Öne çıkan

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işi 84 yılından beri, 34 yıldır yapıyormuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diye devam ediyor Nick, “kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?! Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki yetmemiş onu anlatmaya der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Sonra onlar da yapamamışlar, şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara Ali kaptan, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya TurgutReis’e Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu Ali Kaptan.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

 

Uzak diye bir şey yok!

Sevgili hocama, öğrencilerine ve kadınlara,

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

IMG-20160823-WA0010

Mavi gözlerini kalabalıktan ayırmadan işaret ve baş parmaklarıyla yakasından tuttuğu yağmurluğunun içine eğildi. Herhangi bir gün olsa koltuk altını kokluyor sanırdınız. Yakasına konuşan adam “anlaşıldı” dedi. Vakit tamamdı. Repliklerini ezbere bilen helikopterlerdeydi sıra….havada gidip geldiler, pır pır pır. Tefler ve ziller makam değiştirdi, rengarenk düdükler tek notayla sirene bağladılar. “Bedenimiz ve emeğimiz bizimdi.” Dudaklardaki kırmızılar tazelendi, yanaklardaki izin üstünden geçildi, öfkeler yenilendi. “homofobiye karşı ses çıkar” Binlerce kadın Fransız konsolosluğuyla Tünel arasında sıkışıp kaldık, “bizlere dayatılan makbul hayatları reddediyoruz.” Dans eden kadınların Kahkahaları, halayın zılgıtı yerini çığlıklara, kadınların haykırışlarına bıraktı. Yoklama durdu.

Küçükparmakkapı’dan Sıraselviler’e Otto’ya kadar kalabalığı yararak yürüdüm. Elif’le burda buluşacaktık. Kim bilir, belki bu yıl da buluşamazdık. Daha Otto’nun merdivenlerine varmadan o ekşimsi gaz kokusu genzimi yaktı. Ağzımı ve burnumu fularımla iyice sardım. Sokağı görebileceğim bir masa arandım. Nehir yatak değiştirmiş, kadınlar Karaköy’e doğru neşeyle, coşkuyla akıyorlardı. Meyhanedekiler de ayağa kalkıp hemcinslerine tezahürat etmeye başladılar, zafer işaretleri yapıyor, kadeh kaldırıp birbirimizi kutluyorduk. Sanki bedenimin içinden bir şey kanatlanarak yükseldi, etrafı kolaçan edip geri geldi. “kadınlar asla yalnız yürümeyecekler.” burnumun direği sızladı. Her sene katılım daha da artıyor, genç kadınlar sel gibi akıyordu. Onları bırakıp da nasıl eve gidebilirdim. Bir bira daha söyledim, garson sektirmeden yanında çereziyle getirdiği biramı masaya, tek karanfilli vazonun yanına koydu. Annemin kırmızı karanfilleri, Güneye bakan balkonumuzun en kıymetlileri….Garson, bugüne has dozu arttırılmış bir nezaketle “sobayı açmamı ister misiniz” diye sordu. Nerdeyse sonuna kraliçem filan ekleyecek sandım. İnce uzun parmaklarıyla kül tablamı temiz olanıyla değiştirirken “evet, lütfen” dedim.

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

Pardon anne! telefonum çaldı. Elif arıyordu, İstiklal’deymiş, geliyormuş. Duramıyordum yerimde, “Gelme” dedim, “ben geliyorum” Hesabı ödeyip kalktım.      

“Anahit’de görüşürüz tatlım” dedi Elif,  eli elindeki süfrajet kostümlü kadının dudaklarına bir öpücük kondurup vedalaştılar. Genç kadın kurdelalı peluş şapkasını rüzgara karşı tutarak elini uzattı, tanıştığımıza çok sevinmiştik. Lodosun temizlediği havayı içime çektim, deniz kokuyordu. Gaz israf oldu bu akşam. Rengarenk pankartlar, mor fularlar, pembe saç tokaları istiklal boyunca taş  döşeli yolda bizimle beraber yürüdü. “geceleri de, sokaları da meydanları da terketmeyecektik” akşam olunca tezgahlarını toplayan pazarcılar gibi polisler de toplanıyorlardı. Barikatların arasından yavaş yavaş yürüdük. Bana mı öyle gelmişti? O polis bize mi el sallıyordu? Kadın dayanışması mıydı?… Yok canım!? Hayretle dönüp Elif’e baktım, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. “o polise selam mı verdin sen?” diye sordum “evet, n’olmuş diyerek kahkahasıyla çınlattı geceyi, başını arkaya atarken koluna girdiğim elimi sıkıca kavradı. Sıraselviler’den karşıya geçtik, The Marmara otelinin önünden geçerken “hadi sen git, arkadaşını bekletme” dediysem de dinlemedi. Gezi Kafe’ye girdik, kadınlar Cihangir istikametine zorunlu makas değiştirince buralar pek ıssız kalmıştı. Gümüşsuyu’na bakan bir masaya oturduk. Garsona “Bardak istemiyorum” dedi Elif, şişeden bir yudum aldı. Parmakları arasında fıstık kabuklarını ayıklarken   “müvekkilimdi” dedi…karakolda tanıştık. Yüzümüz duvara dönük ters kelepçeli bekliyoruz hepimiz, bu geldi yanıma, kolumdan tutup çevirdi, su gibi kızsın dedi ne işin var bu nonoşların arasında, sana mı kaldı?!” ifademi alırken stajyerim deyip geçiştirdim, cık cıkladı…şirketin adını vermedim.”

Boşları almaya gelen garsona, bana sormadan “iki tane” daha dedi “aynısından.” İtiraz edecek vaktim olmadı, saatime baktım. “hocam yapmayın, bugün bizim!!” diyerek bütün yüzüyle gülümsedi. Kırmızı rujunun daha da belirginleştirdiği dişleri ışıl ışıldı, ne kadar da güzel büyümüş, ne güzel bir kadın olmuştu. Benim bekleyenim yok, sen arkadaşına söz verdin ondan huzursuzum diyecek oldum, demedim. Onun neşeli rahatlığı bana da geçmişti. 

“Çok geçmedi adını vermediğim işimden de kovuldum.” Diye devam etti. Parmakları arasındaki fıstık un ufak oldu “Biz bir aileydik, hem de modern bir aile, zorlukların üstesinden gelebilirdik ama gel gör ki müşterilerimiz… onlar öyle miydi, anlamazlardı ama maaşlarımızı da ödeyen onlardı. Burdan kaç kişi ekmek yiyordu. Elbette tercihlerim beni ilgilendiriyordu ama takdir etmeliydim ki şirket kültürü, vıdı vıdı vıdı… yine aynı terane.    

Neyse, kocası amiriydi ya da amiri kocası, aslında iyi bir adamdı, çocuklarını severdi, çocukları da onu, bazen dayanılmaz oluyordu ama n’apsındı, her gün it kopukla uğraşmaktan bu hale gelmişti, daha geçen hafta doğum gününde eve çiçeklerle gelmiş, çok sevdiği restoranda yer ayırtmıştı…geveledi durdu.

Bir kaç ay sonra  buluştuk, berbat görünüyordu. Emniyette sigaraya çıkmış, gençten, yakışıklı bir komiser de arkasından, o da bir sigara yakmış, ayak üstü sohbet etmişler. Vay efendim sen elin alemin adamlarıyla diye başlamış amir koca, bu sefer fena benzetmiş kadını. 

Sıcağı sıcağına, öfkeleri tazeyken kararlı oluyor kadınlar. Hemen o gün açtık dosyayı. Sonra, öfkesiz kaldıklarında hoşgeldin suçluluk duygusu, korkuyor, içlerine çekilip durumu kabulleniyorlar. Neyse ki amirin hışmına uğramadık, kadın şikayet etse, darp raporu var elimizde, hemen açığa alınacak, fazla direnmedi.”

İkinci odasını kendilerine ev yaptıkları bir ofis kiralamışlar Galata’da. Böyle ayak üstü olmamış, çocuk kitaplarına resim çizen, kostüm tasarlayan, harika yemekler yapan  sevgilisini mutlaka tanımalıymışım. Onlar birinci kattaymış ama terası ortak kullanıyorlarmış, elini uzatsan nerdeyse kuleye değecekmiş. Geleceğime söz verdim. Selektör yakan taksiye elimi kaldırdım.

