş

Destekçiler İthaki Yayınları ve Sanat Kritik

Grafik Tasarım Ece Eldek

Gençliği

1901-1972

İstanbul’da doğdu, Tıp profesörü İsmail Derviş Bey’in kızı. Evde özel eğitim aldı, Kadıköy Numune Rüştiyesi ve Bilgi Yurdu’nda devam etti. Konservatuar Eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya gitti ve piyano dersleri aldı. Edebiyat fakültesine yazıldı ve felsefe dersleri almaya başladı. 

İyi bir yazar olmanın olmazsa olmazlarından biri de felsefeyle olan yakın teması. Nasıl bir ufuk açıyor insanın önüne, anlayışını, hayretini ve hayranlığını arttıran. Kah büyülese kah kanırtsa da, şüpheli bir gerçeklikle yapıyor bunu.

Hayali ve renkli düşünceleri Küçük Çamlıca’da çocukluğunun geçtiği ilk yıllarda bu tabiat içinde gelişti.

Kim bilir nasıl güzeldi o yıllarda, “kırk kocadan arda kalan bakire İstanbul” ve kim bilir, görünenin ardında neler yaşandı o havalı konakların karanlık odalarında.

3 Teşrinievvel (Ekim) 1920 adının matbuatta ilk olarak görüldüğü tarih, Alemdar gazetesinde “Hezeyan” başlıklı bir mensur. “Zevkten, eğlenceden, ümitten, gayeden uzak yaşıyorum. O kadar yalnız ve boşum ki… Ne kalbimi tatlı, geçici bir heyecana uğratan küçük, munis bir sevgili, ne bütün mevcudiyetimi sarsarak beni sarhoş eden bir aşk ne de sükûn ve teselli veren fırtınasız, saf bir merbutiyet. Kimseyi sevmiyorum veya herkese karşı muhabbetle doluyum, fakat ruhumda birbirinden ayırdığım, birbirinden kuvvetli bulduğum hiçbir bağ yok.”  

Cümleleriyle başlayan bu yazı Nazım Hikmet tarafından kendi bilgisi olmadan gazeteye verildiği söylenir.

Hezeyan, hakikaten yeni yeten bir genç kızın kendine bile yabancı, dalgalı ruh hali. Ancak bu kadar kuvvetli bir kalemle anlatılabilir. 

Arkasından kara Kitap gelir ve tefrikalar halinde dört hafta boyunca yayınlanır. Yazarın sonraki yıllarında Kara Kitap, Ne bir ses ne bir nefes, Buhran Gecesi, Fatma’nın günahı, Dirilen Mumya eserleriyle gotik roman türü içerisinde değerlendirilir.

Hemen aklıma Mary Shelley ve ölümsüz eseri Frankenstein geldi. İki kadın da gotik tarzda ilk kitaplarını aşağı yukarı aynı yaşlarda yazmışlar. Hezeyan sonrasına yakışır bir tarz. Baş edilemeyen karanlık duyguların tekinsiz bir kahkahası.   

Fosforlu Cevriye

24 Ekim 1921 Yeni Şark gazetesinde yazmaya başlar. Gazete Suat Derviş’i Almanya muhabire si olarak tanıtır. 

Lisanın gücü derdi rahmetli babam.

28 Nisan 1927’de yayımlanan “Denize Söyledikleri” başına iş açar. “Dini tahkir etmek” ten dava açılır.

Şaşırdık mı? Hayır.

30’ların başında Suat Derviş’in Almanya macerası Hitler ve Nasyonal sosyalizmin yükselişi, babası İsmail Derviş’in ölümü ve ailesinin evlerini bir yangında kaybetmesiyle sona erer.

Ard arda gelen felaketler

33 yılında Türkiye’ye döndüğünde hem kendisini hem de ailesini geçindirmek zorunda kalır. Ancak yine de geçinemez ve bir fabrikada çevirmen olarak çalışmaya başlar. (Kalem emekçilerinin hal-i pür melalini iyi anlatır bu durum)

Kaygılandıran ve bıkkınlık veren üzüntü verici durum, hal-i pür melal. 

35’den itibaren röportaj dizileriyle de ünlenir. “İstanbul halkı nerelerde oturur?”, “Düne nazaran nasıl yaşıyoruz?”, “Mektebe hasret çocuklar”, “Çalışan kadınlarla konuşuyorum”, “Türk kızları nasıl iş bulur”, gibi çocukları ve kadınları merkeze alan çalışmalar. Bu röportajlar bir dönemi, bir toplumu kayda geçirmekle kalmaz edebi bir lezzete sahip ve akıcıdır.

Röportajlar kitap olsa keşke, sergide birkaç gazetenin yatık duran sarı sayfalarından okumaya çalışsam da olmadı. Yarım kaldı. 

Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röportajları, hikayeleri, romanları yayımlanmaya başladı. Reşat Fuat Baraner ile Türkiye’de Toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından Yeni Edebiyat dergisini yayımladılar. 

Suat Derviş’in yanı sıra Nazım Hikmet’den Behice Boran’a, Sabiha Sertel’e kadar uzanan, Marksizmi dünya görüşü olarak benimseyen ilk temsilciler. 

1944 tutuklamaları sırasında dört yıl önce evlendiği eşi Baraner’i, TKP genel sekreterini sakladığı ve yasa dışı Türkiye Komünist Partisine katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkum edildi. Ardından Fransa’ya giderek 1953-1961 yılları arasında Paris’te yaşadı. 

Yine yeniden çareyi yurt dışında bulma çaresizliği, ne büyük kayıp.

Dergi 1941 yılı sonunda kapatılır ve dergiyi çıkartanlara dava açılır. Suat Derviş bu dava sürecinde, 10 Temmuz 1942’de doğum yapar. Fakat bebeği bir gün sonra ölür. Annesini de o yaz kaybeder. Acılar, felaketler üst üste gelir. Kocası Baraner özgür kalması sakıncalı bulunur ve bir tür gözetim altına kırkından sonra ‘asker’ e alınır. 

41, 43 yılları arası Derviş nerdeyse hiçbir şey yazmaz. Dahası yargılandığı dönemde kimse onun imzasının dergi yahut gazetesinde yer almasını istemez.

43 sonbaharında bir Yeşilçam klişesi haline gelecek “zengin kız fakir oğlan” çatışmasını en can yakıcı en yürek burkucu şekilde Sınır romanıyla işler.

Bir istibdat dönemi daha. Ve arkasından gelen ağır melodram türünde yazılmış bir roman tesadüf olamaz.

Romanlarındaki kadın karakterler, kendisi gibi mücadeleci, güçlü, bedenen, ruhen ve zihnen özgür, topluma, aşka, başkaldırabilen bireyler. Onu ve eserlerini farklı kılan da bu. Gotikten (Kara Kitap) polisiyeye, tarihi romandan, toplumcu-gerçekçi eserlere kadar her türü denemiş, üstüne üstlük hepsinde de belli bir başarıyı yakalamıştır.

Kadın hakları savunucularına, sınıf mücadelesine gönül verenlere, aşkın karanlık dehlizlerinde kaybolmak isteyenlere seslenebiliyor aynı anda.   

Ne büyük bir zenginlik, erkek aklının hakim olduğu bu dönemde o akılları taklit etmek ya da yargılarından korkmak yerine Marksist görüşünden vazgeçmeden aşkı da var etmiş, feminizmi de. Litvanyalı anarşist yazar Emma Goldman’ı, o ölümsüz sözünü hatırlattı. “Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir.” 

“Büyüyüp aklımı başıma aldıktan ve etrafımı bana gösterdikleri gibi değil, kendi gözlerimle görmeye ve kendi tenkit kabiliyetiyle tetkike başladıktan sonra yazdıklarımı beğenmez oldum.” Naci Sadullah’a verdiği bir röportajda böyle söyler. Son senelerde okudukları sorulduğunda heyecanla, bir çırpıda şu listeyi sunar. 

Sabahattin Ali Kafa Kâğıdı

Nazım Hikmet Duvar

Kemal Tahir Ayıngacı 

Sait Faik Semaver  

Ben de alıverdim listeme. Mesela hiç Kemal Tahir okumamış olabilirim.

