Öne çıkan

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işe 1984 yılında başlamış, dile kolay 34 yıl olmuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diyor Nick. “Peki, kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?!” diye soruyoruz merakla. “Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki koyun ortasındaki bu demirden yapılmış şey onu anlatmaya yetmemiş der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş maalesef.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara kaptanımız, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya, TurgutReis’e, Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

Büyüdüğümüzde Anladığımız Şeyler

“Hiç Kimsenin Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur..” ikimizin de el yazısının birbirine karıştığı  Cummings’den yürüttüğümüz dizeleri cüzdanıma tekrar yerleştirirken birbirimizi ne kadar sevdiğimizi itiraf edecek, ağlayacağımızı sanan burunlarımızı çekerken uzun uzun gülecektik. Biz bunu hep yapardık ve ben emindim ki yine böyle olacaktı. Olmadı.”     

Döner kapı dört kişilik bir aileyi kolaylıkla içeri alırken kadın arkasına yaslandı. Diğerinin üstüne gevşekçe bıraktığı bacağını, sanki dünya umurunda değilmiş gibi sallasa da bir türlü ritim tutturamıyor, dilsiz bir uşak gibi yanı başında duran bavuluna küçük tekmeler atıyordu. Kök boyalı kilimlerin aynalı suretleri, kapıda karşıladıklarını, resepsiyona kadar geçirirken, elindeki kitabı bir kalkan gibi yüzüne tuttu kadın. Ne de olsa o tarafa baktığı her gün onları görmüyordu. Kalbi deli gibi çarpıyor, yüzü ateş gibi yanarken elleri titriyordu. Her işe koşturan şu üniversiteli çocuk kahvaltıda yanına gelmiş, günün her saati ışıldayan o güzel suratıyla “günaydın” demiş ve arabanın yarım saat içinde hazır olacağını söylemişti. Lobidede buluşacaklardı. Keşke göle inseydi ya da köye, her gün rastladığı çocuklar için hazırladığı paketi kendi elleriyle verir vedalaşırdı onlarla.          

Geldikleri yer, Latmos dağlarının eteklerinde küçük bir oteldi. Adam ısrar etmişti burası olsun diye. Böylece çocuklar kırlarda oynayabilecek, çiçek toplayıp, sazlıklardan havalanan sahici karabatakları yakından görebileceklerdi. Hem, açık bir müze gibiydi oralar, tarihi kalıntılar filan. Karısı itiraz edecek olduysa da adam ona güvenmesini istedi. Çocuklarla ilgileneceğine söz verdi, “bak göreceksin,” dedi. Bir kere bile “anne” demeyeceklerdi. Karısı inanmaz bir tavırla dudak büküp istemsizce gülümseyince adam cesaretlendi ve ona başka sözler de verdi. Köye girdiklerinde kavak ağaçlarının gölgesi henüz önlerinde ve boylarının iki katıydı. Çocuklar ne yol kenarlarında yürüyen aheste ineklere ne de arka bacakları arasında süt torbalarını zar zor taşıyan beyaz keçilere yüz vermediler. O “tezek” denilen şey de çok kötü kokuyordu. Yol kenarlarında toprağı eşeleyen tavuklar ve onu izleyen civcivler de arka koltukta oturan iki küçük yolcudan beklenen ilgiyi görmedi. Adam arabanın camını hafifçe araladı, kırağı çalmış ot kokusunu ciğerlerine çekti ve kokuya methiyeler düzerken herkesten aynını yapmasını istedi. Birazdan yapacakları kahvaltıda kestane balı, keçi peyniri ve gözleme olacaktı. O patatesli kıymalı yiyecekti, ya diğerleri? Kimse cevap vermedi. Gölün etrafını dolanacak, sonra da karşıdaki dağlara çıkacaklardı. Arabayı daha yavaş sürüyordu artık, nerdeyse gelmişlerdi. “Mavi,” dağlara dedi babaları, “hayır!” dedi kız “mor,” anneleri “gri.”  Dikiz aynasından oğlana baktı adam. Uyku mahmuru çocuk, okuldaki gibi renklerle ilgili bir oyun oynadıklarını sandı, ince sesiyle “turuncu” dedi burnunu çekerek. Dördünün de aynı anda aynı şeye güldükleri o kısacık an! O anı, bir kelebek misali uçup gitmesinden korkar gibi içerde tutmak istedi adam, camı kapattı. Dudaklarının kenarına minik bir zafer coşkusu yuvalandı. Ne de olsa geçici savaşları daima kazanmıştı ve bu sefer de kazanacaktı. Boştaki eliyle karısının elini arandı.  

Lobide yol sersemi aile öyle ağır aksak ilerlediler ki kadın emin oldu gördüklerine, benzetmemişti, oydu, onlardı. Kız annesine içi yosun tutmuş akvaryumu gösterdi, kadın bulanık sularda debelenen balıklara acıyarak baktı. “Günaydın,” dedi adam dirseğini bankoya yaslarken. Havadaki eliyle buruşturduğu yüzünü sıvazladı, tek ayağına verdiği ağırlığıyla kahverengi suntaya iyice abandı. Diğer eli yağ yeşili, iri fitilli kadife pantolonun cebindeyken oğlan babasının bacaklarına sarıldı. Hafif göbek mi yapmıştı ne, yoksa hırkası mı toplanmıştı önünde? 

“Haroşa örgü bir yelek giyerdi, çizgili. Beş parmak arayla değişen kalın çizgiler sırayı uyumlandığı bir diğerine bırakır, tütün rengi koyu kahveye, kök yeşili kaya kızılına atlardı. Kantinde, yemekhanede, meydandaki çimenlerin üzerine yayılmış beklerken kalabalıkta, otobüs durağında, sinemalar sokağında bu rengarenk yelekten hemen tanırdım onu. Annesi örmüştü, bir ters bir düz. Ben renkli giymeyi sevmezdim, severdim de kendimde sevmezdim, kazak giyerdim ekseriyetle, çeneme kadar uzanan ama illa ki siyah kazaklar. Şimdi sıcak basıyor, artık boğazlı bir şey giyemiyorum.” 

Aralarında paylaşamadıkları şey kızın elinde kaldı. Son dinlenme tesislerinde nöbetçi kuaföre uğramış kadar formda olan, zamanı uzun kumral saçlarından yakalamış ve bırakmaya da hiç niyeti olmayan anne, mızmızlanan oğlundan susmasını istedi. Hafta sonu sözüm ona çocuklarla kocası ilgilenecek, ne istiyorlarsa o yapacaktı. Çantasına davranırken kocasından tarafa baktı, burnundan soluyordu. Oğlan büyük bir iştahla nihayet ona uzatılan şeyi kapıp, elindeki aletin büyülü dünyasına kaçmış olan ablasına koştu. 

Çoluk çocuk ta nerelerden gelmişlerdi, saatlerdir arabada, koltuk tepesinde. Bu da ne demek oluyordu şimdi, müdürle görüşmek istiyordu. Resepsiyondaki kız, beyaz yakasından sarkan laci boyun bağı kadar mahcup, ter içinde kaldı. Bankoya gömülü bilgisayara bakıyor, sanki aradığı şey ordaymış, biraz daha kurcalarsa bulacakmış gibi başı önde mütemadiyen tuşlara basıyordu. “Sen de bir şeyler söyle!” der gibi hiddetle kocasına döndü. Adam sus pus. Gözlüklerinin altından yüzünü sıvazladı yine. 

“Aniden kalkınca telaşlandım, “bir durak daha var,” dedim, sorar gibi. Otogara kadar yürümek istiyormuş. Büyük parkın içinden geçecek, çifte güllerin arasından E-5 e çıkacakmış, ya da öyle bir şey. Sınava çeyrek kala ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi veda konuşmamı hazırlıyor, biraz daha kalsın istiyordum. Hedefi on ikiden vurmayı planladığım son sözler. Tek umudum onlar kalmıştı. Birbirimize yazmayı severdik, bu konuyu sona bırakacaktım, hatta şöyle olacaktı, otobüsün merdivenlerinden inerken, son bir basamak kala arkamı dönecek “lütfen yaz! Olur mu?” diyecektim. Tek bir damla göz yaşı dökmeyecek ona iyi şanslar dileyecektim. Otobüsten önce ben inseydim ki kurgu böyleydi, rüyamdaki gibi o değil ben. Ama ne yaparsam yapayım içeri alınmayı bekleyen bir köpek yavrusu kadar metanetli olabilirdim. İçimde zerre kadar umut kalmadığı halde çırpınıyor, rüyama direniyordum.”

Telaşla kafasında unuttuğu yakın gözlüklerini çantasına tıkıştırdı kadın, heyecandan eli ayağına dolandı. Ani bir kararla, tek hamlede koltuğun diğer ucuna sıçradı. Kireç boyalı duvarda, daha önce fark etmediği bir resim ilişti gözüne. Gustav Klimt’in “Öpücük” adlı eserinin kötü bir kopyasıydı. Çıplak ayaklarına yürek yaprakları dolanmış, çenesini kavrayan elden kurtulmak isteyen resimdeki kadından dikkatini otel müdürüne verdi. Gelen o olmalıydı. “Ayakta kaldınız, lütfen oturun” dedi müdür, “ta nerelerden…Hemen kahve söyle kızım.” İsmiyle hitap ettiği beyefendi sade içerdi, “yenge hanım siz?” Ardında pahalı parfüm kokuları bırakarak uzaklaşan yenge hanım da sade içiyordu. 

“O gün tam da orada, parkın bittiği köşede, ortasında süs havuzu olan çiçekli göbeğe varmadan, her zamanki gibi kırmızı ışıkta duracaktık. Son bir şans gibi. Otobüs yeşil ışığı beklerken, başımla parkı işaret edecek, kaçırdığı gözlerini aranacaktım. Belki elimi tutacak, belli belirsiz bir şeyler mırıldanacaktı. Geçen yaz parktaki festivalde, çimlerin üzerine oturmuş sevdiğimiz grubu beklerken birbirimize yazdığımız, defterimin ucundan kopardığım kağıt parçasıyla onu şaşırtacaktım. “Saklamışsın,” diyecekti. Birbirimize yazdığımız notlar arasından bunu seçmiştim. “Hiç Kimsenin Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur..” ikimizin de el yazısının birbirine karıştığı  Cummings’den yürüttüğümüz dizeleri cüzdanıma tekrar yerleştirirken birbirimizi ne kadar sevdiğimizi itiraf edecek, ağlayacağımızı sanan burunlarımızı çekerek uzun uzun gülecektik. Biz bunu hep yapardık ve ben emindim ki yine böyle olacaktı. Olmadı.”     

Çocuklar, kadının ucuna iliştiği üçlü koltuktan kalan boşluğu sırayla doldurdular. “Sanki başka yer kalmamış gibi…” Ellerindeki aletlerden çıkan metalik ses dayanılır gibi değildi. Müdürün internette gördükleri odayla ilgili söylediklerini duyamıyordu artık. Dik dik baktı çocuklara, kaşlarını çattı, işaret parmağını dudaklarına götürürken dakikalardır aynı sayfasına baktığı kitabı gösterdi. Ne yaptıysa kar etmedi, biri diğerinin aynısı, biri pembesi, öbürü mavisi iki velet, iplemediler kadını. 

Kız sayı yaptıkça sırtına kadar uzanan sarı saçları da onunla beraber zıplıyor ya da kaçan sayıyı ayaklarıyla tutacakmış gibi kilimin saçaklarını eziyordu. Oğlan baş parmaklarıyla ekranda patlayan, kaçışan renkleri hırsla kovalarken kız onu durmadan azarlayıp, kafasını karıştırıyor. “Sen,” diyor “daha iki level  bile geçemedin.” Hızını alamıyor, yaydığı minik ağzıyla sekizinci levelda olduğunu ekliyor böbürlenerek. İkisinin de çenelerinin ucuna konmuş, küçük bir gül goncası misali gamzeleri var, tıpkı babaları gibi. 

“İşaret parmağını çenesine, gamzesinin tam ortasına koyduğunda gönlümü almaya çalıştığını bilirdim, “çok pis düşünüyorum,” derdi gözlüğünün üstünden bakarak. Uzun etmez, hemen barışırdık.” 

Oğlan orta parmağıyla gözlüğünü düzeltirken neredeyse topu kaçırıyordu ama yakalamıştı işte, son iki balon kalmıştı, onlar da patlarsa tamamdı. Aksi gibi tam o sırada burnu aktı, kimse yokken yaptığı gibi burnunu yanlışlıkla kolunun yenine sildi. Sümük direndi, bir ucu geldiği yere tutundu, diğeri kazağın koluna. Bir an oğlanın minik, soluk beyaz burnuyla kolu arasından sızan gümüşi bir ışık parladı. 

Tünelin ucunda mesnetsiz bir müjde gibi bekleyen, varlığı dahi şaibeli bu ışık, yuvarlanarak kadının ayakları ucuna kıvrıldı. 

Kuşkusuz en iyi versiyonu olmasa da kadın, bu karşılaşmanın defalarca kurduğu hayali provalarından biliyordu. Gittikçe kuvvetlenen bu gümüş rengi ışık onun istediği her şekle girebilirdi. İçerden katlanarak büyüyen, dört ayağı üstünde durmaya çalışırken bacakları titreyen bu tuhaf pırıltı, teslim aldığı görevin idrakine henüz varmış gibi kavisli sırtını bir yay gibi gerdi ve ince belinin üzerine doğruldu. İri kara gözleri ondan beklenmedik, muzip bir iç ses gibi parladı ve kadın kaldığı sayfaya aldırmadan elindeki kitabı koltuğa bıraktı. Dizlerine kadar uzanan çizmelerinin üzerinde doğruldu. Şimdi boyu nerdeyse iki kat daha uzamıştı. Ardında bıraktığı çocuklar birbirlerine sokulmuş, gözlerini bu tüy yumağından alamıyorlardı. Kadın ona uzatılan yuvarlak ve ışıltılı eli tutarken ayağa kalktı ve uzun kuyruğunu havada bir soru işareti gibi tutarak kapıya doğru sanki bir sahnedeymiş gibi yürüdü. Öne attığı adımları sakin ve kararlıydı. Lobide çıt çıkmıyor, herkes pür dikkat onlara bakıyordu. Düzenli bir kalp atışı gibi tıkırdayan siyah rugan çizmelerin topuk sesleri dinleyenleri hipnotize etmişçesine kimseden çıt çıkmadı. 

Arabanın bagaj kapısı gürültüyle kapandığı sırada çocuklar hala korkudan ve şaşkınlıktan kaçacak delik arayan, adını oracıkta duman koydukları kedi yavrusuyla oynuyor, onu eve götürebilmek için annelerine yalvarıyorlardı. “İyi iş çıkardın,” dedi kadın, delikanlının uzattığı anahtarı alırken, “çocuklar kediye bayıldı.”  Üniversiteli çocuk kadının bıraktığı ağzına kadar kitapla dolu mağaza poşetiyle araba gözden kayboluncaya kadar arkasından el salladı.

Araba yuvarlak kayaları arkasında bırakmış, engebeli yolda sarsılarak ilerlerken kadın çevredeki manzaranın ne kadar güzel olduğunu görerek şaşırdı. Uzaktan köy evlerinin kırmızı çatıları göründü. Gelirken de aynı yolu kullanmış, kestane ağaçlarını, bir istiridye gibi açılmış dikenli kesenin içinde parlayan meyvelerini fark etmemişti. Yolun iki yanında beyaza boyanmış çitler, arkasında da sebzelerle dolup taşan tarlalar vardı. Dalları toprak yolun üstünde birleşen yüksek ağaçların altından geçerken yavaşladı kadın, önünde saman balyalarıyla yüklü bir römork sallanarak ilerliyor, her kasiste ince sarı çöpleri tüy gibi uçuşuyordu. Dallar güneş ışığını tamamen kestiğinde arka koltuktan patlayarak yanan, sonra bir yıldız gibi kayan ışıltılar yükselmeye başladı. “Game Over” yazılı şeylerin biri mavi, diğeri pembe kılıflıydı. Camı açtı ve ciğerlerini ilk defa temiz havayla doldurur gibi derin bir nefes aldı kadın, dudaklarının kenarına ince, beyaz bir papatya yerleşti. 