Dersanecilik yaptığım yıllardan tanırım Elif’i, küçük bir ortaklığım olduğundan -benden ne kadar olursa, zorunlu idarecilik de yapıyordum. Bıraksalar saatlerce ders anlatabilirdim, dik açı, geniş açı, en sevdiğim asal sayılar, kendini beğenmiş bileşikler, çarpanlar, bölenler, havuz problemleri……  öğrenci dosyalarını da tutuyor, kayıt da alıyor, velilerle de görüşüyordum. Halası yaptırmıştı kaydını, velisi olarak da onun adını yazmıştım. Dersanecilikte bu pek sorgulanmaz, anne-baba gelemiyorsa pekala hala da kayıt yaptırır veli olabilirdi. Bir arkadaşı vardı, Azra. Çok yakınlardı, aynı sırada oturur,  hiç ayrılmazlardı. Biri o gün gelmese diğerinin yanı boş kalır,  kimse oturmaya cesaret edemezdi. Aynı boyda mini etekler giyer, bir örnek çantalar takar, uzun saçlarını aynı model tararlardı. Öyle biri diğerinden daha baskın filan değildi.

On beş günde bir deneme sınavı yapardık, hani şu en iyilerin kaldığı, diğerlerinin bir alt sınıfa geçtiği “motive edici” sınavlardan, bir sınavda Azra kalamadı. Sınıfları ayrıldı. İki hafta sonra Elif’in yarısı boş sınav kağıdını almadım, onu tuvalete gönderdim, “git ve aynaya bak!” dedim, “ne görüyorsun?” Döndüğünde kalan soruları cevaplayıncaya kadar sınıfta tuttum onu. Yan sınıfa geçtim ve Azra’ya da aynı şeyi yapmasını söyledim. 

O günden sonra  daha sık görüşür olduk. Okul tercihleri, puanlar, ek dersler filan derken, her fırsatta yanıma geliyorlardı.

Sınava bir ay kalmıştı ama doğanın sınav filan umurunda değildi. Kabanlar, montlar atılmış, botlar çıkarılmış, kruvakar kol gömlekler, lacivert  beyaz çigili tshirtler, fuşya espardinlerle hafiflemiştik. Adalara mı gitsek, modalara mı? Dersanede önlemleri iki katına çıkardık, çift vardiye nöbet tutuyoruz ama bahar her yerden sızıyordu. 

Öğlen yemeğinden sonra arka bahçeye bakan daracık balkonda kahvemi içiyordum, gözüm malzeme deposunun kırmızı çatısına uzanmış, güneşin keyfini çıkaran sarman kediye takıldı, hipnotize olmuş gibi ona bakıyorum kafasını sıvazladığı patisini yalıyor, tekrar sıvazlıyor, tekrar yalıyor.…”hocam çıkışta vaktiniz var mı?” Diyen Elif’in sesiyle irkildim. Bir çay içelim mi diye soruyordu, burda nasıl bulmuştu beni, “olur” dedim “Beşiktaş’a gidelim, biraz deniz havası alırız”. 

Uzun günlerin akşam üstü güneşi hala sıcacık, ışıl ışıl. Elini uzatsan Üsküdar’a dokunursun, miyop gözlerim karşı kıyıdaki evlerin ince uzun balkonlarındaki sardunyaları bile seçebiliyor.  

Azra’nın masanın üstünde duran elini tutarak Hocam nasıl anladınız?” Diye sordu Elif, çayına hiç dokunmamıştı. Samimi şaşkınlığını görünce memnun oldum. Gülümsedim, masadaki bir lekeyi ovaladım. Demeter’in Persephone’ye baktığı gibi baktım onlara. Hades’le yapacağım pazarlık gününe kadar susacaktım. 

Dersanede tanışmışlar, Elif halasıyla, Azra da ananesiyle gelmiş kayıt günü. Girişte bir örnek kırmızı koltuklara karşılıklı oturmuşlar. Bir sır verir gibi fısıltıyla “çok araştırdım, kızım da bankada sormuş, genel müdürlükte çalışıyor, çevresi çok geniş, en iyisi burasıymış” diyen emekli öğretmen ananeyi hala sessizce dinlerken, kızlar da içlerinden aynı sınıfa düşmeyi dilemişler. 

Elif sandalyesini Azra’ya doğru çekti, birbirlerine bakıp gülümsediler. Azra Elif’in anlatacağı her şeyi önceden onaylamış bir teslimiyetle sol avucuna dayadığı başını ona çevirdi.

Yaşlı, hantal vücutlarından beklenmedik bir kıvraklıkla vapurlar homurdanarak iskeleye yanaşıyor, indirdikleri kadar yolcu alıyor oflaya puflaya karşıya geçiyorlardı.

“Bizi aynaya gönderdiğiniz gün için hocam…” İri bal rengi gözleri heyecanla parladı, “size teşekkür etmek istedik.” Bardağın içindeki kaşığı tabağın kenarına koydu ve çayından bir yudum aldı. Üstümüzden bir esinti geçti, çantamdan şalımı çıkardım. Nerden başlayacağını bilemez bir hali vardı, O güzelim yüzünden gölgeler geçti, sıkıntıyla dudaklarını yaladı.  “Bizimkilere çok kızgınım hocam” Diye devam etti. “Okulda tanışmışlar, sevmişler birbirlerini, ona bir diyeceğim yok ama…çocuk sahibi oldukları, beni sessizliğe mahkum ettikleri için kızgınım onlara. Küçükken halam beni bir akrabamıza gezmeye götürmüştü. Evdeki seslerden, konuşan herkesten ürkmüş halamın bacaklarına sarılmıştım. Hiç kimse işaret dili kullanmıyordu. Anneleri çocukaları isimleriyle çağırıyor duvar saatinin tik tak sesi saniyeleri haber veriyor, baba elindeki kumandayla kanaldan kanala geçiyordu. Bu kadar sesi takip edemiyordum, oturduğum yerde dizlerimi karnıma çekip halama yapıştım. Bir anda yüzlerce kuş tek ağızdan cıvıldamaya başladı, olduğum yerde sıçradım, ödüm kopmuştu. hepsi odanın içindeydi duyuyordum ama onları göremiyordum, korkudan avazım çıktığı kadar ağlamaya başladım. Halam beni kucağına aldı, korkacak bir şey olmadığını, ne olduğunu bilmediğim kapı zilini anlatmaya çalışıyordu bana. Ama titriyor bir türlü sakinleşemiyordum. Bizim evde ışık ses demekti. karanlıkta daha iyi duyardık. Annem beni gözleriyle sever, gözleriyle döverdi, onun her şeyi anlatan bakışları yetmezse  parmaklarıyla bana nutuk çekmesine izin verirdim… “ Güldü, masaya konan iki serçe hızla uzaklaşıp yanımızdaki ıhlamur ağacına kondular. “O günden, o akraba ziyaretinden sonra…” diye devam etti Elif “..halam bana bir radyo, bir de alarmı kurulan bir saat aldı. Saat oyuncağım oldu, ikide bir alarmını kuruyordum ama radyo, onunla sesleri sevdim,  hiç kapatmadım, okula başladıktan sonra ders çalışırken bile. Bütün gün radyom ne istiyorsa onu dinlerdim.” Elif çayından bir yudum aldı, bardağını masaya bırakırken yüzünü buruşturarak, “buz gibi olmuş” dedi.    

Tezgaha yaslanmış, kızlardan gözünü alamayan garson çocuk elimin bir hareketiyle ok gibi yerinden fırladı ve onlara çay, bana da kahve getirmek üzere yaylanarak gitti. Azra oturduğu sandalyede kamburunu düzelterek bizimkiler bankacı” derken biraz daha uzadı sanki, iyi insanlarmış ama çok çalışırlarmış, günlerce görmediği olurmuş onları ama neyseki büyükanne büyükbabanın dört eli de onların üzerindeymiş her daim. Emekli hakim dedesinin izinden gidecek der yerlere göklere sığdıramazlarmış onu. Azra kontrol edemediği neşesinden utandı, özür diler gibi Elif’in yüzüne düşen bir tutam saçı düzeltirken “seni de çok seviyorlar” dedi.