42’den itibaren her şey tüm hayatı tepetaklak olur. Liz Behmoras’ın Suat Derviş: Efsane bir kadın ve dönemi başlıklı biyografisinde etkili bir şekilde adeta bir roman sürükleyiciliğinde anlattığı bu dönemde yukarda da alıntıladığım gibi annesini kaybeder, kocası önce ayak altında dolaşmaması için askere alınır. Sonra kaçıp bir sene kadar Mühürdar’da bir tavan arasında saklanır. Fakat en nihayetinde yakalanıp hapse atılır. Suat Derviş de yardım ve yataklıkla, gerçekleri saptırmakla suçlanır. 

Okumam gereken bir biyografi daha.

Suat Derviş’in daktilosu

Derviş, sorgulandığı ve sekiz ay hapis yattığı Ankara’dan İstanbul’a döndüğündeyse onu zorlu bir mücadele bekler. Zira komünist olarak fişlenmiş, devletin komünizmi bir tehdit olarak gördüğü, komünistlerden korktuğu bir dönemde bu durum onun edebi kariyerini de hayatını da zora sokmuştur. 42’den sonra pek çok takma isim kullanmak zorunda kaldığını, zira pek çok gazete sahibinin eserlerini imzasıyla yayınlamaktan imtina ettiğini belirtir.

Devlet korkar mı? ‘düşman’ olmadan devlet olmaz mı? 

53-62 yılları arasında vatanını terk etmek zorunda kalır. Siyasi ortam, ‘kızıl’ olarak fişlenmiş sanatçılar üzerindeki baskı tahammül edilemez bir hal almıştır. 62’de yeniden ülkesine döner.

Bu yıllarda yazdıkları ne yazık ki çok sonra, doksanlı yılların ortasından itibaren ilgi devşirecek, iki binlerin başında ardı ardına basılmaya başlanacaktır.

İyi ki basıldı.

62 sonrasına ait az şey biliyoruz. Behçet Necatigil’e gönderdiği mektubunda, “iş bulduğum her gazete ve dergide müstear isimlerle yazıyorum,” der.

Müstear, takma isim demek, fakat mahlastan farkı, bu bir zorunluluktur.

Derviş, “gazetecilikte yaptığım röportajlar beni hayatın gerçekleriyle karşı karşıya getirdi. Ben gazeteci olduktan sonra gerçek eserlerimi yazmaya başladım,” derken geceleri köprü altında yatanları, ekmek parası için bedenini satanları, dilencileri, sakatları, sokak çocuklarını ve her şeyiyle çöken pis kokular neşreden bir İstanbul’u kasteder. 

İstanbul’da öteki olmak!

Yine bu dönemde Son Posta adına Montrö’ye, Boğazlar Sözleşmesi görüşmelerini takip etmeye ve Tan adına Sovyet Rusya’ya gider. 

Yine dilin ve gazeteciliğin gücü, ne mutlu ona.

Tam otuz bir roman!

Üstelik 32-53 tarihleri arasında sadece roman da yazmamıştır. Pek çok çeviri yapmış, birkaç yüz öykü yayınlatmış, köşe yazıları, röportajlar, fıkralar ve oyunlar kaleme almıştır. Cumhuriyet, Son Posta, Tan ve Bugün gazetelerindeki röportajlar son derece dikkat çekicidir. Sayıları iki yüze ayrılan bu röportajlar iki temel gruba ayrılabilir. Kadınlar ve çocuklarla ilgili ve Şehre, şehrin karanlığına, görülmeyen ve görülmek istenmeyen yüzüne dair röportajlar. 

Senin gibi hem yüce gönüllü hem öfkeli kalabilir miyiz?

Biz şimdi İran’lı kadınların protestolarına destek veriyor, 13 Eylül’de öldürülen Mahsa Amani için, saçlarımızdan bir tutam kesiyoruz.

Yelda ugan S.

30/10/22 Beyoğlu

Artvin

Burası alışılmışın dışında, adeta Babil kulesinin son demlerine benzeyen bir kule şehir, kat üstüne kat çıkılmış. Turkuaz Çoruh’a nazır, Kafkasör yaylasına kadar yükselmiş. Başım dönüyor.

Tibeti Kilisesi

16/8/22

Tarlalar tütün sarısı, kış için hayvanlara ot biçilmiş. Tıraşlı saçları bir oğlan çocuğu gibi tarazlı. Önemli geçit yolları üzerinde bulunan Şavşat Ardahan arasındayız Yavuz köyde.  Hepimiz burada yaşamayı hayal ettik. Kartal’a göre bu bölgenin en güzel yerindeyiz. Asıl yaz başında gelinmeliymiş, yemyeşil olurmuş buralar, “her taraf çipçiçek.” Doğa daha munis, açık ve güvenli. Evler birbirine yakın, tek başına uzun yürüyüşlere çıkılabilir. Sosyalleşebilirsin örneğin sinema günleri düzenlersin, bu ay İran filmleri, gelecek ay Güney Kore. Huzur evi de var, bungalovlardan mütevellit.

Buralarda kaybolduk

Kaybolduğumuz yaylalarda çocuklarla ahbaplık ettik. Fıstık ikram ettik onlara, Osmaniye yer fıstığı. İyi ki kaybolmuşuz, bir tek ağaç kalmayasıya çıkmışız yukarı. İnin dediler, geri dönün sağdan kıvrılın kıyın kıyın. Ladin, gürgen, kestane göresiye devam edin.

Doing sports has something to do with happiness

Şavşat’ın Cevizli köyüne vardığımızda öğlen olmuş, kutsal hayaletler saati çoktan başlamıştı. Kimsenin elini kolunu kaldıracak hali yok. Köy kahvesine sığındık, gölgeler dolu, iskambil oynuyor sakinleri. Sakineler de yine iş başında, bakkala bakan teyze ceviz yok dedi mahcup. Üç yıldır üşüyorlarmış, daha olmadan dışı kara çalıyor, içi ölü cenin gibi kuruyormuş ayakları karnında. Gürcülerin Orta çağda yaptığı serbest haç haç planlı Tibeti kilisesinin, harabeden hallice manastırın izini sürdük. Google ne biliyorsa biz de o kadarız.     

Endurdun kaşlaruni, endurdun kaşlarinu babani mi öldürdüm.

Feci bir çevre kirlenmesi, pek çok yerde açılan hes’ler dağların, su kaynaklarının yapısını bozmuş. Üşüyen sadece cevizler değil, keyfi yok hiçbirinin, yukardaki yeşil gibi bakmıyorlar, canları sıkkın. O devasa plastik borular yakışmadı buralara. Tıpkı değişen coğrafya adları gibi.

Ha bu akan dereler denizlere (nasıl) ulaşır. 

“Dere ıslahı betondan olmaz,” diyor Muco, Kartal onaylıyor, “taş var!”

Deriner barajı, Artvin-Şavşat karayolu üzerinde 249 metre yüksekliği ile Türkiye’nin en yüksek, Dünya’nın 6. Yüksek barajı. Borçka’dan da geçecek ve Çoruh’a dökülecek. 

Artvin

Artvin’e uğrasak mı yoksa Hopa’ya kadar devam mı etsek? Eski bir dosttan haber bekliyoruz, oldukça eski bir arkadaş. Belki bir kahve içimlik onunla buluşacak, Artvin’de mola verecektik.

Sevdiğimu almazsam aldığımı severum, Neyedeyim dostlarım. Sevdim mi tam severim.

Geceyi Artvin’de geçirdik. Döne döne çıktık Artvin’in yokuşlarını vardık teraslardan adı Çardak olana. Burası alışılmışın dışında, adeta Babil kulesinin son demlerine benzeyen bir kule şehir, kat üstüne kat çıkılmış. Turkuaz Çoruh’a nazır, Kafkasör yaylasına kadar yükselmiş. Başım dönüyor. Oturduğum yerde dahi her an düşecekmiş korkusu yaşıyorum. Artvin’lilerin bu zor coğrafyaya rağmen şehirlerine duydukları aidiyet duygularına şapka çıkarıyorum. Bir masanın etrafında o gün tanışanlar, bir hafta önce tanıştıklarına memnun olanlar ve birbirini otuz yıldır görmeyen iki kadınla kendi halimize bırakılmadan türküler söyledik. Kutlanacak ne varsa kutladık, saz çaldı Artvin’li dostlarımız, bugüne kadar duymadığımız Karadeniz ve Gürcü türküleri, iyi ki bırakmadılar bizi.

Yaylalar bozulup da, bağlardaki hasat toplanmadan, kız hazırlığını tamamlamadan, velhasıl karşı dağlara kar yağmadan gidiyoruz. 

