Öne çıkan

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işi 84 yılından beri, 34 yıldır yapıyormuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diye devam ediyor Nick, “kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?! Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki yetmemiş onu anlatmaya der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Sonra onlar da yapamamışlar, şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara Ali kaptan, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya TurgutReis’e Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu Ali Kaptan.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

 

Halikarnas Mozolesi

 

Diogenes ve Mausollos

Diogenes;

Karialı, neden bu kadar kibirlisin ve hepimizin üstünde onurlandırılmayı bekliyorsun?

Mausollos;

Her şeyden önce kral olmam dolayısıyla. Ben tüm Karia’nın kralıydım ve ayrıca Lydia’nın da bir kısmına hükmettim; bazı adaları da zapt ederek Miletus’a kadar uzandım, böylece İonia’nın çoğunu idarem altına aldım. Bunun yanında savaşta, yakışıklı, uzun boylu ve kudretliydim. Fakat hepsinden önemlisi, Halikarnasus’ta diğer bütün ölülerinkinden yalnız büyüklüğü ile değil ayrıca üstün güzelliğiyle ve en zarif mermerden mükemmel bir şekilde yapılmış insan ve atların olduğu, benzeri bir tapınağın bile zorlukla bulunabileceği muazzam bir anıtın üzerinde yatıyorum. Sence bütün bunlarla övünme hakkım olmadığını mı düşünüyorsun?

Diogenes;

Kral mevkiinde olman ve mezarının ağırlığından dolayı mı diyorsun?

Mausollos;

Elbette ki tabi,

Diogenes;

Fakat benim yakışıklı Mausollos’um, bahsettiğin kudretli güzellik artık burada seninle değil. Güzellik hakkında karar vermek gerekirse, senin kafatasının benimkinden niçin daha güzel olması gerektiğini anlamıyorum. Artık ikisi de çıplak ve kel, her ikimiz de dişlerimizi aynı şekilde gösteriyoruz, gözlerimizi kaybetmişiz ve burunlarımız ufalmış. Belki mezarınız ve o masraflı mermerler, Halikarnassos halkına gösteriş yapmaları ve yabancılara ne denli muhteşem yapıya sahip olduklarını göstermeleri için bir neden olabilir, lakin aziz dostum, seni ezen bütün bu mermerlerle herhangi birimizden çok daha ağır bir yük taşıdığını idda etmediğin takdirde, bunun sana ne yararı olacağını anlamıyorum.

img_9117
Cevat Şakir İngiltere kraliçesine mektup yazarak mozoleyi geri istedi. Kraliçe nezaketle cevap verdi; “onu sizin adınıza biz koruyoruz”

Kireç badanalı evler koyu gölgelerini bıraktıkları caddeye sırtlarını dönmüş, iç avlularında artık sayılı kalan serin sabahların tadını çıkarıyorladı. Onlara tepeden bakan, sonradan görme uzun ince balkonluların zemin katları, anahtarcı, kundura tamircisi, kilimci, terzi, eczane ve hatta vitrininde dans ayakkabıları sergilenen küçük dükkanlara bırakılmış. Bu dükkanlar, sabah güneşini ciğerlerine kadar alır, esnaf da her sabah, kafasından tuttuğu sandalyesini karşı kaldırıma, bizim kadim Bodrum evlerinin şifalı gölgelerine atar, bugün kim daha iyi oturacak provası yapardı. Gümbet kavşağında başlayıp limana kadar inen Turgut Reis caddesini şehir mezarlığını sağımıza alıp yürümeye başladık.

img_9140
Gülsüm teyzenin dokuma tezgahından,

Eskiden arabayla çıkılan uzun yolculuklarda, (ya da kısa,) mezarlıkların yanından geçerken, müziğin sesi kısılırdı, Sanki orda yatanlara, mezar taşlarında adı yazılı olanlara  değil de ölüme duyulan bir saygı gibi yapılırdı bu kısacık hareket. ölümün sana ilişmeyeceğine dair n’olur n’olmaz diye alınan, tek kullanımlık güvenilmez bir geçiş izni. Bir kereyle de bitmez, yüz metre sonra pusuya yatmış, tek kişilik bir mezarlıkla karşılaşınca da ritüel tekrar edilir ve her seferinde aynı refleksle el, radyonun düğmesini kıvırırdı. Çocuksu bir naiflikle inanırsın; ne kadar sessiz, o kadar güvenli.

Tuhaf, geçmeyen bir iç sıkıntısı bırakan mezarlıklar; kuru, yalnız, sessiz, üzgün ve terk edilmiş. En iyisi bir an önce unutmaktır. Basıp gitmek.

Kasaba büyüdükçe mezarlıklar da büyür, şehir içinde kalır.  Hatta tam ortasında. Bu sefer kalabalık, fakat hala kasvetlidirler. Şehitlik değilse ya da bir anıt mezar, taşlar arasından boy vermiş otlar vaktinden önce sararır, çiçekler solar ve gelen giden azalır. Mezarlıklar “her canlı ölümü tadacaktır” yazılı tabelalarla giriş kapısına reklam da alsa, köşe başında saf tutmuş bir dilenci durdurup “yok öyle geçip gitmek” der gibi uzattığı eliyle, hayatın fani olduğunu da mırıldansa, ölümden de, kodladıklarından da hiç haz etmeyiz.

Tarih ölüme çare arayan, ölümsüz olmak isteyen insanların hikayeleriyle dolu, ya da ölüm denen sırrı çözmek isteyen. Bunlardan en sevdiğim Uruk kralı Gılgamış’ın hikayesidir. Sevgili arkadaşı, can yoldaşı Enkidu ölünce, onun gömülmesini ya da yakılmasını (Sümerlerde bu işler nasıl yapılıyordu bilmiyorum) istemez, başucunda nöbet tutar. Bir kaç gün sonra ölü Enkidu‘nun burnunda bir kurtçuk çıkar ve Gılgamış gördüğü şeyin onun da başına gelmemesi için ölümsüzlüğü aramak üzere yollara düşer.

Antik dünyanın 7 harikasından biri olan anıt mezarı, Halikarnas Mozolesini ziyarete giderken, ölüm aklımdan bile geçmedi. Belki “harika” bir yere gittiğimizi düşündüğüm içindir. Burda, bu mavi kireç taşıyla yapılmış duvarlar arasındaki koca çukurda, 24 yıl boyunca Karya Satraplığı yapan Mausollos iktidarının büyüklüğünün ölümünden sonra da devamını sağlamak için M.Ö. 355’te kendine bir anıt mezar yaptırmaya karar vermiş. Görünürde Mozole filan yok, bir kaç taş parçası ya da mermer. Onlar da Mozole’ye ait mi, değil mi onu da bilmiyoruz. Bu anıt mezara ne olmuş da bugün yerinde yeller esiyor ve biz neden bu boş çukuru görmeye geliyoruz? Bu soruların cevabına da, anıtın akıbetine de geçmeden önce ölümle ilgili iki şey daha söylemek istiyorum. Bana kalırsa Satrap, Korktuğu ölümle bir anlaşma yaptı. Anıtı görenler hayran kalacak, baktıkça ölümü değil Pers valisi Mousollos’u hatırlayacak ve ona saygı duyacaklardı. Radyolarının sesini kısmak akıllarına bile gelmeyecek, ölüm de rahat rahat çalışacaktı.

images-1
Tahminen 55 m. olan Mozole kalsaymış, Bodrum’dan böyle görünecekmiş, temsili fotoğraf internetten

Turgut Reis caddesi Antik tiyatronun iki paralel altında, 93 numaralı müze kapısının geniş ağzı bir çamaşırhaneye bakıyor.  Mozolenin inşaasına Karya Satrabı Maussollos’un  M.Ö. 353 te ölümünden sonra karısı Artemisia devam etmiş, M.Ö 351 de onun da ölümünden sonra yapı dönemin ünlü heykeltraşlarının gayretleri ile tamamlanabilmiş. Anıt yaklaşık 1600 yıldan fazla ayakta kalmış.

Dahası var; Mausoleum o kadar ünlü olmuş ki, kendinden sonra gelen büyük, küçük tüm anıt mezarlar “mozole” olarak anılmaya başlamış.

Müzeye sonradan eklenmiş galerilerde mozole hakkında detaylı çizimler ve Türkçe-İngilizce açıklamalar var; Antik kent merkezinde büyük bir terasla çevrili anıt mezar yaklaşık 50 metre yüksekliğinde. Yüksek bir podyum, sütunlu bir galeri, basamaklı piramidal çatı ve dört atlı araba üzerinde satrap Maussollos’la karısı ve aynı zamanda kız kardeşi olan Artemisia’nın heykeli olmak üzere 4 ana bölüme sahip.  (O zamanlar hükümdar ailelerinde, Mısır, Yunanistan ve Pers gibi, aile içi evlilikler görülürmüş) Mermer süsleme, kabartma ve heykellerle donatılmış anıtta, resmi törenler, kurban ve av sahneleri gibi Maussollos’un yaşamından kesitler ve çeşitli mitolojik sahneler de tasvir edilmiş.

images
Dört at tarafından çekilen, anıtın üstüne yerleştirilmiş arabadakiler Mausollos’un ve Artemis’in heykelleri, (fotoğraf Miniatürk’ten)

Fresklerde ölünün onuruna yapılan at yarışları, hatiplik yarışmaları ve atletizm konuları işlenmiş. Hatiplikten kast edilen, Ezberden okunan mitolojik rivayetlerin aktarıldığı uzun şiirler, sözün eyleme üstün geldiği kahramanlık hikayeleri ya da zafer ve mutluluk dolu destanlar olmalı.

Mausollos Mylasa(Milas) da doğmuş olmasına rağmen sarayını Halikarnassos’a yaptırmış.

Çarşı (forum) meydanı liman boyunca şehrin en alçak seviyesinde kurulmuş, bu kavisin orta yüksekliğinde üzerinde çok geniş bir caddenin inşa edildiği ve bu caddenin ortasında yükselen Mausolleion o denli üstün bir işçilikle inşa edilmiş ki, yedi harikadan biri olmasının sebebi de bu ince işçiliğindenmiş. Kavis doruğun ortalarına içinde Maussollos’a Karialılar tarafından hediye edilen mermerden elleri ve ayakları zarif bir işçilikle işlenmiş dev bir heykelin bulunduğu Ares (Mars) tapınağı yer alıyor. Bu heykelin bazı kişilere göre Leochares diğerlerine göre ise Timotheos tarafından yapıldığı ileri sürülüyormuş. British Museum’a sormak lazım, onlar bilir.