Dersaneden sonra bağımız hiç kopmadı, giderek araları uzasa da bayramda, seyranda aradılar, hiç ihmal etmediler beni. Bir gün Unkapanı’ndan dönüyordum, emeklilik işlemlerim için bir kaç imza verdim. Bozdoğan Kemerinin altındaki kahvelerin birinde çay içtim, etrafında yürüdüm, kadim taşlara dokundum, erguvan kokularını içime çektim ama kesmedi, canım hiç eve gitmek istemiyordu, Eminönü’ne kadar yürüdüm. Ordan tramvaya bindim, İstanbul Üniversitesi durağında indim, şansıma artık, buralardalarsa görecek yoksa eve dönecektim. Çorlu’lu Ali Paşa camiinin bahçesinde buluştuk. Çiçek açmış, büyümüş, serpilmişlerdi. Omuzlarından sırtlarına kadar inen saçlarına artık ihtiyaçları kalmamış, Elif’in üç halka küpesinin yan yana takılı kulak hizasına, Azra’nın güneşte parlayan kumral saçları ensesinin bittiği yerdeki küçük kahverengi benine kadar kısalmıştı. İlk defa görüyordum bu beni. Bir şeye gülüyordu, geçmiş zaman, neydi? şimdi hatırlamıyorum. Aniden gelen kahkahasına engel olamadı, Elini ağzıyla kapatarak başını Elif’in göğsüne dayadı ve bir süre çekmedi, orda kaldı. O küçük, savunmasız et beni tekinsiz bir sır verir gibi göründü bana.

Kızlarla uzun bir süre görüşmedik. Onlar mezun oluyor, defalarca viraj alacaklarını bilmedikleri yeni yollara hazırlanıyorlar, bense sayfalar dolusu “yapılacaklar listesi” ne yeni çentikler atmakla meşguldum. Ardiyeye koyacak kadar bile zaman geçmemişti üstünden, koridorda ağzında tasmasıyla dışarı çıkarmamı bekleyen bir köpek yavrusu gibi bana bakan bavulumu aldım, salondaki divanın üstüne kocaman açmadan önce sapındaki İspanya-Malaga barkodlu etiketleri yırttım. En iyi bölüme gelmişti sıra, kitaplığın önünde durdum, bakalım 14 saatlik tren yolculuğuma benimle kimler gelecekti?  Telefon çaldı, arayan Elif’di….üç cümle sonra ağlamaya başladı.

“Çok kavga ediyorduk hocam” dedi “İçimizde tutamıyorduk, gücümüz yetmiyordu dizginlemeye kendimizi, ben sokakta olmak, avazım çıktığı kadar bağırmak, çiçeklerimizi göstermek istiyordum, Azra defterinin arasında kurutmak.”

ilişkilerin üzerinden yeterince zaman geçerse ve sürenin sonunda “taraflar oldu bu iş” derlerse akraba olunur, ölünceye kadar da akraba kalınır sanırdım çocukken, naziksen, o hastalandığında onu düşünüyor, onun iyileşmesi için dua ediyorsan, beraber çimlere uzanıp bir kitabın resimlerine bakıp hayaller kuruyorsan, ısırgan otlarına dikkat etmesini söylüyor, evden çıkarken onun için de yanına bir poğaça alıyorsan, o yokken tadın tuzun da yoksa akrabalık ünvanı senindi, göğsündeki nişanı gururla, göstere göstere taşıyabilirdin artık. Kanın bağına ne gerek vardı. Gece Arzu’larda kalabilmek, onlarla ananenin deniz kenarındaki evine gidebilmek için önce anneme sonra halama saatlerce yalvarırdım. Yedek diş fırçam Azra’nınkiyle aynı kupada, pijamam da onunkilerin yanında aynı çekmecede dururdu. Biz bir aileydik. 

anane gözlerini devirdi ve işaret parmağını dudaklarına götürerek içeri giren kızına döndü. Bu “kızlar ders çalışıyor” a pek benzemeyen tuhaf sus işareti de ne demekti? Elindeki telefona “bir dakika” der demez ikinci katın merdivenlerini telaşla çıkan kadın gölgesini beyaz ahşap tırabzanlara düşürdüğünü fark etmedi. Elif’in içi ürperdi. Hava karardı, gri ağır bulutlar açık pencerelere kadar indiler. Aniden bastıran yaz yağmuru doluya çevirdi, perdeler uçuşmaya, kapılar çarpmaya başladı. Kitapların sayfaları üçer beşer atlayarak ilerledi. Uçuşan kağıtları kızlar çığlıklar atarak yakalamaya çalıştılar. Bir kalem birbirlerine sarılı iki papatya kurusunun yanına düştü. Yukarda hızla açılan kapının kolu şampanya rengi duvara derin bir çizik attı.. Rüzgarın açtığı kapıyı fırsat bilen ses gölgesini almaya geldi.

“Azra için böylesi daha iyi!!”    

“Yüksek tavandan sarkan kocaman saat hep aynı vakti gösterir….” Elimdeki şiir kitabına bir türlü odaklanamıyordum. Rayların düzenli ritmiyle devinen o metalik ses artık ninni gibi gelmeye başlamıştı, içim geçmiş. Telefonun biplemesiyle uyandım. Bozkırın ortasında birazdan batacak olan güneş gökyüzünü turuncaya boyamakla meşguldü.  Uzak diyarlardan, Azra’dan geliyordu mesaj. Elif iyi miydi?  Nasılsın diye sordum karşımda oturan, pencereden hızla geçen manzaraya dalgın, kan çanağı gözlerle bakan Elif’e “hadi restorana geçelim bir çay içeriz” dedim.

04/04/20, Bitez

Yelda Ugan Saltoğlu

 

 

Arcos de la Frontera

Hayali bir harita çizin/ Gitmeyi hedeflediğiniz yeri işaretleyin./ Haritanızı takip ederek gerçek bir sokakta yürüyün./ Haritaya göre olması gereken yerde bir sokak yoksa, yolunuzdaki engelleri kaldırarak bir sokak yaratın./ Hedefe ulaştığınızda, kentin ismini sorun ve karşılaştığınız ilk kişiye çiçek verin.

Yoko Ono 1962

 

img_4470
portakal kokulu taş sokaklar,

 

26/01/2020

Endülüs bir şiirse, beyaz köyler de onun nakaratlarıdır.

Pueblos Blancos‘lar, yani Beyaz Köyler, isimlerini Mağribilerin sivil mimarisinden miras kalan beyaz badanalı evlerinden almışlar. Endülüs’teki son durağımız Sevilla, bugün oraya giderken Cadiz‘le Sevilla  arasında kalan Arcos De La Frontera‘yı ziyaret edeceğiz. Burası Cadiz ilindeki 28 Pueblos Blancos’ların en ünlüsü olmasa da en güzel Beyaz Köylerinden biri. Guadalete nehrine bakan, kireç taşından bir yamacın tepesine oturtulmuş. Suya yakın, açık araziye ve tarlalara bakan, hayra alamet bir leylek yuvası gibi.

8418c6e8-7119-4f4b-9409-59fe16a62f5f
Merdivenli sokaklar

İspanyolca‘da Arcos kemer, Frontera da sınır demek. Tıpkı Toledo‘da doğup etrafını saran, Lizbon‘da Atlas Okyanusu‘na dökülen Tejo nehri gibi burası da Guadalete ile, muhtemelki istilalara karşı nehirden bir kemerle çevrilmiş.

Yokuş başında arabamızı bıraktık ve portakal kokuları içinde yüzen taş döşeli sokaklarda uzun bir yürüyüşe başladık. Yolda yine en sevdiğim şeylerden birini yaptık. Hiç mevzu değilken öyle aniden bir bara girdik ve mezesi iri yeşil zeytinler olan şerilerimizi ayak üstü içtik. Fondaki müzikle dans eden garson kadından ve neşeli Arcos’lulardan bize de bulaşan “yaşamak ne güzel şey!” modumuzla yola devam ettik. Güneşin her bulduğu boşluktan girerek gölgelerle acurlar çizdiği evlerden, pencerelerden gözümüzü alamıyoruz. Artık bizde köylerde bile kalmayan el örgüsü dantel perdelere, daracık nişlere konmuş saksılara, porselen biblolara bildik bir hayranlıkla bakarak Katedrale kadar geldik. Köyün en yüksek yerindeyiz, hava nerdeyse 18 derece, ferforje parmaklıklarla çevrili terastan nehrin üzerindeki demir köprüler, uçsuz bucaksız tarlalar ve zeytin ağaçları güneşin altında parlayan bir deniz gibi belli belirsiz dalgalanıyorlar.

img_4441
Harry Potter’in baykuşu Hedwig aşkına,

Burası aynı zamanda Cebelitarık boğaz hattı üzerinden gelen kuşlar için de göç yolu. Ara ara gökyüzünde seslerini de kendilerini de tanımadığım bir sürü kuş görüyorum ama şu kıl çadırın altında cadı okulu Hogwarts‘dan emekli olmuş gibi somurtan baykuşları tanıyorum. Beyaz badanalı evler gibi onlar da buranın sembollerinden biri. İçinde gezinmeyi, loş ışıkta tozlu raflarını karıştırmayı çok sevdiğim, tuhafiyeden bakkaliyeye yani sakızdan dikiş iğnesine kadar ıvır zıvırla dolu küçük dükkanlarda baykuş desenli thsirtler, kartpostallar ve minik heykeller var. Ivır zıvır dediğime bakmayın aynı dükkanda papirüs kağıda çizilmiş köyün kemerli sokaklarından birine ait orijinal imzalı bir kara kalem çalışması bile buldum orda. Kartpostalların arasına saklanmış, nasıl olduysa beni beklemişti.