Sisler ardından gelen çan sesleri, tezek kokusu, boşluğa bakan teraslar, tepeden tırnağa yeşil tüten dağlar, sevgili şöförümüz Kartal ve rehberimiz Kaçkarlı Viking Muco, hoşçakalın. Her şey için çok ama çok teşekkürler!     

Algo se muere en el alma cuando un amigo se va.

Bu da İspanyol kuzenlerimizden gelen duygusu bize epey tanıdık, melodram yüklü bir ayrılık şarkısı. 

Bir arkadaş gittiğinde ruhta bir şey ölür. Ve silinemeyecek izler bırakır.

Bütün vadi sessizliğe büründü biz giderken, hoşçakal Karadeniz.

Yelda Ugan S.

17/09/22, Gayrettepe

Macahel

Her yer rengarenkdi çipçiçek.

Hola Kaçkarlar

Duvar tarlalarda köke sap olmuş kadınlar çay topluyor, lahana, fasulye, pazı ekiyorlar.

Dağlar, kokulu dağlar

15/8/22 Pazartesi

Karadeniz’in en doğusu, Macahel’deyiz. Gürcistan’ın ufukta çizdiği sınıra iyice yaklaşmış ve zamansız bir anın içinde kala kalmıştık. Üzerimize inen buhar çisentiye çeviriyor, farkında olmadan yabani otlar gibi kırağı çalıyorduk. Utangaç kertenkeleler, kelebekler ve çiçekler güneşin rehberliğinden, bir o kadar da otoritesinden uzak yüzlerini sisler arasından gelen belli belirsiz bir ışığa dönmüş yapabileceklerinin en iyisini yapıyor, açıyorlardı. Her yer rengarenk çipçiçekti. Sarı,beyaz, mor kumarlar ya da orman gülleri. Yaylalar aniden bir masal sahnesinden çıkar gibi sisler arasından beliriyor, şeyler arasındaki tüm keskin çizgiler kaybolup varla yok arasında kalıyordu.

Dağlar kokuli dağlar, sevda okuli dağlar..

Hem sosyal hem ekonomik hayat, görünmez bir kadın gücünün sırtında. Erkekler için bu keyfiyet en azından artık iktisadi değil de sanki daha çok kültürel. Görev dağılımı çok net. Şehre gittiklerinde belki daha esnek olabilirler ama buralarda eski tas eski hamam. İremit adı Gürcüce‘den geliyor, dişi geyik manasında. Evinin adıyla müsemma Sevda hanım hafif ve esnek adımlarla yürüyor. Yürümüyor adeta süzülüyor. Ayak bileklerinde biten pantolon paçaları, sanki bir peri kızının dokunuşuyla değdikleri her yerde kusursuz bir iz bırakıyor. O, yeterki tahturlu odadan mutfağa, mutfaktan yeşil tüten sofaya bir kere salınsın. Temiz tertemiz bir ev, her yer sabun kokuyor. Sevda hanımın kocası ve kızlarıyla yaşadıkları 250 yıllık evlerinde uyandık bu sabah. Peynirden reçele, tereyağdan sütlaca, mıhlamaya, silordan, malaftoya, simindiye, taze fasulye turşusuna. Bitmedi, kuzinede patates, kara lahana, pazı kavurma, her şey güzel ve güleç yüzüyle Sevda hanım ve şürekasının eseri. Sabah bizi uğurlarken telaşsız acelesiyle, “çisenti olur,” diyor “en çok.” Ahıra yetişmesi lazımmış, bana, arkadaşlarıma, kocasına, hatta kendine bile mesafeli, toplantıya yetişmesi gereken bir iş kadını misali ahıra yürüyor. Dedim ya yürümüyor, süzülüyor. 

Tahturlu odada hemşirelerim

Birbirlerinden uzak, çok uzak evler kaya diplerine kondurulmuş. Malum, ekilecek alan çok az. Duvar tarlalarda kökle sap olmuş kadınlar çay topluyor, lahana, fasulye, pazı ekiyorlar. Özel bir dilleri var. Uzaktan uzağa, kulaktan kulağa çalınan. Anlar anlamaz, bilir bilmez, ben de sesliyor, taklit ediyorum. Köyün delisi misali kimse oralı olmuyor. 

İremit evi

Doğan ve Kartal neredeyse göz hizamızda uçuyorlar. Efeler köyüne yürüyoruz, uzak dağların konik tepeleri Gürcistan. İki yanımız diz boyu çortuk, fil kulaklı yaprakların yüzüne bakan yok, keçiler saplarına teşne. Birlik Avrupa Gürcistan ile çok derin ve kapsamlı bir ticari anlaşma yapmış. Ben duyduklarımın yalancısıyım, hani Putin’e diyorlar, Ruslara karşı filan. Önlem almak manasında. Ne olur ne olmaz. Gerisi anlaşma kadar derin bir mevzu. Türkler’e “gözünüzün üstünde kaşınız var, üzgünüz,” derken Gürcü’ler kolaylıkla alıyorlarmış vizelerini. 

Sevda hanımın evinden Macahel

Lazlar serender diyor bizim nalyaya, mandalina, demir elması, ince hurma, mısır, kabak saklıyorlar buralarda. Artık biliyoruz, farelerden korumak için kalın direklere asılan ayaklı kiler evleri nerde olsa tanıyoruz.

Maral Şelalesi

Maral şelalesi 63 metreden tek bir kırılımla akıyor, nerden bakarsam bakayım ebem kuşağıyla göz göze geliyoruz. Şelaleye inen merdivenleri Murat bey yapmış, patika yolu da. Misafir karşılar gibi karşıladı bizi, doğruldu, çeki düzen verdi üstüne başına. Hayat ona güzelmiş. Öyle dedi Kartal, kırk yıllık ahbap gibi selamlaştılar. Ortancalar ekmiş girişe, bizimkiler hortensia dedi. Ne güzel geldi kulağa. Tanıdık bir tat gibi, az baharatlı gibi biri diğerinden, demek İspanyolcası benzermiş Türkçesine. Murat bey hem anlattı hem sepetini ördü biz gidesiye. 

Murat bey

Ses veriyular, yalçın kayalıklar.

Bu maceralar parayla ölçülmez. İki milyon versen yaşanmaz.

Buranın yerli hayvanları burada güreşirler. Yusufeli, Ardahan, Şavşat otuyla tosun beslenir. Buranın otu nemli. Orda şimdi Temmuz Ağustos’un yoncasını otunu biçersin kışın verirsin hayvana yağlı otu. Ben burda bir ay oldu biçeli kurutamadım. Bunu yiyen tosunla onu yiyen bir midir? 

Demirel gibi, mazot vardı da ben mi içtim. Başbakanım bu mazot işi ne olacak? Ben tanker miyim? Hahaha!!

Kivi var, yapana her şey var. Köyde çalışacaksın, beş dakika durmayacaksın. Hasat zamanı fasulye, lahana, armut, elma, böğürtlen toplayacaksın.

Karayemiş alın da! armut alın!

Ablam kalan karayemişleri iki peçetenin arasına sardı. Bin küsür kilometre yol gidecekler beraber. Enişteme götürüyor, en kuzeyden en güneye. Şekere iyi gelirmiş.

Yayla çolukla çocukla olur, sabah 5 te hayvana çıkacaksın.

Bir gün bir grup geldi, üç kere sordular, ne yemek var? boloki var dedim sonunda. Turp demek boloki. Turup turup haha haa!!.

Hep yağdı ya geç kaldı bu sene. “Nisan’da dedim herhalde bu sene fındık yok!” Mayıs ayında bir yürüdü. 

Aşk kalmadı diyorsun. Sevgi yok...

Murat beyin sohbetine doyum olmaz, vedalaştık ve düşeyazdık yollara. 

Yelda Ugan S.

15/09/22, Gayrettepe

Arhavi

Kel başa şimşir tarak, o bile yok!

Şimşir ağaçları

14/8/22 Pazar

Çamlıhemşin’e bağlı Çat köyünden, bizi döşünde uyutan Toşi dağ evinden ayrılıyoruz bu sabah. İlk ziyaretimiz köyün hemen altı şimşir ormanları ya da mezarlığı. Olası sebeplerden biri, kızılağaçlar diğeri ise mantar hastalığı.   