Biz olmayan antik harikayı geziyormuş gibi anlatmaya devam edelim. Nerde kalmıştık?Sağ kanadın tepesinde ve Salmakis çeşmesine oldukça yakın bir yerde Afrodit (Venüs) ve Hermes(Merkür) tapınağı bulunuyor. 

Maussolos’un ölümünden sonra başa geçen karısı Artemisia’nın tüm Karia kentlerine hükmetmesine bir kadın olması nedeniyle karşı çıkan Rodoslular krallığı ele geçirmek için bir donanma hazırlarlar.

Ama Artemisia, kadın başıyla topladığı kürekçi ve savaşçılarla teçhizatlandırdığı donanmayı limanında gizleyerek şehrin diğer vatandaşlarını savunma için surlara gönderir.

images-3
Mousollos ve Artemisia’nın heykelleri, fotoğraf British Museum’da çekilmiş, (internetten)

Rodoslular gemilerini terk ederek surlardan içeri girerler. Artemisia denize açılan yapay bir çıkış yoluyla aniden donanmasını küçük limandan büyük limana geçirir. Askerlerine çıkartma yaptırarak terk edilmiş Rodos donanmasını alır ve açık denize çeker.

Kraliçe, kendi asker ile kürekçilerini Rodosluların gemilerine bindirerek Rodos’a yelken açar.

Rodoslular defne buketleriyle bezenmiş gemilerinin döndüğünü görünce kendi vatandaşlarının zaferi kazandığını sanarak düşmanı içeri alır. Böylece Artemisia Rodos’u alarak zaferini simgeleyen bir de anıt diktirir. Bu anıt tabi ki, kraliçenin iki bronz heykelinden oluşur.

Kraliçe ile vedalaşıp, bir gün kızkardeşi Ada için geri dönmek üzere 2247 yıl sonrasına, 16.yy’a gelelim. Sultan Süleyman’ın Rodos’a hücum hazırlığı yaptığı yıllara. St. Peter kalesinin (Bodrum Kalesi) önemini ve Türkler’in ilk hücumdan burayı alabileceklerini bilen haçlılar birliği kalenin tamiri ve saldıracak düşmana karşı gerekli önlemlerin alınması için Hospitaller şövalyelerini Halikarnas’a gönderir. Bunlar arasında Lyon’lu bir şövalye olan komutan de la Tourette de bulunur. Daha sonra Rodos’un alınması sırasında görevli olan bu şahıs Fransa’ya gelir ve anlatır.

img_9110
Mozole üzerine bir kitap olan Satyros ve Pytheos “iyi talih en yüksek mükafatı bahşetmiştir” diye başlar.

Şövalyeler Mesy’e (Bodrum) gelir gelmez kaleyi takviye işlemlerine başladılar ve kireç yapmak için gerekli taşları aramaya koyuldular. Bu iş için de en uygun malzeme liman yakınındaki ve evvelce muhteşem bir şehir olan Halikarnassos’un bulunduğu bir tarlanın ortasında taraçalar oluşturan beyaz mermer basamaklardan temin edildi. Böylece bütün bu mermer basamakları söküp attıktan sonra, kaliteli buldukları bu malzemeden daha fazla elde edebilmek ümidiyle toprak seviyesi üzerinde kalmış az miktardaki taş duvarları da yıkarak daha derinlere indiler.

Dört beş gün içinde büyük bir alanı yıkarak açtıktan sonra bir akşam üzeri mahzen girişini andıran bir açıklık buldular. Bir mum ile bu açıklıktan içeri girdiklerinde etrafı kaide, başlık, arşitrav, friz ve yarı kabartmalı kornişlerden oluşan mermer kolonlarla süslenmiş, geniş ve kare şeklindeki bir odaya girdiler.

Daha sonra bu odanın yanı sıra ikinci bir odaya geçen çok alçak bir kapı çıktı karşılarına. Burada içindeki çatı şeklindeki kapağıyla birlikte harika bir parlaklıktaki çok güzel beyaz bir mermerden yapılmış bir lahitin bulunduğu mezar odasıyla karşılaştılar. Fakat ricat borusunun çalınması üzerine mezarı açmaya fırsat bulamadan ayrılmak zorunda kaldılar.

img_9135
Mozole kadar müzede ilgi odağı olan Bella Sombra (güzel gölge) ağacı, Cevat Şakir Brezilya kökenli bu ağacın tohumlarını Paris’ten, bir zarfın arasında getirtmiş. Sekiz tohumun ancak altısını kurtarabilmiş gümrükten,

Ertesi gün döndüklerinde mezarın açılmış ve etrafındaki toprağın üzerine altın kumaş parçacıklarının ve aynı metalden yapılmış parıltıların saçılmış olduğunu gördüler. Büyük bir olasılıkla kıyılarda kol gezen korsanlar buluntudan haberdar olmuş ve gece gelerek mezarın kapağını kaldırmışlardı. Kendilerinin burada büyük bir hazine buldukları sanılmaktaydı.

img_9111
Bu rölyef ne anlatıyor, saçlarından tuttuğu kadına tekme savuran bu kalkanlı, çıplak asker de kim?

Böylece dünyanın 7 harikasından biri sayılan bu muhteşem mezar barbarların gazabına uğrayana dek iki bin küsür sene ayakta kalabilmiş fakat Rodos şövalyeleri tarafından bulunarak St Peter kalesinin onarımı için kullanılmış. Sonrası malum, Sultan Süleyman Rodos’u almış, Orta Çağ sanat ve edebiyatına ilham veren, Kutsal Kase ve Kral Arthur hikayelerinin kahramanları şövalyeler de evlerine dönmüşler.

Gelelim bu anıt mezar nerde? Bu tonlarca ağırlığındaki heykeller kuş olup uçmadı ya!

Maussolleion’un olduğu yerdeki kazı çalışmaları ilk defa 1857 yılında devrin sultanı 2. Abdülmecit’ten izin alan İngiliz arkeolog Charles Newton tarafından başlatılmış. Newton tarafından bulunan çok değerli ve önemli eserler şimdi British Museum’da sergileniyor. Şaşırdık mı? Hayır!

images-2
British Museum’dan

Anıt mezardan kalanları koruyan, en azından adres gösteren müze Carlsberg vakfının (şimdilerde Akdeniz Ülkeleri Akademisi olarak anılıyor) desteği ile Prf. Dr. Kristian Jeppesen’in başkanlığında 1966-1977 yılları arasında yapılan çalışmalarda oluşturulmuş, burda sergilenen eserlerin büyük çoğunluğu Danimarkalı arkeologlar heyetinin araştırmaları sonucu düzenlenmiş. Mausolleion açık hava müzesi Türk ve Danimarka hükümetlerinin işbirliği sonucunda planlanmış ve yapılmış.

7 Harikadan biri olduğunu, Mausolleion ve onu yapan ünlü sanatçılar hakkında çok önemli bilgileri bize nakleden Latin yazarları Plinius ve Vitrivius’den öğreniyoruz. 16yy başlarında anıt tamamen ortadan kaybolduktan sonra bu kaynaklar yapının orijinal görünümünün ne olduğu hakkında bize fikir verebilen tek yaşayan kanıtlar haline gelmişler.

Yazının başında, dünyanın bütün nimetlerinden, hatta günlük hayatta kullanılan en temel şeylerden bile uzak durarak kendini özgürleştiren Kinik Diogenes ile Mausollos arasında geçen, kurgu dialoğa dönecek olursak; bugün hala aynı soruları soruyor, aynı cevapları arıyoruz. Nasıl daha mutlu ve anlamlı yaşayabilir(dik)iz? Görünenin ötesinde anıtın Mausollos’a ne yararı olacağını öğrenme şansımız yok. Belki ancak, Diogenes’in son sorusuna verdiği cevabı tahmin edebiliriz. Ben bilgi diyorum.

Antik dünyanın yedi harikasına topluca bir bakış attıktan sonra, Myndos Kapısına, Karya prensesi Ada ve Makedonya İmparatoru Büyük İskender ile kesişen hayatına bi bakmaya gidiyoruz.

img_9290
Şehir mezarlığından sola dönüce Büyük İskender caddesi, bakalım Myndos Kapısını bize kim açacak?

 

Dünyanın 7 harikası

1– Bir Amazon tarafından kurulan Efes’teki Artemis tapınağı

2– Karia’daki Mausolleion

3– Rodos’taki Colossus heykeli

4– Pheidas’ın Olympia’daki Zeus heykeli

5– Memnu’nun Ecbatan’da yaptığı kraliyet sarayı

6– Babil’de Semiramis tarafından yaptırılan duvar.

7– Mısır piramitleri

 

Yelda Ugan S.

17/06/2020, corona günlüklerinden

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pazar

Corona Günlüklerinden,

IMG_2743

 

“Teyze senin ne işin var pazarda? Biz yaparız senin alışverişini” Yaşlı kadın beline koyduğu elinden güç alarak doğruldu “Sen nerden bileceksiniz benim ne alacağımı” diyerek polis memuruna bir güzel çıkıştı. “Ama senin evden çıkman yasak, kaç yaşındasın sen?”  diye sesine eklediği bir tık daha sabırlı bir yumuşaklıkla sordu polis. Yaşlı kadın başını kereviz tezgahından kaldırmadan “67 yaşındayım” dedi.

“Rakamların yerini değiştirmiş olmayasın hanım teyze” diye pazarcılar kendi aralarında fısıldayıp gülüştüler. Yok be ya!” dedi her cuma adaya gelen Keşan’lı İbrahim, yirmi yıldır ceviz alır benden, teyze sekseninden aşağı çıkarsa ben bu işi bırakırım. Yine gülüşüp hep beraber çaylarını karıştırıp höpürdeterek içtiler.