Yelda ugan S.

İstanbul, Beşiktaş

19/01/22

Sen Sevince Ben de Severdim

Vapur iskeleye yaklaşırken biraz ağırdan aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu, sanki beni karşılamaya gelmiş, iskelede bekliyordun, birazdan el sallayacaktık birbirimize. Yemyeşildi ada, güneş beyaz badanalı ahşap evlerin yüzüne vurmuş, dantelli çıkıntılarına yerleşmişti. Kırmızı kiremitlerin üstünden martılar uçuyor, mis gibi deniz kokuyordu.

Kusana kadar şiir okuyor, zor ağlıyor, kolay gülüyorduk.

“Kadınlar müzenin önüne, beyaz ferforje kapının verevine kurulu meydan pazarından, ağır filelerini, mevsimine göre belki yarısı reçellik, yarısı likörlük kızılcık yüklü pazar arabalarını dik yokuşa sürmeden önce, tarihi pastanenin duldasında, yaban güllerinin altında soluklanırlar…”    

Ayraç olarak kullandığım baş parmağım dizimdeki kitabın arasındayken uzaklara daldım. Adalar yekpare tepeler gibi birbiri ardına sanki denize kıyıları yokmuş, arkaları sonsuz bir kara parçasıymış gibi ufukta dizildiler.

Laf dönüp dolaşıp sana geldi, “yok, görüşemiyoruz,” dedim. Uzaklar, yoğun iş hayatı filan. İkna olmadı, sımsıkı kapattığı dudaklarıyla başını yana yatırdı ve gülümsedi. Bu sefer yalan söyledim, “hocayla evlendiğini biliyorum,” dedim. Adada oturuyormuşsun, geçen yaz bir konserde karşılaşmışsınız, birbirinizi gördüğünüze o kadar sevinmişsiniz ki, ada şu sivrisineklerin, hani Afrika’dan gelenlerin istilasına uğramasaymış, onu dünyada bırakmazmışsın, çok özlemişsin. Ama gel gör ki uyutmuyormuş meretler. “Uğra bana,” dedi arkamdan, bir ilaç firmasının adını söyledi, “oradayım, bir öğlen yemek yeriz.”

Kat yerlerinden incelmiş kağıdı bilmem kaçıncı kere yavaşça açtım. “Neden olmasın, tabi ki, evet,” dedim yemekten sonra, kahve içecek zamanım da vardı, elbette. Yirmi küsürüncü kata, ofisine çıktık. Denizdeki küçük kara lekelere bakıp lafı hiç uzatmadan “Adı ne demiştin” diye sordum, “yerleştiği adanın?” masasından yürüttüğüm antetli kağıda hızlıca yazdım. İkinci iskelede inecektim. Gişedeki kadın sabırla, “kaçırırsan,” dedi, “tersten gelen vapura biner, ilk iskelede inersin.” 

Hali hazırda sırt çantama iki çift eşofman, birkaç tişört ve spor ayakkabılar tıkıştırmak yerine, çek çekli bavulumu fularla doldurdum. Basenden büzgülü, şal desenli eteğimi de aldım. En fiyakalı uzun elbisemi, delikli triko hırkamı da. Ne kadar adalı gibi görünürsem belki o kadar iyi karşılanırdım. Bir de turuncu şeritli mor, volanlı bir şapka.

“Eski patikalardan geçecek kadar,” demedim telefonda, “bir hafta kadar” dedim. Bir hafta kalacaktım. Vapur Kadıköy’den ayrılır ayrılmaz daha Moda Burnu şuracıktayken esmeye başladı. İliklerime kadar ürperdim. Alt kattaki salona indim. Kahverengi koltuklardan en dipte olanı gözüme kestirdim. En az yirmi kişilik bir öğrenci grubu da benimle beraber salona girdi. Onlara arkamı döndüm. Düşüncelerimin dışında bana eşlik edecek yol arkadaşları istemiyordum, korkarım her ses gibi onlarınki de huzursuz ruhumda gök gürültülü fırtına etkisi yaratacaktı. Uzun deri koltuğun pencere kenarına adeta yapıştım.

Birbirimize bakarak tutkulu ve dik kafalı olmayı taklit ediyor, yetişkinleri kusurlu buluyorduk. Kusana kadar şiir okuyor, zor ağlıyor, kolay gülüyorduk, neşemiz bizi dışarıya karşı bir kalkan gibi koruyordu. Evcimen olmaya meyilliydik, kalmayı seven. Ama gençtik ve telaş içindeydik, kış güneşinin altında parladığını sandığımız ve kendimize dahi itiraf etmediğimiz o “yer” uzakta ve sisler içindeydi, gönlümüzü kaptırdığımız belli belirsiz bir gölge.  

Bu büyük lafları eğer bir çırpıda söyleyebilirsem boğazımda filan düğümlenmeden, göz göze gelir gelmez İkimiz de ileri doğru püskürür gibi gülmekten kırılacak ve gülüşümüz çekilmeden daha yüzümüzden, “affet beni” diyecektim sana. Sen, incinmiş arkadaş suratı takınmayı bile bana çok görecek, soruma soruyla cevap vereceksin, “niye ki?” Sanki önemsiz bir şeymiş, hafızanda belli belirsiz bir iz bulmuş gibi yüzün buruşacak. Çay koymak ya da kapıyı tırmalayan kediyi dışarı çıkarmak için kalktığını hatırlayacak, terliğini aranacaksın. Hala vücudunun şeklini koruyan koltuğuna döndüğünde sessizliği bozan yine ilk ben olacağım.

Gece gündüz ondan bahsetmek istiyorduk, uzun ince parmaklarından, konuşan ellerinden. Bakışları nasıl da hülyalıydı, kelimeleri telaşsız, tane tane, sesi kadife gibi. Diğer hocalara benzemeyen, “birbirine yabancı olmayan elementler” in dünyasındandı o. Hatta dalgın, aksak yürüyüşüne bile hayrandık. Derslerini hiç kaçırmıyorduk, o gün kim nöbetçiyse daha erken kalkıyor, diğerleri yurtta tabldot kahvaltılarını yaparken ön sırayı tutmak için yola koyulurdu. Bu aylarca böyle devam etti ve hiçbir şey olmadı. Koca kışın ardından bahar geldi. Etrafında üst sınıfların da takıldığı İğde ağacının dallarına hayat yürüdü, bebek elleri gibi içe kıvrık yaprakları yemyeşil oldu. Nihayet yemekhanenin önündeki manolyalar çiçek açtı. Sonra kızlar tek tek gittiler. Kendilerine şefkatle bakan, sahici ve nazik sevgililer buldular. Yeni asistan artık kimsenin umurunda değildi, senden ve benden başka. 

Hoca notlarını çantasına rastgele tıkıştırdığında, daha dersin bitmesine epey vardı. “İnsanların ekosisteme baskısı” dedi, sıraların arasından geçerken ve bu konuda bir şeyler yapmamızı istedi, şu ekosistem konusunda. Fakat hocanın sesi sınıfın uğultusuna karışarak açık pencereden hızla kayboldu. Gölün bu mevsimde yükselişi, yol kenarındaki akasya ağaçlarının etrafına turkuaz rengi belli belirsiz halkalar oluşturan kımıltısı gibi gitti hoca. 

Okaliptüs ağaçları geride kaldığında yolun sonuna geldiğimi fark ettim. Benzinliğin karşısındaydım, yurtlara giden yolun başında. Seni orda, duraktaki bankta ne kadar bekledim kim bilir. Homurdanarak gelen otobüslerin kırmızı suratlarını her gördüğümde ayağa kalktım, sabırsızlanıyordum. Tıslayarak önümde duran, dev bir akordiona benzeyen, körüklü gövdeleri öne arkaya yaylanarak beni toza toprağa bulayan, seni otogardan getirecek her otobüse baktım. Nihayet seni gördüğümde o gün okulda ne olup bittiğini annesine daha kapıdan girmeden anlatan küçük bir kız çocuğu gibi, kıvırcık saçlarını zapt edemeyen şifon bağına, boynundan çapraz geçirdiğin bez çantana, haki pantolonunun koca ceplerine, ucunda kadın işaretleri sallanan küpelerine ne var ne yok boca ettim, sandaletlerine kadar. 

“Beni görünce sevindi,” dedim. Oysa kapıdan gözünü alamamıştı. Sanki birini daha bekliyordu. “Beklediği sendin,” diyecektim demedim, orayı sona bıraktım. “Sadece ikimiz vardık, o ve ben,” diye devam ettim.” Ona yardım edip edemeyeceğimi sordu. Mermer kaplamalı masanın önünde eğildi ve en alt çekmeceden çıkardığı iki adet A4 kağıdı kırmızı bir kalemle yukardan aşağıya indirdiği dik bir çizgiyle ikiye böldü. Tek gözünü dayadığı mikroskoptan ayrılmadan söylediği rakamları en güzel yazımla alt alta sıraladım. Arada bir tek ayağının üstüne ağırlığını veriyor, istediği tüpleri renklerine göre camlı dolaplardan ona getiriyordum. İki saat kadar bu böyle sürdü. Sürekli seni düşünüyor, geçen her dakikayı zihnimde sana aktarıyordum. Bir çift siyah inci gibi, gömleğimin içinden sütyenim görününceye kadar eğiliyor, onun benden tarafa bakmasını bekliyordum. Sen buna ne derdin acaba? Nihayet kafasını kaldırdığında, alt dudağımı içime alarak davetkar bir bakışla gülümsedim ona. Kapıyı kapatmasını ve kalın siyah perdeleri çekmesini bekledim evet.” 

Hayır hayır! Böyle olmadı yani sana anlattığım gibi olmadı. Ne kapıyı kapattı ne de perdeleri çekti. “Geç oldu,” dedi, “benim biraz daha çalışmam gerekiyor, ana kapı kapanmadan gitmelisin.” Bundan daha fazlası olmalıydı, gitmeye niyetim olmadığını göstermek için masaya yaslandım. Pencereden içeri sızan çiçek kokularını fark ediyor muydu? Havalar ısındığı zaman o da dersleri kırmak ister miydi? “Öğrenciyken yani.” Geçen hafta yaptığımız gibi göl kenarında bir daha ne zaman ders anlatacaktık? Anlaşılan olmayacaktı, o yavru kedi bakışını bilirsin, çok işi varmış. Vazgeçtim. Oysa üst ranzaya, şehrin ışıklarının alacalı bulacalı renklerini o daracık aralığından seçmeye çalıştığımız pencereye karşı uzandığımız gecelerde anlatacak daha çok şeyim olsun isterdim. Koridorun sonuna kadar beni geçirdiği için ona teşekkür ettim ve boş merdivenlerden koşarak indim. “Saatlerce öpüştük” diye anlattığım gün böyle bitti işte!”   

Vapur iskeleye yaklaşırken biraz ağırdan aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu, sanki beni sen karşılayacaktın. Yemyeşildi ada, güneş beyaz badanalı ahşap evlerin yüzüne vurmuş, dantelli çıkıntılarına yerleşmişti. Kırmızı kiremitlerin üstünden martılar uçuyor, mis gibi deniz kokuyordu. Vapurun merdivenlerine varmadan bavulumun kulpu gömüldüğü yerden inatla çıkmak istemedi, yolu tıkamamak için yana çekildim. İttim, bastırdım, sağa sola çekiştirdim ama nafile. Çaresiz uzun kenarındaki kulpla idare edecektim. Gruptan iki erkek öğrenci gülümseyerek aldılar elimden bavulu, tek kelime etmediler. Ne teşekkür ettiğimde ne de soru sorduğumda cevap vermediler. Sadece gülümsediler. Çocuklar arkadaşlarına yetiştiğinde öğretmen herkesin toplandığına emin oldu, onun her hareketini dikkatle okuyan onlarca çift göz öğretmenin maharetle kullandığı elleriyle saatini, iskeleyi ve birazdan tırmanacakları yokuşu hayatta kalmalarının tek şartıymış gibi gözleriyle dinlediler.   

Orada burada güneşlenen adalı birkaç kedi dışında varlığımı kimse umursamadı, onların da bir bakıştan ibaret ilgileri uzun sürmedi. Beyaz badanası yer yer aşınmış ahşap bir bina olan otelim iskeleye çok yakın. Güçlükle taşıdığım bavulumu daha kapıdan girer girmez elimden alan gençten bir çocuk iki hamleyle kulpu gömüldüğü yerden çıkardı. Daha ben teşekkür etmeye, bavulun vapurda çıkardığı rezaleti anlatmaya fırsat bulamadan kahramanım bankonun arkasından geçti ve odamın anahtarını uzattı. 

Yılın bu aylarında otel sakin olurmuş denize mi bakmayı tercih edermişim, ormana mı? “Deniz,” dedim. Gelen giden yolcuları izler, oyalanırdım biraz, düşüncelerim dağılırdı, bana eşlik etmelerini istemiyordum artık. Hatta buraya neden geldiğimi unutturan her şeye büyük bir ilgiyle yaklaşıyor hafifliyordum bile. Karşımda bir sonraki adanın uzun oturmuş zümrüt yeşili endamı, ufukta koyulaşan denizin dingin mavisi, batan güneşin vapur camlarına bıraktığı sarı ışık. Çocuklar iskeleye yine gittikleri gibi grup halinde döndüler, sağ salim tam sayı gelmiş olmalılar ki öğretmen, bir banka oturmuş, etrafındakilere kolaylıkla kullandığı elleriyle kesintisiz, ara vermeden anlatıyor. Pür dikkat gözleriyle dinliyor öğrenciler onu, hepsi gömlek ya da tişörtle kalmış, ince, baharlık montlarını bellerine sarmışlar. Güneşten kızarmış yanaklarından, parlayan gözlerinden neşe akıyor. Resepsiyonu arayıp bir bira söyledim. “Buz gibi olsun lütfen!”  

Ancak evcil hayvanların gidebileceği kadar uzağa gittim. Kızıl çamlardan, kiliseden, Marta’nın evinden, İstanbul’un grisinden izler bıraktım kendime, mimozaların sarı hayallerine kapıldım. Rastladığım her kadına, (biz yaşlarda olsun olmasın) dönüp bir daha baktım. O gün sen giderken kıpırdayacak mecalim kalmadı. Dermansız suçluluk duyguları içinde kıvranıyordum, eve gitmek istiyordum, dünden önceki eve.