“Doğadan alaylı, okumamış biri olarak” diyor Muco, “kızıl ağaçlar heyelan bölgesinde hemen çoğalırlar. Sadece yakılmak için toplanır, başka da bir işe yaramazlar. Kızılağaç aşırı bir şekilde büyür, yapraklarını açınca orman nefes alamaz. Yukardan baktığında daha net görünür. Ormanı boğar, güneşi kapatır ve şimşir ağaçlarını kurutur. Yaklaşık on yıldır her gün ölüyorlar. Diğer sebebe gelirsek, Sibirya’dan gelen kömürle beraber kaçak yollardan içeri giren mantarlar.”

Şimşir ağaçları için çok üzgünüz, kel başa bile tarak yapacak ağaç kalmayacak yakında. Zilkale’ye uzaktan el salladık, İpek Yolu üzerinde bir otelmiş aslında, kapısı her yolcuya açık bir kervansaray. Belki konuk ettiği ağır misafirleriyle, çok gizli ticari toplantılarıyla, uzağı hatta çok uzağı gören kule odalarıyla öyle alelada bir yol geçen hanı olmasa da zamanının oteliymiş orası, Hiltonu.  

Çinçave köyü

Şenyuva köyündeyiz. Nam-ı diğer Hemşin’in Çinçave köyü, yaban mersinli sakızlı muhallebiyle kahve içtik Zua Kafede. Köylerine sahip çıkmış, tası tarağı toplayıp gelmişler buraya. Yazın köy, kışın İstanbul. Sanki Moda veya Cihangir’de bu kafe, içerde Nora Jones çalıyor, “Come away with me!” Renkli kaplarda tek tutam ortanca dikili, limon otu kokuyor içerisi, biraz da adaçayı. Muco aklımıza sokmuş bir kere kuşlar, boynuzlar, gaga ağızlı sürahileri yapan kadınları bekliyoruz, Bozayı’nın açılmasını. Toprak renkleriyle, yeşilin tonlarıyla pişirilmiş enteresan takıları, Kaçkarlar’dan esinlenmiş seramik kapları.     

Kardeş köprüler, Verda-Yelda-Işık

İki küçük kız kardeş denebilir 

Arhavi-Ortacalar çifte köprüsüne

Eteğindeler Kamilet vadisi’nin

İki derenin birleştiği yerde

Dilerim bu şiir yazılmaktayken 

Doğa onarmış olsun kendini

HES’ler kurulup bozulur ama 

Yiterse bulnmaz Kamilet Vadisi

Ataol Behramoğlu’nun 2020’da yazdığı şiir büyük metal bir tabelaya yazılı, köprülerin hemen önünde, iki ayağı üzerinde duruyor iki insan boyunda. Yukarda ilk ve son kıtalarını aldım sadece. Uzun ve güzel bir şiir.

Sıcak, nemli, yapışkan bir hava. Havadaki nem yetmezmiş gibi arada bir şebnem tanesi kadar çisileyen ılık yağmur. Ağlayan yorgun ve ıslak çocuklar. “Daha karpuz kesecektik nereye gidiyorsunuz da!” Bizi uğurlayan mısırcı ve güleç karısı. Şelalenin aktığı dere huzursuz, beton kokusu alıyor, içi sızlıyor, iş makinaları açlıktan homurdanıyor, daha fazla ağaç daha fazla toprak istiyor, yerine moloz dökeceği büyük çukurlar açıyor. Doymuyor, çınar ağaçları kirli, üzgün ve kaygılı. Şelalenin asma köprüsü evlere şenlik, uzun yüksek ve pek oynak. 

Zilkale

Delik deşik edilmiş vadi, sağımız moloz yığını, solumuz devasa iş makinalarından ödü kopan solgun ladin ve ardıç ormanı.  750 metre yükseklikteki Mençuna şelalesine merdivenle çıktık. Bacaklarım titriyor, kaçıp gidesim var buralardan. Bildik bir Ağustos buğusu değil bu incir yetiren. Suskun, içine ağlayan nemli bir öfke. 

Mençuna şelalesi

Öğle yemeği için Hopa’ya uğradık. Sınır alameti tırlar kilometrelerce kuyruk olmuş, ölü dinazorlar gibi uç uca. Borçka’da durmadık. Şöförümüz Kartal’ı arı soktu. Kovanı varmış onun da Muco gibi köyde. Bize bal toplamak istemiş kahvaltı için bir tutam, “gerçek bal yesinler,” demiş, “tazecik, dumanı üstünde.” İyiyim filan diyor ama göz kapağı davul gibi şiş. Hava kararmadan Macahel’e yetişsek bari, Sevda hanımın 250 yıllık evi İremit’e.  

Yelda Ugan S.

12/09/22, İstanbul

Hazindak Yaylası

Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan.  Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş. 

#Uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yaz adımı. Refik Durbaş

13/8/22 Cumartesi

Palovit şelalesi bugün çok meşgul, malum cumartesi. Onunla fotoğraf çektirmek için bile sıraya girmek, beklemek gerekiyor. Bizim ne o kadar zamanımız ne de sabrımız var. Yol uzun. Amlakit’e kadar arabayla çıktık. Sağ tarafımız derin bir uçurum. Ölmez de sağ kalırsam, uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yazacağım adını söz. Bismillahirrahmanirrahim. 

Mühürlenmiş (ağzına kadar balla dolu olan) kovanları toplamaya gelmiş, boz bir ayıyla göz göze gelmesin mi? Kartal kırılıyorlar gülmekten, sanırsın kırk yıldır görüşmüyorlar. Sonra Muco alıyor sazı eline, teleferiğe binmiş bir gün, yerden 400 metre yüksekte, yolculuk bir yayladan diğerine, tam ortasında asılı kalmasın mı? Elektrikler kesilmiş. Oysa benim ödüm kopuyor sağıma baktıkça. Hiç gülesim yok! Ne ayıyla burun buruna gelmeye ne de iki yayla arası salınmaya.

Pokut yaylası

Amlakit Hazindak arası zorlu bir parkur için hazırlanıyoruz. El ele tutuştuk, kutu kutu pense oynar gibi daire olduk. Gözlerimiz kapalı ve hepimiz kendi dilimizde ve dinimizde ona şükranlarımızı sunduk. Kartal ve Muco el çabukluğuyla iki basamak merdiven yapıverdiler kaşla göz arasında. Son yağmurlardan epey aşınmış önceki. Tüm yolu Hazindak yaylasına varıncaya kadar ormanın içinden tırmanarak kat edeceğiz. Dünden idmanlı olsak da ayı kaçırma ayini pek başarılı olmadı. Muco’ya göre bizden çıkan ses fare bile ürkütmezmiş. Sık ağaçların boyları neredeyse 60-70 metre. Bu kadar türlü çeşit ağacın, kayın, gürgen, kızılağaç ve kestanelerin arasından kaçmak da mümkün değil. Patika yol daracık, solumuz dik bir yamaç, sağımız daha dik bir yokuş. 

Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan.  Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş. 

Hazindak yaylasında Meryem hanıma uğradık. Mini Çamlık kafeye. Kahveyle olur mu? Bir tabak hamsili kek, kete ve efsane tat elmalı baklava da yanında. Tek başına çalışıyormuş. İçerde kuzine sobası, üstünde nefis yemek kokuları gelen dizi dizi tencereleri.  Çocuklar yazın gelmek istemiyorlarmış, zira internet yokmuş. Kocası da ha keza, uzak diyarlarda. Parmaklarımızı yaladık nerdeyse, bir tabak bir tabak daha! Mahçup oldu. “Elma çok ya buralarda, onları değerlendiriyorum,” dedi. Sanki keramet elmadaymış gibi.    

Hazindak yaylası

Meryem hanım bir sonraki misafirlerine hazırlana dursun biz yeniden düştük yollara. Yine çisenti başladı, yollar çamur, görüş mesafemiz belli belirsiz dağ zirveleri ve yol kenarlarındaki çiçekler kadar. Bulutlardan da yukardayız. Uzaktan, tüten ormanın az ilerisinden Pokut yaylası göründü. Artık neredeyse göz gözü görmüyor, büyülü bir gerçeklikle iç içeyiz sanki. Yine çatısı teneke saçtan tahta evler, tül perdenin arkasındaymış gibi fulü çiçekler, inekler, tosunlar ve tek tük insan silüetleri. 

İspanya’nın köylerinde de nalyalar varmış, bizimkiler tanıdık birini görmüş gibi şaşırdılar. Bazıları sanat eseri gibi hakikaten, nakışlar filan kondurulmuş kapılarına, oymalar yapılmış çatı ağızlarına. Uzun uzun inceledi Salva, kendi dilindeki horreoların fotoğraflarını çekti.  Galiçya’nın her bir yanı nalya, oralarda ince uzun olsa da yiyecekleri farelerden, börtü böcekten koruyan bu kiler evler birbirlerine çok benziyormuş.