Yola çıkmadan önce çok lezzetli ama ilk kez İspanya’da bu kadar ağır bir yemek yedik, callos con garbanzo, yani nohutlu işkembe ve yanında albandiga de mariscos, yani deniz ürünleri köftesi. Son olarak yemeğin üzerine de tatlı olarak puding, ve şeri gibi bir içecek olan pedro ximenez. Belki de karıştırmamak gerekiyordu, ya deniz ürünleri ya işkembe, ama oldu bir kere. Nohut da cabası, bir tutam kimyon olsaydı bari!

 

Yelda Ugan Saltoğlu

14/03/2020, Beşiktaş

Granada

 

Yolculuk

Yaslı yüz atlı/ Yatık ufuklar boyunca/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

Kordoba’ya/ Ya da Sevil’e değil, /Değil deniz için/ iç çeken Granada’ya.

Uyurgezer atları/ götürüyor onları/ Şarkıların titreştiği/ Kavşaklar sarmalına.

Yedi acı kılıcı saplı/ Yüz Endülüs’lü atlı/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

                                                                                                                   Federico Garcia Lorca

 

effects
El Hamra Sarayı

 

23 Ocak sabahı Granada‘ya gitmek üzere erkenden yola koyulduk. Arabada beş kişiyiz, hepimiz bilinmeyen bir ülkede yola çıkmış, iyi niyetli, arzu dolu turistleriz. Tek motivasyonumuz gezmek, tek rehberimiz de akıllı telefonlarımız. San Fernando‘dan çıkışımız yarım saati bulsa da, dönüp dolaşıp aynı meydana defalarca çıksak da vazgeçmedik ve son hamlemizde beş saat sürecek olan şehirlerarası yola çıkmayı başardık.

c56e840d-b222-4485-9291-e795a4859193
Dilek, Duygu ve Zeynep Katedralin merdivenlerinde soluklanırken

Gece aralıksız yağan yağmur durmuş, ıslak olan her şeyin üstüne vuran güneş ışıkları daha güçlü parlamaya başlamıştı. Böylece yola dair tüm endişelerimiz de hafifledi. Setenil ve Ronda tabelalarını da ard arda geçince keyfimiz yerine geldi. Doğru yoldaydık. Zeytin denizi bizi sıkmıyor arada sahneyi diğerlerine bırakıyordu. Sulak arazide okaliptus, rakım arttıkça çam ağaçları, dağların yamacına kurulmuş beyaz köyler, pembe flamingoların takıldığı göller, turuncu benekli portakal bahçeleri önümüzde sırayla arz-endam ettiler. Hatta bir ara çiçek açmış, aceleci erik ağaçlarıyla bile karşılaştık.

Coğrafyacılar İspanya’yı 17 otonom bölgeye ayırmışlar. Başkent Madrid‘de toplanan vergiler bölgelere bizdeki gibi yol, su ve elektrik olarak geri dönüyor, her birine eşit olarak  dağıtılıyormuş.

Hal böyle olunca Bask‘lar durumdan biraz gergin, hatta birazın ötesinde epey kızgın. Güneyi, yani Endülüs’ü sırtlarında taşımaktan yorulmuşlar artık.

“Vay efendim Endülüs siesta yapsın, gezsin tozsun, dans etsin, hayatı keyifle yaşasın, biz çalışalım. Tek dertleri, rüzgar güllerinden daha fazla nasıl verim alırız, çöpleri nasıl ayrıştırırız filan. Zaten apolitikler, yerel kalkınmayı da Avrupa Birliği teşvik ve fonlarına bağlamışlar, oh ne ala!”  Fakat kuzeyliler gün gelir böyle söylenmek yerine “Bizden bu kadar” der resti çekerlerse fakir Endülüs‘ün hali ne olacak?  Onların tek geçim kaynakları tarım.

Yol boyunca İspanyol kuzenleri ve yukardaki kaygılı ifadelerini düşünüyorum. Bir taraftan da önümde akıp giden manzarayla endişelerinin tezatlığını. Endülüs’ün sadık güneşi, bol suyu ve bereketli toprakları mutlu görünüyor.

373f56a6-4537-4619-ba24-50ed4c6121a0
El Hamra Sarayı’nın bahçesi

Dağlara bir masa örtüsü gibi serilmiş bulutlar birazdan yağmura döndü ama hiç kimse sahneyi terk etmedi, gösteri devam etti. Yağmur, güneş, bulutlar ve rüzgar gülleri arasından Campilla‘ya kadar bizi bırakmayan gökkuşağı da her şeye renk kattı.

İspanyolca’da karlı dağ anlamına gelen Sierra Nevada dağı Kanarya Adasındakileri saymazsak ülkenin en yüksek dağıymış. Birdenbire uzaklarda parlayan kar tepelerini görünce inanamadık. Endülüs ve Kar?! “Geldik sayılır” dedi arka koltukta oturan üç kızımız, bu dağın eteklerindeymiş Granada.

Oraya vardığımızda gölgeler kısalmış, çoktan öğlen olmuştu. Senaryoya uygun şekilde hazırlanmış kusursuz bir set gibi tuhaf bir şekilde Granada bizi karşılamadı. Hüzünlü müydü? Yoksa umurunda mı değildik? Buyur etti ama içeri almadı. Nazik ama mesafeliydi. Sanki bizden bir şey saklıyordu. Şey gibi, hani Anthony Quinn‘in başrolde oynadığı 1969 yapımı Kasabanın Sırrı adlı filmi gibi. Kasabalılar kendi ürettikleri bir milyon şişe şarabı Alman askerlerine kaptırmamak için direnmiş, ser verip sır vermemişlerdi. Burada Granada’da da tuhaf bir şey vardı, havada asılı bir şey, belli belirsiz bir koku gibi, göz ucuyla yakalanan ama bir an yanıp sönen, ne olduğunu anlamadan kaybolan bir görüntü.

Sanki şehir bize gerekeni gerektiği kadar gösterecek ve en sonuncu ziyaretçisini de uğurladıktan sonra peçesini bir tül gibi kaldırıp tutkulu neşesine geri dönecekti.

3e9b127d-36db-41a3-a5b2-f8b6f3514f5b
Kristof Kolomb, yeni kıtayı keşfe gitmeden önce Kraliçeden icazet alıyor

Garcia Lorca, Museo Casa Natal‘daki masasında “öğleden sonra saat beşte” şiir yazmaya devam edecek,

Şehrazat El Hamra‘nın salonlarında ipek şalvarıyla yürürken halhal sesiyle havuzların sesi birbirine karışacak, seramikler sadece ona fısıldayacaklar,

Son Granada Emiri 12. Muhammet sarayın bahçesinde gezinti yapan Kraliçe İsabella‘ya eşlik edecek, Kral Ferdinand‘la yemekten önce tavla atacaklar,

Çingene mahallesi Sacromonte‘de gitarlar Granadalılar için çalacak, doğudan gelen ilk ışıklar şehre varıncaya kadar şarkı söyleyip, dans edecekler,

15dacd3e-5423-4e07-8634-5232371c711b
Mirador de San Nicolas, Granada’da akşam üstü

Granada Katedrali ve El Hamra sarayının arasında, tam şehrin ortasındaki siyah mermer heykelin kahramanları yavaş yavaş canlanacak, öne doğru büktüğü sol dizini düzelten Kristof Kolomb kraliçeye reverans yaparak sınır tanımaz ruhunun peşinden yola çıkacaktı.