Polisler teyzeyi ikna edemedi, bari çabuk olsun diye torbalar ellerinde hepi topu on tezgahlık pazarı yaşlı kadınla en az üç kere tavaf ettiler. Teyze daha da ağırdan aldı. “ellediğini alacaksın” diyen faytoncu Celal’e aldırmadan her bir elmayı tek tek elledi, maskesini çenesine indirip maydonozları, fesleğenleri koklayıp tazeliklerini test etti, çileklerin tadına bakarken lateks eldivenlerinde kırmızı lekeler kaldı. Allahtan evi yakındı teyzenin, hemen yokuş başındaydı. Evine kadar eşlik eden polis vedalaşırken sıkı sıkı tembih etti tekrar “bak bir daha evden çıkmak yok, bizi arayacaksın oldu mu?” Bu sefer ses tonu daha az yumuşak ve kararlıydı.

Polisler bunu bugün defalarca yaptılar, sürek avına çıkmış gibi etrafta ne kadar yaşlı kadın ve erkek varsa toplayıp evlerine kadar eşlik ettiler. En zoru da adanın dik yamaçlı kuzeyine, istanbul’a bakan tarafına gidip gelmek, orda oturan yaşlı ada sakinleriyle uğraşmak oldu.

Yolda belki on kere duruyor, eteklerine konan uğur böcekleriyle konuşuyor, bahara metiyeler düzüp bir salkım mimoza koparmamız için ateşkes ilan ediyorlardı. Pazarda direnen teyzeler uzlaşmacı bir tavırla arayı düzeltme yolları ararken solukları kesiliyor, uzun molalar veriyorduk. 

Bir sonraki cuma daha sıkı önlemler aldık, hafta boyunca camiden anonslar yapıldı, durum vahimdi, evlerinden çıkmayacaklardı. Arayacaklar, ne gerekiyorsa biz yapacaktık. Karakolun önüne sandalyemi attım, teyakkuz halinde bekliyorum. Açık pencereden telefonun kulak tırmalayan tiz sesini duyduğumda gün öğlen olmuştu. Oturmaktan uyuşmuş bacaklarımın üzerinde şubeye kadar zorlanarak yürüdüm. Denizden gelen rüzgar fırsatı ganimet bilmiş, her yerim tutulmuştu, altına oturduğum yaseminlere de güneş vurmuş mis gibi kokuyorlar, içim geçmiş. Ensemi ovalayarak açtım telefonu.  

Kilisenin arkasındaki beyaz, bakımsızlıktan çatısındaki dantel oymaların yer yer dökülen ahşap konaktan aranıyorduk. Titrek sesinden hemen tanıdım, emekli ağır ceza avukatı Mümtaz bey karısı Muteber hanımı ihbar etmek için aramış. Sadece karısı olsa, doktorun zevcesi Feride hanım ve Madam Eleni, hani Kapalıçarşıdaki kuyumcu, kuvvetli bir öksürük krizine tutulup konuşmanın sonunu toparlayamadı adamcağız, beraber gitmişler pazara. Telaşla dışarı çıkıp, devriyedeki arkadaşları aradım. Bu işte bir bit yeniği olduğunu anlamalıydım, bunca saat..

Devriye gezen arkadaşlarla olay yerinde buluştuk. Sanırsın adalı kadınların kabul günü, sohbet muhabbet gırla gidiyor. Sosyal mesafe filan hak getire, herkes çantasından envai çeşit poaça, ıspanaklı, pırasalı börek, (yaban mersinli olanına bayılırım) kurabiye çıkarıp birbirine ikram ediyor. Pişirirken hijyene çok dikkat etmişler. Gönül rahatlığıyla yiyebilirmişiz. Evi her gün kloraklı sularla siliyorlarmış, yakında coronadan değil, çamaşır suyundan zehirleneceklermiş. Allah gecinden versinmiş. “Haydi hanımlar toparlanın” dedim en sert polis sesimle “gidiyoruz.”

Yelda Ugan S.

09/06/20, yine evden

Maskem mi? Çantamda!

1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri 

 

img_8674
Bitez yalısı

Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre  nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.

img_8841
Anastasiopolis

Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada Kissebükü Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.

Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek  için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.

Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.

img_8786
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?

Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki  Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”

Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.

Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”

img_8781
Devedikeni

Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.

Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.

fd5d09b7-c445-44e8-97fc-b9ef847f2106
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron

Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.

“hanımefendi maskeniz?”

uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.

Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”

27/05/2020, evden

Yelda Ugan S.

 

 

İncili bilezik

 

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

 

4c1ba11e-96b7-43ce-b0e4-d9b4a410ff23

Kadın istemeyerek de olsa gruptan ayrıldığına memnun oldu. Kimseye “a evet çok güzelmiş!” Demek, gülümsemek zorunda kalmayacaktı artık. Dünyanın dönmek için onun yürümesine, kendisiyle alakadar olmasına ihtiyacı vardı.

Aklı abbaralardaydı, kemerli geçitlerle birbirlerine bağlanan arka sokaklarda. Üst tarafında en çok kuyumcuların, aşağıda açık otoparkdan sonra da baharatçıların başladığı kalabalık caddede yürüdü ancak. Daracık dükkanlarında sergiledikleri takılarla tezat, güneşten rengi atmış plastik grisi cam raflara bakarak oyalandı.

Dünyada takamaz, insan içine çıkamazdı onlarla ama buralarda kadınların kulaklarına çengelle taktıkları, oyalı tülbentlerinin arasından sarkan, nerdeyse rengarenk işlemeli kadife fistanlı omuzlarına kadar inen, yakut taşlı, Mezopotamya figürlü altın küpelerine bayılırdı. Aniden durdu.

Vitrinde gördüğü şeye inanamadı. Çocuk dişini andıran, tek sıra sedefli inciden bir bilezik. Dünya bankasının verdiği krediyle büyük bir köyden daha büyük olan siteden, 100. Yıl sitesinden evlerini alırken annesi bütün altınlarını babasının avucuna tek tek bırakmıştı. “Satarken para da etmezdi, incili kalsaydı bari” diye bir kaç kez hayıflandı anne ama yeni prefabrik evinin orasını burasını düzeltmeye daldı, unuttu bileziği, bir daha da lafını bile etmedi.

Kapının önünde çay içen kuyumcu da, son yudumunu aldığı bardağı, ortası sararmış melamin tabağa koydu ve imamesi gümüşten tespihini çevirerek kadının arkasından içeri girdi. Annesininin tombul bileğine akraba düğünlerinde taktığı incili bileziğin biraz daha incesiyle çıktı kuyumcudan kadın.

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

Annesinin uzattığı bileğine inciliyi takacak ve “yeni yaşın kutlu olsun” diyecekti. Hiç hesapta olmayan bu alışveriş kadını heyecanlandırdı. Caddeyi üç kere daha boydan boya yürüdü ama sokağı bulamadı, otelin adını bile hatırlamıyordu. 400 yıllık tarihi bir konak demişti rehber, yıldızların altında, Harran ovasına nazır bir akşam yemeği vaadetmişti. 

5 Mayıs 2020, Bodrum

Yelda Ugan S. 

Kitaptan Külahlar

 

Aşınmış toprak çukurdan, anneme “neden oraya giremem?” diye sorduğumda, nadiren espiri yapan annem gülerek “orası dünyanın sonu da ondan” diye cevap verdiği bahçeye kolaylıkla girdim.

IMG_0224

 

Evimizin karşısında olduğu gibi arkasında da sahiplerinin kim olduğunu hiç bir zaman öğrenemediğim büyük narenciye bahçeleri vardı. Nisan ayı gelince ağaçlar çiçek açar, etrafa ılık bir koku yayılır, içimiz genişlerdi. Şimdi sadece biz ve onlar kaldık, sahipleri gibi bahçeleri bekleyenleri de, ancak terastan görebildiğim büyük taş evlere bakıcılık yapan aileleri de tanımıyorduk.

Yazın uzun öğle sonlarında gökyüzüne doğru uzanan kavak dallarının sesini dinlerdim. Rüzgarın dokunduğu yapraklar belli belirsiz  hışırdamaya başladıysa dışarı çıkma vakti geldi demekti. Ağaçların altına oturur oturmaz annem de arkamdan elinde bakır bir tepsiyle gelir, beyaz patiska bezinden diktiği torbalara kışlık erzaklarımızı koymadan önce, onları kelebek ölülerinden ya da minik taşlardan ayıklamam için elime tutuştururdu. Onun beni oyalama yöntemiydi bu, birlikte oyun oynayabileceğimiz bir tek çocuk bile yoktu etrafta. 

Ağustos böcekleri de susunca sessizlik sinirime dokunur, en ufak bir hışırtıda dahi yerimden sıçrardım. Sırtımı ağaca dayar, karnıma çektiğim dizlerimin üstüne tepsiyi yerleştirir mercimeği ötekilerden ayırmaya başlardım ya da pirinci. Meraklı karıncalar ayaklarıma ordan da dizime kadar çıkarlardı, dizimden sonrasına izin vermez elimin tersiyle hadlerini bildirirdim onlara. 

O gün kavakların şaşmaz çağrısıyla verandadan avluya giden merdiven basamaklarını atlaya zıplaya indim. Beton zemin hala sıcaktı ve çıplak ayaklarımı sobaya tutmuşum gibi yaktı. Ağaçların altına her zamanki yerime oturdum. Kitabımın en heyecanlı yerindeydim, son beş altı sayfam kalmıştı, bitmeden hiç bir şey ayıklayamazdım.

Kuru, ince bir dalın çıtırtısı gibi bir ses duydum. Annem mutfak masasının üstünde hamur yoğuruyordu, yumurta yetmeyince kardeşimi evin arka tarafındaki kümese göndermiş, etrafta kimsecikler yoktu. Korkuyla irkildim. İzleniyormuşum gibi geldi bana, oturduğum yerden etrafıma bakındım. 

Uçurumların dibinde parlayan bir deniz gibi ışıl ışıl iki kara göz bana bakıyordu. Ben hiç deniz görmemiştim ama elimdeki kitapta Akdeniz için böyle diyordu. Çatlamış kuru toprak çayın suları daha bahçelere varmadan onu içine çekti, su inceldi, kavakların gürbüz yaprakları birbiri aralarında fısıldaştılar. O günden sonra sektirmedi, her gün aynı saatte geldi.    