Yayla kafede, sis manzaralı terasta çaylarımızı içerken nihayet sordum Muco’ya, bu Kaçkarlar ne ola ki, nerede başlar nerede biterler? 

Rize İkizdere’de başlar. Denize göre Bayburt’un önünden. Denize paralel. Bir kol Batum’a iner, diğeri Şavşat’a. Erzurum İspir Hadeçur yaylasından Başhemşin yaylasına gelir. Oradan Kaleibala’ya ve Çat’a iner. Çat bizim konakladığımız Toşi dağ evlerinin bulunduğu, Fırtına deresinin yamacındaki köy. Ne diyordum? Kaçkarlar Zilkale’den geçer. Mollavesise iner, Üskürt’e çıkar. Üskürt’den Hemşin’e, Hemşin’den geçip Cia kalesinden gezer, Pazar’a, limana iner. 

Aştım Üskürt dağını az vururum kar ilen

Uzun yollar tükenur

Gidilurse yar ilen

Pokut yaylasından sonrası yine bir hayal alemi, yine en çok mora, az biraz sarıya kesmiş kesintisiz bir çiçek bahçesi ve baştan ayağa çiy tanesi.

Galiçyalı Horreo,

“Benim tohumlarım,” dermiş Muco’nun babanesi, onları eski bezlerin arasında biriktirir, sarar sarmalar, dağıtırmış konu komşuya. Her türlü bitkinin tabirine hakimmiş zamanında. Akşam oturmasına gittik rehberimize, tohumcu nineyi dinlerken kuzinenin üstünde çay demledi. “Dedemin nalyasından getirdim bu direkleri” dedi, “tek başıma,” tevekkeli ona buralarda boşuna Kaçkarlı Viking demiyorlar. Tüm tavanı tutan uzun kalasa çevirdik başımızı, hepimiz o tarafa bakınca aheste bir kertenkele hızlandı. “Ot kabıydı,” dedi. “Demet demet ada çayı sarkardı tavan kirişlerinden, geven, ıhlamur, dul avrat, oğul otu. 

Orada, ahşap bir nişi yuva bilmiş uzanmış yatıyor sere serpe. Çay demini ala dursun sayfalarını karıştırdık gelişi güzel. Her birimizin ağız kenarında az muzip bir yarık, elden ele dolaşıverdi kitap. Yazan tanıdık, oraya bırakan daha tanıdık, hem de bildik. Dünya ne küçük.  

09/09/22, İstanbul

Yelda Ugan S.

Elevit Yaylası

Havada odun ateşi, tezek ve belli belirsiz bir çiçek kokusu…

Elevit’in deresi iki taraflı akar, yüreğim seninledir gözüm ellere bakar.

12/8/22 Cuma

Pamuk prensesin yedi cücelerin kulübesinde uyandığı o ilk sabah misali cennette uyandık biz de. Çat köyündeyiz, Toşi dağ evlerindeki 7 ve 8 numaralı bungalovlarda. İki adım sonrası Fırtına Deresi, durmadan anlatıyor. Henüz dilini bilmesek de hep aynı nakaratı gece ninni, gündüz şarkı oluyor bize. Dağlar haberci bulutları salmış aşağı bir tutam gün ışığıyla gevezelik ediyor yukarda. Yanım yeşil, yönüm daha yeşil, karşım yemyeşil. Fatih Sultan Mehmet Amasra tepelerinden Karadeniz’i seyre dalarken hocası Akşemseddin’e sorar, “Lala lala çeşm-i cihan bu mu ola!?” Ne zaman bir manzara karşısında büyülensem, dünyanın gözbebeğinin orası olduğuna hükmeder, hemen yanımdakine sorarım. Ablam mest olmuş, beni duymuyor. Ne desem “he!” diyor. Kuzencem Işık teniyle, kaşıyla, gözüyle bütün yüzüyle gülümsüyor. Eniştem Salva temkini elden bırakmasa da ağzı kulaklarında “Muy bonito!!” 

Çat köyünden Elevit yaylasına kadar arabayla çıktık. Kışın nüfus 5, rakım yaz-kış 1800. Yürüyeceğiz, tek bildiğimiz bu. Gerisi Muco’ya, rehberimize kalmış. Yerler ıslak, aralıksız tek düze çiseliyor. Saç tavanlı karaya çalmış baraka evlerin önü bostan, kara lahana ve patates ekili. Ermeni köyüymüş buralar, sonrası malum. Havada odun ateşi, tezek ve belli belirsiz bir çiçek kokusu. Sırtımda tuhaf bir ürperti fırsat kolluyor, ha dolaştı ha dolaşacak; gözü üstümde. Batonlar boyumuza göre, ayakkabı bağcıklarımız sımsıkı, yağmurluklar belimizde ve neye hazır olduğumuzu bilmesek de galiba hazırız. Yaylanın sayılı sakinleriyle vedalaştık ve düştük yola, yüz metre ya gittik ya gitmedik Muco’nun gümbürdeyen sesiyle durduk. Halbuki ne az gitmiştik daha ne de uz. Konuşma yasağı geldi. Nefesimizi idareli kullanmalı çene çalarak onu zayi etmemeliymişiz.  

Gemi güvertesine benzeyen Karmik vadisinin başındayız, yine “Lala lala!” diyesim geldi ama yuttum. Hayatı ömrümde bu kadar geniş bir uzamın içinde bir zerre kadar olsun hükmümün olmayışını hatırlamıyorum. Büyülendim, çıldırdım, şükrettim, korktum, gözlerim doldu, nefesim kesildi ama sustum. Az sonra karşımıza çıkma ihtimali olan ayılara karşı nasıl bir pozisyon alacağımıza dair minik bir eğitim almak üzere mola verdik. En yüksek perdeden bağırıncaya kadar talim yaptık. Eğleniyoruz sandım, ta ki ayak izlerini görünceye kadar. Fakat kendileriyle karşılaşma şerefine nail olamadık.

Vargit çiçeği

Burası kesintisiz bir çiçek bahçesi gibi, 1500 tür bir arada, rengarenk. Hiçbir sarıya, hiçbir mora, hiçbir lilaya, kırmızıya, beyaza, turuncuya benzemeyen şebnem katreli çiçekler.

Soramıyoruz da isimlerini. Dağların adı dağ, göllerin adı göl, açanlar çiçek, uçanlar kuş. Dedi ve kestirip attı Muco. 

Laleye benzer ince, narin bir çiçeğin önünde durdu ve eğildi. Tek bir istisna yapabilirmiş bu sarı vargitler için. Açtıklarında, “vakti geldi,” dermiş annesi, birkaç güne kalmaz çoluk çocuk toplanır, inerlermiş köylerine. Vargitler onun beden dili, sözcükleriymiş okumasını bilene. “Varın gidin” dermiş doğa. Alın gidin keçiyi, tosunu, ineği. Gidin de ben de bir kendime geleyim, yenileneyim, kuzey rüzgarlarıyla dölleneyim.  

Üç bin metreye ramak kala nihayet bir düzlüğe vardık. Karşımızda krater bir göl, düzlüğün tam ortası. Muco’nun listesinde alt alta sıralı termal tayt ve yağmurluktan hemen sonra mayoları görünce gülmüş, kullanma ihtimalimiz olmasa da iki parça daha almıştık yanımıza. İyi ki almışız, 18 derecede, zirveleri karlı dağların eteklerinde kutsal yasayı delerek çığlık çığlığa, milyonlarca toplu iğne batığına rağmen nefes kesen sulara daldık. Aman Yarabbi! Ağustos’ta üşümek ne güzel!!

06/Eylül/22, İstanbul 

Yelda ugan S.

Karadeniz

Biz tam dört kuzen; Nermin’in rızasını, Nurhan’ın duasını, Hasibe’nin kaya kurabiyelerini çıkın edip düştük yola. İstikamet Kaçkarlar, Rize-Artvin arası sıralı dağlar.