Adaya gelişimin dördüncü günüydü. O tuhaf ve yapışkan huzursuzluğum yavaş yavaş aralandı, iyi gelmişti ada bana, hafifliyordum. Tarihi pastaneye kadar yürüdüm. Dün geceki yağmurdan kalan kokuyu çektim içime, taze toprak kokusunu. Dışardaki masalardan birine oturdum. Pötükare masa örtüsünün ucuna yarısını kemirdiğim kurabiyeyi iliştirdim ve göz ucuyla onu kollamaya başladım. Etrafı sanki kırmızı bir kalemle çizilmiş gözlerini benden ayırmadan, kurabiyeyi tek hamlede kapan martı iskeleye doğru uçtu. Rezerve yazılı metal tableti masadan kaldıran ve sandalyesini çeken beyaz önlüklü garsona, sanki şu an en çok ihtiyacı olan şey birisinin onu, onun yerine düşünmesiymiş gibi, minnetle, İnsana güven veren o nezaketiyle gülümsedi. Saçları seyrelmiş, yaşlanmış biraz. Sürekli başı önde, çantasından tomar halinde bir deste buruşuk kağıt çıkardı ve okuduğu her neyse ondan başka bir şeyle ilgilenmedi. Kumral sakallarına kır düşmüş, biraz göbeklenmiş sanki. Arada bir sırtıyla havaya kaldırdığı gözlüğünün altından işaret parmağıyla gözlerini ovuyor, sonra tekrar okumaya devam ediyordu. Garsonun övgüler dizerek getirdiği kahvesinden büyükçe bir yudum aldı ve yüz kasları gevşedi. Geceleri kaçıncı kitabını yazıyordur kim bilir. Yağ yeşili bir hırka var üzerinde, senin sevdiğin gibi, kadife pantolonunun dizlerini şöyle bir çekiştirip bacak bacak üstüne attı.

Vapurun ikinci kez çalan düdüğünün ardından telaşla kalktı, iskeleye doğru koşar adım uzaklaştı. O zaman da yüreğimi hoplatmazdı, öyle heyecandan deliye filan dönmezdim onu görünce ama derslerini dinlemeyi severdim. Herhangi bir yerde herhangi bir şekilde karşılaşmış olsaydık gider elini sıkar ona öğrettiği her şey için teşekkür ederdim. Sen sevince ben de severdim, sen neyi beğenirse ben de onu beğenirdim, ödüm kopardı uzağına düşmekten. Kendimden beklediğim senin gibi olmaktı. Seni kampüs durağında beklediğim o sabah, yüzündeki “anlatacaklarım var” gülüşünü kaçırdığım günden beri arıyorum. Yaşlı garsonun sesiyle irkildim. “Hayır,” dedim, teşekkür ederek. Şimdilik bir şey istemiyordum. Göğüs cebinden çıkardığı ikiye katlanmış zarfı uzatırken, “hocam bıraktı,” dedi. “Sizin için.” Bir de kahve ısmarlamış bana, senin sevdiğin gibi az şekerli. Üniversite antetli bir zarf. Kalbim boğazıma kadar dayandı, bir hamle daha yapacak, çıkacak yer arıyordu yana yakıla. Gözlerime aynı anda yüzlerce iğne battı, ellerimi zapt edemiyordum.

Garsonun dediği gibi ahşap konaktan sağa döndüm. Aynı anda tek kaşı havada, kelek kavunları koklarken turşuluk biberi soran kadınlar hep bir ağızdan Yalova’lı esnafa fiyat kırdırana kadar pazarlık ediyorlar. Çocuklar oflaya puflaya annelerinin ardından pazar arabalarını sürüyor, yazdan kalma rengarenk elbiseler bedava, yok böyle fiyat, son kalanlar bunlar. Konservelik domates alınacak daha, kurutmalık bamya, oğlan mücver sever, kız kereviz, bey kızartma. Elimde kat yerlerinden açık, “seni bekliyor” yazılı kağıtla, tahta tezgahların arasından kendime yol arandım. Gagası pembe lekeli martı, bahçesinden mimozalar sarkan eve doğru uçtu.

25/12/21, Bitez

Yelda Ugan S.   

 

Başkalarının Çocukları

Karşılaşmamız öyle ani oldu ki, ikimiz de şaşkınlıktan ne yapacağımızı bilemedik. Daha on dakika olmuştu ayrılalı, bilemedin on beş. Küçükken çok sevdiği şeyi bu sabah ta yapmış, artık sevmiyordu ama onu kızdırmak pahasına da olsa gözden kayboluncaya kadar mutfak penceresinden el sallamıştım. Kızlardan biri, dişi telli olan, elini arkasına sakladıysa da göreceğimi görmüştüm.

Davete icabet etmemek olmazdı, okul yolcusu evden çıkar çıkmaz ekmek alma bahanesiyle arkasından ben de çıktım. Fazla bir seçeneğim olmadığı için, arabaların arasından bata çıka yürümüş, egzoz dumanı soluyarak sevdiğim sokaklardan geçmiştim, yalnızca adı Hoşsohbet olduğu için bile severdim onları, ya da Yelkovan, Yeni Gelin. Varış çizgisi evin eşiği olacak olan son turum için başlangıç noktası olarak muhtarlığın arkasındaki parkı seçtim. Az tereddütlü bu ani kararım hoşuma gitmişti. Kırmızı tuğlalı minyatür ev kapalı, ferforje kapının asma kilidi bile üstündeydi daha. Kim burayı soymak ister ki, böyle çift kapılar, çift kilitler, pencereler de demirli, muhtar mı pimpirikliydi yoksa eşek ve sağlam kazık arasındaki ilişkide miydi marifet?

Mahallemizde birkaç tane park(cık) var, olsun, hiç yoktan iyidir yine de. Bu minik şeylerin tatlı sürprizlerini, içlerinden geçen merdivenleri arşınlamayı, çoktan gizemini çözdüğüm bir labirentin içinden geçer gibi bir üst ya da bir alt sokağa çıkmayı da seviyorum. Ancak evcil hayvanlar kadar uzağa gittiğim ilk zamanlardı, mahallemizi tanıma turları atıyordum, mini minnacık oluşlarından sebep, onları yüksek bloklu yeni nesil sitelerin özel yeşil alanları sanmış, girmeye cesaret edememiştim. Sonra günlerden bir gün, Aice’i Harikalar Diyarı’na götüren tavşan misali öğrencilerin peşine takıldım, konuşmalarını dinledim, formalarındaki armalardan hangi okula gittiklerini tahmin etmeye çalıştım, sırtlarındaki ağırlıklara hayıflandım, sabah telaşelerini taklit ettim ve en az onlar kadar kararlılıkla yürüdüm bu vahacıkların içinden.

Vestiyer niyetine kullandıkları bankın etrafında kızım da arkadaşlarıyla beraber ayakta duruyordu, ne vardı bunda? Küçük sınıflar koşar adım yola düşerken liseliler hiç acele etmezler, en az iki, üç kişi olur olmaz dururlar, okula gitmeden önce takılacak bir yer bulur, sınıfa girmek için de son dakikaya kadar beklerler orada. Her gün Starbucks’a oturulmaz, hem orda çok göz önünde olurlar, öğretmen, veli ve bilumum tanıdık gözlerin. Harçlıkları da yetmez her Allah’ın günü oradan kahve içmeye, ama ne gam, onlar da bir orta boy karton bardağı ağızdan ağıza dolaştırırlar, bazen de tek bir dal sigarayı. En hafifinden bir direnme biçimidir durmak, gülmek, yüksek sesle konuşmak, abartılı kahkahalar atmak, bir de gözlerini kaçırmadan en tumturaklısından sövmek, başını yere eğmeden, erkekler gibi. Anne babayı sıkıcı, hayatı çekilmez bulacaksın, kardeşleri baş belası, yavru kedileri sevimli, okulu gereksiz, sistemi baştan ayağa kusurlu. “Varoluşsal sıkıntılar işte!” Neticede büyüyorlar, öfkeli, huzursuz ve bir o kadar da güvensizler.

Onunla beraber döndükleri dünyada alan kapmacaydı oynadıkları oyun. Henüz sobelenmelerine vardı daha, bırakalım da öyle kalsınlardı. Onlar pırıl pırıldılar, elbet yollarını bulacaklardı ve lütfen tanrım, yolları açık olsundu. Bize düşen gönül gözüyle bakmaktı, biraz sakin, az da bilge olmak, elbette her şey yoluna girecekti, hava şerbet gibiydi. İyi ki, ıhlamur ağacının sarıya duran yaprakları arasından salona giren gün ışığı beni çağırmıştı da, ben de ikiletmemiş, atmıştım kendimi sokağa.  

Karşılaşmamız öyle ani oldu ki, ikimiz de şaşkınlıktan ne yapacağımızı bilemedik. Daha on dakika olmuştu ayrılalı, bilemedin on beş. Küçükken çok sevdiği şeyi bu sabah ta yapmış, artık sevmiyordu ama onu kızdırmak pahasına da olsa gözden kayboluncaya kadar mutfak penceresinden el sallamıştım. Kızlardan biri, dişi telli olan, elini arkasına sakladıysa da göreceğimi gördüm. Mont ve çanta yığınının altına ittirdiği şeyi gizlemeye çalışan benimki zaman fakiriydi ve dolayısıyla o da beceremedi, zira beyaz kalemin kahverengi poposu dışarda kaldı. Yine de konduramadım, yanmayan sigara zaten içilmemiş olandır -oracıkta uydurduğum özlü söze sıkıca tutundum. Ucuna iliştiği bankta açık ağzı havaya dikili paketten kaçırdığım bakışlarımı kızlara çevirdim. Üçü de bir refleks olarak gülüyordu, yayılan ağızları kulaklarına vardı ve oradan öte yol olmadığı için de vardığı yerde asılı kaldı. “Sabah akşam sizi konuşuyoruz evde,” dedim, baskın zedelere. Tahmin etmeye çalıştığım isimlerden ancak birini tutturabildim, ortam yumuşasın diye mi, yoksa söyleyecek başka söz mü bulamamıştım bilmiyorum. Normal şartlarda konuşacak bir şey bulmakta zorluk çekmem ama şartlar normal değildi. Sanki ben yakalanmıştım. Ekmek almaya çıktığımı filan geveledim, bugün ikinci kez kızıma, ilk kez arkadaşlarına iyi dersler dileyerek koşar adım uzaklaştım. Gece yağmur yağmış olmalı, plastik, kobalt mavisi kaydırağın önüne su birikmiş. Başka zaman olsa minik ayakları suya sokar, tam ortasına bezli popolar düşürürdüm hayalimde, şimdi hiç havamda değilim. Ne turuncu sonbahar, ne inceldiği yerden kopan yapraklar, değişim, dönüşüm, tohum, iyi niyet sosuna batırılmış mantralar, duyduğum yerde mal bulmuş mağribi gibi üstüne atladığım olumlamalar…hiç biri. 

Omuzlarım külçe gibi kapaklandı üstüme, aralarına kaçmış bir çare başım önde, ayak uçlarım teskin mi etsin, teselli mi, bilmiyor, ikisini de deniyor. Bir sağ, bir sol, bir sağ…Ellerim ceplerimde, mümkün olsa tekmil ben de girerim oraya, karanlık bir yere, dizlerimi karnıma çekip derin bir kuyunun dibinde kaybolmaya. Daha az evvel, ağaç diplerinden yürüttüğüm at kestanelerini sıktım avuç içlerimde. Bundan önceki turumda ve ondan da öncekinde dilimden kalbime gönderdiğim dualar mırıldanmıştım buradan geçerken, tanıdığım tanımadığım tüm çocuklara.” 

Şimdi ben ne yapacaktım, nasıl sakin kalacak, gönül gözüyle filan bakacaktım? Her şey gözümün önünden geçip giderken görmemeyi mi tercih etmiştim, aymazlığımın sebebini nerede aramalıydım? Daha çok küçüktü, çok erken. Mesela ben üniversitede bile içmemiştim bu mereti, sonradan olan tiryakilerdendim. Babası ha keza.

Telefonum çaldığında önümde bir kişi kalmıştı, benimki arıyor, sıramı hemen arkamdan gelen hamile kadına verdim. Vermeyip de ne halt edecektim, laf! Aramış, çünkü bu konuşmayı akşama bırakmak istemiyormuş. Küçükken de böyleydi, iş küslüğe varsın istemezdi, bir yolunu bulmadan içi rahat etmez, çatışmaktansa uzlaşmayı yeğlerdi. Fırıncı, bir elinde bez torba, diğeriyle karnını sıvazlayan kadına ekşi mayalı ekmeğini uzattı, bir de şu glütensiz olanlardan. Kızlar çok utanmış, keşke böyle tanışmasalarmış benimle, denemişler sadece, strese iyi gelirmiş belki, malum sınav haftasıymış. Bir daha olmayacakmış “söz!”   

Yelda Ugan S.

11/11/21,

Yangın

Merdivenleri hışımla çıktı kadın, ona neyin iyi geleceğini gayet iyi biliyordu.

O bir bıcır

O gece ikisi de erken yattılar, saat on bile olmamıştı daha. Alışık olmadıklarından olacak, uyuyamadılar hemen, bir o yana bir bu yana dönüp durdular. “Çernobil gibi mi?” diye sordu kadın, “alevler santralin etrafını sarmış,” diyen kocasına. Sorar sormaz da pişman oldu, konuyu değiştirmek için “masken,” dedi “her seferinde at, yenisini tak.” Bu saatte kötü şeylerden konuşulmaz. Hayra alamet değil gece gece yangın filan. Hakkında konuşursa eğer, sesi rüzgara karışacaktı kadının, bir ağaç, sonra bir ağaç daha, dağlara taşlara. En iyisi beklemek. Sessizlik tefekkürün ilk şartıdır. Uçağa binerken, taksi beklerken, takside, yemek yerken yani o zaman çenenin altını değil de burnunu kapat” dedi maskenle, itiraz etmesine ramak kala adamın, “yemek yerken de mi” diyecek, adı gibi biliyor kadın. Oracıkta uyduruverdi “burnuna,” diye. “Odaya girer girmez pencereleri aç, resepsiyonda dahi çıkarma, en iyisiymiş bunlar.” Hatta eczacı hanım yangın yerine mi göndereceksiniz diye sorunca yanmaz kumaştan yapıldığını sanmış ama öyle bir özelliği yokmuş, oksijeni süzerek alıyorlarmış da o da ondan öyle söylemiş. 

Yüzünü kapıya döndü adam, “hayır o öyle değil” dedi homurdanarak, en rahat pozisyonu alıncaya kadar yastığını çekiştirdi, bacaklarını karnına çekti, bir türlü vücudunun şeklini almayan yatakla kavga etti durdu. Yok o öyle değil(miş) dedi kadın içinden. O da ona arkasını döndü. Omuzlarına kadar çektiği çarşaftan ayaklarını dışarı çıkardı. “İyi geceler” demekle yetindi. “Çernobil nükleer santraldi” derken adam karısından tarafa döndü, sağ eli şimdi çarşafın üzerinden kadının sırtında geziniyor. “Bu termik,” dedi sevecen bir sesle. Kadın ona, kocasından tarafa dönmek istediyse de kolunun altında kalan, sıkışıp ona engel olan çarşaftan kurtulamadı, bir hışım beline kadar sıyırdı oflayarak. Kocası kadının kendisine poyrazlandığını sandı da yüzünü kapıya döndü tekrar. Döner dönmez de havayı kesik kesik dışarı, sonra kısa nefeslerle içeri almaya başladı. Uykunun ona sunduğu cömertliğe imrenerek “sana da iyi geceler,” dedi kadın. Ne de olsa insan söylemedikleri kadardı. 

Bu sefer çarşafla didişmemek için daha sakin bir dönüş yaptı. Bir türlü gelmek bilmeyen uyku kapısına dayanmadan evvel zihnine üşüşenlere kulak asmadı, ta ki tepesinde dönen tavan pervanesi koparsa muhtemel yatakla balkona açılan cam kapının önüne düşer diye kendini ikna edinceye kadar sağa sola ve sırt üstü olmak üzere sayısız kereler pozisyon değiştirdi. 