Ateşe yaklaşan yabani bir hayvan gibi, ürkek adımlarla yavaşça sokulur, sınırı ihlal etmeden, bir adımlık küçük ırmağın öbür tarafından bize bakardı. İlk zamanlar ödüm kopardı onu öyle aniden karşımda görüverince, kızar, bana doğru yaklaşan hastalıklı bir sokak köpeğini kovar gibi evine gitmesini söylerdim. Sümüklerinin bir kısmı burnunun ucunda bir kısmı da lime lime olmuş kazağının yeniyle silinmekten yanaklarında kururdu. 4-5 yaşlarında cılız incecik bir oğlandı. Üç numaraya verilmiş saçlarıyla, yara bere içindeki bacaklarıyla öylece dikilirdi tepemde. Ta ki babası telaşsız, hatta şefkatli bir sesle, kelimeleri yutmadan, şivesiz, düzgün bir Türkçe’yle adını söyleyene kadar. Bu sokakta  çocuklar hava kararınca eve gelmeleri, ya da yemek yemeleri için boğazları yırtılana kadar, gergin ve sinirli bir sesle anneler eve çağırırdı. Ya da onları taklit eden ablalar, ağabeyler. Bir üst merci olarak babaların çocuklarıyla ilgilenmeleri alışık olmadığımız bir şeydi. Onlar ancak gerektiğinde devreye girerlerdi. Baba yüz göz olmazdı çocuklarıyla, onların gölgesi ağırdı ve evin tartışmasız reisiydiler. 

Zamanla oğlanın ziyaretlerine alıştık. Biraz gecikse merak eder geldiğinde cevabını alamadığımız sorular sorardık. Pek konuşmazdı, hatta hiç konuşmazdı. Annemin yaptığı poaçalardan hatta babamın ay başında getirdiği içi marşmelov kaplı, bitmesin diye üstündeki ince çikolatasını yalayarak yediğimiz bisküvilerden ona da veriyorduk. 

Yaz sonuydu, artık kavak ağaçları daha erken ve daha uzun sallanıyordu rüzgarda. O yine aynı yerde, aynı saatte, sadık bir köpek yavrusu gibi dikildi karşıma, elinde bir şey vardı, sıkı sıkı kucağına bastırdığı paketi ayaklarının dibine, ısırgan otlarının arasına bıraktı ve arka bahçeye doğru koşarak gitti. Küçük adımlarla yavaş yavaş gazete kağıdına sarılı pakete doğru yaklaştım, otlar ayaklarımı kaşındırıyordu, etrafıma bakındım, uzun bir sopa aradım ama bulamadım, avluda oyun oynayan kardeşime mutfaktan oklavayı getirmesini söyledim, omuzlarını silkti, önce zorla sonra rüşvetle kandırdım onu. Sararmış, kenarları kıvrılmış, eski bir kitaptı bu; pembe renkli karton kapakta, Küçük Kadınlar Louisa May Alcott yazıyordu

Ertesi gün daha kavaklar çağırmadan kitap okuma bahanesiyle dışarı çıktım, arka bahçemizi kümesten ayıran çitlere doğru yürüyerek yerden iri bir taş aldım ve duvar dibine özenle koyduğum yeni kitabımın üzerine taşı bir kağıt ağırlığı gibi yerleştirdim. Yasağı mahallenin yeni yetme oğlanları ve onlardan güç alan kızlarıyla beraber çete halinde dolaşırken delerdik ama şimdi kimsecikler yoktu ve onların ovaya tekrar göç etmelerini bekleyemezdim. 

Aşınmış toprak çukurdan, anneme “neden oraya giremem?” diye sorduğumda, nadiren espiri yapan annem gülerek “orası dünyanın sonu da ondan” diye cevap verdiği bahçeye kolaylıkla girdim. Yarı beline kadar beyaz kireçle aşılanmış ağaçların arasından, onları sulayan küçük derelerin üstünden atlayarak koştum. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Özgürlükten ve arzudan oluşan bir gezginin mutluluğuna bürünmüştüm ki önümden sürünerek hızla bir şey geçti. Boğuk bir çığlık attım, küçük kara bir yılandı. Ter içinde kalmıştım, evet, kesinlikle bir yılandı. Kurbağa olsa sıçrardı. Kertenkele olsa, ne bileyim, bilirdim işte. Bahçenin sonunun gelmeyeceğini düşünüyordum ki aniden bitti. Sararmış otların üstünde oturup biraz soluklandım. Sürülmüş tarlanın ortasında, sağında ve solunda küçük harap klübeler olan iki katlı taş evden belli belirsiz gelen çocuk ağlamalarını, sert, buyurgan bir erkek sesi bastırıyordu. Korkum merakıma yenik düştü, daha iyi duyabilmek için oturduğum yerden iyice öne doğru eğildim. Sesler yakın, ev çok uzaktı.

Üzerinde tepeleme kuruyemiş bulunan dört tekerlekli ahşap arabasını bayır aşağı sürmeden önce adam başını omuzunun üstünden çevirerek içerdeki çocuklara son bir kez baktı, geldiğinde ya kitap bulunmuş olacaktı, ya da çocukları külah yapacaktı. Gerçekten böyle mi söylemişti yoksa bana mı öyle gelmişti? Arkadakilerin çıtı çıkmadı.

Adam sesine iliştirdiği tüm sevecenliğiyle kelimelerin sonunu uzatarak “leblebi, çekirdek…eğlencelik bunlar” Diye nameli bir tüccar ağzıyla sesini açarken ben de evin yolunu tuttum.  

Eylül ayının ilk günleri evler bir bir dolmaya başladı. Biraz daha uzamış, gürbüz yanaklarından kan damlayan akranlarımızla kavuşur kavuşmaz geçip gitmek bilmeyen yazı ve bize onu hatırlatan her şeyi unuttuk. Sonbahar güneşinin altında sokak tekrar çocuk sesleriyle doldu. Akşama kadar dışarda oyunlar oynuyor, eve girmek istemiyorduk. Bir kaç kere uzaktan kara gözlü oğlanı gördüm ama o kadar meşguldüm ki, yapacak o kadar çok şeyim vardı ki, hiç oralı olmadım.

Aradan yıllar geçti ama bugün hala çok sevdiğim küçük Kadınlara Jo, Meg, Amy ve Beth‘e nerde rastlasam o küçük oğlanı hatırlar ona sessizce teşekkür ederim.

23 Nisan 2020, Bodrum

Yelda Ugan S.

Sevilla, ya da nam-diğer İşbiliye

 

Zeus’un ölümlü bir kadından olan oğlu Herakles (Roma mitolojisinde Herkül) Atlas okyanusu tarafından Avrupa Kıtasıyla Afrika Kıtasının kıstakla yani ince bir kara parçasıyla  birbirlerine bağlı oldukları yere, şimdiki Cebelitarık’ın önüne gelir. İki eliyle kıstası tutar ve o dillere destan gücüyle Atlas okyanusuyla, bir göl gibi kapalı bir deniz olan Akdeniz’i birleştirir. Ondan sonra buraya, İber yarımadası tarafına, üstünde “Burdan öteye yok…” yazılı bir tapınak yaptırır. Mitolojiye göre Atlas okyanusu tanrıların mekanının başladığı yerdir. Dolayısıyla insan oğlu oraya gidemez. Bilinen dünyanın sonudur.  

Görüntü 8.04.2020 13.27 2
Santa Cruz Vadilkebir nehri tarafından Murillo bahçeleriyle başlar.

27 Ocak Pazar, Endülüs gezimizin son durağı Sevilla‘dayız. Kısa bir süre sonra evimizin önüne bile çıkmanın derin bir mevzu olacağı karantina günlerinden bir haber, olağan bir şey yapıyormuş gibi Sevilla’yı sokak sokak geziyoruz. Tren Cordoba istasyonunda duracak ve burası kaldı diye hayıflanacağız. Yanımda oturan Amerika’lı kadın küçük oğluna kendi dilinde İspanya’yı sevdin mi diye soracak. Uzak diyarlardan Çin’den gelen salgın haberleri en fazla bir kaç dakika ilgimizi çekecek, virüsün bir gün buralara kadar geleceğini, ellerindeki haritalarla kendi etraflarında dönen bu çeşit çeşit insanları evlerine kapatacağını rüyamızda görsek  hayra yoracağız.

Sevilla, çizgili defterime notlar aldığım, henüz yazılmamış son şehir.

Görüntü 9.04.2020 12.36
Benim adım Manolya, Güney Amerika’dan gelen bir göçmenim.

Cadiz’den aşina olduğumuz asırlık manolya ağaçlarının, palmiyelerin, begonvillerin arasından ressamın adını aldığı Murillo bahçelerini, kestirme bir yolu kullanır gibi geçip Santa Cruz’a, eski Yahudi Mahallesine giriyoruz. Globalleşen dünyanın epeydir kaymağını yediği sivil mimarinin otele dönüşen geleneksel evleri burda da nasibini almış. Evlerin Seramik döşeli davetkar iç avluları tanıdık bir şeyler söylüyor. Ortada küçük bir şadırvan, etrafında portakal ağaçları, toprak saksılarda tevekkül sahibi kalanşolar. Çek çekli bavullar, çocuk busetleri, ağır sırt çantalarının tek sıra seyreden trafiği taş döşeli daracık sokakta durmamıza izin vermiyor. Ancak bir kaç saniye ferforje kapının ajurları arasından, sonradan bakmak üzere bir, şanslıysak bir kaç fotoğraf çekebiliyoruz. Şadırvanın sesini dinlemeye vakit yok.

Görüntü 9.04.2020 12.43
Katedralin küçük, mütevazi şapelleri, çıkış kapısına açılan portakal bahçesi biraz abarttık der gibi özür diliyor.