Çat Köyü

Ağaçlarla konuşan dayım, sevgili Mustafa Şerbetçi’nin anısına;

11/8/22 Perşembe

Koyu turkuaz rengi bir denizin üzerinden alana indik. Artvin-Rize havaalanına.  Ordu-Giresun’dan sonra ülkenin deniz üzerine inşa edilen ikinci havaalanı. Kurdelesi dün kesilmişçesine çiçeği burnunda, yepyeni bir yer. Küçük, samimi bir kasaba havaalanı. Merdivenlerde yolcu bekleyen bir otobüsü bile yok. Yürüyerek girdik içeri. On beş, bilemedin yirmi beş adım sonra taşıma bandı döndü. Rize’nin Pazar ilçesindeyiz.

Hava sınır kapısı, Nato üssü, Rusya, kontrol, Ukrayna, Amerika, savaş…Kuzeydeki komşularla ilişkiler ve daha neler neler uçuşuyor havada. Yakalayabilene aşk olsun. Tam karşımız Soçi Limanı. 

Bilmiyordum, horon tepilmez oynanırmış meğer. Karadeniz’i tanımayan, onun kültürüne uzak yapımcılardan kalan bu miras bize göre küçük, Muco’ya göre epey büyük bir yanlış ve sorumlusu da Yeşilçam. Düzeltiyoruz. Rehberimiz Muco, namı diğer Kaçkarlı Viking tahta haç anlamına gelen Haçapit’li.

Fırtına deresini aldık solumuza, yokuş yukarı çıkıyoruz alacakaranlıkta.Muhabbetin ritmi yavaş yavaş düşüyor. Arnavut kaldırımlı yolları gündüz gözüyle görmek vardı. Geçit taşları öyle davetkar, öyle tanıdık ki, otel tabelalarının yanar-döner menevişiyle tezat, terli terbiyeliler. Dört açsak da gözlerimizi, silecekleri aniden çalıştıran yağmurla iyice içimize çekildik. Artık bir şey görünmüyor, araba bir sağa bir sola yalpaladıkça farlardan yansıyan heyula ağaçlardan, kaya kesiği kızıl yarlardan ürküyoruz. İki yanımızda uzanan, yabancısı olduğumuz doğada artık en üst merciye, Allah’a emanet besmele çekiyoruz.

Manzara resimlerinden aşinayızdır. Dumanaltı, havasız kahvelerden, berber salonlarından, kebapçı, otogar yazıhanelerinin kirli duvarlarından beri biliriz. Rengi atsa da bu resimler ta çocukluğumuzdan beri belleğimize yerleşmiş; yeşile kesik dik yamaçları, bacası tüten ahşap evleri, teneke çatılı nalyaları, bulutları delen dağlarıyla, çay bahçeleriyle Karadeniz, hayalimiz. Şimdi hiç oralar gibi gelmiyor buralar, keskin virajlar, yokuşta homurdanan, çamurda patinaj yapan neşeli Kartal beni korkutuyor.

Bakalım, yarın ola hayrola!

31 Ağustos 22, İstanbul,

      

Arkadaş

Ancak fanilerin eremeyeceği bir sırra.

Dicle

Sokak, dünyanın sonundaki çaya varmadan tavanı kalın, demir kancalı ıslak kalaslarla destekli, zemini sürülmemiş toprakla kaplı eski değirmenden almış adını.

Postacının bıraktığı zarflara adı yazılı Değirmen Sokak.

Baş harfleri büyük.

Okula başladığı sene kuzenlerden gelen ve maaile yeni yılını kutlayan posta kartlarına imrenmiş, heves edip o da yazmış.

İğne yapraklı çam ağaçları, ürkek bakışlı geyikler, sevimli ceylanlar rengarenk pul, yaldızlı sim olmuş da eline yüzüne bulaşmış, epey uğraşmış ama yorulduğuna da değmiş doğrusu.

Ne hala kızı kalmış, ne dayı oğlu, ne de amca. Dedeler zamansız göçüp gitmiş, büyükanneler gavur icadı saymış gelen yeni yılı kutlamayı.

Sıra zarflara gelince, durdu kız, kısacık düşündü.

En gizlide sakladığı define sandığına davrandı, turkuaz üstüne mor-turuncu, mine desenli teneke kutusuna.

Kurutulmuş papatyaların, ipe dizili mersinlerin, kullanmaya kıyamadığı tavşan başlı silginin, kaçamak gözlerle ona bakan gelinle damadın aile albümünden yürüttüğü tek düğün fotoğraflarının arasından, sol üst köşelerindeki pulları damgalı beyaz zarfları çıkardı.

Onları, yani kartları zarflarıyla beraber sakladığı için kendisiyle gurur duydu.

Ve az evvel en güzel yazısıyla inci gibi harfleri yan yana dizdiği kartların bulunduğu zarfların üstüne, Değirmen Sokaklı adresi yazdı.

Kendi ev adresini.

* * *

Yanı başında fısıldayarak akan derenin narenciye bahçelerine gidişini anlıyordu da suyun ta aşağıdaki çaydan buralara kadar gelişini anlamıyordu.

Göğüsledikleri buğdayı una çeviren birer tonluk iki ağır değirmen taşını çeviren suyun da çaydan nasıl geldiğini.

Bildiği fizik kurallarına aykırıydı.

Ne biliyordu ki?

Daha sekiz yıllık hayatcağızının ilk yazıydı bu sokakta geçen.

Bahçeler yukarıda yokuş başındaydı, değirmen aşağıda çayın yamacında.

Annesi köprünün öbür başı kadar uzak akrabaların davetine icabet eder, yürüdükçe göğsündeki ağırlık hafiflerdi.

Omuzlarını saran beyaz dantel şalı, saat sarkacı gibi bir sağa bir sola hevesle raks ederken

kız geride kalır, sarkaç duruncaya kadar korkuluklara abanır, akan çaya karışırdı yarı hülyalı.

Bahar yağmurlarıyla köprü gözünden deli divaneye dönen su yazın incelir, cılız, hastalıklı bir oğlana benzerdi.

Yaz geldi.

Saçlarından ayrı düşmüş bir toka gibi hem sokak hem de onun tek elma ağacı sustu.

Tam köşeden, eğilip meyvelerini cömertçe ikram etse de ağacın kökü bel hizasından başlayan dikenli tellerin ardındaydı.

Onları dalından koparmak yasak.

Dökülenlerle yetinmek zorunda.

Ademle Havva olmadan cennet olmaz.

Yazın sonunu bekle! Ademlerin ve Havvaların ovaya inmelerini.

Öteden beri Toros dağlarıyla yukarı ova arasında göç telaşına tutulur, yaz başında gider, Eylül’de gerisin geri dönerler nasılsa.

Kaderleri bu.

Anne migrenini beşikte tıngır mıngır sallarken, komşu kadınlar, bir sır verir gibi “saçına kına” yak dediler.

Yılda iki kere, baharlardan sonra!

“Gece boyunca gazete kağıdına sararsın” dediler.

Uzun kanaviçe yastık kirlenmedi, zira kadınların tembihlediği gibi sabah alnına ve yanaklarına bulaşmış kızıl lekelerle uyanıncaya kadar naylon bir poşet geçirdi kınasına.

Ormanda bir başına yaşayan tekinsiz ucubeler destanın kayıp satırlarını aradı.

Çocukların ödünü koparan.

Sabahla öğle arasını içine düştüğü sayfaların arasında geçirdi.

Kadın öğlene doğru yıkadığı saçlarını güneşte kuruturken kara büyü bozuldu, saçları kızıl bir alev gibi omuzlarından sarktı.

Komşu kadın, kınaya biraz da havanda ezilmiş ceviz yaprağı salık verdi vereli, arka bahçeye gider elmaları göz ucuyla süzerek, yanı başındaki ceviz ağacından annesi için 7-8 dal yaprak isterdi.

Evde biten her şey için çocukların komşuya yollandığı günlerdi.

Bazen bir yumurta, bazen de sütü mayalamak için bir kase yoğurt, yarım bardak toz şeker, ağrı kesici hatta dikiş iğnesi.

Çocuklar mahalleye yeni taşınan memur çocuklarıyla öğretilmiş mesafeyi korur, eşikten bile geçmeye yeltenmezlerdi, alimallah evden tembihliydiler, bir öncekilerden de idmanlı.

Kavak ağaçlarının beri tarafında durur, bir şey istedikleri ya da iki kardeşi oyuna çağırdıkları zaman bile suyun öte tarafından seslenirlerdi.

Uzun yaz günlerinde gökyüzüne doğru uzanan kavak ağaçlarının sesini dinledi kız.