Rüyasında (rüyaydı rüya olmasına ama ona kalırsa hiç uyumamıştı) gökten kozalak yağdığını gördü. Yanık kül rengi, mangalda yanan kömürler gibi kora çalan ve kat yerleri henüz açılmamış yeşil, reçine kokulu, çam sakızlı kozalaklar. Sitenin boş havuzuna gök taşı gibi tek tek düştüler. İçlerinden bazıları havuzu tutturamadı, sekerek limon servilerin arasında kayboldu. Belli belirsiz, sanki radyodan geliyormuş gibi cızırtılı bir sesin peşinden gitti kadın, odaları dolaştı, ortasından kirli, paslı bir bacanın geçtiği banyo çok sıcaktı, çıplak ayakları yanıyor, onları soğutacak beton zeminde bir boşluk arıyordu ki karanlıkta bahçeye bakan pencerede gördüğü karaltı “kimyasal değil,” bunlar dedi fısıltıyla. Korkuyla bağırmak istedi ama sesi çıkmadı kadının. Kedinin sinekliği tırmalayan sesine uyandılar. İkisi de hayvanın mama kabını akşamdan doldurmayı unutmuşlardı, beş dakika sonra alarm çaldı. 

Adeti olmadığı üzere rüyalarını anlatmaktan pek haz etmese de sabah “kabus mu gördün yine?” diye soran kocasına hevesle anlatmaya başladı.  Bölük pörçük kelimeler, gerçeklik algısını zorlayan benzetmeler, zaman ve mekan arasına kurulan tüm bu komik hatta absürd saydığı şeyler kendine kahve hazırlayan adamın ilgisini dağıttı. Kocası, “kimmiş peki penceredeki, görebildin mi diye sormasa da kadın dolaptan yumurtaları çıkarırken “Hasan beymiş” meğer dedi gülerek, “Hasan bey dedim ya canım işte, site görevlisi.”    

Kadının kocası o sabah ilk uçakla başkente gidecek. Neredeyse altı aydır bu seyahat için hazırlanıyor. O ve arkadaşları sunacakları yeni şeyi yetkililere elden bizzat kendileri verecekler. Büyük kırmızı kapıya vardıklarında, içinde hazırladıkları modelin bulunduğu A4 büyüklüğündeki sarı zarfı, üzerinde kalın siyah puntolarla gözbağı yazan kutuya bırakacaklar. Model’i kadın uydurdu, “şey” demekten daha iyidir diye. Onlar öyle demiyorlar “önerge veyahut yönerge” gibi bir şey diyorlar. Arkadaşlarıyla konuşurken kocasını can kulağıyla dinliyor kadın, ama yine de tutamıyor onları, en küçük bir esintide karahindiba tüyleri gibi dört bir yana savruluyorlar. “Baskı,” diyorlar, ayrımcılık, tüzük, kurul, metalaştırma, iltica. Ve yetmezmiş gibi durmadan, sabah akşam tespih çeker gibi bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlar aynı şeyleri. Söyledikçe dillerinden kalplerine giden yollar daralıyor, gönül gözleri kapanıyor yavaş yavaş. Onlar kızgın, onlar öfkeli, birbirlerine bile tahammülleri yok. Yaşam alanı tahrip edilenler, siyasetler üstü, sosyal güvenlik, kolektif haklar, toplumsal cinsiyet, iklim sorunu. 

Belki de bu yüzden, kırmızı kapının arkasındakiler, yanmaz-beyaz eldivenli, siyah fraklı uşaklarının getirdiği tanıdık şeyi aldıkları her seferinde olduğu gibi bu sefer de “kusura bakmayın ama şimdi olmaz!” diyecekler, ya da “durumunuzu dikkatle inceliyoruz, en iyisi siz bugün gidin, yarın gelin!” Kadın onların kapı deliğinden bakıp yine yüzlerini buruşturduklarını görür gibi, zihninde canlandırdığı sahnede o da onlarla beraber yüzünü buruşturuyor. Adam “bu sefer olacak,” diyor, kadının aklına eski bir şarkının sözleri takılıyor.  “Oldu olacak söyle, aklım fikrim yalnız, yalnız sende…” Üstünde sarı zarfın durduğu masanın etrafında toplanacak, biyoloji ödevi için iki hafta boyunca küçük ellerin her sabah suladığı pamuklara sarılı, baş vermiş fasulye filizlerine bakar gibi bakacak, onların neşesine dudak bükecekler, o büyük adamlar. Pantolonları diz verdiği için canları sıkılacak, otur kalk. Kravatları sabit eksenlerinde sarkaç gibi bir o yana bir bu yana sallandıkça yarattıkları sahipsiz hava akımı, her açılıp kapandığında çekmecelere girip çıkacak. Gürültüyle boğazlarını temizleyecekler. “Hayır!” diyecek en uzunları, diğerleri de yüksek sesle onu taklit edecek, “hayır!”  “Kesinlikle olmaz!” diyecek “kesinlikle olmaz” diyecekler. “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman!” “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman.”  “Mümkün değil.”

“Onların işi bu,” diyor adam “yapmaları gerekiyor, o yüzden orda oturuyorlar” ve yine başlıyor, kaynaklar, adalet, vergi, eğitim, sağlık, kültürel değerler, dünya mirası filan. Bir sürü yorgun kelime yine yan yana. Belli belirsiz bir şey ifade ediyormuş gibi. Konuşamasa da anlıyor kadın ama böyle arka arkaya olunca ipin ucu kaçıveriyor. O da, hayali bir ipe “yok artık, daha neler, koskoca şey,” leri asıyor. Hiçbir yere varmayan kürek boşa mı dese, yoksa akıntıya mı dese bilemiyor.  

Sımsıkı sarıldılar birbirlerine, İyi yolculuklar diledi kadın kocasına, gidince aramasını filan söyledi, ilaçlarını hatırlattı, silindir metal kutudan sabah akşam günde iki kere, vitamin kahvaltıdan sonra. Her sabah okula gönderdiği bir okul yolcusu gibi kapıya kadar geçirdi adamı, yaşlı bir öğrenci gibiydi kocası. Ağır sırt çantası alaca karanlıkta gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı. Beyaz spor ayakkabıları daha şimdiden, birkaç adım atar atmaz griye çaldı, havalanan küller ayaklarının altında iz bıraktı. Dışarısı is kokuyordu, dışarısı duman altı. Göğe kadar uzanan koca fırın, sabahın bu saatinde bile fön makinası gibi çalışıp sıcak üflese de canı eve girmek istemedi kadının. Bahçede gezindi biraz, ağaçlar süzülmüş, onca kaybın yasını tutuyorlar, solgun, başları önde, endişeyle ayak uçlarına bakıyorlar. “Hadi ama” dedi onlara, olur böyle şeyler, doğa bu, ne sandınız ki yeniler o kendini. Gözlerine milyon tane toplu iğne battı kadının, boğazı düğümlendi, “hadi ama” dedi bu sefer kendi kendine, “ne oluyor şimdi sana durup dururken.” 

Merdivenleri hışımla çıktı kadın, ona neyin iyi geleceğini gayet iyi biliyordu. Elinin tersiyle kirpiklerini kurularken yarısına kadar doldurduğu kovaya bir ölçü çamaşır suyu bir ölçü yer temizleyici ile karıştırdı, üzerinde bitkisel yazan plastik şişeleri az önce koyduğu yerden geri aldı, birer ölçü daha koydu köpürmeyen suya. Bu alengirli, organik şeylere heves etti edeli tadı tuzu kalmamıştı temizlik yapmanın. Bir de “bu ev hiç temizlik kokmuyor” demiyor mu kocası, iyice asabı bozuluyordu. Eskiden olsa, “ekolojik ürünler kullanıyorum da ondan,” derdi gururla. “Gücün yetiyorsa plastik üretimini durdur o zaman” diyen kocasına laf yetiştirmek istemiyordu artık.  

Evi dip köşe (az) köpüklü sularla sildi, yeşil fiber optik nemli bezi sehpaların, kapıların, mutfak tezgahının, cam kenarlarının, kolçakların üzerinde gezdirdi. Yıkıcı arzulardan başladı, ne kadar manasız dilek, güzel olmayan istek varsa, bugün git yarın gel’ler, oldu olacaklar, eli kulağındalar, durumunuzu dikkatle inceliyoruz’larla beraber, bu sonu gelmez ertelemeleri, burun kıvırmaları, kibirli göz süzmeleri, çürümüş anılarla dolu evin ağır havasını da battal boy çöp poşetine, etrafa saçılmış ne kadar “olmayacak” “yok artık” “daha neler” “koskoca şey” varsa toplayıp ağzını sıkıca kapattı. Hala “oldu olacak…” diyen şarkıcı kadının sesini kıstı. Neşeli bir şeyler mırıldanmak istedi ama dilinin ucuna gelenler hep hüzünlü aşk şarkılarıydı, kavuşamayanların, karşılıksız sevenlerin, severken ayrılanların filan. Sıra kocasınınkilere geldiğinde ıslak bezi kovaya bıraktı. Yere çömelip teker teker topladı onları, atmaya kıyamadı. Her birinin tozunu alıp, emanetleri sehpanın üzerine yan yana dizdi. 

Televizyonun önünden, divanın altından, buzdolabının arkasından çıkardıklarını topladı. Ertesi gün atölyesine kapanıp rüyasını gördüğü kıvrımların heykelini yapan adamın, şampanya koyunu unutan, bir zeytin tanesini üç yudum rakıya meze yapan kadının hikayesini defterin arasına koydu. Gökyüzünden süzülen bulutlar gibi zaman akıp gitti, kapı çaldığında gün öğlen olmuştu.           

O gece ikisi de erken yattılar, saat on bile olmamıştı daha. Alışık olmadıklarından olacak, uyuyamadılar hemen, bir o yana bir bu yana dönüp durdular. “Çernobil gibi mi?” diye sordu kadın, “alevler santralin etrafını sarmış,” diyen kocasına. Sorar sormaz da pişman oldu, konuyu değiştirmek için “masken,” dedi “her seferinde at, yenisini tak.” Bu saatte kötü şeylerden konuşulmaz. Hayra alamet değil gece gece yangın filan. Hakkında konuşulursa eğer, sesi rüzgara karışacaktı kadının, bir ağaç, sonra bir ağaç daha, dağlara taşlara. En iyisi beklemek. Sessizlik tefekkürün ilk şartıdır. Uçağa binerken, taksi beklerken, takside, yemek yerken yani o zaman çenenin altını değil de burnunu kapat” dedi maskenle, itiraz etmesine ramak kala adamın, “yemek yerken de mi” diyecek, adı gibi biliyor kadın. Oracıkta uyduruverdi “burnuna,” diye. “Odaya girer girmez pencereleri aç, resepsiyonda dahi çıkarma, en iyisiymiş bunlar.” Hatta eczacı hanım yangın yerine mi göndereceksiniz diye sorunca yanmaz kumaştan yapıldığını sanmış ama öyle bir özelliği yokmuş, oksijeni süzerek alıyorlarmış da o da ondan öyle söylemiş. 

Yüzünü kapıya döndü adam, “hayır o öyle değil” dedi homurdanarak, en rahat pozisyonu alıncaya kadar yastığını çekiştirdi, bacaklarını karnına çekti, bir türlü vücudunun şeklini almayan yatakla kavga etti durdu. Yok o öyle değil(miş) dedi kadın içinden. O da ona arkasını döndü. Omuzlarına kadar çektiği çarşaftan ayaklarını dışarı çıkardı. “İyi geceler” demekle yetindi. “Çernobil nükleer santraldi” derken adam karısından tarafa döndü, sağ eli şimdi çarşafın üzerinden kadının sırtında geziniyor. “Bu termik,” dedi sevecen bir sesle. Kadın ona, kocasından tarafa dönmek istediyse de kolunun altında kalan, sıkışıp ona engel olan çarşaftan kurtulamadı, bir hışım beline kadar sıyırdı oflayarak. Kocası kadının kendisine poyrazlandığını sandı da yüzünü kapıya döndü tekrar. Döner dönmez de havayı kesik kesik dışarı, sonra kısa nefeslerle içeri almaya başladı. Uykunun ona sunduğu cömertliğe imrenerek “sana da iyi geceler,” dedi kadın. Ne de olsa insan söylemedikleri kadardı. 

Bu sefer çarşafla didişmemek için daha sakin bir dönüş yaptı. Bir türlü gelmek bilmeyen uyku kapısına dayanmadan evvel zihnine üşüşenlere kulak asmadı, ta ki tepesinde dönen tavan pervanesi koparsa muhtemel yatakla balkona açılan cam kapının önüne düşer diye kendini ikna edinceye kadar sağa sola ve sırt üstü olmak üzere sayısız kereler pozisyon değiştirdi. 

Rüyasında (rüyaydı rüya olmasına ama ona kalırsa hiç uyumamıştı) gökten kozalak yağdığını gördü. Yanık kül rengi, mangalda yanan kömürler gibi kora çalan ve kat yerleri henüz açılmamış yeşil, reçine kokulu, çam sakızlı kozalaklar. Sitenin boş havuzuna gök taşı gibi tek tek düştüler. İçlerinden bazıları havuzu tutturamadı, sekerek limon servilerin arasında kayboldu. Belli belirsiz, sanki radyodan geliyormuş gibi cızırtılı bir sesin peşinden gitti kadın, odaları dolaştı, ortasından kirli, paslı bir bacanın geçtiği banyo çok sıcaktı, çıplak ayakları yanıyor, onları soğutacak beton zeminde bir boşluk arıyordu ki karanlıkta bahçeye bakan pencerede gördüğü karaltı “kimyasal değil,” bunlar dedi fısıltıyla. Korkuyla bağırmak istedi ama sesi çıkmadı kadının. Kedinin sinekliği tırmalayan sesine uyandılar. İkisi de hayvanın mama kabını akşamdan doldurmayı unutmuşlardı, beş dakika sonra alarm çaldı. 

Adeti olmadığı üzere rüyalarını anlatmaktan pek haz etmese de sabah “kabus mu gördün yine?” diye soran kocasına hevesle anlatmaya başladı.  Bölük pörçük kelimeler, gerçeklik algısını zorlayan benzetmeler, zaman ve mekan arasına kurulan tüm bu komik hatta absürd saydığı şeyler kendine kahve hazırlayan adamın ilgisini dağıttı. Kocası, “kimmiş peki penceredeki, görebildin mi diye sormasa da kadın dolaptan yumurtaları çıkarırken “Hasan beymiş” meğer dedi gülerek, “Hasan bey dedim ya canım işte, site görevlisi.”    

Kadının kocası o sabah ilk uçakla başkente gidecek. Neredeyse altı aydır bu seyahat için hazırlanıyor. O ve arkadaşları sunacakları yeni şeyi yetkililere elden bizzat kendileri verecekler. Büyük kırmızı kapıya vardıklarında, içinde hazırladıkları modelin bulunduğu A4 büyüklüğündeki sarı zarfı, üzerinde kalın siyah puntolarla gözbağı yazan kutuya bırakacaklar. Model’i kadın uydurdu, “şey” demekten daha iyidir diye. Onlar öyle demiyorlar “önerge veyahut yönerge” gibi bir şey diyorlar. Arkadaşlarıyla konuşurken kocasını can kulağıyla dinliyor kadın, ama yine de tutamıyor onları, en küçük bir esintide karahindiba tüyleri gibi dört bir yana savruluyorlar. “Baskı,” diyorlar, ayrımcılık, tüzük, kurul, metalaştırma, iltica. Ve yetmezmiş gibi durmadan, sabah akşam tespih çeker gibi bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlar aynı şeyleri. Söyledikçe dillerinden kalplerine giden yollar daralıyor, gönül gözleri kapanıyor yavaş yavaş. Onlar kızgın, onlar öfkeli, birbirlerine bile tahammülleri yok. Yaşam alanı tahrip edilenler, siyasetler üstü, sosyal güvenlik, kolektif haklar, toplumsal cinsiyet, iklim sorunu. 