Görülecekler listemize katedral ziyaretiyle başladık. İyi ki de öyle yapmışız. Sevilla Katedrali, ya da Catedral de Santa Maria de la Sede karanlık ve kasvetli, olabildiğince  gotik. Camiden kiliseye dönüşürken sanki bir çeşit rekabete girilmiş. Daha yüksek, daha geniş, daha zengin. İnsanın böyle bir şeyi hayal etmesi için bile deli olması lazım; onca zahmet, onca zaman, onca servet! Duvarlarda resmedilen herkes çok mutsuz, özellikle İsa ve Meryem ana’ya uzun süre bakamıyorsunuz. Saf altından yapılmış altor pano, varaklar, kabartma heykeller, vitraj süslemeli yüksek pencereler. Yere göğe sığdırılamayan, her şehirde onun anısına yapılmış gösterişli eserlerle anılan Kristof Kolomb‘un mozolesi de burada. Rivayete göre kaşif Kolomb, onu üç kere uzak diyarlara keşfe gönderen kraliçeye kızmış da (artık aralarında ne geçtiyse?) “Beni sakın İspanya topraklarına gömmesinler” diye vasiyet etmiş. Bu nedenle mozole sembolik olarak dört kralın omuzları üstünde duran tabutla simgelenmiş. Gerçekten vasiyete sadık kalmak için mi böyle bir formata başvurulmuş bilinmez ama Kraliçe Isabel’in kulağına eğilip “Burdan öteye yol olabilir!…” deme cesareti gösteren Kolomb’a bu kadar kapris de mazur görülmeli. Giralda‘dan indiğimizde tevazu dolu küçük şapellerin birinde soluklandık. Her şey içerde kaldı ve çıkış kapısına açılan portakal bahçesi Katedralin aldığı kadarını geri verdi.

Görüntü 9.04.2020 12.29
Alcazar bahçeleri

Ününe Game of Thrones dizisinin bir kaç sahnesiyle ün katan Alcazar sarayına görece kolaylıkla girdik. Uzun bilet kuyruğu inanılmaz bir hızla ilerledi. Kuyrukta 72 millet birlikte bekliyoruz. Olağan bir şekilde, aramızda sosyal mesafe olmaksızın birbirimize dostane gülücükler gönderiyoruz. O zamanlar tahammül eşiğimiz çok düşük olsa da, ılık havada, Ayasofya kızılına boyanmış aslanlı kapının önünde sıkılmadan bekliyoruz. İnce uzun bir bahçeden at nalı kıvrımlar, ince sütunlar üstünde yüksek balkonlarla çevrelenmiş geniş bir meydana girdik. İslam sanatının Hristiyan sanatına bile isteye uygulanmış bu şahane eser karşımızda.

Görüntü 12.04.2020 14.50
Alcazar’da merdivenler

Özellikle Araplar hatta Persler‘e kadar uzanan süsleme sanatı, geometrik desenler, mozaikler, mermerlerin üzerinde yaratılan harikalar, ışığın en iyi şekilde kullanıldığı pencereler cennet tasviri bahçelere bakıyor, altın yaldızlı çiniler, magribi zanaatı seramik desenler. Sarayın her bir bölümü ortasında havuzu, üstü açık iç avlusuyla kesintisiz bir ilişki kuruyor. Geniş balkonlar çinili merdivenlerle sofalara iniyor. Güneş Tanrısı Helios‘un Sevilla’ya cömertçe gönderdiği ışığı havuz ve çeşme sularından parlak çinilere devir daim yapa dursun, iç avludan yasemin, portakal, limon çiçeklerine, tavus kuşlarının, egzotik bitkilerin olduğu bahçelerde sadece şifa bulmuyor, hafif de kafa yapan bir alemler arası yolculuğa çıkıyorsunuz.

Görüntü 12.04.2020 14.49
Plaza de Espana

Yıl 1492, Kristof Kolomb Amerika’ya doğru yola çıktı. Koca dünya kendi etrafında yine aynı hızla dönse de artık önlenemez bir şekilde küçülmeye başlıyor. Yeni dünyadan kahve, domates, patates, kakao, altın ve gümüş geliyor, iştahı kabaran eskisi daha fazlasını istiyor ve  Sömürge Dönemi başlıyor. Deniz kenarında olmanın hiçbir riskini taşımayan ama denizlere çıkabilen Endülüs’ün gözbebeği Sevilla, koloni ticaretinde önemli bir ticari merkez ve liman şehri olarak yükselişe geçiyor. Arapların Vadilkebir‘i Guadalquivir nehri Cadiz körfezinde Atlantik Okyanusuna varmadan önce Sevilla’dan geçiyor. İçinde deniz ticareti yapılan İspanya’da tek nehir. Macellan ve Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfe bu nehirden yola çıkmaları gibi teklere ve ilklere de sahip. Endülüs’lü çocuklara coğrafya dersinde en çok burdan soru geliyor olmalı.

Lopez de Rueda‘da kaldığımız, küçük bir meydana bakan, bir örnek balkon saksılarında lavanta çiçekleri ekili otel Murillo nehir kenarındaki kuleye Toro del Oro yani Altın Kule‘ye çok yakın.

Görüntü 13.04.2020 12.01
Altın Kule’den Guadalquivir nehri

Bir zamanlar nehirden gelecek tehlikelere karşı 13. yy da yapılan kule artık turistler için bir müze, şehre bir bakış. Encarnacion meydanındaki Metropol Parasol’dan sonra modası geçmiş bir görme biçimi, bir sahipleniş.

Görüntü 12.04.2020 14.46
Plaza de Toros

Plaza del Toros. 18. yy’da yapılmış, 1200 kişinin hep birlikte boğa güreşlerini seyredebileceği  bir arena. Altın Kule‘yi arkanıza alıp kuzeye doğru Guadalquivir boyunca, yürüyerek varmanın mümkün olduğu makul bir uzaklıkta. Büyük nişli pencereleri İspanyol bayrağının renklerine boyanmış. Arkaya doğru genişleyen, dışardan daha çok (ikisine de gitmişliğim yok ama) hipodromla stadyum arası bir yapıya benzeyen, her halinden ona iyi bakıldığı belli olan, keyfi yerinde bir bina.

Görüntü 12.04.2020 14.46 (1)
İçerisi de bayrak renginde..kumun sarısı, at nalı localar ve kendini boğa sanan bir gezgin

Biletimizi aldık ve uzun, kireç beyazı loş koridorun duvar süsleriyle oyalanıyoruz. Kovboy kapılarının ardından renkli boğa heykellerinin bulunduğu dar odalara uzaktan bakmak serbest, ellemek yasak. Anneler, babalar sarı kafalı bücürleri zor raptediyorlar. Yazık onlara, benim bile boynuzlarına, kah bacaklarının arasında duran kah sırtına çıkmış boğaların kuyruğunu elliyesim var. Sıra bize geldi, dünyanın en zengin boğa güreşi müzesini gezmeye resim galerisinden başladık. Ressamlar İspanyol ya da o muhteşem Endülüs ışığında resim yapmaya gelmiş gezgin sanatçılar. Konu boğa güreşi, mekan arena olan yüzlerce resimden sonra asıl hazinenin bulunduğu bölüme geldik. Sanki Nürnberg mahkemelerini geziyoruz, koyu gri elbiseli rehber kadın aşırı ciddi, aksanlı İngilizcesinden hiç bir şey anlamıyorum. Mimiksiz yüzündeki sabit bakışlarıyla o, bir gardiyan edasıyla anlata dursun ben görüş alanından yavaş yavaş çıkarak genç ölen matadorlara, seyirci önüne çıkmadan önce muhtemel son duaları için girdikleri küçük şapele, tüylü şapkalarına, dar, siyah kaşe pantolonlarına, saten ayakkabılarına, kırmızı pelerinlerine farkında değilmişim, istemeden olmuş gibi, belli belirsiz dokunuyorum. Kulağımda operanın notaları. Sert zemine ayakkabısının topuklarıyla vurarak tutkuyla dans eden kadının etrafında el çırpan onlarca Sevilla’lı kadın ve erkeğin arasında ben, onbaşı Don Jose‘ye tütün işçisi, güzel çingene kızı Carmen için meydan okuyan matador Escamillo’yu arıyorum?

Görüntü 12.04.2020 14.47 2
Escamillo’yu buldum

Santa Justa tren istasyonuna olabildiğince erken geldik. Güneş hasta gibi bu sabah, kalın tül perdelerin ardından bir görünüp bir kayboluyor. Üzülüyorum, hatta bozuluyorum güneşin bu haline, kötü bir işaret gibi canım sıkılıyor. Neyseki içinde zaman geçirmeyi en çok sevdiğim yerde, bir tren garındayım. Bütün bir gün sıkılmadan kalabilirim burda. Türkiye‘de ya da dünyanın herhangi bir yerinde, küçük bir kasabanın ya da metropol bir şehirin olsun farketmez, tren istasyonu olsun da. Kızarmış ekmek üzerine domates püresi, peynir ve kahveyle kahvaltımızı garda yaptık. 14 yaşındaki kızımız artık her yere bizimle gelmek istemiyor, aslında, mümkünse hiç bir yere. 12:40 Madrid trenimize daha epey var. Bavulları Zeynep‘e, Zeynep’i de bir zamanlar bu topraklarda tecrübe edilmiş, dünyanın gördüğü rüya zamanlara, convivencia (birlikte yaşama) ruhuna emanet ederek gardan çıktık. Dışarda gözünü gözüme dikmiş, ona bir teşekkür borçlu olduğum pırıl pırıl bir güneş.

Yaya geçidinde yeşil ışığı bekleyen genç kadına, kulaklığının tekini çıkarırken elimdeki haritayı göstererek bir daha sordum. O da oraya gidiyordu ve onu takip edersek bizi de götürebilirdi. Memnuniyetle peşine takıldık, caddenin sonundan sağa ya da sola dönerken, karşıya geçerken orda olduğumuzdan emin olmak için arkasını yokluyor ve gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.  Kadının belli belirsiz bir baş hareketinden aldığımız aferine sadık kalarak, ceketinin bir sağa bir sola giden kıvrımlarından ve içe basan ayaklarındaki beyaz spor ayakkabılarından gözümüzü ayırmadan Metropol Parasol‘a kadar geldik.

Görüntü 12.04.2020 14.45
Metropol Parasol, Parasol şemsiye demek İspanyolca’da

Metropol Parasol, Roma döneminden kalma arkeolojik kalıntıların üzerine, modern mimarinin tüm nimetlerinden yararlanılarak yapılmış. Müze, sergi alanı, seyir terası, Burger King’den hallice restoranları, alt geçitlerdekine benzeyen, beyaz ışıklı sevimsiz dükkanlarıyla karışık bir yer. Şemsiye ya da mantar şeklinde tasarlanmış, bana metal hissi verse de ahşap malzeme birbirine köpükle (poliüretan) tutturulmuş.