Mirador de San Nicolas‘a (seyir noktası) vardığımızda Granada bize gülümsedi ve bir teşrifatçı nezaketiyle arabamıza kadar uğurlarken göz kırptı. Kıskançlıktan deliye dönmüş, hasetimden çatlamıştım, biliyordum.

 

Yelda Ugan Saltoğlu

03/03/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

 

Me gusto Cadiz

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı, onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

 

 

2ee9ae9d-aa85-4a2c-93d4-ca08528443bb
San Fernando Cadiz yolu

Körfezin üstündeki çok dar ve uzun bir geçitle San Fernando’dan Cadiz’e 20 dakikada vardık. Sonradan eklenmiş bir köprü gibi dursa da bu geçit gerçek bir kara yolu. Köyden bindiğimiz belediye otobüsüyle her iki tarafı da dev kaplumbağaları hatırlatan kayalara vuran dalgalarla dünyanın sonunda iner gibi, Cadiz son durakta, Atlas Okyanusu’nun önünde indik. 711 yılında Berberi komutan Tarık Bin Ziyad sonradan adını alacak Cebelitarık boğazını geçerek İber yarım adasına buralardan girmiş. Hani komutanın askerleri motive etmek için gemileri yaktığı söylenir ya, bence Ziyad da tıpkı benim gibi bu kadim şehirden büyülenmiş de onun için yakmıştır gemileri.

Çocukluğu buralarda geçmiş Cadiz’li kuzenlerimizle buluşunca tüm idareyi onlara bıraktık. Burası Batı Avrupa’nın en eski, nerdeyse üç bin yıllık geçmişi olan bir Endülüs güzellemesi, Bienvenidos a Cadiz.

Plaza de San Juan de Dios’dan anchalara, yani yayalara ait dar ve uzun sokaklardan eski şehire girdik ve geri kalanını kat etmek üzere yürümeye başladık. Pan con tomate, domatesli ekmek ile Monkey Cafe‘de küçük bir kahvaltı ve Plaza de Las Flores, çiçekçiler meydanı.

img_4116
Cadiz’de, sıcaktan korunmak için, gölgelik olsun diye daracık yapılan, ancha adı verilen sokaklar.

Plocia caddesi, eski tütün fabrikasının hemen arkasında, ayak üstü bir şeyler atıştırıp, yan masadan atılan bir lafla neşeli bir sohbetin başladığı barlardan birine, sanki gezinin bir uzantısı gibi girivermek, buz gibi bir İspanyol birasıyla soluklanmak, yani bir mekana girişin mevzu olmadan böyle kolaylıkla oluvermesi. Yan taburedeki fötr şapkasıyla aynı renk sütlü kahve ceketli, boynuna doladığı yeşil kareli kaşkoluyla, çevik ve neşeli, yetmiş yaşlarında hala aktif gemi kaptanının sohbetine anlamadan gülümseyerek şehrin bize sunduğu tüm çeşitlilikleri, tesadüfleri, ya da en sıradan şeyleri bile alıp kabul etmeye hazır olmak.

Torre de Santo Domingo, aziz Domingo kulesi,

Liman ile belediye binası arasında kalan 15. yy dan kalma ünlü flemenko şarkıcısı Enrique el Melizo‘nun yaşadığı Barrio santa Maria mahallesi.

Cadiz’i yeni yüzünden ayıran, eski kenti çevreleyen surlar ve şehire giriş kapıları,

Camiden kiliseye dönüştürülmüş eski Katedral Santa Cruz Kilisesi

Havana’ya benzetilen Okyanus kenarındaki Campo del Sur. Restore edilen kraliyet hapishanesi ve Cadiz Fenicio Y Romano, Fenike ve Roma zamanlarına ait önemli bir müzesi ve yarım adadakilerin en büyüğü olan tiyatro.

Demek Romalılar buraya kadar yayılmışlar.

89b4a158-dfae-427a-baa7-712f7378a3e5
Gümüş kupa olarak bilinen Cadiz’in Atlas Okyanusu ve La Caleta sahili

Parque Genoves, şehrin botanik bahçesi sahil boyunca Cadiz körfezine bakıyor. Özellikle Güney Amerika’dan getirilen farklı bitki türlerinin egzotik olanları. Alameda şehrin içine doğru Genoves parkının devamı. Burda da yine Güney Amerika’dan 1902 de iki misyoner tarafından getirilen dev manolya ağaçları,

Cadiz’in simgelerinden biri, La Caleta sahili. Etek ucunu okyanusun dev dalgalarının süslediği uzun ve sarı danteli. Onu koruyan iki kalesi var üstelik, San Sebastian ve Santa Catalina, akşam üstü güneş Santa Catalina‘nın üstünden batarken sanki Endülüs’ün ışığına, sıcaklığına ve hareketine şükranlarını sunar gibi tüm şehir onu yolcu etmeye geliyor.

cd892caf-9db2-4e0f-9ea7-cbda7dd14720
Güney Amerika’dan gelen Manolya ağacı

Sahile arkamızı dönüyor tekrar şehire karışmak üzere eski Mujeres, kadınlar hastanesinin önünden, yine yüz küsür yaşındaki dev manolya ağaçlarının arasından yürüyoruz. 18 yy da Cadiz’deki tek hastaneyi askerler ve erkekler doldurunca barok sitilde yapılan bu hastaneyi Mother Antonia de la Cruz tüm kadınlar için yaptırmaya karar vermiş. Hala sadece kadınlara mı hizmet veriyor, erkek hastaları almıyorlar mı? Orasını bilmiyorum.

Torre Tavira 17. yy dan kalma bir gözlem kulesi, Cadiz’in en yüksek noktası. Malum, burası açık şehir, her yerden saldırıya uğrayabilir. Kuleye tırmanmak için o kadar çok merdiven çıktık ki, terasa vardığımızda bacaklarım titriyordu artık. Körfeze ve Cadiz’e muhteşem bir panoramik manzaradan baktık. Aynı zamanda bazı katlarda şehrin tarihine ait ilginç dizayna sahip sergi salonları da vardı.

The Camera Obscura Projects, kulenin dışında olanların gerçek ve hareketli görüntülerini yansıtıyor. Bu acayip bir sistem, yani uzaydan uydu yöntemiyle güvenlik sağlamak, bir bölgeyi ya da belki birini izlemek üzere askeri alanda “çok ciddi” işler için kullanılan şey burda, biz turistleri eğlemek için yapılmış. Kulenin terasından çıplak gözle etrafı 360 derece seyreyledikten sonra daha gördüklerimize doyamadan, seksen sekizinci fotoğrafımızı çekemeden, bir kat aşağı indik. Randevu almıştık ve sıra bizdeydi. Kameranın etrafına on beş belki yirmi kişi dizildik ve rehber anlatmaya başladı. Yaklaşık 45 dakikalık panaromik manzaralı bir Cadiz turu daha. Çamaşır asan kadınlar, Okyanus’da süzülen gemiler, sokaklarda yürüyen, birbiriyle sohbet eden insanları bir çanak anten büyüklüğündeki iç bükey çukurda tüm ayrıntılarıyla izledik. Dev bir dürbüne hep beraber eğilip bakmak gibi, farklı bir görme biçimi.

img_4188
Torre Tavira’nın terasından, Levante ve Cadiz Katedrali

Barrio de La Vina, Cadiz karnavalının kalbi, her yıl Şubat’ın son haftası yapılıyor ve dünya çapında biliniyor bu karnaval. Eski kentin dar sokaklarında CHİRİGOTAS olarak bilinen şarkılar söyleniyor, tüm şehir aktif olarak karnavala katılıyor. Hatta katılmakla kalmıyor, bütün bir yıl karnaval için hazırlanıyorlar.

Karnavalın broşürlerdeki sloganı da şöyle, “Cadiz’in güzelliği ve karakteri şenlik ve geleneklerine yansır.” Çevirisi pek ruhsuz oldu ama İspanyol’cası pek havalıydı.