Belki de bu yüzden, kırmızı kapının arkasındakiler, yanmaz-beyaz eldivenli, siyah fraklı uşaklarının getirdiği tanıdık şeyi aldıkları her seferinde olduğu gibi bu sefer de “kusura bakmayın ama şimdi olmaz!” diyecekler, ya da “durumunuzu dikkatle inceliyoruz, en iyisi siz bugün gidin, yarın gelin!” Kadın onların kapı deliğinden bakıp yine yüzlerini buruşturduklarını görür gibi, zihninde canlandırdığı sahnede o da onlarla beraber yüzünü buruşturuyor. Adam “bu sefer olacak,” diyor, kadının aklına eski bir şarkının sözleri takılıyor.  “Oldu olacak söyle, aklım fikrim yalnız, yalnız sende…” Üstünde sarı zarfın durduğu masanın etrafında toplanacak, biyoloji ödevi için iki hafta boyunca küçük ellerin her sabah suladığı pamuklara sarılı, baş vermiş fasulye filizlerine bakar gibi bakacak, onların neşesine dudak bükecekler, o büyük adamlar. Pantolonları diz verdiği için canları sıkılacak, otur kalk. Kravatları sabit eksenlerinde sarkaç gibi bir o yana bir bu yana sallandıkça yarattıkları sahipsiz hava akımı, her açılıp kapandığında çekmecelere girip çıkacak. Gürültüyle boğazlarını temizleyecekler. “Hayır!” diyecek en uzunları, diğerleri de yüksek sesle onu taklit edecek, “hayır!”  “Kesinlikle olmaz!” diyecek “kesinlikle olmaz” diyecekler. “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman!” “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman.”  “Mümkün değil.”

“Onların işi bu,” diyor adam “yapmaları gerekiyor, o yüzden orda oturuyorlar” ve yine başlıyor, kaynaklar, adalet, vergi, eğitim, sağlık, kültürel değerler, dünya mirası filan. Bir sürü yorgun kelime yine yan yana. Belli belirsiz bir şey ifade ediyormuş gibi. Konuşamasa da anlıyor kadın ama böyle arka arkaya olunca ipin ucu kaçıveriyor. O da, hayali bir ipe “yok artık, daha neler, koskoca şey,” leri asıyor. Hiçbir yere varmayan kürek boşa mı dese, yoksa akıntıya mı dese bilemiyor.  

Sımsıkı sarıldılar birbirlerine, İyi yolculuklar diledi kadın kocasına, gidince aramasını filan söyledi, ilaçlarını hatırlattı, silindir metal kutudan sabah akşam günde iki kere, vitamin kahvaltıdan sonra. Her sabah okula gönderdiği bir okul yolcusu gibi kapıya kadar geçirdi adamı, yaşlı bir öğrenci gibiydi kocası. Ağır sırt çantası alaca karanlıkta gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı. Beyaz spor ayakkabıları daha şimdiden, birkaç adım atar atmaz griye çaldı, havalanan küller ayaklarının altında iz bıraktı. Dışarısı is kokuyordu, dışarısı duman altı. Göğe kadar uzanan koca fırın, sabahın bu saatinde bile fön makinası gibi çalışıp sıcak üflese de canı eve girmek istemedi kadının. Bahçede gezindi biraz, ağaçlar süzülmüş, onca kaybın yasını tutuyorlar, solgun, başları önde, endişeyle ayak uçlarına bakıyorlar. “Hadi ama” dedi onlara, olur böyle şeyler, doğa bu, ne sandınız ki yeniler o kendini. Gözlerine milyon tane toplu iğne battı kadının, boğazı düğümlendi, “hadi ama” dedi bu sefer kendi kendine, “ne oluyor şimdi sana durup dururken.” 

Merdivenleri hışımla çıktı kadın, ona neyin iyi geleceğini gayet iyi biliyordu. Elinin tersiyle kirpiklerini kurularken yarısına kadar doldurduğu kovaya bir ölçü çamaşır suyu bir ölçü yer temizleyici ile karıştırdı, üzerinde bitkisel yazan plastik şişeleri az önce koyduğu yerden geri aldı, birer ölçü daha koydu köpürmeyen suya. Bu alengirli, organik şeylere heves etti edeli tadı tuzu kalmamıştı temizlik yapmanın. Bir de “bu ev hiç temizlik kokmuyor” demiyor mu kocası, iyice asabı bozuluyordu. Eskiden olsa, “ekolojik ürünler kullanıyorum da ondan,” derdi gururla. “Gücün yetiyorsa plastik üretimini durdur o zaman” diyen kocasına laf yetiştirmek istemiyordu artık.  

Evi dip köşe (az) köpüklü sularla sildi, yeşil fiber optik nemli bezi sehpaların, kapıların, mutfak tezgahının, cam kenarlarının, kolçakların üzerinde gezdirdi. Yıkıcı arzulardan başladı, ne kadar manasız dilek, güzel olmayan istek varsa, bugün git yarın gel’ler, oldu olacaklar, eli kulağındalar, durumunuzu dikkatle inceliyoruz’larla beraber, bu sonu gelmez ertelemeleri, burun kıvırmaları, kibirli göz süzmeleri, çürümüş anılarla dolu evin ağır havasını da battal boy çöp poşetine, etrafa saçılmış ne kadar “olmayacak” “yok artık” “daha neler” “koskoca şey” varsa toplayıp ağzını sıkıca kapattı. Hala “oldu olacak…” diyen şarkıcı kadının sesini kıstı. Neşeli bir şeyler mırıldanmak istedi ama dilinin ucuna gelenler hep hüzünlü aşk şarkılarıydı, kavuşamayanların, karşılıksız sevenlerin, severken ayrılanların filan. Sıra kocasınınkilere geldiğinde ıslak bezi kovaya bıraktı. Yere çömelip teker teker topladı onları, atmaya kıyamadı. Her birinin tozunu alıp, emanetleri sehpanın üzerine yan yana dizdi. 

Televizyonun önünden, divanın altından, buzdolabının arkasından çıkardıklarını topladı. Ertesi gün atölyesine kapanıp rüyasını gördüğü kıvrımların heykelini yapan adamın, şampanya koyunu unutan, bir zeytin tanesini üç yudum rakıya meze yapan kadının hikayesini defterin arasına koydu. Gökyüzünden süzülen bulutlar gibi zaman akıp gitti, kapı çaldığında gün öğlen olmuştu.           

Yelda Ugan S.

29/09/21 Gayrettepe

Beyaz denizin kıyısında

Berlin’den döndüğü günün akşamıydı, İhsan almıştı onu havaalanından, halası televizyonun karşısında uyuya kalmış, parmaklarının ucuna basarak çıkmıştı evden. Babası artık adından bile emin değildi. Tenekecilere gittiler, onların masalarına gelip de kırmızı gül uzatan olmayınca, İhsan çağırmıştı kızı “gel hele” demişti.

Köy içinden

Lacivert kanvas pantolonun üzerine beyaz keten bir gömlek giydi. Ne resmi ne de samimi görünmek istiyordu. Ne çok özenmiş ne de önemsememiş olmak istemedi. Gömleğinin kollarını bileğinden ikiye katlarken aynadaki yansımasına baktı. Seyrelmiş saçlarına kır düşmüş, yanakları sarkmıştı. Gömleğinin ucunu havaya kaldıran göbeğini içine çekti, aynadaki aksine gülümsedi.

“Uzakta, belli belirsiz görünen kavisli tepelere kadar,” derdi halası, “güneşin doğduğu ufka kadar uzanan.” Sonra döner, arkasında bulanık bir turuncu gölge bırakan gün batımını gösterir, sen oraya gidecek, okuyacak, büyük adam olacaksın.” Dimdik duran bu yaşlı ve sıkıştırılmış pamuk balyaları kadar heybetli kadının bacaklarına sarılır, gitme fikrinden ölesiye korkardı. Halası ve babasıyla yaşadığı evin ardına, pamuk tarlalarının başladığı beyaz denizin kıyısına kıl çadırlar kurulurken neşesi yerine gelir, yaz sonuna kadar kalırdı. İhsan’ın babasına, “burada kalın” demişti halası, arka taraftaki kireç boyalı müştemilatı göstermiş, annesi ve kız kardeşleri büyük evin mutfağına, baba-oğul çiftliğin her işine koşmuşlardı.      

Pırasaya su yerine bir şişe soda koydu. Altını kapattı ve biraz zeytinyağı gezdirdi. “Bundan sonra sağlıklı besleneceksin” diyecekti, tabağına bakıp yüzünü buruşturan İhsan’a. Bir kase yoğurt ve limon dilimleriyle salona geçti. Elleri ceplerinde, hazırladığı masaya son bir kez baktı, her şey hazırdı, mumları yakmak için çakmak bile iki kollu şamdanın yanındaydı. Saatine baktı, bir daha baktı. Nerdeyse gelir, eli kulağında. Mutfağa gitti, fırını kapattı. Halası, “kokusundan anlarsınız” derdi kızlara, “sakın kapağı açmayın, buharıyla demlensin.” Kızlar mutfak ülkesinden hayatlarında yalnızca bir kere, gelin oldukları gece çıkarlardı. Ertesi gün kadın olarak döner, halanın taktığı bir çift burmayı şıkırdatarak pirinç ayıklamaya kaldıkları yerden devam ederlerdi. Pamuk tarladan kalkar kalkmaz avluda düğün dernek kurulur, kazan kazan yemek pişerdi. İhsan kalın boynunu zorla kapattığı beyaz gömleğini bağrına kadar açmış, kravatını cebine koymuş davulun etrafında ağıt yakar gibi dönmüştü o gece. 

Ayakları dışa doğru kavisli dolaptan kendinden desenli beyaz bir masa örtüsü çıkardı, iki de peçete. Çömeldiği yerden kalkarken zorlandı, cam bölmeden iki kristal kadeh alırken belini tuttu. “Bu büfe benim olabilir mi?” diye sorduğunda halası ona endişeyle bakmış, “haydi sen dışarı çık oyna, bisiklete bin,” demişti. Otomobil, uçak hatta tren almayı bile vaat etmişti. Zira büfe kız işiydi ve evlenirken böyle şeyleri kız tarafı düşünürdü. Kadın o günden sonra işaret parmağını kardeşine doğrultmuş, onu sallayarak, güya fısıltıyla; “oğlanı tarlaya götür, traktörlerin nasıl çalıştığını filan göster, sapan versinler eline, ağaçlara tırmansın, ata binsin,” demişti. “Hep o kitapların yüzünden” diyerek babasına günlerce söylenmişti. 

Klasikleri bitirdiğinde daha on dördüne bile basmamıştı. Bir şey anlamadım demişti yıllar sonra, ay ışığını seyrettikleri tarlanın sınırında, Akdeniz’in kıyısındaymış gibi oturmuş ağustos böceklerini dinlerken, “duygusu kaldı,” demişti, “ağzımda bıraktıkları tadı.” Burnunu saçlarının bittiği yere dayadığında tüyleri diken diken olmuş, avucunda ufaladığı toprağı havaya üflemişti. Teni çınar ağacı gibi kokuyordu, tüylü yapraklarını iki tırnağının arasında ezmiş kadar keskin bir kokusu vardı İhsan’ın.

Arnavut ciğerini de büfeden çıkardığı, kenarı sarı yaldızlı porselen kayık tabağa boşalttı tencereden. “Buralar akşamları kılık değiştirir, ara sokaklardan çalgıcılar çengiye başlarken mangallarda kömürler kora döner, ciğerler şişe dizilir, gecenin içinden insanlar akın akın büyülenmiş gibi kokuya gelir her gece” diye sırtına vurduğunda, İhsan, on yedi yaşındaydı.  Ara sıra halası onu ticareti öğrensin diye şehre giderken yanına katar, “aman ha göz kulak ol, emanet çocuk” derdi. Eli elinde, onun uzun bacaklarıyla kat ettiği yolu koşar adım kapatmaya çalışırdı. Tenekeye vuran çekiçlerin, ağızlarında çivilerle birbirleriyle bağırarak konuşan bu kasketli, kara şalvarlı adamların akşam olup da nasıl yok olduklarını hayret eder, babasının ona uyumadan önce okuduğu masalları hatırlardı. “Büyüdüğünde seninle de geliriz,” dedi İhsan. “Akşam bu sokağa boydan boya masalar kurulur, altın dişli, ince bıyıklı güneş kavruğu adamlar darbukalara vurur, kemanlar çalar, zurnalarla çatlak seslerini akord ederler. Efkarlı şarkılarla göğüsleri yumuşayanlar ağlaşırken, Çingene kızları kırmızı gülleriyle masa masa dolaşırlar. Daha bir lokma çocukken öğrendikleri o alttan bakışlarıyla, “Allah sevdiğine bağışlasın,” derler, edalı, işveli.”

Berlin’den döndüğü günün akşamıydı, İhsan almıştı onu havaalanından, halası televizyonun karşısında uyuya kalmış, parmaklarının ucuna basarak çıkmıştı evden. Babası artık adından bile emin değildi. Tenekecilere gittiler, onların masalarına gelip de kırmızı gül uzatan olmayınca, İhsan çağırmıştı kızı “gel hele” demişti. “Bugün yaban ellerden gelen ağır misafirimiz var, ne kadar gülün varsa bırak onları buraya.” Başını kaldırıp gözlerine bakamamıştı. Bir kahkaha kopardı. Masaya vurduğu kadehi bir dikişte içti. Esmer gür bıyıklarının kapattığı dudakları aralandı. Bembeyaz dişleri, rakılı ıslak dili göründü. Başka bir aleme davet gibi parlayan kara gözlerini kapatan ince kıvırcık saçları terden alnına yapışmıştı. “Hadi bir şiir oku!” demişti İhsan ona “madem öyle, bizimkilerden olsun ama Alman filan olmasın ha!” 

“Öpüşün öpüşüme karışsaydı, yüzün yüzüme

Gecen gündüzüme karışsaydı, hüznün kederime

Baharlar açardı kalbimde, yazlar ve kışlar bir de

Tenin tenime karışsaydı, cennet ve cehennemden kime ne*”

İhsan elinin tersiyle gözünü sildi, biberin acısına, ocak başından gelen dumana, havanın nemine, uzakların ne kadar uzak olduğuna söylendi durdu.      

Telefonun sesiyle irkildi, bir dakikadan daha az sürdü konuşması, anlıyorum der gibi başını salladı, belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Farkında olmadan, sarı yaldızlı boş servis tabağına bıraktığı telefonun karşısına geçti. Tabağına biraz salata koydu, zeytinli, dere otlu bir dilim ekmek aldı sepetten, iki mumu da yaktı, kadehleri yakut rengi şarapla doldurdu, bir yudum aldı, arkasından bir yudum daha, gözyaşlarına daha fazla direnemedi.  

On sekiz yaşına basmadan okumaya diye çıkmıştı evden. Metal klipsleri üzerinden deri kemer tokalarını tutturduğu koca bavulunu İhsan elinden kaptığı gibi otomobile yerleştirdi. Ön kapıyı sonuna kadar açtı ve hanım ağası iri bedenini yerleştirinceye kadar bekledi. Arka kapıya davranmasıyla beraber babası elini kaldırdı, “ne münasebet İhsan,” dedi. Babasıyla yan yana oturdular. İhsan dikiz aynasını ortaladı. Gözleriyle döneceğini, ona yeni bir dilde şiirler okuyacağını, yine okaliptüs ağaçlarına sırtlarını verip sıcak öğleden sonraları boyunca yol hikayeleri anlatacağına söz verdi.

“Bana şiir oku dediğinde alıp gitmeliydim seni*”

Gerisini hatırlayamadı…

Yelda Ugan S.