Görüntü 12.04.2020 14.47
Guadalquivir’e bakıyorlar

Bunlardan bizim oralarda çok var hissiyatıyla Romalıların taban mozaikleri arasında gezerken, önümüze çıkan açık bir kapıdan bizi binlerce yıllık bir yolculukla günümüze getiren bir resim sergisine girdik, Angelino Corroredo, Aurora Castilla gibi çağdaş ressamlar yapmış bu resimleri. Beline bağladığı sweatshirtün  kapüşonu ayak bileklerine kadar inen bir çocuk geçiyor önümden, yanında kırmızı beyzbol şapkasını ters takmış, kendisi gibi down sendromlu bir arkadaşı daha var. İlerde, bir resmin önünde duran çift de çocuklar gibiler ama daha yaşlı. Biz çıkarken daha da yaşlı olanlar kapıya yakın uzun, küp taburelere oturmuş diğerlerini bekliyorlardı.

Hava iyice ısındı. Garın önündeki masalardan birine oturdum kahve içiyorum. Saat 12’ye geliyor. Madrid tren saati yaklaştıkça gelen yolcu sayısı da artmaya başladı. Beyaz saçlı erkeklerin merdiven çıkan; bordo, pembe, kırmızı pantalonlu bacakları, eşlerinin rengarenk tüvit mantoları en az kendileri kadar etrafa neşe saçıyor.

Görüntü 9.04.2020 12.38
Gracias a la vida

Adam küf yeşili ceketinin yakasını hafifçe kaldırmış. Ceketiyle aynı renk, tek düğüm atılmış kaşkolunun içinden mavi gömleği görünüyor, kirli sakalının ve ensesine kadar inen gür saçlarının arasındaki  beyaz lekeler uzun boylu adamın yaşını, yaşı da kendinden emin, rahat tavırlarını saklamıyor.

Kadının Lacivert üzerine kırmızı-beyaz çizgili eteği dizlerinin altına kadar uzanıyor. Lateks botları salaş, kenarı kürklü yün gri hırkasının içine giydiği deri ceketiyle aynı renkte. Kahve fincanından düşen minik bir damla beyaz gömleğine cüssesinden daha büyük bir leke bırakıyor. Canı sıkıldı, masanın üzerinde duran Fortuna marka pakete uzandı ve bir sigara yaktı, Bir iki nefes aldı almadı, kısacık sarı röfleli saçlarına pek yakışan bordo rujlu dudakları nerdeyse kulaklarına kadar varıyor.  Sol elinde sigarası olduğu halde kadın ayağa kalkıyor, adama doğru bir iki adım atıyor ve sıkı sıkı sarılıyorlar.

 

15/04/20, Bitez

Yelda Ugan S.

 

 

 

 

Arcos de la Frontera

Hayali bir harita çizin/ Gitmeyi hedeflediğiniz yeri işaretleyin./ Haritanızı takip ederek gerçek bir sokakta yürüyün./ Haritaya göre olması gereken yerde bir sokak yoksa, yolunuzdaki engelleri kaldırarak bir sokak yaratın./ Hedefe ulaştığınızda, kentin ismini sorun ve karşılaştığınız ilk kişiye çiçek verin.

Yoko Ono 1962

 

img_4470
portakal kokulu taş sokaklar,

 

26/01/2020

Endülüs bir şiirse, beyaz köyler de onun nakaratlarıdır.

Pueblos Blancos‘lar, yani Beyaz Köyler, isimlerini Mağribilerin sivil mimarisinden miras kalan beyaz badanalı evlerinden almışlar. Endülüs’teki son durağımız Sevilla, bugün oraya giderken Cadiz‘le Sevilla  arasında kalan Arcos De La Frontera‘yı ziyaret edeceğiz. Burası Cadiz ilindeki 28 Pueblos Blancos’ların en ünlüsü olmasa da en güzel Beyaz Köylerinden biri. Guadalete nehrine bakan, kireç taşından bir yamacın tepesine oturtulmuş. Suya yakın, açık araziye ve tarlalara bakan, hayra alamet bir leylek yuvası gibi.

8418c6e8-7119-4f4b-9409-59fe16a62f5f
Merdivenli sokaklar

İspanyolca‘da Arcos kemer, Frontera da sınır demek. Tıpkı Toledo‘da doğup etrafını saran, Lizbon‘da Atlas Okyanusu‘na dökülen Tejo nehri gibi burası da Guadalete ile, muhtemelki istilalara karşı nehirden bir kemerle çevrilmiş.

Yokuş başında arabamızı bıraktık ve portakal kokuları içinde yüzen taş döşeli sokaklarda uzun bir yürüyüşe başladık. Yolda yine en sevdiğim şeylerden birini yaptık. Hiç mevzu değilken öyle aniden bir bara girdik ve mezesi iri yeşil zeytinler olan şerilerimizi ayak üstü içtik. Fondaki müzikle dans eden garson kadından ve neşeli Arcos’lulardan bize de bulaşan “yaşamak ne güzel şey!” modumuzla yola devam ettik. Güneşin her bulduğu boşluktan girerek gölgelerle acurlar çizdiği evlerden, pencerelerden gözümüzü alamıyoruz. Artık bizde köylerde bile kalmayan el örgüsü dantel perdelere, daracık nişlere konmuş saksılara, porselen biblolara bildik bir hayranlıkla bakarak Katedrale kadar geldik. Köyün en yüksek yerindeyiz, hava nerdeyse 18 derece, ferforje parmaklıklarla çevrili terastan nehrin üzerindeki demir köprüler, uçsuz bucaksız tarlalar ve zeytin ağaçları güneşin altında parlayan bir deniz gibi belli belirsiz dalgalanıyorlar.

img_4441
Harry Potter’in baykuşu Hedwig aşkına,

Burası aynı zamanda Cebelitarık boğaz hattı üzerinden gelen kuşlar için de göç yolu. Ara ara gökyüzünde seslerini de kendilerini de tanımadığım bir sürü kuş görüyorum ama şu kıl çadırın altında cadı okulu Hogwarts‘dan emekli olmuş gibi somurtan baykuşları tanıyorum. Beyaz badanalı evler gibi onlar da buranın sembollerinden biri. İçinde gezinmeyi, loş ışıkta tozlu raflarını karıştırmayı çok sevdiğim, tuhafiyeden bakkaliyeye yani sakızdan dikiş iğnesine kadar ıvır zıvırla dolu küçük dükkanlarda baykuş desenli thsirtler, kartpostallar ve minik heykeller var. Ivır zıvır dediğime bakmayın aynı dükkanda papirüs kağıda çizilmiş köyün kemerli sokaklarından birine ait orijinal imzalı bir kara kalem çalışması bile buldum orda. Kartpostalların arasına saklanmış, nasıl olduysa beni beklemişti.

Yola çıkmadan önce çok lezzetli ama ilk kez İspanya’da bu kadar ağır bir yemek yedik, callos con garbanzo, yani nohutlu işkembe ve yanında albandiga de mariscos, yani deniz ürünleri köftesi. Son olarak yemeğin üzerine de tatlı olarak puding, ve şeri gibi bir içecek olan pedro ximenez. Belki de karıştırmamak gerekiyordu, ya deniz ürünleri ya işkembe, ama oldu bir kere. Nohut da cabası, bir tutam kimyon olsaydı bari!

 

Yelda Ugan Saltoğlu

14/03/2020, Beşiktaş

Granada

 

Yolculuk

Yaslı yüz atlı/ Yatık ufuklar boyunca/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

Kordoba’ya/ Ya da Sevil’e değil, /Değil deniz için/ iç çeken Granada’ya.

Uyurgezer atları/ götürüyor onları/ Şarkıların titreştiği/ Kavşaklar sarmalına.

Yedi acı kılıcı saplı/ Yüz Endülüs’lü atlı/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

                                                                                                                   Federico Garcia Lorca

 

effects
El Hamra Sarayı

 

23 Ocak sabahı Granada‘ya gitmek üzere erkenden yola koyulduk. Arabada beş kişiyiz, hepimiz bilinmeyen bir ülkede yola çıkmış, iyi niyetli, arzu dolu turistleriz. Tek motivasyonumuz gezmek, tek rehberimiz de akıllı telefonlarımız. San Fernando‘dan çıkışımız yarım saati bulsa da, dönüp dolaşıp aynı meydana defalarca çıksak da vazgeçmedik ve son hamlemizde beş saat sürecek olan şehirlerarası yola çıkmayı başardık.

c56e840d-b222-4485-9291-e795a4859193
Dilek, Duygu ve Zeynep Katedralin merdivenlerinde soluklanırken

Gece aralıksız yağan yağmur durmuş, ıslak olan her şeyin üstüne vuran güneş ışıkları daha güçlü parlamaya başlamıştı. Böylece yola dair tüm endişelerimiz de hafifledi. Setenil ve Ronda tabelalarını da ard arda geçince keyfimiz yerine geldi. Doğru yoldaydık. Zeytin denizi bizi sıkmıyor arada sahneyi diğerlerine bırakıyordu. Sulak arazide okaliptus, rakım arttıkça çam ağaçları, dağların yamacına kurulmuş beyaz köyler, pembe flamingoların takıldığı göller, turuncu benekli portakal bahçeleri önümüzde sırayla arz-endam ettiler. Hatta bir ara çiçek açmış, aceleci erik ağaçlarıyla bile karşılaştık.

Coğrafyacılar İspanya’yı 17 otonom bölgeye ayırmışlar. Başkent Madrid‘de toplanan vergiler bölgelere bizdeki gibi yol, su ve elektrik olarak geri dönüyor, her birine eşit olarak  dağıtılıyormuş.

Hal böyle olunca Bask‘lar durumdan biraz gergin, hatta birazın ötesinde epey kızgın. Güneyi, yani Endülüs’ü sırtlarında taşımaktan yorulmuşlar artık.