Plaza del Falla meydanına geldiğimizde büyük bestecinin adını alan, 1871 yılında neoarabic tarzda inşa edilen büyük Falla tiyatrosu önünde neşeli bir hareketlilik dikkatimizi çekti. Bugün günlerden 25 Ocak, daha karnavala nereden baksan dört hafta var. Rengarenk karnaval afişleriyle süslü tiyatronun önündeki uzun kuyruk da neyin nesiydi?  Meğer elemelerin telaşıymış bütün bunlar, bu elemeleri seyretmek için bile biletler çoktan tükenirmiş. Yine de insanlar bir bilet umuduyla beklerlermiş. Biz de tiyatroya giremeyen Cadiz’liler gibi meydanın etrafındaki kafelerde onlar gibi büyük bir ilgiyle bu yarışmayı yerel kanallardan naklen izledik. Elimizde Cadiz biraları ve küçük karideslerin nohut unuyla kızartıldığı, ince zar gibi peksimetlere dönüştüğü tortiyitta de kamarones yiyerek onlara katıldık. Müzik, kostüm, koreografi ve politikacıları özgürce hicv ettikleri şarkı sözlerini bir araya gelen grup üyeleri bütün bir yıl boyunca büyük bir gizlilik ve titizlikle karnaval için hazırlar, finale kalmak için çok sıkı çalışırlarmış.

Muhtemelen dereceye giremeseler de bunu pek umursamıyor, gecenin tadını çıkarıyorlardır.

cb46619e-59fe-4bb1-9a4f-9427f0d307e0
Falla tiyatrosunun önü

Bu meydanda bir de yetimler ve dullar için dizayn edilen Fragela House varmış, son yıllarda bu ev yaşlılar evine çevrilmiş. Dünyada en uzun yaşayan insanlar Japonlardan sonra İspanyollar, bu nedenle yaşlılar evine daha çok ihtiyaç olmuş olmalı. Ben de zaten ister  İspanya’nın Kuzeyinde olsun, ister burda Güney’de, Endülüs’de yaşlıların sosyal hayatları üzerine iki laf etmek için konuyu girdim. Kendi ülkemde ancak seçim günleri bu kadar yaşlı insanı bir arada görebiliyorum, ancak oy kullanım süresi kadar dışarı çıktıklarında. Oysa burda yaşlılar için hayat devam ediyor. Onlar sokaklarda küçük adımlarla yürüyorlar, restoranlarda,  barlarda arkadaşlarıyla sosyalleşiyorlar, evlerinden dışarı çıkıyorlar. Deniz kenarında, parklardaki banklarda birbirleriyle buluşuyorlar. Şehrin içinde onun bir parçası olarak yaşıyor, konuşuyor, gülüyorlar. Ne mutlu onlara.

img_4103
Çerez yer gibi yolda yürürken yediğimiz, külahtaki minik camaronlar (karidesler) Plaza de la Libertad, balık pazarından

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı; onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor. Ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille  bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

Tat demişken daha yemekleri var, balıkları, baklagilleri, manzanillası, yani şeri şarabı. El faro de Cadiz (Cadiz’in feneri) restoranının etekli masaları, la cervesa birası. Plaza de la Libertad balık pazarı. Kristof Kolomb‘un Amerika’ya ikinci ve dördüncü kere yelken açtığı Plaza de Espana‘nın önündeki Cadiz limanı ve eşsiz bir ışıkla sarılmış iki denizin sularıyla yıkanan kıyıları. Avluları, İhtişamlı kapıları…O zaman, tekrar gelmek lazım.

 

 

Gracias, Işık, Ceren, Salva, Mehmet, Miguel ve Zeynep

Yelda Ugan

22/02/20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Endülüs, Amistoso San Fernando

 

San Fernando

Salinasları,

Güneş ve tuz aynaları

Teknelerin uyuduğu

yer.

Dünya ve gökyüzü arasında

Daha fazla tuzu olan

Kadın yok.

Limanın çingeneleri,

Cai’den Gibraltar’a (Cebelitarık’a)

San Fernando’lu flamenco şarkıcısı Camaron de la İsla‘nın Bahia de Cadiz şarkısından

 

img_4386
San Fernando, Belediye binası

San Fernando Cadiz’in bir köyü ama bizim bildiğimiz köylerden değil, belediyesi olan bir köy. Hem de kadınlara pozitif ayrımcılık yapan, onlara öz savunma kursları bile açan bir kadın başkanı var. Betonlaşmamış, apartmanlar en fazla beş katlı. Küçük mahallelerdeki beyaz badanalı, tek katlı evlerin avluları küçücük. Sokakları parke taşlı köy 80 bin nüfuslu, her adım başı bir okul var, uluslararası sosyal sorumluluk projeleri yine çocuklarla, izcilikle ve onların gittiği kamplarla ilgili.

img_3846
Güzel bir Endülüs birası daha, Levante San Fernando’da doğudan gelen tipik bir kuru ve ılık rüzgarın adı,

Puente Zuazo köprüsü köyün girişinde eski bir taş köprü, 1411 yılında yapılmış. 10 metre eninde, 350 metre boyunda küçük bir köprü. Artık kullanılmıyor tabi, ben de yanındaki demir köprüden arabayla gelip geçerken gördüm, belki yayalara açıktır.

Napolyon birlikleri İspanya’yı kuşattığında buraya, Puento Zuazo’nun başına kadar gelmişler. O zamanlar Cadiz‘e geçişin de tek yolu bu köprüymüş. Fakat birlikler Cadiz’in merkezi San Fernando’ya bir türlü girememiş, çok dar ve ince köprüye bombaları bir türlü isabet ettirememişler. Halk günlerce belki aylarca direnmiş ve o gün bu gündür köyün koruyucusu Miguel Angel’in iyiliğini kimse unutamamış, hala en çok Miguel adını veriyorlar erkek çocuklarına. Kızlara da Carmen, Virgen del ya da Maria Carmen, onun da  denizcileri koruduğuna inanılıyor. Korsanlardan, fırtınadan, tsunamiden..

Dönemin en liberal ilk anayasasını yazmak için ülkenin her yerinden ve sömürgelerinden gelen meclis üyeleri San Fernando’da toplanmışlar.  1812 Cadiz Anayasası diye bilinen bu anayasa ile birlikte nerdeyse tamamı İspanya’ya ait olan Kolombiya, Meksika gibi  Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmişler.  Dünyada üçüncü olan bu imza daha sonra bir çok anayasaya da ilham vermiş. Toplantının yapıldığı bina hem büyük bir özenle korunuyor hem de atıl, tozlu bir müze olmak yerine yaşayan, aktif hayatın içinde olan şehir tiyatrosunun mekanı olmuş.

img_4381
San Fernando’da bir Pazar sabahı

Burası bir yarımada, portakal ağaçlarıyla süslü kimi taş sokaklar okyanusa açılıyor. Burda doğan çocuklar daha yürümeye başlamadan yüzmeyi, sörf yapmayı öğreniyor olmalılar, dalgalarla oynamayı, köpek balığı şakaları yapmayı ve yelken açmayı. Onlar daha altı yaşına basar basmaz birer küçük izci oluyorlar

365 günün 300 günü güneşli olurmuş buralar, kısmet işte! Geldiğimiz gün akşama kadar yağmur dinmedi ve güneş 65 satırlık listesine bir çentik daha attı.  Okyanus manzaralı evimizde, bizi misafir eden sevgili dostlarımızla beraber sohbet, muhabbet ederek biz de biraz yavaşladık. Pencereden görünen mavi, belli belirsiz ufuk çizgisine baktıkça, hayalimdeki haritadan yardım alıyorum, Madrid‘den aşağı, Afrika kıtasına bir adım kalacak kadar Güney’e iniyorum. Fazla inmişim, Akdeniz’i geçip az Batı’ya bayır yukarı Atlas Okyanus’na doğru yürüyorum, Portekiz‘e daha epey var. Zeytin ağaçlarını, alçaktan uçan leylekleri, tuz tepelerini, çingene mahallesini, daha uzun palmiye ağaçlarını ve pembe flamingoları tanıyorum. Orası, burası.

Yelda UGAN,

11/02/2020, Gayrettepe

Gracias; Ceren Taşköprü, Miguel Angel, Işık Özel, Salva, Mehmet, Zeynep

 

Endülüs, por favor mi amor;

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra.

img_3795
Jardines Tropicales de Atocha

21 Ocak, Salı

Madrid bugün 6 derece, hava bulutlu ve çok rüzgarlı. Haziranın canlı bozkır renkleri yok şimdi. Uçak alçalırken kışı geçirmek üzere bırakılmış tarlaların kahveden siyaha çalmış yüzleri hasta gibi görünüyor. Yeşilin feri kaçmış, boz renkli, dalları çıplak ağaçlar üşüyor, büzülmüş, içine kaçmışlar. Ara sıra havalandırılmış, yeni sürülmüş toprağın şeftali allık rengi kareleri, soluk kumaşa eklenmiş yeni bir yama gibi duruyor. Ressamların namını duyup dünyanın dört bucağından ışığını çizmeye geldikleri güneş güzellik uykusunda.