29/07/21, Bitez

*Refik Durbaş’ın şiirlerinden alıntı

Deniz Kabuğu

Kibare Nine’nin anısına…

Tohum ısmarlamış yaban ellere, bu sefer çok uzaklara. İzmir’den bile üç günde gelen gemi, Arşipel’in* bittiği yerden bir ayda gelmiş. Uzaklarda deniz maviden koyu menekşeye çaldı, kıpraştı, asma yaprakları tepemizde fısıldarken hava döndü. 

Bitez Yalısı

Okumam yazmam yok benim. Balıkçının getirdiği kitapların ne adlarını bilirim ne de içlerindeki alemi. Geldiğimizde yarım gavur dediler bize, sonra alıştılar. Rumca bilir, Rumca konuşurduk. Benim adam da bilmez bu yeni harfleri ama balıkçıyı boş çevirmez. Merdiven altları, mutfaktaki küçük masa, duvar dipleri boyum kadar kitapla doldu. Her dili bilirmiş meğer, ondanmış bunca mürekkep yalamışlığı, onca kitap. Ne ki gazete kağıdına benzerler, ellerimde kara bir iz bırakan. O yıllarda sarı saman kağıdını bulana bile aşk olsun. Dükkandakileri kaldırdım sandığa, en dibine sakladım. Nohutla mercimeği de üstlerine istif ettim. Yarı karanlık, rutubetsiz köşeye var gücümle ittim. Sokağa açılan avludan tarafa, kapının girişine çektim. “Deftere uzak koma şu sandığı,” diyor bizim bey, o daha veresiyeleri düşmeden, görmez tarafından çoluk çocuk avuçluyormuş akideleri. Dalgaların yaladığı duvar iyi gelmez kitaplara diyecek oldum, düğün mevlitlerine lokum lazım dedim. Şekerlenirler nemi görünce. 

Balıkçı geldiğinde, tahtadan yaptığı sırtıları* boyuyordu kocam. Buralarda bilmezlermiş meğer, ondan öğrendiler.  

“Mavinin sonundaki makiyi görüyorum,” dedim, elimi siper ettim gözüme. “He,” dedim, bel boyu duvara yaslanmış balıkçıya. “Yokuşun bittiği yerden Kerom’a* kadar.” 

Kayrak taşların üstüne bir sandalye çektim otursun diye, şişkin ceplerini gösterdi. İşi varmış. 

“Zakkum bunlar,” dedi, “begonvil, mor salkım, mimoza.” 

Tersaneye kadar gidecek, çorak yollara serpecekmiş rastgele. İki yaz mı geçti üstünden üç mü, azıcık esse kokuları gelmeye başladı. Gösterdiği yol boyunca çiçekler açtı sağlı sollu. 

“Bilirim ya!” dedim. 

Şu mor-turuncuları Girit’ten bilirim, pembe-beyazları İstanköy’den. Şimdi artık anam babam adlarıyla da bilirim. 

Bizimki, “mavi-beyaz olanı sana ayırdım,” dedi arkasından, “ortasına da kırmızı bir mercan konduruveririm…az kurusun.”

Kimseye benzemezdi giyimi kuşamı, siyah bir şapkası vardı yandan çarklı, tepesi düğmeli. Paçaları kısa bir pantolon giyerdi beyaza yakın. Terziye kendisi çizmiş, koca cepli; neler yoktu ki içinde. Başını eğmiş dallar için rengarenk ipler, demir başlı, çatal ağızlı bir kazma ve yıldızın döllemesini beklediği, yamru yumru, şekilsiz, bit kadar kara kuru tohumlar.      

Koltuğunun altında tuğla kadar iki kitap, dışı ağaçtan sert, sırtı kalın. Biri kara, biri kırmızı. Limandan geliyormuş, portakal kasasını gölgeye çekti, hava duru, güneş iğne gibi batıyor, kış erzakı pastırma sıcağına emanet. Naylon iplere bir pencereden diğerine patlıcan biber dizili. Bilezikle çevrili kuyu ağzını kapatan tahta perdeye usulca koydu kitapları. Küçük kıza sesledim kahve yapsın diye. Şükran boş tepsiyi göbeğine dayamış eğleşirken, kaş göz edip, “içeri koyuver” dedim emanetleri. Kahvesini rahat içsin balıkçı. “Ahh! Şimdiki aklım olaydı.” 

Tohum ısmarlamış yaban ellere, bu sefer çok uzaklara. İzmir’den bile üç günde gelen gemi, Arşipel’in* bittiği yerden bir ayda gelmiş. Uzaklarda deniz maviden koyu menekşeye çaldı, kıpraştı, asma yaprakları tepemizde fısıldarken hava döndü. 

“Bunlar ağaç olacak,” dedi. 

Kalenin karaltısı üstüne kızıla çalmış çizgilere daldı gitti. Erken iniyor akşamlar, daha demincek ışılıyordu etraf, denizde oynaşıp duruyordu güneşin çocukları. Yalıya varmadan, kutu gibi beyaz badanalı, mavi kapılı, mavi pencereli evlerin bittiği çorak toprağı günlerce eşeledi durdu. Aş, ekmek, su, ayran taşıdık konu komşu. Kahvede erkek kalmadı yardıma gittiler. Sakin havalarda Tavşan Adası’na, Kargıcık Koyu’na, Kissebükü’ne kayıkla gider gübre getirirdi. Kale ağzına iki metre kalasıya tohumlar yerini buldu. Yasak kalkınca İstanbul’a gitmiş, fide getirmiş. Postanenin, okulun, belediyenin önüne ekmiş getirdiklerini. Cebinden çıkardığı lime lime olmuş bir kitaptan adlarını okudu, okaliptüsler, palmiyeler var ya! işte onun diktiği ağaçlar. Her yer ağaç oldu, duvarlar begonvil, sahiller zakkum sayesinde. Turuncu benekli bir deniz büyüdü karada. Greyfurt nedir bilmezdik. Bir de ta Akdeniz’in bittiği yerden getirmiş, çarşıya ekmiş diyorlar, sonra Mozoleye taşıdılar, ay gibi parlak, yelpaze yapraklı. Çok para dökmüş bu ağacın tohumuna, onca yoldan gelmiş. 

“Kıymetli” diyor, tutarsa.  

O gürül gürül, o masmavi sesiyle, “merhaba” dedi, kitapları yüklenmiş, geldi. Bizim bey saygıda kusur etmez, çok sever balıkçıyı, ayağa kalktı. Yazın dükkânın önüne diziyor çocuklar, turistler memleketlilerini görmüş gibi üşüşüyor başına kasaların, yapraklarını çevirip biri ötekine gösteriyor, alıyorlar da. Kışın kim ne yapsın bunları, çocuklar da anlamıyor. Aldım. 

“Çok lazım oluyor,” dedim, “turistler kapış kapış…” 

Kalanı da külah yapıyorum. “Ne kadar varsa getir!” Halbuki, yarısı sandıkta kalaydı, müzeye, kütüphaneye hediye ederdik, nerden bilecen, dünya meşakkati, peşine katmış kovalar bizi. Okul açıldı ya çoluk çocuğa boğaz lazım, leblebi, şeker koyacak külah. Kıyamadım amma, sökün edince okul dağılmış hepsi dükkâna. Üzerinde bizim İstanköy’de taştan oyulmuş insancıklar gibi yarı giyinik adamlar vardı. En heybetli olanın, ayağı sandaletli, nerdeyse döşüne değen sakalları gibi saçları kıvır kıvır, edep yerini örten bir kumaş dolamış sırtından beri gelen. Sağ elinde kabzalı bir mızrak, sol elinde kanatları uçmaya hazır kızgın bakışlı bir kartal. En soldaki kadın başaktan bir demet tutuyor kucağında, en sağdaki kartala tıslayan dili dışarda bir yılanı zapt ediyor tek eliyle, yüzü heybetliye dönük, icazet ister gibi.

Katerina’ya el edip, “gel hele,” demişliğim çoktur. Fısıldayıverirdim kulağına, “bana da bir mum yak hele bu Pazar.”

“Rüyamda gördüm,” derdi ertesi gün, “bizim Olymposlu gibi göğü gürleten, şimşeği çakıp savuran bir adam geliyor kapına, elinde gümüş bir tas. Uzatıyor sana, sen de kana kana içiyorsun. Hiçbir şeyciğin kalmayacak be Kibare, bekle hele. Yüreğini ferah tut, eli kulağında,” der. Ne tasa kalırdı bende ne de dert. 

Usulca kopardım ilk sayfasını, kıvırdım, şekerle doldurdum. İkiye katlanmış bir sayfa düştü ayaklarımın dibine, kafası traşlı oğlana seslendim, önlüğün sağ tarafı kendinden daha kara, koca bir cep izi, soldaki cebin iki yanı sökük, düştü düşecek. Beyaz yakası göğsünde sallanıyor, terlemiş, teke gibi kokuyor mübarek, aklı dışarda, arkadaşlarında, burnunu çeke çeke kekeleyerek okudu. Ce-vat Şa-kir Ka-ba-ağaç-lı Ce-be-ci İs-tik-lal Mah-ke-me-si Teb-li-gat-na-me. 

Ahşabı kararmış masaya eğildi, o uğursuz kâğıdı tıkıştırdığı cebinden bir deniz kabuğu çıkardı, dünyanın yarısı diğer yarısını bekler gibi tam ortadan kesik, eğimli, kulak gibi içe kıvrık, şişkin karnını dikenleriyle çevirmiş, defterin üstüne bıraktı. Sihir var sanki içinde, ne zaman elime alsam, yüzleri gelir gözümün önüne, kulağıma dayar seslerini duyarım. İkisi de rahmetli oldu. Kocama iki yaz, balıkçıya daha fazla. Balıkçı, balıkçı dediğime bakmayın, ana caddeye adını verdiler ölmeden az önce.                      

21/06/21, Bitez

Yelda Ugan S,

*Hareket halindeki tekne veya bot üzerinde suya atılan yemin ya da sahte balığın gezdirilmesi sistemiyle yapılan ava sırtı balıkçılığı denir.

*Kerom, Gökova

*Arşipel, Ege denizi

Küçük Kırmızı Radyo

“Günaydın, nasılsınız bu sabah?” diye sordu hemşire canlı, cıvıl cıvıl bir sesle. Yaşlı kadın bir çocuk gibi dudağını büzerek “kötü” demek isterdi ama o güngörmüş, eski bir İstanbul’luydu.

İstabul Sarıyer

Ferhunde Hanım uyuyamıyordu. Çünkü endişeliydi. Şubat sonunda evini kapattığı günden beri her gece gözünü kırpmadan tavana bakıyor, saatlerce kaderin ona biçtiği bu acıklı sonu bir türlü içine sindiremiyordu. Seksen üç yaşındaydı ve geçen ay bayramdan bayrama çıkardığı kristal şekerliği raftan alırken tabureyi tutturamamış, düşüp kalçasını kırmıştı. Bu kazada baş dönmelerinin müsebbibi olarak doktorun yasakladığı ama Ferhunde hanımın bir türlü vazgeçemediği topuklu terliklerin payı da yok değildi. Tabureye çıkarken bir an terliklerini çıkarmayı akıl etse de büyük oğlan ta Amerikalardan görüntülü aramış, telefonu kapattıktan sonra da aklından uçup gitmişti. Tabiri caizse, sevinçten nereye bastığını bilmiyordu. İki oğlan da bayram tatilinde yanında olacaklardı. 

Aradan haftalar geçti ve hastaneden çıktıktan sonra Ferhunde hanımın hayatında bir sürü değişiklik oldu. İki oğlu da artık onun için, 7/24 sağlık hizmeti alabileceği bu huzurevini uygun görmüş, küçük bir odadan ibaret olan yeni hayatında yine onu yalnız bırakıp uzaklara gitmişlerdi. Bir kere artık eski hayatına, kedisi Müren’e ve musiki cemiyetine dönemeyeceği gerçeğini kabulleniyordu. Bunun değişebileceğini umut etmeyi bırakmıştı. Altı hafta önce, evinin anahtarını siyah rugan çantasının çıtçıtlı bölmesine koyduğu günden beri hayatının yeni bir döneme girmekte olduğunu kabullenmekte epey zorlandı. Bazı geceler, dolabın en dip köşesine sakladığı ayakkabı kutusuna uzanıyor, yanına aldığı seksen küsur çiftten ikisini, ki seçerken çok zorlandı, ponponlu ve gül kurusu olanı, nadide bir parçayı gün yüzüne çıkarır gibi kutudan çıkarıyor, onları incitmekten korkar gibi ayaklarına geçiriyor, Münir Nurettin Selçuk’dan şarkılar mırıldanarak, odasında birkaç adım attıktan sonra özenle yerlerine yerleştiriyordu.  

Hemşire odasına girdiğinde Ferhunde Hanım hala yataktaydı. Elindeki tansiyon aletini turkuaz rengi önlüğünün cebine koyar koymaz hemşire perdeyi sonuna kadar çekti ve pencereyi açtı. Hemşirenin kalıp gibi ütülenmiş formasından insanın içini ferahlatan, şu parfümlü deterjan kokusundan geliyordu. Ferhunde hanım prensip sahibi bir kadındı, mesafeye önem verir, hizmet aldığı insanlarla samimi olmazdı. Asla bugün değildi ama birkaç hafta sonra deterjanın markasını soracak, onu cömertçe övecekti.    

“Günaydın, nasılsınız bu sabah?” diye sordu hemşire canlı, cıvıl cıvıl bir sesle. Yaşlı kadın bir çocuk gibi dudağını büzerek “kötü” demek isterdi ama o güngörmüş, eski bir İstanbul’luydu. Soruya cevap vermeden, keyifsiz bir, “günaydın” demekle yetindi. Oda çam ağaçlarının keskin kokusunu da beraberinde getiren nemli ve serin bir havayla doldu. Evvelsi gece şiddetli bir yağmur yağmış, her şimşek çaktığında gökyüzü neredeyse ortadan ikiye ayrılacakmış gibi çatırdamıştı. 

“On bire sekiz, gayet iyisiniz,” dedi hemşire, pembe dudaklarını sonuna kadar yayarak. Ferhunde hanım bundan böyle herkes gibi yemeklerini aşağıda, yemek salonunda yiyebilecek ve isterse kahvesini bahçede içebilecekti. Hava çok güzeldi. Yaşlı kadın, otuzlarında, uzun boylu, sarı saçlarını ensesinde toplamış, vücuduna göre kalçaları biraz geniş olan bu hemşirenin nasıl da bu kadar neşeli olduğuna ikna olamadı bir türlü. Böyle yerler için bu biraz fazlaydı. Dur bakalım dedi içinden. Açık pencereden, fıstık çamlarının arasından belli belirsiz bir ses duyuldu, bir müzik sesi çalındı kulağına Ferhunde hanımın, onun hiç bilmediği, daha doğrusu pek kulak asmadığı türden bir sesti bu. 

Ona göre fazla yanık, fazla oynaktı. İnsanı utandıracak kadar da kıpır kıpırdı üstelik. Merdivenleri silen kadının yüksek sesle mırıldandığı şarkılardan, yönetici uyarmış, “böyle açık saçık…” diyememişti de işaret parmağını dudaklarına götürmüş, “hasta var” demişti. Ayıp, konuşulmaması gereken bir şey gibi hiç oralı olmadı Ferhunde Hanım. Ses odanın içinde dolaştıktan sonra usulca çekilip gitti.      

O sabah ve ondan sonraki her sabah Ferhunde Hanım bahçeye çıktı. Yumuşak, ortopedik ayakkabılarına göz ucuyla bile bakmadan bahçenin bittiği yere, limon çiçeklerinin açtığı taş duvara kadar yürüdü. Nisan güneşinin tadını çıkardı. Keskin kokulu sardunyalar, mavi ortancalar, akşamları bir başka kokan yaseminler içini ferahlattı. Güneşin toprakla buluştuğu her adımı dolaşan türkülerin sesini aşina bir merakla arıyor, ağlamanın eşiğine gelmeden geçmiş güzel günlerini düşünebildiğini fark edebiliyordu. 