“Vay efendim Endülüs siesta yapsın, gezsin tozsun, dans etsin, hayatı keyifle yaşasın, biz çalışalım. Tek dertleri, rüzgar güllerinden daha fazla nasıl verim alırız, çöpleri nasıl ayrıştırırız filan. Zaten apolitikler, yerel kalkınmayı da Avrupa Birliği teşvik ve fonlarına bağlamışlar, oh ne ala!”  Fakat kuzeyliler gün gelir böyle söylenmek yerine “Bizden bu kadar” der resti çekerlerse fakir Endülüs‘ün hali ne olacak?  Onların tek geçim kaynakları tarım.

Yol boyunca İspanyol kuzenleri ve yukardaki kaygılı ifadelerini düşünüyorum. Bir taraftan da önümde akıp giden manzarayla endişelerinin tezatlığını. Endülüs’ün sadık güneşi, bol suyu ve bereketli toprakları mutlu görünüyor.

373f56a6-4537-4619-ba24-50ed4c6121a0
El Hamra Sarayı’nın bahçesi

Dağlara bir masa örtüsü gibi serilmiş bulutlar birazdan yağmura döndü ama hiç kimse sahneyi terk etmedi, gösteri devam etti. Yağmur, güneş, bulutlar ve rüzgar gülleri arasından Campilla‘ya kadar bizi bırakmayan gökkuşağı da her şeye renk kattı.

İspanyolca’da karlı dağ anlamına gelen Sierra Nevada dağı Kanarya Adasındakileri saymazsak ülkenin en yüksek dağıymış. Birdenbire uzaklarda parlayan kar tepelerini görünce inanamadık. Endülüs ve Kar?! “Geldik sayılır” dedi arka koltukta oturan üç kızımız, bu dağın eteklerindeymiş Granada.

Oraya vardığımızda gölgeler kısalmış, çoktan öğlen olmuştu. Senaryoya uygun şekilde hazırlanmış kusursuz bir set gibi tuhaf bir şekilde Granada bizi karşılamadı. Hüzünlü müydü? Yoksa umurunda mı değildik? Buyur etti ama içeri almadı. Nazik ama mesafeliydi. Sanki bizden bir şey saklıyordu. Şey gibi, hani Anthony Quinn‘in başrolde oynadığı 1969 yapımı Kasabanın Sırrı adlı filmi gibi. Kasabalılar kendi ürettikleri bir milyon şişe şarabı Alman askerlerine kaptırmamak için direnmiş, ser verip sır vermemişlerdi. Burada Granada’da da tuhaf bir şey vardı, havada asılı bir şey, belli belirsiz bir koku gibi, göz ucuyla yakalanan ama bir an yanıp sönen, ne olduğunu anlamadan kaybolan bir görüntü.

Sanki şehir bize gerekeni gerektiği kadar gösterecek ve en sonuncu ziyaretçisini de uğurladıktan sonra peçesini bir tül gibi kaldırıp tutkulu neşesine geri dönecekti.

3e9b127d-36db-41a3-a5b2-f8b6f3514f5b
Kristof Kolomb, yeni kıtayı keşfe gitmeden önce Kraliçeden icazet alıyor

Garcia Lorca, Museo Casa Natal‘daki masasında “öğleden sonra saat beşte” şiir yazmaya devam edecek,

Şehrazat El Hamra‘nın salonlarında ipek şalvarıyla yürürken halhal sesiyle havuzların sesi birbirine karışacak, seramikler sadece ona fısıldayacaklar,

Son Granada Emiri 12. Muhammet sarayın bahçesinde gezinti yapan Kraliçe İsabella‘ya eşlik edecek, Kral Ferdinand‘la yemekten önce tavla atacaklar,

Çingene mahallesi Sacromonte‘de gitarlar Granadalılar için çalacak, doğudan gelen ilk ışıklar şehre varıncaya kadar şarkı söyleyip, dans edecekler,

15dacd3e-5423-4e07-8634-5232371c711b
Mirador de San Nicolas, Granada’da akşam üstü

Granada Katedrali ve El Hamra sarayının arasında, tam şehrin ortasındaki siyah mermer heykelin kahramanları yavaş yavaş canlanacak, öne doğru büktüğü sol dizini düzelten Kristof Kolomb kraliçeye reverans yaparak sınır tanımaz ruhunun peşinden yola çıkacaktı.

Mirador de San Nicolas‘a (seyir noktası) vardığımızda Granada bize gülümsedi ve bir teşrifatçı nezaketiyle arabamıza kadar uğurlarken göz kırptı. Kıskançlıktan deliye dönmüş, hasetimden çatlamıştım, biliyordum.

 

Yelda Ugan Saltoğlu

03/03/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

 

Me gusto Cadiz

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı, onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

 

 

2ee9ae9d-aa85-4a2c-93d4-ca08528443bb
San Fernando Cadiz yolu

Körfezin üstündeki çok dar ve uzun bir geçitle San Fernando’dan Cadiz’e 20 dakikada vardık. Sonradan eklenmiş bir köprü gibi dursa da bu geçit gerçek bir kara yolu. Köyden bindiğimiz belediye otobüsüyle her iki tarafı da dev kaplumbağaları hatırlatan kayalara vuran dalgalarla dünyanın sonunda iner gibi, Cadiz son durakta, Atlas Okyanusu’nun önünde indik. 711 yılında Berberi komutan Tarık Bin Ziyad sonradan adını alacak Cebelitarık boğazını geçerek İber yarım adasına buralardan girmiş. Hani komutanın askerleri motive etmek için gemileri yaktığı söylenir ya, bence Ziyad da tıpkı benim gibi bu kadim şehirden büyülenmiş de onun için yakmıştır gemileri.

Çocukluğu buralarda geçmiş Cadiz’li kuzenlerimizle buluşunca tüm idareyi onlara bıraktık. Burası Batı Avrupa’nın en eski, nerdeyse üç bin yıllık geçmişi olan bir Endülüs güzellemesi, Bienvenidos a Cadiz.

Plaza de San Juan de Dios’dan anchalara, yani yayalara ait dar ve uzun sokaklardan eski şehire girdik ve geri kalanını kat etmek üzere yürümeye başladık. Pan con tomate, domatesli ekmek ile Monkey Cafe‘de küçük bir kahvaltı ve Plaza de Las Flores, çiçekçiler meydanı.

img_4116
Cadiz’de, sıcaktan korunmak için, gölgelik olsun diye daracık yapılan, ancha adı verilen sokaklar.

Plocia caddesi, eski tütün fabrikasının hemen arkasında, ayak üstü bir şeyler atıştırıp, yan masadan atılan bir lafla neşeli bir sohbetin başladığı barlardan birine, sanki gezinin bir uzantısı gibi girivermek, buz gibi bir İspanyol birasıyla soluklanmak, yani bir mekana girişin mevzu olmadan böyle kolaylıkla oluvermesi. Yan taburedeki fötr şapkasıyla aynı renk sütlü kahve ceketli, boynuna doladığı yeşil kareli kaşkoluyla, çevik ve neşeli, yetmiş yaşlarında hala aktif gemi kaptanının sohbetine anlamadan gülümseyerek şehrin bize sunduğu tüm çeşitlilikleri, tesadüfleri, ya da en sıradan şeyleri bile alıp kabul etmeye hazır olmak.

Torre de Santo Domingo, aziz Domingo kulesi,

Liman ile belediye binası arasında kalan 15. yy dan kalma ünlü flemenko şarkıcısı Enrique el Melizo‘nun yaşadığı Barrio santa Maria mahallesi.

Cadiz’i yeni yüzünden ayıran, eski kenti çevreleyen surlar ve şehire giriş kapıları,

Camiden kiliseye dönüştürülmüş eski Katedral Santa Cruz Kilisesi

Havana’ya benzetilen Okyanus kenarındaki Campo del Sur. Restore edilen kraliyet hapishanesi ve Cadiz Fenicio Y Romano, Fenike ve Roma zamanlarına ait önemli bir müzesi ve yarım adadakilerin en büyüğü olan tiyatro.

Demek Romalılar buraya kadar yayılmışlar.

89b4a158-dfae-427a-baa7-712f7378a3e5
Gümüş kupa olarak bilinen Cadiz’in Atlas Okyanusu ve La Caleta sahili

Parque Genoves, şehrin botanik bahçesi sahil boyunca Cadiz körfezine bakıyor. Özellikle Güney Amerika’dan getirilen farklı bitki türlerinin egzotik olanları. Alameda şehrin içine doğru Genoves parkının devamı. Burda da yine Güney Amerika’dan 1902 de iki misyoner tarafından getirilen dev manolya ağaçları,

Cadiz’in simgelerinden biri, La Caleta sahili. Etek ucunu okyanusun dev dalgalarının süslediği uzun ve sarı danteli. Onu koruyan iki kalesi var üstelik, San Sebastian ve Santa Catalina, akşam üstü güneş Santa Catalina‘nın üstünden batarken sanki Endülüs’ün ışığına, sıcaklığına ve hareketine şükranlarını sunar gibi tüm şehir onu yolcu etmeye geliyor.

cd892caf-9db2-4e0f-9ea7-cbda7dd14720
Güney Amerika’dan gelen Manolya ağacı

Sahile arkamızı dönüyor tekrar şehire karışmak üzere eski Mujeres, kadınlar hastanesinin önünden, yine yüz küsür yaşındaki dev manolya ağaçlarının arasından yürüyoruz. 18 yy da Cadiz’deki tek hastaneyi askerler ve erkekler doldurunca barok sitilde yapılan bu hastaneyi Mother Antonia de la Cruz tüm kadınlar için yaptırmaya karar vermiş. Hala sadece kadınlara mı hizmet veriyor, erkek hastaları almıyorlar mı? Orasını bilmiyorum.

Torre Tavira 17. yy dan kalma bir gözlem kulesi, Cadiz’in en yüksek noktası. Malum, burası açık şehir, her yerden saldırıya uğrayabilir. Kuleye tırmanmak için o kadar çok merdiven çıktık ki, terasa vardığımızda bacaklarım titriyordu artık. Körfeze ve Cadiz’e muhteşem bir panoramik manzaradan baktık. Aynı zamanda bazı katlarda şehrin tarihine ait ilginç dizayna sahip sergi salonları da vardı.