İndiğimizde, bayan Gloria bizden hızlı davranmış, Kuzey batı İspanya’yı çoktan etkisi altına almış diye duyduk. Demek ondan yukarda o kadar sallanmışız. Kasırgayı akşam haberlerinin ilk sırasından, televizyon ekranlarından seyrettik. Dev dalgaların altında kalan yollar, köprülerin altından delirmiş gibi akan çamurlu sular, suya batmış arabalar, ağaç kökleri, kırılan camlar sanki çok uzak diyarlardaki ülkelerden gelen felaket haberleri gibiydi. O tarafa kalkacak olan tüm uçuşlar iptal edildi. Aktarmalı gelen Barcelona yolcularını Barajas havalimanında bıraktık ve Güneye, Endülüs’e doğru yola koyulduk. Por favor mi amor.

img_4696
Ave, yüksek hızlı tren

Madrid Puerta de Atocha, Madrid Tren Garı,

Tren garlarını çok severim, aslında kim sevmez ki? İster on haneli küçük bir kasaba istasyonu olsun ister böyle 27 m yüksekliğinde 157 m uzunluğunda çelik ve camdan yapılmış bir çatısı olsun. Hem de 1892’de, daha Paris’ten yeni gelen, ayağının tozuyla işe girişen dövme demir ustası Gustave Eiffel‘in eli değdiyse.

Atocha’dan, İspanya’nın kalbi Madrid’den örümcek ağı gibi her yere uzanan tren seferleri var. Ave high-speed-train of RENFE olanından hızlı trenler ya da orta mesafeliler. Biletler uçak bileti gibi, saatine ve tarihine göre fiyatlar değişiyor. Barcelona, Toledo, Malaga, Zaragoza, Valencia, Sevilla, Cordoba ve daha bir dolu şehire dev bir sürüngen gibi trenler vızır vızır işliyor.  O yüzden de çok kalabalık burası. Ama yukardaki dev saatin yelkovanı veya trendeki dijital saatin yelkovan dijiti yerini bulduğu an tren hareket ediyor ve kalabalık birikmeden akıp gidiyor. Bozkırın ortasında, öğleden sonra siesta saatinde yemek yiyecek restoran bulamadığımız bir Akdeniz ülkesindeki bu dakikliğin önünde şapka çıkarıyorum.

img_4701
Koridorun sonundaki kapıdan sağ sol yapınca Guernica orada, Sofia Reina Museo Nacional Centro De Arte

Çelik çatının altında küçük bir sera kadar kalmış dev palmiyeler ve tropik ağaçlarla süslenmiş botanik bahçesi, kafeler, banklar ve çeşit çeşit dükkanlarıyla dünyanın en ihtişamlı garlarının birinde etrafı geniş bir zamanın içinde kaybolmuşum gibi büyük bir iştahla, hayranlıkla izliyorum. Bir sergiyi gezer gibi saatlerce takılabilirim buralara. Sonra bir ara Atocha’nın karşısındaki Reina Sofia müzesine gider Picasso‘yu, Joan Miro‘yu ziyaret ederim. Kim bilir belki gizlice Guernica‘nın fotoğrafını bile çekerim.

22 Ocak sabahı saat 10:00, Sevilla treni

Kompartımana yerleşir yerleşmez restorana gitmek için sabırsızlanmaya başladım. Pencere kenarı bir masaya oturacak, daha geniş, en geniş açıdan akıp giden manzarayı seyredecektim. Çektiğim fotoğrafların tamamı yamuk yumuk çıktığı için silecek ama tekrar ve tekrar deneyecektim. Biraz okuyacak, biraz yazacak ama daha çok, pencereden bakarken hayallere dalacaktım. Aklıma kötü hiç bir şey gelmeyecek sadece bir geri zekalı gibi görünmemek için ağzımın kenarından akan gülüşüme sahip çıkacaktım.

Oraya varmak için geçtiğim üç kompartımanın her birinden daha küçük bir mekandı restoran. Sağlı sollu iki pencere önünde sadece birer ahşap bar vardı. Ve ancak ayakta bir kahve içimiydi etrafın seyirliği. Ortadaki yarım daire bankonun önünde beklerken hiç acele etmedim. Sabırsızlanmadım, sıranın bende olup olmadığını umursamadım. 2.5 saatlik bir yol için oldukça şık giyimli kadın ve erkekler siparişlerini beklerken yüzlerini bankonun arkasındaki mavi gömleği RENFE armalı esmer baristaya dönmüş, trenin hafif sarsıntısıyla kıpırdanıyor, telefonla ya da birbirleriyle anlamadığım ahenkli bir dille konuşuyorlardı. Bankoya yaslanıp hafifçe yolculara doğru döndüm. Artık bir Almodovar filminin içindeydim sanki, dışarda hızla akıp giden manzara umurumda değilmiş gibi yaptım ve onları taklit ederken her şeyin ritmine ben de uydum.

img_3825
Estación de Jerez de la Frontera

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra. Güneş enerjisi platformları denizin içinde plastik birer atık gibi gelip geçtiler. Çeşitli yanılsamalar yaşıyor, hayretler içinde kalıyordum. Birbirimize bu kadar yakın durduğumuz, hiçbir yere görünmez iplerle asılmış bulutlarla göz göze geldik. Köylerde gördüğüm beyaz badanalı kilise kuleleri ve yanlarında bin yıldır duran  Roma kalıntıları da olmasa Ege’den, Çukurova’dan geçiyor gibiydik.

Cordoba‘dan sonra turuncu benekli portakal bahçeleri başladı. Sevilla’da da yağmur, burda aktarma yaptık, hızlı trenden orta mesafeli olana geçtik. Daha az konforlu, daha yavaş ama çok sakindi. Cadiz treninde uyumuşum biraz. Yağmur trenin penceresinde bıçak çentiği gibi izler bırakmış, ardındaki ıslak tarlalar suratlarını asmış belli belirsiz somurtuyorlardı.

Kompartımanda bizimle beraber 5-6 kişi ya var ya yok. Herkes telefonunu kurcalıyor, kimse camdan dışarı bakmıyor. Solumda oturan altmış yaşlarındaki kadın telefonunu çantasına koydu ve üçe katladığı gazetesinde su doku çözmeye başladı. Kırmızı rujlu çok güzel bir kadındı, sırt çantamda epeyce arandım ama yanımda bir dudak nemlendiricim bile yoktu.

img_3847
San Fernando’da ilk akşam yemeği, sirkeye batırılmış ve unla kızartılmış köpek balığı, Cazon en adobo

Cadiz’e yaklaştıkça gelecek istasyonu haber veren anonslar da sıklaşmaya başladı. “Proxima estacion Jerez de la Frontera” İspanyolca’da “j” harfi “h” okunuyor, yaklaşan istasyonu trendeki kadın sesi “Herez” diye iki kez tekrarladı, ben de bir kaç kere üst üste önce içimden sonra mırıldanarak onun gibi Herez dedim, de la Frontera. Burası yarısı sarı yarısı mavi şal desenli çinilerle kaplı küçük bir istasyon. İki metre boyunda oval ahşap ve cam kapılar var yan yana. Kapılar kapalı, bir şey görünmüyor. Belki içi de çok güzeldir. Kesin çok güzeldir.

Biz San Fernando‘da ineceğiz, Cadiz‘den önceki son istasyonda. Her anonsta telaşla kıpırdanıp dikkatle dinliyoruz. Palmiye ağaçları ve bir kaç katlı beyaz badanalı evlerin damları bir alçalıp bir yükselerek sıklaşmaya başlıyor.