Sesin gittikçe yaklaştığı sırada, birkaç gün önce yanındaki odaya yerleşen Ayşe hanımla beraber gül fidanlarının sardığı banka oturdular. Ferhunde hanımın parçaları birleştirip sonradan anladığı kadarıyla Ayşe Hanım kendi isteğiyle buradaydı. Tası tarağı toplayıp, kimselere haber vermeden gelmişti İstanbul’a. Rahmetli kocası söz vermiş ama kısmet olmamıştı bir türlü, “seni gezdireceğim,” dermiş, “Eyüp Sultan’ı, Süleymaniye’yi, Üsküdar’ı.” Ayşe Hanım, baş örtüsünü çenesinin altında sıkıca bağlar, kocasına inanırmış.  

Bahçıvan fıskiye havuzunu temizledikten, kuru yaprakları mermer zeminin bir köşesine topladıktan sonra, kamelyadan sarkan petunyalara, plastik şişeden iki fıs, belki de üç, vitaminli su verdi.  Ayşe Hanım kıpırdandı, beyaz ferforje masaya telvesine kadar içtiği kahve fincanını bıraktı ve bahçıvanın kemer tokasına, ince bir kancayla tutturduğu küçük, kırmızı radyosundan gelen türküye eşlik etti.  

“O Süsem O Sümbül O Gül O Bağındır 
O İnci O Mercan Beyaz Gerdanındır

Oynamak Sıçramak Eylenmek Çağındır.”

“Memleket türküleri,” dedi, “heyecanlandım.”  Gözkapaklarının ardında biriken yaşlar gözlerine battı. Eşarbının ucunu gözlüklerinin altından, kirpiklerinde gezdirdi.  

Ferhunde Hanımın hemşireye, “ne yapsam benim çamaşırlarım böyle kokmaz,” dediği gün Haziran’ın başıydı. Kapı komşusu Ayşe Hanım’la beraber ara öğünlerine sevgili hemşirelerini de davet etmişler, buz gibi karpuzu, can eriklerini, yeni dünyaları büyük bir iştahla yemiş, önlerinde ne var ne yok silip süpürmüşlerdi.  Ferhunde Hanım daha fazla uzatmadan, lafı ağırbaşlı bahçıvana getirdi.    

Yelda Ugan S.

13/05/2021, Bitez

Shakespeare

“Çay içer misiniz?” dedi Marzo, “hayır teşekkür ederim,” dedim, “annem bekliyor,” diyecek oldum, vazgeçtim, “fazla zamanım yok,” dedim, başka da bir şey gelmedi aklıma.  Az önce benim durduğum yerden içeri bakan tuhaf bir adam yaklaştı, kafasındaki o modası geçmiş şeyle selam verdi bize. İşaret parmağını bana mı uzatıyordu yoksa, neler oluyordu?

Fotoğraf Lizbon’dan bir duvar resmi

Engel olamadığı bir hıçkırık gibi “Shakespeare ölmüş!” dedi. Kapının ağzında öylece kala kaldım. Odada hareket eden tek şey elimdeki fincandan bir hayalet gibi yükselen çayın dumanıydı. Kocamın hiç dermanı kalmamış gibi, kolları iki yana düştü. Sehpaya yığılan, tomar halindeki gazetenin yanına koydum çayını. Dükkanı kapatırken bu çay takımından kalan üç beş parçayı da eve getirmiştik. Öyle incelerdi ki, mavi desenli çiçekler içerden bile görünürdü. “Soğutma” diyecek oldum, diyemedim. Tepesinde birkaç sararmış yaprağın direndiği ıhlamur ağacı beşik gibi sallandı. Neredeyse yağacak.  

Ölüm ilanlarıyla dolu sayfaya bir göz attıktan sonra İçi dışına çıkmış gazeteleri eskiden olduğu gibi özenle katladı kadın. Dükkanda çok lazım olurdu, kristal bardakları, antika lambaların cam gölgeliklerini, sarı yaldızlı porselen tabakları iki kat, bazen üç kat sarmak gerekirdi paketlerken, kıymetliydi okunmuş gazeteler. Ziyan edilemezdi. 

Boynundan yağmur damlası gibi sarkan boncuklu vazoyu kalın bir örtüyle sarmış, “Tiyatro sokağına gideceksin,” demişti annem. “Levanten’in karşısındaki antikacıya, Leroy ustayı bulacaksın, o yoksa oğlu Marzo’yu

“Ben biraz dolaşacağım” dedi Marzo. Terliklerini sürüyerek çıktı odadan. Karısı,”Eldivenlerini giy!” dedi arkasından, “üşütme.”

Sigorta eksperi, annemin imzaladığı antetli kağıtları rengi atmış bir deri çantaya yerleştirdiği gün, üzerinde babamın adı yazılı ikiye katlanmış dolgun, sarı bir zarfla baş başa bıraktı bizi. O günden sonra babamla korsancılık oynadığım, camlı dolaplardaki hazineleri ele geçirip babamı esir aldığım odaya giremedim. Annem, denizden gelen esintiyle havalanan tülleri çekti, pencereleri kapattı, kalın kadife perdeleri altın rengi sırmalarından çözdü ve odayı karanlığa boğdu. Zarf inceldikçe, koynundan çıkardığı anahtarıyla sessizce içeri girer, bazen Güneyli ustaların elinden çıkmış, gümüş saplarında baş harfleri olan bir bıçak setiyle, bazen babamın Doğu seferinden getirdiği gül motifli isimsiz bakır bir tepsiyle ortadan kaybolurdu.  

“Batmaz derdi babam, benim gemim batmaz,” Ona inanırdım. “Koca gemi bu, nasıl batardı?”     

Tramvaydan iner inmez annemin defalarca tekrarladığı, sonunda ne olur ne olmaz diyerek bir kağıda çizdiği kabala haritadaki gibi çiçekçilerin önünden sola döndüm. Arnavut kaldırımlı çıkmaz sokağın sonuna kadar yürüdüm.   

“Usta rıhtıma indi” dedi genç adam, “bugün dönmez, nasıl yardımcı olabilirim?” Bir baş hareketiyle alnına düşen saçlarını önünden çektiği bal rengi gözleriyle gülümsedi. Nadide bir parçaya bakar gibi vazoyu dikkatle inceledi. Uzun ince parmaklarını mercan damlaların etrafında gezdirerek nazik fiskeler attı. “Birazdan oyun başlayacak, içeri gelin” dedi, “Yutmasın kalabalık sizi.” Sihirli bir dokunuşla sanki görünmez bir kapıyı açtı ve yüzlerce porselen biblonun, revaklı aynaların, müzik kutularının arasından gittikçe hareketlenen sokağı, tiyatro kapısı önünde bekleşen insanları, birbirleriyle konuşan çiftleri hayranlıkla seyre daldım. Bütün tedirginliğim geçmişti. Levitan’dan belli belirsiz bir müzik sesi geliyor, İçerde bir kadın cama yansıyan görüntüsünde piyano çalıyordu. 

“Çay içer misiniz?” dedi Marzo, “hayır teşekkür ederim,” dedim, “annem bekliyor,” diyecek oldum, vazgeçtim, “fazla zamanım yok,” dedim, başka da bir şey gelmedi aklıma.  Az önce benim durduğum yerden içeri bakan tuhaf bir adam yaklaştı, kafasındaki o modası geçmiş şeyle selam verdi bize. İşaret parmağını bana mı uzatıyordu yoksa, neler oluyordu?  

“Nasıl kızmam, sizi cadılar sizi, sizi yüzsüzler, sizi başından büyük işlere kalkışanlar, siz nasıl Macbhet’le anlaşır alışverişe girersiniz de bana anlatmazsınız bu yaptıklarınızı…” 

Elim ayağım birbirine karıştı, korkudan ne yapacağımı bilemeden geri geri birkaç adım attım, tutacak bir yer arıyordum ki, can havliyle Marzo’nun kadife ceketinin eteğine yapıştım, ardından uzattığı eline. Yere bir biblo düştü. Sokaktakiler dikkat kesilmiş, bize bakıyorlardı. Marzo çenesini hafifçe kaldırdı, göğsünü şişirdi, annemin vazoyu sardığı örtüyü yere düşen biblodaki yaşlı adam gibi bir omuzuna atarak, dışardaki kalabalığın bakışları altında gösteriye devam etti.

“Ben ki başıyım bu işlerin, sanatımızın sırlarını, büyü yapmasını, ben öğrettim sizlere, üstelik bu yaptıklarınız da ne? Bir azgın, bir dik kafalı insan oğluna hizmet etmek mi? Gidin ve gün doğarken Akheron kıyısında bulun beni, balıkların karıncaları yediği yerde.” 

Marzo dükkanın ışıklarını yaktı, sokak tekrar eski ritmine dönerken ampullerin sarı ışığı altında silindir şapkalı adam, kol uçları eprimiş kalın, siyah paltosunun göğüs cebinden iki bilet çıkardı, “biri küçük hanım için.”

Annemi meraktan öldürme pahasına o akşam Marzo’nun uzattığı koluna girdim ve kalabalığın ardından kanatları sonuna kadar açılmış kapının eşiğinden birlikte geçtik. Burası bir tiyatroydu, gözlerimi kamaştıran, karanlığı ışıklı, ışığı karanlık bir dünya. Marzo ön sırada, en uçtaki yerimizi kolaylıkla buldu. Arkaya doğru yükselen sıralarda kadınlar ve erkekler uğultulu bir sesle yerlerini aldılar. Ağır kadife perde yavaş yavaş açılırken seyirciler arkalarına yaslandı, elbise hışırtıları durdu, boğazlar temizlendi, son öksürük ve sessizlik. 

Sanki davullar göğsümde çalıyor, kalbim heyecandan deli gibi çarpıyordu. Oturduğumuz yerden onu duyabiliyorduk, davudi sesini kısıyor “Koca Neptün’ün elleri yıkayabilir mi bu denizleri?” diyor, oyunculardan önce replikleri fısıldıyordu. Sahnede sözler ete kemiğe bürünüyor, intikam alıyor, yanlış anlıyor, seviyor, kin tutuyor, yalvarıyor, güldürüyor, korkutuyordu. Bütün duyguların peş peşe izini sürdüğüm, zamansız bir mekandaydım sanki.     

Ayın bulutlarla oynaştığı o gece, Marzo’yla eve kadar yürüdük. Daha önce hiç duymadığım tiradlar okudu bana. Ne o gitmek istiyordu kapıda beklerken, ne de ben içeri girmek.       

Herkes tanırmış onu tanımasına da kimse bilmezmiş aslında kim olduğunu. Oyunların tüm repliklerini ezbere bildiğinden mi?  Bilinmez, Shakespeare demişler ona. Gerçek adını bilen yokmuş. Tiyatronun her şeyiymiş, daha seyirciler kapıya doğru ilerlerken koltukları düzeltir, etrafı temizlermiş, oyunların afişlerini değiştirir, oyuncuları giydirir, kostümleri onarırmış. O daha küçük bir çocukmuş buraya geldiğinde, kimilerine göre gişede bilet satan, kimilerine göre tiyatronun göz bebeği güzeller güzeli annesi amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünde küçük Shakespeare’e oyuncular bakmış, sahnede büyütmüşler onu.  

Güneş hastalıklı bir sarıya döndü. Çok geçmedi, kara bulutların arkasında görünmez oldu. Beyaz boyun bağlı sığırcıklar, yağmuru karşılamaya çıktılar çoluk çocuk. Anahtar kapıda iki kere döndü. “İçim geçmiş,” dedi kadın adama, adam elini uzattı, “masum uykuya” dedi, kadın “yorgunlukları yıkayan suya,” adam, “her günkü hayatın ölümünü, yaralı canların merhemini,” kadın “Yüce tabiatın baş yemeği, hayat sofrasının cana can katan ziyafetini” Birbirlerine sarıldılar. Yarın erkenden Shakespeare’i uğurlamaya gideceklerdi, uyumaya hazırlandılar.  

Yelda Ugan S.

Bitez

08/04/21

Koyu renk bölümler, Shakespeare’in Macbeth adlı eserinden alıntıdır. İlk bölüm, cadı Hekate’nin tiradından.

Sıkıysa Gelin Alın!

Kız kardeşlerime…

Hoca gösterdiği tevazudan, ince komplimanından o kadar memnun oldu ki, bir adım yana kaydığında ağzı hala kulaklarındaydı. İki kızın arasında duran ortası delik, kenarları aşınmış silgi ekşi elma gibi kokuyordu.

O gün Necmiye’nin okulda son günüydü, “Yarın gidiyorum,” dedi fısıltıyla. Oracıkta vedalaştılar. İnce, koyu renk bukleleri koca memelerinin arasına iyice bastırdığı kızın yanaklarını yaladı, tütün kokuyordu Necmiye. İyi şanslar diledi kız, “Yolun açık olsun,” dedi. Aceleyle çantasına davrandı. Ona bir şey vermek istiyordu, anmalık bir şey ya da bir hediye, adı her neyse. Defterinin arasında kuruttuğu sarı papatyaları sardı mendiline, bir tane de ninesinin o sabah odun ateşinde pişirdiği çöreklerden uzattı. Necmiye de bir şey vermek isterdi kıza ama koridorun sonunda öğretmeni görür görmez aceleyle sınıfa girdiler.  

Kızlar koşar adım sıralarına giderken, mavi plastik çöp sepeti sınıf başkanının sonuna kadar açtığı kapının arkasında kaldı. Görünmüyordu artık. Ceketinin düğmelerini ilikledi. Başı geride, çenesi hafif kalkık hazır ola geçti ve öğretmen eşikten adımını atar atmaz boyun damarlarını şişirerek “Dikkat!” diye bağırdı başkan çocuk. “Kendinize çeki düzen verin” minvalindeki bu çağrıyla, bütün sınıf ayağa kalktı. Sarsak adımlarla sınıfa giren öğretmenin el hareketiyle de hiç düşünmeden yerlerine oturdular. 

Sıranın üstüne konan kitaplar, kenarı kıvrılmış defterler, kalem kutularının bir ileri, bir geri gitmekten bitap düşmüş fermuarları, uzatılan silgiler, fazla kalemi olanlarla hiç olmayanlar arasındaki alışveriş sürmeye devam etti. Yeni açılmış kurşun kalem kokan sınıfın uğultusu kaynamaya başlayan bir çorba gibi yavaş yavaş arttı ve tam açık pencereden dışarıya süzülecekken havada asılı kaldı. Öğretmen sert bir hareketle rutubetten şişmiş tahta pervazlı pencereyi kapattı söylenerek. Göğüs cebinden küçük, siyah, deri kaplı bir defter çıkardı. Defteri gören bütün sınıf dikkat kesildi. Öğretmen yeni konuya geçmeden önce geçen hafta yaptığı yazılı sınav sonuçlarını okuyacaktı demek.  

Ah! Ne sancılı bekleyiştir o, beklentisini ne kadar düşük tutarsa notu o kadar yüksek gelir diye sıktıkça sıkıyor kız kendini. Necmiye’yi filan unuttu. Dua etmenin bir faydası yok artık, biliyor, olan olmuş bir kere ama yine de şuursuzca mırıldanıyor. 