The Camera Obscura Projects, kulenin dışında olanların gerçek ve hareketli görüntülerini yansıtıyor. Bu acayip bir sistem, yani uzaydan uydu yöntemiyle güvenlik sağlamak, bir bölgeyi ya da belki birini izlemek üzere askeri alanda “çok ciddi” işler için kullanılan şey burda, biz turistleri eğlemek için yapılmış. Kulenin terasından çıplak gözle etrafı 360 derece seyreyledikten sonra daha gördüklerimize doyamadan, seksen sekizinci fotoğrafımızı çekemeden, bir kat aşağı indik. Randevu almıştık ve sıra bizdeydi. Kameranın etrafına on beş belki yirmi kişi dizildik ve rehber anlatmaya başladı. Yaklaşık 45 dakikalık panaromik manzaralı bir Cadiz turu daha. Çamaşır asan kadınlar, Okyanus’da süzülen gemiler, sokaklarda yürüyen, birbiriyle sohbet eden insanları bir çanak anten büyüklüğündeki iç bükey çukurda tüm ayrıntılarıyla izledik. Dev bir dürbüne hep beraber eğilip bakmak gibi, farklı bir görme biçimi.

img_4188
Torre Tavira’nın terasından, Levante ve Cadiz Katedrali

Barrio de La Vina, Cadiz karnavalının kalbi, her yıl Şubat’ın son haftası yapılıyor ve dünya çapında biliniyor bu karnaval. Eski kentin dar sokaklarında CHİRİGOTAS olarak bilinen şarkılar söyleniyor, tüm şehir aktif olarak karnavala katılıyor. Hatta katılmakla kalmıyor, bütün bir yıl karnaval için hazırlanıyorlar.

Karnavalın broşürlerdeki sloganı da şöyle, “Cadiz’in güzelliği ve karakteri şenlik ve geleneklerine yansır.” Çevirisi pek ruhsuz oldu ama İspanyol’cası pek havalıydı.

Plaza del Falla meydanına geldiğimizde büyük bestecinin adını alan, 1871 yılında neoarabic tarzda inşa edilen büyük Falla tiyatrosu önünde neşeli bir hareketlilik dikkatimizi çekti. Bugün günlerden 25 Ocak, daha karnavala nereden baksan dört hafta var. Rengarenk karnaval afişleriyle süslü tiyatronun önündeki uzun kuyruk da neyin nesiydi?  Meğer elemelerin telaşıymış bütün bunlar, bu elemeleri seyretmek için bile biletler çoktan tükenirmiş. Yine de insanlar bir bilet umuduyla beklerlermiş. Biz de tiyatroya giremeyen Cadiz’liler gibi meydanın etrafındaki kafelerde onlar gibi büyük bir ilgiyle bu yarışmayı yerel kanallardan naklen izledik. Elimizde Cadiz biraları ve küçük karideslerin nohut unuyla kızartıldığı, ince zar gibi peksimetlere dönüştüğü tortiyitta de kamarones yiyerek onlara katıldık. Müzik, kostüm, koreografi ve politikacıları özgürce hicv ettikleri şarkı sözlerini bir araya gelen grup üyeleri bütün bir yıl boyunca büyük bir gizlilik ve titizlikle karnaval için hazırlar, finale kalmak için çok sıkı çalışırlarmış.

Muhtemelen dereceye giremeseler de bunu pek umursamıyor, gecenin tadını çıkarıyorlardır.

cb46619e-59fe-4bb1-9a4f-9427f0d307e0
Falla tiyatrosunun önü

Bu meydanda bir de yetimler ve dullar için dizayn edilen Fragela House varmış, son yıllarda bu ev yaşlılar evine çevrilmiş. Dünyada en uzun yaşayan insanlar Japonlardan sonra İspanyollar, bu nedenle yaşlılar evine daha çok ihtiyaç olmuş olmalı. Ben de zaten ister  İspanya’nın Kuzeyinde olsun, ister burda Güney’de, Endülüs’de yaşlıların sosyal hayatları üzerine iki laf etmek için konuyu girdim. Kendi ülkemde ancak seçim günleri bu kadar yaşlı insanı bir arada görebiliyorum, ancak oy kullanım süresi kadar dışarı çıktıklarında. Oysa burda yaşlılar için hayat devam ediyor. Onlar sokaklarda küçük adımlarla yürüyorlar, restoranlarda,  barlarda arkadaşlarıyla sosyalleşiyorlar, evlerinden dışarı çıkıyorlar. Deniz kenarında, parklardaki banklarda birbirleriyle buluşuyorlar. Şehrin içinde onun bir parçası olarak yaşıyor, konuşuyor, gülüyorlar. Ne mutlu onlara.

img_4103
Çerez yer gibi yolda yürürken yediğimiz, külahtaki minik camaronlar (karidesler) Plaza de la Libertad, balık pazarından

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı; onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor. Ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille  bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

Tat demişken daha yemekleri var, balıkları, baklagilleri, manzanillası, yani şeri şarabı. El faro de Cadiz (Cadiz’in feneri) restoranının etekli masaları, la cervesa birası. Plaza de la Libertad balık pazarı. Kristof Kolomb‘un Amerika’ya ikinci ve dördüncü kere yelken açtığı Plaza de Espana‘nın önündeki Cadiz limanı ve eşsiz bir ışıkla sarılmış iki denizin sularıyla yıkanan kıyıları. Avluları, İhtişamlı kapıları…O zaman, tekrar gelmek lazım.

 

 

Gracias, Işık, Ceren, Salva, Mehmet, Miguel ve Zeynep

Yelda Ugan

22/02/20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Endülüs, Amistoso San Fernando

 

San Fernando

Salinasları,

Güneş ve tuz aynaları

Teknelerin uyuduğu

yer.

Dünya ve gökyüzü arasında

Daha fazla tuzu olan

Kadın yok.

Limanın çingeneleri,

Cai’den Gibraltar’a (Cebelitarık’a)

San Fernando’lu flamenco şarkıcısı Camaron de la İsla‘nın Bahia de Cadiz şarkısından

 

img_4386
San Fernando, Belediye binası

San Fernando Cadiz’in bir köyü ama bizim bildiğimiz köylerden değil, belediyesi olan bir köy. Hem de kadınlara pozitif ayrımcılık yapan, onlara öz savunma kursları bile açan bir kadın başkanı var. Betonlaşmamış, apartmanlar en fazla beş katlı. Küçük mahallelerdeki beyaz badanalı, tek katlı evlerin avluları küçücük. Sokakları parke taşlı köy 80 bin nüfuslu, her adım başı bir okul var, uluslararası sosyal sorumluluk projeleri yine çocuklarla, izcilikle ve onların gittiği kamplarla ilgili.

img_3846
Güzel bir Endülüs birası daha, Levante San Fernando’da doğudan gelen tipik bir kuru ve ılık rüzgarın adı,

Puente Zuazo köprüsü köyün girişinde eski bir taş köprü, 1411 yılında yapılmış. 10 metre eninde, 350 metre boyunda küçük bir köprü. Artık kullanılmıyor tabi, ben de yanındaki demir köprüden arabayla gelip geçerken gördüm, belki yayalara açıktır.

Napolyon birlikleri İspanya’yı kuşattığında buraya, Puento Zuazo’nun başına kadar gelmişler. O zamanlar Cadiz‘e geçişin de tek yolu bu köprüymüş. Fakat birlikler Cadiz’in merkezi San Fernando’ya bir türlü girememiş, çok dar ve ince köprüye bombaları bir türlü isabet ettirememişler. Halk günlerce belki aylarca direnmiş ve o gün bu gündür köyün koruyucusu Miguel Angel’in iyiliğini kimse unutamamış, hala en çok Miguel adını veriyorlar erkek çocuklarına. Kızlara da Carmen, Virgen del ya da Maria Carmen, onun da  denizcileri koruduğuna inanılıyor. Korsanlardan, fırtınadan, tsunamiden..

Dönemin en liberal ilk anayasasını yazmak için ülkenin her yerinden ve sömürgelerinden gelen meclis üyeleri San Fernando’da toplanmışlar.  1812 Cadiz Anayasası diye bilinen bu anayasa ile birlikte nerdeyse tamamı İspanya’ya ait olan Kolombiya, Meksika gibi  Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmişler.  Dünyada üçüncü olan bu imza daha sonra bir çok anayasaya da ilham vermiş. Toplantının yapıldığı bina hem büyük bir özenle korunuyor hem de atıl, tozlu bir müze olmak yerine yaşayan, aktif hayatın içinde olan şehir tiyatrosunun mekanı olmuş.

img_4381
San Fernando’da bir Pazar sabahı

Burası bir yarımada, portakal ağaçlarıyla süslü kimi taş sokaklar okyanusa açılıyor. Burda doğan çocuklar daha yürümeye başlamadan yüzmeyi, sörf yapmayı öğreniyor olmalılar, dalgalarla oynamayı, köpek balığı şakaları yapmayı ve yelken açmayı. Onlar daha altı yaşına basar basmaz birer küçük izci oluyorlar

365 günün 300 günü güneşli olurmuş buralar, kısmet işte! Geldiğimiz gün akşama kadar yağmur dinmedi ve güneş 65 satırlık listesine bir çentik daha attı.  Okyanus manzaralı evimizde, bizi misafir eden sevgili dostlarımızla beraber sohbet, muhabbet ederek biz de biraz yavaşladık. Pencereden görünen mavi, belli belirsiz ufuk çizgisine baktıkça, hayalimdeki haritadan yardım alıyorum, Madrid‘den aşağı, Afrika kıtasına bir adım kalacak kadar Güney’e iniyorum. Fazla inmişim, Akdeniz’i geçip az Batı’ya bayır yukarı Atlas Okyanus’na doğru yürüyorum, Portekiz‘e daha epey var. Zeytin ağaçlarını, alçaktan uçan leylekleri, tuz tepelerini, çingene mahallesini, daha uzun palmiye ağaçlarını ve pembe flamingoları tanıyorum. Orası, burası.

Yelda UGAN,

11/02/2020, Gayrettepe

Gracias; Ceren Taşköprü, Miguel Angel, Işık Özel, Salva, Mehmet, Zeynep