Yelda UGAN

05/01/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

Bilinç Akışı

 

Eğer yazıyorsanız bu mutlaka başınıza gelmiştir. Zihninizden kelimeler  nazlanmadan akar, yerini bilir ve gelen diğerini çağırır, zahmetsizce betimlemeler yaparsınız. Gördüğünüz yaşlı bir teyzenin eprimiş tüvit mantosundan şahane imgeler yaratırsınız ama  siz o sırada markette kasa kuyruğunda, teyze de sizin önünüzde elinden geldiği kadar yavaş sepetini boşaltıyordur. Ya da sokakta yürüyor, metroda ineceğiniz durağa yaklaşıyor olursunuz. En kısa zamanda masaya oturur kağıda ya da bilgisayar ekranına dökmeye çalışırsınız o kelimeleri ama inat eder gelmezler. Kağıt kalem elinizde bahtsız bedevi gibi öylece beklersiniz. Ne yapsanız olmaz artık.

img-20180122-wa0023
Opera Garnier, Paris

Düşünürken kullandığımız dille yazmaya bilinç akışı tekniği deniyor. Virginia Woolf’un Mrs Dalloway’ini okurken bu teknik görece kolay göründü gözüme ve denemeye karar verdim. Cahil cesaretim sen çok yaşa.

İşte başlıyorum. Bir saat zamanım var. Kalemi kaldırmadan haldır haldır yazmakla karıştırıyor olabilirim ama ilk deneme için iyi bir yöntem.

You Tube dan bir kaç video seyretmiştim. Bir süredir de ev işleri yaparken bilirsiniz işte ütü, bulaşık, çamaşır filan kulaklıkla kitap dinliyorum, işlerin ruhu hafifliyor. Bir gün Orhan Pamuk’un Sessiz Evi’ni dinledim. Bilerek değil tesadüfen seçmiştim ve Pamuk da kitabında bilinç akışı tekniğini kullanmıştı.   

Dinlemek okumaktan daha çok işe yaradı. Belki de elim işte kulağım seste olduğu içindir. Ama radyo dinlerken aynı şey olmuyor, bir süre sonra ilgim dağılıyor, konuşmaları takip edemiyorum. 

Bugüne kadar bu teknikte yazılmış en bilinen ama en az okunan, otuzlu yaşlarımda kırkıma, kırklı yaşlarımda da ellilerime havale ettiğim Ulysses için mevzu bambaşka. İlk yirmi sayfadan sonra karar verdim; hipnozla filan ancak okurum herhalde. 

Elena Ferrante’nin Belalı Aşk’ına gelince, ince bir kitaptı ve görece daha kolay oldu. O zamanlar Ferrante’ye duyduğum tutkulu aşk yeni başlamıştı ve reçete bile yazsa okurdum. 

Ne diyelim? O zaman elde var bir; en azından benim için bilinç akışı tekniğiyle yazılmış kitapları dinlemek okumaktan daha kolay.  

Ya yazmak? Yapmak istediğim ya da yapmaya niyetlendiğim şey yazmaktı ama gördüğünüz gibi müdürünün mazeret iznini fırsat bilen yardımcı müdür gibiyim bir kere kapmışım mikrofonu vermek istemiyorum. Söyleyecek bir şeyim olsa bari. 

Eğer yazıyorsanız bu mutlaka başınıza gelmiştir. Zihninizden kelimeler  nazlanmadan akar, yerini bilir ve gelen diğerini çağırır, zahmetsizce betimlemeler yaparsınız. Gördüğünüz yaşlı bir teyzenin eprimiş tüvit mantosundan şahane imgeler yaratırsınız ama  siz o sırada markette kasa kuyruğunda, teyze de sizin önünüzde elinden geldiği kadar yavaş sepetini boşaltıyordur. Ya da sokakta yürüyor, metroda ineceğiniz durağa yaklaşıyor olursunuz. En kısa zamanda masaya oturur kağıda ya da bilgisayar ekranına dökmeye çalışırsınız o kelimeleri ama inat eder gelmezler. Kağıt kalem elinizde bahtsız bedevi gibi öylece beklersiniz. Ne yapsanız olmaz artık.

Bir kaç gün önce sabah ritüellerimden birini yapmak üzere evde  kulaklığımı taktım. Çamaşır mı seriyorum, sebze mi doğruyorum ne yapıyorsam artık, bu arada dışarda kitap dinlemem sadece evde, neyse J. D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ını dinliyorum. Bana gene bir haller oldu. Sanki kitap bir yerde dursa ve Salinger bana sen devam et dese tamam diyecek, ordan yürüyecektim. 

Ve Salinger’le beraber bir şey daha oldu. Belki o yüzden de bu kadar yükselmiş olabilirim. Bilinç akışı tekniğiyle yazmak illaki dram demek, depresif bir ruh hali, kötü bir mod, acılar filan demek değilmiş. Yani şöyle sanmıştım; insanın düşünürken doğası gereği kaçınılmaz bir şekilde içi kararacak, hep kötü şeyler gelecek aklına ve ordan şimdiyle geçmiş arasında derin kuyulara girip çıkacak. Meğer öyle bir zorunluluk yokmuş bu akan şeyi yazarken. Çavdar Tarlası komik, samimi, güldüren bir kitap, kimseye kızmıyorsunuz. Kimsenin kahraman olmak gibi bir niyeti ya da isteği yok. Üstelik yayımlandığı 1951 Amerikasında ahlaka aykırı bulunduğu için sansürlenmiş. 78’de liselerde okutulurken komünizm propagandası yaptığı için tekrar tü kaka oluvermiş. Olaylar ana karakterin yatılı olarak okuduğu okuldan atılmasıyla başlıyor ve kendi kafasına göre çıktığı üç günlük yolculukla devam ediyor. Karaktere göre modern çağın insanları mutsuz, yapmacık ve sığ, o da bu insanlardan kaçmaya çalışıyor. 17 yaşındaki Holden’i dinlerken eğleniyorsunuz ama onun yaşında olsam eminim daha çok eğlenirdim. Herneyse, bu kategori dışı kitap biraz daha kapsamlı anlatımı hak ediyor diye uzattım yoksa niyetim bir kitap incelemesi yapmak filan değildi.     

Yine de biraz bekleyince, normalleşince yani, rasyonel aklımla düşünüyor ve bu teknikle roman yazmanın, yani sanki daha önceden kurgulanmamış bir yerden roman çıkarmanın mucizevi sonucuna cahilce hayret ediyorum. Yine mi güzelim ne?

Belki de bilinç akışıyla kitap yazmak benim tarzım değil. Neyse, şimdilik düşünürken kullandığım dille yazmaya devam ediyorum.

Ben düşünmeye başlayacağım. Ya da kendimi düşünürken yakalar yakalamaz bilgisayarın başına geçip kendi kendimin sekreteri olacağım. Yazarken düşünecek miyim ya da düşünürken yazacak?

Bir yerden başlayalım o zaman. İmgeleme denilen şey benim oldu bitti kafamı kurcalar, imgelemek hayal kurmak mı? Duyduğum ya da okuduğum bir şeyi kafamda canlandırmak mı? Olmayan bir şeyi oldurmak, yani hayal gücü mü? Zihnimde, düşüncelerimle beraber akıp giden her şey benim imgelemim olabilir mi?

Resepsiyonda duran paketler ne kadarı bana ait? Hiç film, dizi, televizyon seyretmeseydim tüm imgeler benim olur muydu?

Gözlerim kapanıyor, kahvaltıda yediğim kırma zeytinli salataya bir diş de sarımsak koymuştum ondan mı oldu, tansiyonum mu düştü acaba ya da bu bilinç akışı denen düşünce dilini hafife mi aldım.

Bir türlü konuya giremiyorum. Hazineye ulaşmak için sandığı açıyorum, içinden bir tane daha çıkıyor. 

Daha resepsiyonu bile geçemedim, kayıt da yaptırmadım, odamın anahtarını almadım. Merdivenlerle ya da asansörle çıkmadım, odam hangi katta bilmiyorum. Bavulum var mı, varsa ağır mı? Kabin boy mu, kaç günlüğüne geldim onu da bilmiyorum. Tersten işleyen bir şey olsa bari, bak buna bayılırım. Yani tersten varılan şeylere, her geçiş bana yeni bir bölüm olarak gelse. Kendi kafamdaki filmi seyretmek üzere sinema koltuğuna oturmakla başlasam. Filmin sonuna kendimle beraber şaşırsam mesela.

Olmadı bir kayanın üstünde erken baharın, Mart güneşinin altında gevşedim biraz hepsi bu kadar der bir daha denerim.

Bir de Anthony Burgess’in yazdığı Otomatik Portakal vardı ama kalkamam şimdi.

Yelda UGAN

14/01/20, Kalamış