Rüzgârın dokunduğu yapraklar belli belirsiz kımıldamaya başlar başlamaz dışarı çıkma vakti gelir, ağaçların altına oturur annesinin elindeki bakır tepsiyi dünyayı taşıyan Atlas gibi yüklenir, patiska bezinden torbalara kışlık erzak olmadan önce, onları kelebek ölülerinden ya da kendini bilmez minik taşlardan ayıklardı.

Baklagillerin yaşadığı yalancıktan bir dünyaydı bu.

Nohuttan, fasulyeden arkadaşlar…

Çatlaması eli kulağında bir tomurcuk baharı muştular muştulamaz portakal çiçekleri açar, mahlukatın içini genişleten ılık bir koku yayılırdı.

Çabucak geldi yaz, yerini sıcak, terli bir sıkıntıya bıraktı.

İşte şimdi sadece onlar kaldı, kapağı açık kalmış bir fırın gibi üflüyordu hava.

Fırında ilk yaz, ilk imtihan.

Gözden kayboluncaya kadar arkalarından baktı, birinin elinde yarım kova yoğurt, diğer ikisinin kucaklarını dolduran çarşı ekmekleri.

Babasına sordu.

Tütün rengi büyük taş evin tek odasında yaşarlarmış.

Çoluk çocuk sıkış tepiş.

Bağa bahçeye göz kulak olurlar da kurda kuşa yem etmezlermiş sahibin emanetini.

Uzaktan, çok uzak diyarlardan gelirler, dil diş bilmezlermiş sözüm ona.

Halbuki evvel söz vardı.

Sessizlik sinirine dokunur, öğle saatlerinde Ağustos böcekleri o sevimsiz nakaratlarına başlar başlamaz huzursuz olurdu.

En ufak bir hışırtıda dahi aniden sıçrar, ürperirdi.

Sırtını kavak ağaçlarından birine dayar, karnına çektiği dizlerine tepsiyi yerleştirirdi.

Mercimeği ötekilerden ya da pirinci berikilerden ayırmadan önce.

Kah Tom Sawyer olur hayalindeki arkadaşına çitleri boyatır, kah bir su perisi olur ablalarıyla bütün gün rengarenk balıkların arasında neşeyle yüzerdi.

Meraklı karıncalar ayaklarına, oradan da dizine kadar çıkar, sonrasına izin vermez elinin tersiyle bildirirdi hadlerini, Güliver’i yani onu ele geçirmeye çalışan Lilliputlar’a.

Kavakların şaşmaz çağrısıyla avluya çıkan merdivenleri eteğini savurarak atlaya zıplaya indi.

Beton zemin hâlâ sıcaktı ve çıplak ayakları onları ateşe tutmuşcasına yandı.

Her zamanki yerine ağaçların altına oturdu.

Kitabın en heyecanlı yerindeydi, son 7-8 sayfa kalmıştı, bitmeden hiçbir şey ayıklayamazdı.

Cır cır böcekleri moladayken kuru, ince bir dal kırıldı sessiz kuyuda.

Çıt çıkmadı.

Annesi mutfaktaydı, unla suyu buluşturmadan az evvel paşa oğlunu kümese göndermiş allayıp pullamıştı, aslandı o, akıllıydı, var mıydı ondan daha güzeli bu dünyada?

Korkusunu güçlükle bastırdı.

İzleniyor gibi geldi ona, tuhaf bir hisle ürperdi, bir tutam saçı kuru rüzgârda dağıldı, gözlerinin önüne bir perde gibi indi de kımıldamaya cesaret edemedi.

Uçurumların dibinde parlayan deniz gibi iki kara zeytin tanesiyle göz göze geldi.

Hiç deniz görmemişti hayatında, elindeki kitapta Akdeniz için böyle yazıyordu.

Çatlamış kuru toprak çayın suları daha bahçelere varmadan onu içine çekti, su inceldi, geveze yapraklar susmak bilmedi.

O günden sonra sektirmedi, her gün aynı saatte geldi.

Ateşe yaklaşan yabani bir hayvan gibi, ürkek adımlarla yavaşça sokulur, sınırı ihlal etmeden, bir adımlık derenin öbür tarafından ilahi bir sırrı ifşa eder gibi boşluğa bakardı.

Ancak fanilerin eremeyeceği bir sırra.

İlk zamanlar onu öyle aniden karşısında görmekten ödü kopuyor, yaklaşan hastalıklı bir sokak köpeğini kovar gibi evine gitmesini söylüyordu.

5-6 yaşlarında cılız, sümüklü bir oğlandı.

Kara kafalı, kıvırcık saçlı, yassı burunlu.

Eski, çişli bir don olurdu ayağında, çoğu zaman o da olmaz, yara bere içindeki bacaklarının arasında bir bamya gibi sallanan çüküyle dikiliverirdi.

Ta ki babaları talimsiz bir karganın ötüşü gibi yapmacık bir şefkatle adını çağırıncaya kadar.

Zamanla oğlanın ziyaretlerine alıştı.

Biraz gecikse merak eder geldiğinde cevabını alamadığı sorular sorardı.

Oğlan belli belirsiz gülümser, ağzından birkaç söz olsun çıkmazdı.

Annesinin yaptığı çöreklerden, hatta babasının ay başında getirdiği içi marşmelov kaplı, bitmesin diye üstündeki ince çikolatasını yalayarak yedikleri bisküvilerden verdi ona.

Hareket devindi, kendi zamanına haber etti, sonsuz gibi gelen yaz nihayet bitti.

Kavak ağaçları daha erken ve daha uzun salınır oldu.

Güneş ısrar etmiyor, hükmü yavaş yavaş geçiyordu.

Oğlan yine aynı saatte geldi.

Kucağına sığmayan paketi çıplak ayaklarının dibine, ısırgan otlarının arasına bıraktı ve sanki peşinde avcının kovaladığı bir tavşan gibi koşarak uzaklaştı.

Dere kenarından başı bozuk iki damla düştü de gazete kağıdına sarılı paket aralandı.

Isırgan otları ayak bileklerinden yakalıyor, yara oluncaya kadar kaşıması için küçücük bir dokunuşları yetiyordu.

Bereket ki adam otları teyakkuza geçmiş sahra çadırında ağrı dindirmeye yeminli bekleşiyordu.

Etrafa baktı, uzun bir sopa arandı ama bulamadı.

Avluda oynayan kardeşine mutfaktan oklavayı getirmesini buyurdu, omuzlarını silkti çocuk.

Zorladı, tehditler savurdu, sonra teneke kutuda sakladığı iki cam bilyeyle kandırdı onu.

İstediği zaman oynayabilirdi.

Uçları içe kıvrılmış sayfalar, yer yer inceldiği yerden kırılmış kitabın solgun kapağı taşa oyulu anlamsız şekillerle doluydu.

Kardeşin heceleyerek, ablanın bir çırpıda okuduğu kitap, ölümsüzlüğü arayan Sümer’li bir kralla ilgiliydi.

Daha önce adını hiç duymadığı kral Gılgameş ve arkadaşı.

Ertesi gün daha kavaklar çağırmadan kitap okuma bahanesiyle dışarı çıktı, arka bahçeyi kümesten ayıran çitlere doğru yürüyerek yerden iri bir taş aldı ve duvar dibine özenle yerleştirdiği yeni kitabın üzerine taşı bir kâğıt ağırlığı gibi ortaladı.

Bu sefer yasağı delmek için kimsenin ovaya göç etmesini bekleyemezdi.

Yaşam olağan telaşıyla başlarken aşınmış toprak çukurdan, annesine “neden oraya giremem?” diye sorduğunda, “orası dünyanın sonu da ondan”, dediği bahçeye, en dar en karanlık yoldan dünyanın sonuna güç bela vardı.

Yarı beline kadar kireç aşılı ağaçların arasından, onları sulayan küçük derelerin üstünden atlayarak koştu.

Kalbi deli gibi çarpıyordu.

Özgürlükten ve arzudan oluşan bir gezginin mutluluğuna bürünmüştü ki önünden sürünerek hızla bir şey geçti.

Boğuk bir çığlık attı, kimsenin, hatta kendisinin bile duymadığı.

Küçük kara bir yılandı bu.

Ter içinde kaldı, evet, kesinlikle bir yılandı.

Kurbağa olsa sıçrardı.

Kertenkele olsa, ne bileyim, bilirdi işte.

Koşmaya başladı.

Sonu gelmeyecekti ki aniden bitti.

Sararmış otların üstünde oturup biraz soluklandı.