İşte geliyor…Altı! Yedi olsaydı bari. Sıra arkadaşı on aldı. Sonuç her ikisi için de alışıldık, sürpriz filan yok. Sınıf, hatta okul birincisi olan arkadaşından kopya çekmediği için hocaların kızı bir kez daha kutlayacakları sıradan bir gün. Daha şimdiden beyaz tenine al basıyor. Elmacık kemikleri kızarmaya başladı bile, ensesine, bir kuğuyu andıran o uzun ve zarif boynunun bittiği yerden omuzlarına dökülen kumral örgülerine kadar ter içinde kaldı. 

Yol kenarındaki tarlalardan havalanan yumurta kafalı sığırcık kuşları çizdi kız defterine. Kuşlar kara bir uçurtma gibi gökyüzüne salındılar, hep bir ağızdan çığlık çığlığa yağmuru övdüler. Öyle bastırıyor ki kalemi, çat! diye kırıldı ucu. 

“Ne tuhaf bir taltif,” diye düşünüyor, taltif de tuhaf oldu ama hocalara yakışır başka bir kelime bulamıyor. Ne desin ki, bu durumda ne denir ki? Ah! Rica ederim, ne demek. Ben böyleyim işte! Önüme koysa dönüp bakmam. İnsanın emeğiyle, alın teriyle kazandığı gibisi var mı? Ya da “Hocam siz onu bilmezsiniz ya, günahını vermez o, zırnık koklatmaz!” mı desin, ne desin?  

Hoca sağ eliyle iki kızın oturduğu sırayı işaret etti. Hocanın uçları yağ lekeli gri ceketinin içinden, eprimiş lacivert gömleğinin manşeti hiç durur mu, o da selamladı sınıfı. Acaba ne yapsa da kısacık rolünün hakkını verse, öyle hemen unutulmasa…Hem repliğini kusursuzca okusa hem de sahnede biraz kendisi olabilseydi, ne olurdu? Avuç içine bakan taraftaki İki küçük düğmeden birini, kısa, beyaz bir ipin ucuna kadar indirdi. Oldu işte! Düğme hocanın eliyle götürdüğü her yere neşeyle gitti. Manşet kendinden memnun selam verdi ve çekildi. 

Söz yine hocada ve yeni bir şey yok! Aman Allah’ım, anne-babalar ne evlatlar yetiştiriyordu. O, gururumuz, medar-ı iftiharımızdı. Hocanın dili gevşedi, şivesi daha da koyulaştı. O kapıdan yana, en öndeki sıraya doğru yürüdükçe birbirlerine yaklaşan iki kız, hocanın sigaradan sararmış dişlerini, iki günlük kirli sakalını en ince ayrıntısına kadar görebiliyorlardı artık. Her şey olması gerektiği gibi oluyordu. İtaatkar bir kabulllenişle hocanın ter kokusunu havasız sınıfta olağan, sıradan bir şeymiş gibi içlerine çektiler. Bir iyilik istiyordu hoca, evet ikisinden de. Ellerini ovalıyor, lafı uzattıkça uzatıyor, tadına vara vara emiyordu zamanı. Tabii, ne demek, başımızın üstüne! Lafı mı olur. İki kız birbirlerine baktı: “Lütfen buyurun!” Nihayetinde mağara gibi açılan ağzından, durdurulamayan, istem dışı bir hıçkırığı andıran kesik kahkahası yükseldi. Erkeklere kadınlardan daha yasak olan iki şeyden birini ihlal etmiş, ulu orta kıkırdamıştı ama ne gam! Allah ağlatmasındı.

Bir gün oğlanları getirse, elinden su içirir miydi okulun en çalışkan kızı? Bardakla filan değil, öyle basbayağı çeşmenin altına tuttuğu eline biri, sonra diğeri eğilecek, kana kana içeceklerdi. Olur muydu? Olurdu. Peki yapar mıydı, el verir miydi acaba?  Hoca gösterdiği tevazudan, ince komplimanından o kadar memnun oldu ki, bir adım yana kaydığında hala ağzı kulaklarındaydı. İki kızın arasında duran ortası delik, kenarları aşınmış silgi, ekşi elma gibi kokuyordu. Ele avuca sığmıyordu yaramaz oğulları ama cin gibiydiler. Sınıf birincisi kızın yüzü kızardı, alı al moru mor, ne diyeceğini bilemeden belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Yanındaki bile anlamadı ne dediğini. Arka sıralara “Susun!” diye bağıran hocayı izledi beriki. Öğrencilere göre zorunlu, hocaya göre olağan saygının verdiği özgüvenle kıza döndü. Sıra ona gelmişti demek. Alacağı yeni bir teşekkür sıkıntısıyla başını omuzlarının arasına gömdü, oturduğu sıranın kenarlarını sıkıca kavradı. Bir mucize olsa da şu malum konuyu açılmadan savuşturabilseydi keşke. 

“Daha çok küçükler,” dedi hoca, “ilkokuldalar, ne yazık ki sen olamazsın ama oğullarıma alabileceğim kız kardeşlerin var mı?” diye sordu. Bu da ne demek oluyordu şimdi? Sağ gösterirken sol vurmuştu hoca. Kız, bal rengi gözlerine kadar kızardı. Bu sefer kızgınlıkla utanç arası felaket bir duyguyla sustu. Üst dudağı seğiriyor, kulakları çınlıyordu. Başparmağını kırık kalemin ucuna bastırdı, parmağına küçük, şekilsiz bir damga gibi kan oturdu.

Soluklanacak yer arayan beyaz gagalı bir ekin kargası kondu pencereye. Birkaç kez tökezledi, pençeleri içe kıvrık, çaresizce kanat çırptı, bir türlü tutturamadı taraçayı. İki kara tüy süzüldü havada. Okaliptus ağaçlarına doğru uçtu ama hiçbirine konmadı. “Ben de olsam kırlara giderdim,” diye geçirdi kız içinden. Etrafı dinliyor, kimse gıkını çıkarmıyordu. Madem kol kırıldı, içinde kalsaydı bari, aklından geçen buydu. Erkeklerden çok kızların duymuş olmasından, onların kıkırdayarak aralarında fısıldaşmalarından korkuyordu. Teneffüse çıkmayacak. Karnını tutacak, öne doğru eğilecek, iki büklüm olacaktı. Başına gelmeyince anlamazmış insan. Soranlara “Çok ağrıyor,” der, adet sancısı olduğunu zanneder, rahat bırakırlardı onu. “Allah’ım nerde kaldı şu zil!!” 

Güneş bir tutam bulutla saklambaç oynuyor, ekin kargası sarı papatyalarla dolu çayırlara uçuyordu. Ne uzun yol yorgunu kırlangıçlara selam verdi, ne de serçelerle çene çaldı ayak üstü. Beyaz badanalı, küçük bir evin bahçesine, mermer kuş havuzuna kondu. Yaşlı kadın sesine uyandı karganın, İçi geçmiş azıcık. Altına aldığı ayakları uyuşmuş, ağır ağır kalktı yerinden, önüne serili koyun postunun etrafında terliklerini arandı, dökme demir sobanın üstünde kaynayan bakır kazana bir tutam biberiye attı, bir tutam da kedi otu. Döndü, arandı yine, içinde baş veren bildik bir sıkıntı, kenevir ipiyle bağlı bir tomar anahtar çıkardı cebinden, sıcacıktı anahtarlar, avuçlarının arasında sıktı onları, tahta sandığı açar açmaz dibini eşeledi telaşla, zaman daralıyordu, iki dal sakız ağacını, iki dal reçine sapını bakır mangalın üstüne yerleştirdi.     

Belli belirsiz bir is kokusu geldi kızın burnuna, sanki sobada tutuşmuş dallardan uzun, ince bir duman yükseliyordu sınıfta. Hiç nedensiz yüreği hafifledi, genişledi sanki. Aniden bütün sınıf en arkada oturan kıvırcık Necmiye’ye döndü. O davudi sesiyle, “Hocam, bende üç tane var,” dedi. İri cüssesini meydan okur gibi tek başına oturduğu boş sırasından öne doğru uzatarak, “Sıkıysa gelin alın! Üçü de birbirinden cadı!” diye ekledi hemen ardından.

Müdür yardımcısı, kapının hemen girişinde bekleyen öğrenciye, hazırladığı büyük, sarı zarfı uzattığı sırada ders zili çaldı. Necmiye mezuniyetine bir ay kala aldığı bu diplomayı cezaevi müdürüne teslim eder etmez staja başlayacak ve yengesi gibi gardiyan olacaktı. Öğretmen ve öğrenci el sıkıştılar. Biri “hayırlı olsun,” dedi, diğeri teşekkür etti. Necmiye’nin son kez yürüdüğü koridor toz kokuyordu. Hiç acele etmeden ağırdan aldı, yerde bulduğu bir silgiyi bahçeye bakan pencerelerden birinin önüne bıraktı, janjanlı, yanar dönerli bir kraker ambalajını çöpe attı. Kapılar içeri aldıkları uğultunun üstüne tek tek kapandı. Sınıfının önünden geçerken o tarafa baktığını ve adımlarının daha da yavaşladığını kimse görmedi. O sabah kapı nöbetçisi birinci sınıflardan zayıf bir oğlandı. Necmiye ona kapıyı açması için yardım etti, oğlan utandı, yüzü kızardı, “Geçmiş olsun abla,” dedi ardından. Yoldan geçen yaşlı bir çift, Necmiye’nin ardından büyük bir gürültüyle kapanan okulun ağır demir kapısına baktı ve bu saatte okuldan çıkan öğrenci için üzüldüler, sakın hasta olmasındı.                  

8 Mart 2021 İstanbul,

Yelda Ugan S.

Yetişkinlerin Yalan Hayatı

Photo by Ferda Erdoğan

Yazan Elena Ferrante

Çeviren ErenYücesan Cendey

Everest Yayınları, 2020

“İnanılmaz kırılgan bir dönemimdeydim. Adet kanamalarım başlayalı bir yıl oluyordu, memelerim oldukça görünür bir hal almıştı ve bundan utanıyordum, pis kokmaktan çekiniyor, sürekli yıkanıyordum, gönülsüzce yatıyor, gönülsüzce kalkıyordum. Tek rahatlığım, o dönemdeki tek güvencem babamın bana mutlak biçimde hayranlık duymasıydı.” (syf. 12) 

Benim Olağan Üstü Akıllı Arkadaşım’la başlayan Napoli Romanları’nı bir solukta okumuş, Lenu ve Lila’nın ilişkisini haftalarca konuşmuştuk. Kırkların İtalya’sında doğan bu kızlara eşlik etmiş, neredeyse elli yıl süren arkadaşlıkları boyunca, fonda akıp giden, değişen dünyaya onların içine sızdığı kadarıyla tanık olmuştuk. 

Kitapları kadar kimliğini gizli tutan, “okumayı seven için yazar sadece addan ibarettir,” diyen Elena Ferrante’nin gizemi de bizi heyecanlandırıyordu, tevazusu karşısında şapka çıkarıyor, hakkında türlü türlü varsayımlarda bulunuyorduk. Hatta kadın mı erkek mi olduğunu bile bilmiyorduk. Ama biz kadın olduğuna emindik. Evet, kadındı. Neden mi? Bu biraz sorarsan söyleyemem ama sormazsan anlatabilirim gibi bir şeydi.

Yeni kitabında Ferrante, yine kendi deyimiyle “magmaya dokunmuş” ama bu sefer soğumasını bile beklemeden servis etmiş ve önümüze koymuş. Yetişkinlerin Yalan Hayatı, kitabın adı bu ve daha adıyla bile, yaşlı bilge cadı, bize Sufragette  filmindeki Meryl Streep  gibi kısacık bir an göründü ve meydan okuyan son bir bakış atarak gözden kayboldu. 

Son derece sert, çelik çekirdek bir konuyla bizi yüzleştiren kitap, ben anlatısıyla yazılmış. İyi eğitim almış anne ve babasıyla yukarı Napoli’de yaşayan 12 yaşındaki Givoanna bir gün kapalı kapılar ardından, babasının alçak bir ses tonuyla onu çirkin bulduğunu ve daha önce nadiren karşılaşdığı Vittoria halasına benzettiğini duyar. Canhıraş bir şekilde, kocasının akrabalarından nefret eden, ve görümcesinden çıplak bacağına tırmanan bir kertenkele misali iğrenen annesine kulak kabartır. Fakat onun yorumu da işe yaramaz, beklediği gibi değildir.  

Klasik diller ve Antik Çağ edebiyatı okuyan Elena Ferrante ehil ellerinden çıkardığı mitolojik karakterleri Güneş Tanrısı ve onu ifşa eden kız kardeşi Ay Tanrıçası’nı, sert, rasyonel ve dikte edici ağabey ile duygusal aşkınlık halindeki moddan moda giren, çileden çıkmış kız kardeş ilişkisine metaforize etmiş. Küçük kızın gözünden, gerçekte uyumluluk adına söylenmeyen, söylenemeyen, görmezden geldiğimiz ne varsa kurgulamış ve edebiyatın sorumluluğunu yerine getirmiş. 

Dersleri kötüye giden, bedenini ve dezavantaj olarak gördüğü genetik mirasını beğenmeyen, çirkin bulan, ergenlik sancılarıyla kıvranan Giovanni kavgaların, dövüşlerin, ağız dolusu küfürlerin eksik olmadığı tehlikelerle dolu Aşağı Napoli’ye halasını görmeye gider.

Orada kendi durumunu değiştirmek için duyduğu dürtüyle karanlık tarafa bakacaktır. Fakat bu bakış da tarafsız değildir. İçine doğduğu sınıf, eğitimi, anne-babasının ona verdiği özgüven, cesaret ve ifade özgürlüğüyle bakar yukarıdan aşağıya, tökezlese de vazgeçmez, sonuna kadar gider. Öte yandan hiçbir dini eğitim almamış hatta vaftiz dahi edilmemiş Giovanni, Yetişkinlerin Yalan Hayatı’nın ele aldığı kavramlardan pek çoğunu -babalık gibi mesela, teolojik kökeninden yakalar ve İncil’i okuyarak gideri tıkayan çer çöpün nereden çıktığını anlamaya çalışır. Bana kalırsa bu, okurun Ferrante’de ilk kez karşılaştığı bir yardım alma biçimi. “…Göklerde oturan Baba aynen Matteo’nun ve Luka’nın dizelerinde anlatılan ve karnı acıktığı için ekmek isteyen oğluna taşlar, yılanlar, akrepler veren baba gibiydi…Eğer konuyu kendi babamla tartışırsam ağzımdan şu sözün kaçma olasılığı vardı: Bu baba senden de beter.” (syf 207)   

Kan bağı üzerinden temellenen her şey, aileye her çatlaktan azar azar sızan bir şiddet biçimine dönüşür ve bu biçimden de en çok kadınlar etkilenir.

Eril gücün emri altına alınan kadınlar,

Sınırlarını yitirmiş kadınlar,

Güzelliği ayağına dolanmış, başına gelenlere edilgence katlanmış kadınlar,

Yaralı, öfkeli, üzgün, neşeli kadınlar,

Tutkulu, hayal kırıklığına uğramış kadınlar,

Bir türlü kurtulamadıkları geçmişin izini taşıyan kadınlar,

Kendilerini denetim altında tutamayan, savrulan kadınlar.

Ferrante, çıkış yolu olarak hala bir değer olarak gördüğü eğitimi gösterir ve iyi ki de öyle yapar. Böylece Giovanni, kendisini ve çevresini denetim altında tutan o kudretli kadınlardan biri olmaya adaydır artık. Halasının ona hediye ettiği, elden ele dolaşan bilezikten, kefaret arayışından kurtulur ve kendine bir söz verir: Hiç kimsenin olmadığı biçimde bir yetişkin olacaktır.

29/01/21, Adana

Yelda Ugan S.

Ferda Erdoğan, Alev Akbaba, Meltem Yılmaz, Serap Özkan..size:))