Sonbaharda ekilmeyi bekleyen tarlanın ortasında, iki katlı taş evden gelen belli belirsiz çocuk ağlamalarını öfkeli bir erkek sesi bastırdı.

Korkusu merakına yenik düştü, daha iyi duyabilmek için oturduğu yerden iyice öne doğru eğildi.

Sesler çok yakın, ev çok uzaktı.

Üzerinde tepeleme kuruyemiş bulunan dört tekerlekli seyyar arabayı bayır aşağı sürmeden önce adam başını omuzunun üstünden çevirerek içerdeki çocuklara son bir kez baktı.

Onca destan yazıyla mı yazılmıştı? Velakin evvel söz vardı.

Döndüğünde ya o kitap bulunurdu ya da çocukları, kendi çocuklarını külah yapardı.

Gerçekten böyle mi söylemişti?

Arkadakilerin çıtı çıkmadı.

“Leblebiiiiiii, çekirdeeeeek, kavrulmış fıstııık…eğlencelik bunlar” nameli bir tüccar ağzıyla adam ses tellerini her makamdan akord ede dursun, beriki bir uçtan bir uca kat ettiği evin yolunu tuttu.

Dönüş yolu göz açıp kapayıncaya kadar geçer, eve gelenle çıkan bir olmazdı.

* * *

Tozlu kapılar gıcırdayarak bir bir açılmaya başladı.

Boy atmış, gürbüz yanaklarından kan damlayan akranları ovaya iner inmez geçmek bilmeyen yazı ve onu hatırlatan her şeyi bile isteye unuttu.

Değirmen sokak tekrar çocuk sesleriyle doldu. Herkes pür telaş sokaktaydı. Oğlanlar itişip kakışırken kızlar turuncular ve sarılar arasında değirmene kadar bir aşağı bir yukarı kol kola gidip geliyor, erkekler sigaralarını tüttürürken yaklaşan kışa hazırlanıyor, bodrum katlarında ne kadar ıvır zıvır varsa elden geçiriyor, kadınlar onca işlerinin güçlerinin arasında kocalarına da yetişiyor komşuya geçmek için fırsat kolluyorlardı.

İki kardeş de mal bulmuş mağribi gibi akşama kadar dışarda oyunlar oynuyor, eve girmek bilmiyorlardı.

Kara gözlü oğlan yine aynı saatte yine aynı yere geldiyse de onu fark eden olmadı, olan da ses çıkarmadı.

Tanrı’nın yıkayıp ellerini bir parça çamurla yarattığı Kralın arkadaşı Enkidu gibi oğlan yitip gitti ve bir daha görünmedi.

“Birdenbire hiçbir şey kalmaz geriye
akarsuya karışan susineklerinden, güneşi gören yüzlerden!”*


*: Gılgamış Destanı, çev. Orhan Suda, Yapı Kredi Yayınları

Yelda Ugan S.

17/07/22, Bitez

Kayıp Rıhtım, 13. yıl özel sayısı

https://oykuseckisi.com/.arkadas-yelda-ugan-saltoglu/.

GECE DENİZİ

Aristotales M.Ö. 350 civarında Fantasianın önemini savunmuştu. Gerçek anlamda iyi bir hayat sürebilmek için kurguyu ustaca kullanabilmek, olabilecekleri ya da olması gerekenleri hatta asla olamayacakları hayal etmek gerektiğini. 

Papuçlar Mezopotamya’dan

Yazarın bile isteye bıraktığı aralık kapılardan sizi ağaçların koruyucu ruhları karşılar, bir diğerinde öç tanrıçaları, oradan Düşzamanı’a süzülür, yol cini Azmıç’la, lohusa kadınlara musallat olan Alkarısı’yla tanışırsınız. Sabaha kadar konuşsak bitiremeyeceğimiz kırmızı ayakkabılar, yaygaracı Geçkinler ve kadim Tufan. Yecüc’le Mecüc’ü, Deli Dicle’yi, Kazancı Bedih’i, Servi’ye yol boyunca eşlik eden Fırat’ı, Yusuf amcayı…Uzun lafın kısası, yazar hamuruna kattığı her şeyin tadına bakmanıza izin verir, hiçbir şeyi kendine saklamaz. Arkanıza yaslanın ve ona teslim olun. Uzay gemisine hortumuyla bağlı bir astronot kadar güvende ve özgürsünüz. Dilediğinizce gezin. Halfeti’ye gidin, Nemrut’a çıkın, Ortaköy’de gece yarısı açık bir sofraya davetsiz misafir olun, Mardin’de gece bekçilerinin altında denize girin. 

Mitoloji herkes içindir, ısrarla ve azimle herkese kucak açar. İster Acem olsun ister Yunan, isterse Bektaşi. Etkili metaforlar kurar ve böyle geldiyse böyle gitmemesi üzerine hikayeler anlatır. Gerçek peri masalları açlık hakkındadır der Katherina Rundell. Herşeyden önce güce duyulan açlık ama aynı zamanda aşk, adalet, değişim ve dönüşüme duyulan açlık. Karakterler bazen gerçek anlamda birbirlerini yutar ta ki matruşka bebekler iç içe geçene dek.  

Kütüphaneler dolusu kitaplar vardır; iyi ki de vardır. Kalın, ağır ve ağdalı. Bazen yaşayan diller yetmez, tek bir satırını anlamak için bile ölü dillerin peşine düşersiniz, el yordamıyla ilerler, sırtınızda belli belirsiz bir ürpertiyle yolunuzu bulursunuz. Sosyoloji, tarih, teoloji, siyaset bilimi ve pek tabi ki mitoloji hatta temel bilimler de olmazsa olmazınızdır. Ezoterik bir tarikat üyesi gibi yıllarca sabırla pişersiniz ki sırra erebilesiniz. İçeri değil içerden bakabilesiniz.

Aralarında bazı kitaplar vardır, size sizin yerinize yaktığı mumu cömertçe tutar ve yol gösterir, bir türlü anlamadığınız, birbirine ekleyemediğiniz halkaları kolayca takar. Kahramanı yolculuğa çıkaran tüm masallar, hatta kadim çocuk kitaplarıdır bunlar. Bir simya gizlidir her birinde. Dönüşebilmeleri için çok emek gerekir, çok zaman, biraz büyü, biraz öz, fazlaca sevgi, aldığı kadar sabır, uykusuz geceler. Ve size raflar dolusu kitaplardan damıttıklarını karşılık beklemeden sunarlar. İşte Gece Denizi, bu uyku kadar ince ve zarif kitap da böyle doğdu. Yılların birikimiyle.

Ezelden beri değişerek gelen her güzel şey gibi anlatı da evrildi ve Angela Carter’in dediği gibi “Eski şişelere yeni şarap koymaya varım, hele hele yeni şişelerin basıncı eski şişeleri patlatıyorsa.”

Masallar sanılanın aksine hala her yerde bizimle. Yazar bize onları, kendi mitlerimizi nasıl bulabileceğimizi bize rehberlik ederek büyük bir cesaretle göstermiş. Eski şişelere yeni şarap koymuş ve patlatmış. Onlara sahip çıkalım istemiş, otoritenin tahakkümünden, mahalle baskısından koruyalım, “mış” gibi yapmayalım istemiş. Çirkinlik, kırıcı hırçınlıklar, bencilce ihtiraslar, kabalık, görgüsüzlük, budalalık, iyilik, korkaklık, çaresizlik, tutku öteden beri var. Bize has kusurlu, az kusurlu bilumum duygular. Ama özgürlüğümüzden ödün vermeden kendi kurallarımıza göre oynar, özgün dilimizi yakalarsak işte o zaman kendi geleneğinden bir sanat eseri doğar. Gece Denizi’nin doğduğu gibi. Asla bir şey açıklamak zorunda kalmayan.

Yazar kimi tepeden tırnağa sarsacağı hesabını kurmadan yazmış, çünkü o yeterince hikayesinde sarsılmış ve bunu bize tevazuyla köpük tabaklarda öylesine sunmuş. Allayıp pullamadan, kenar süsleri yapmadan. Adalete, merhamete duyduğu o naif ama güçlü istekle. Tıpkı oyun yanlısı çocuklar, çocuk kahramanlar gibi. Servi de düşe kalka Kharon’un kayığına biner ve direniş ve değişimi sanatla başlatır.

Tam da ihtiyacımız olan neşeyi beklerken sen nelere kadirsin edebiyat. Eline sağlık Şebnem Soral Tamer.

Yelda Ugan S.

26/06/22, Gayrettepe