Öne çıkan

Kissebükü

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

img_8681

Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.

Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.

Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları

Ali Kaptan bu işi 84 yılından beri, 34 yıldır yapıyormuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.

Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?

“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diye devam ediyor Nick, “kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?! Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki yetmemiş onu anlatmaya der gibi canı sıkılıyor biraz.

“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.

“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan

“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.

Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.

“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Sonra onlar da yapamamışlar, şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş.

Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara Ali kaptan, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”

“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya TurgutReis’e Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu Ali Kaptan.

Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.

Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.

Yelda Ugan

04/09/2019

Bodrum

 

Me gusto Cadiz

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı, onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

 

 

2ee9ae9d-aa85-4a2c-93d4-ca08528443bb
San Fernando Cadiz yolu

Körfezin üstündeki çok dar ve uzun bir geçitle San Fernando’dan Cadiz’e 20 dakikada vardık. Sonradan eklenmiş bir köprü gibi dursa da bu geçit gerçek bir kara yolu. Köyden bindiğimiz belediye otobüsüyle her iki tarafı da dev kaplumbağaları hatırlatan kayalara vuran dalgalarla dünyanın sonunda iner gibi, Cadiz son durakta, Atlas Okyanusu’nun önünde indik. 711 yılında Berberi komutan Tarık Bin Ziyad sonradan adını alacak Cebelitarık boğazını geçerek İber yarım adasına buralardan girmiş. Hani komutanın askerleri motive etmek için gemileri yaktığı söylenir ya, bence Ziyad da tıpkı benim gibi bu kadim şehirden büyülenmiş de onun için yakmıştır gemileri.

Çocukluğu buralarda geçmiş Cadiz’li kuzenlerimizle buluşunca tüm idareyi onlara bıraktık. Burası Batı Avrupa’nın en eski, nerdeyse üç bin yıllık geçmişi olan bir Endülüs güzellemesi, Bienvenidos a Cadiz.

Plaza de San Juan de Dios’dan anchalara, yani yayalara ait dar ve uzun sokaklardan eski şehire girdik ve geri kalanını kat etmek üzere yürümeye başladık. Pan con tomate, domatesli ekmek ile Monkey Cafe‘de küçük bir kahvaltı ve Plaza de Las Flores, çiçekçiler meydanı.

img_4116
Cadiz’de, sıcaktan korunmak için, gölgelik olsun diye daracık yapılan, ancha adı verilen sokaklar.

Plocia caddesi, eski tütün fabrikasının hemen arkasında, ayak üstü bir şeyler atıştırıp, yan masadan atılan bir lafla neşeli bir sohbetin başladığı barlardan birine, sanki gezinin bir uzantısı gibi girivermek, buz gibi bir İspanyol birasıyla soluklanmak, yani bir mekana girişin mevzu olmadan böyle kolaylıkla oluvermesi. Yan taburedeki fötr şapkasıyla aynı renk sütlü kahve ceketli, boynuna doladığı yeşil kareli kaşkoluyla, çevik ve neşeli, yetmiş yaşlarında hala aktif gemi kaptanının sohbetine anlamadan gülümseyerek şehrin bize sunduğu tüm çeşitlilikleri, tesadüfleri, ya da en sıradan şeyleri bile alıp kabul etmeye hazır olmak.

Torre de Santo Domingo, aziz Domingo kulesi,

Liman ile belediye binası arasında kalan 15. yy dan kalma ünlü flemenko şarkıcısı Enrique el Melizo‘nun yaşadığı Barrio santa Maria mahallesi.

Cadiz’i yeni yüzünden ayıran, eski kenti çevreleyen surlar ve şehire giriş kapıları,

Camiden kiliseye dönüştürülmüş eski Katedral Santa Cruz Kilisesi

Havana’ya benzetilen Okyanus kenarındaki Campo del Sur. Restore edilen kraliyet hapishanesi ve Cadiz Fenicio Y Romano, Fenike ve Roma zamanlarına ait önemli bir müzesi ve yarım adadakilerin en büyüğü olan tiyatro.

Demek Romalılar buraya kadar yayılmışlar.

89b4a158-dfae-427a-baa7-712f7378a3e5
Gümüş kupa olarak bilinen Cadiz’in Atlas Okyanusu ve La Caleta sahili

Parque Genoves, şehrin botanik bahçesi sahil boyunca Cadiz körfezine bakıyor. Özellikle Güney Amerika’dan getirilen farklı bitki türlerinin egzotik olanları. Alameda şehrin içine doğru Genoves parkının devamı. Burda da yine Güney Amerika’dan 1902 de iki misyoner tarafından getirilen dev manolya ağaçları,

Cadiz’in simgelerinden biri, La Caleta sahili. Etek ucunu okyanusun dev dalgalarının süslediği uzun ve sarı danteli. Onu koruyan iki kalesi var üstelik, San Sebastian ve Santa Catalina, akşam üstü güneş Santa Catalina‘nın üstünden batarken sanki Endülüs’ün ışığına, sıcaklığına ve hareketine şükranlarını sunar gibi tüm şehir onu yolcu etmeye geliyor.

cd892caf-9db2-4e0f-9ea7-cbda7dd14720
Güney Amerika’dan gelen Manolya ağacı

Sahile arkamızı dönüyor tekrar şehire karışmak üzere eski Mujeres, kadınlar hastanesinin önünden, yine yüz küsür yaşındaki dev manolya ağaçlarının arasından yürüyoruz. 18 yy da Cadiz’deki tek hastaneyi askerler ve erkekler doldurunca barok sitilde yapılan bu hastaneyi Mother Antonia de la Cruz tüm kadınlar için yaptırmaya karar vermiş. Hala sadece kadınlara mı hizmet veriyor, erkek hastaları almıyorlar mı? Orasını bilmiyorum.

Torre Tavira 17. yy dan kalma bir gözlem kulesi, Cadiz’in en yüksek noktası. Malum, burası açık şehir, her yerden saldırıya uğrayabilir. Kuleye tırmanmak için o kadar çok merdiven çıktık ki, terasa vardığımızda bacaklarım titriyordu artık. Körfeze ve Cadiz’e muhteşem bir panoramik manzaradan baktık. Aynı zamanda bazı katlarda şehrin tarihine ait ilginç dizayna sahip sergi salonları da vardı.

The Camera Obscura Projects, kulenin dışında olanların gerçek ve hareketli görüntülerini yansıtıyor. Bu acayip bir sistem, yani uzaydan uydu yöntemiyle güvenlik sağlamak, bir bölgeyi ya da belki birini izlemek üzere askeri alanda “çok ciddi” işler için kullanılan şey burda, biz turistleri eğlemek için yapılmış. Kulenin terasından çıplak gözle etrafı 360 derece seyreyledikten sonra daha gördüklerimize doyamadan, seksen sekizinci fotoğrafımızı çekemeden, bir kat aşağı indik. Randevu almıştık ve sıra bizdeydi. Kameranın etrafına on beş belki yirmi kişi dizildik ve rehber anlatmaya başladı. Yaklaşık 45 dakikalık panaromik manzaralı bir Cadiz turu daha. Çamaşır asan kadınlar, Okyanus’da süzülen gemiler, sokaklarda yürüyen, birbiriyle sohbet eden insanları bir çanak anten büyüklüğündeki iç bükey çukurda tüm ayrıntılarıyla izledik. Dev bir dürbüne hep beraber eğilip bakmak gibi, farklı bir görme biçimi.

img_4188
Torre Tavira’nın terasından, Levante ve Cadiz Katedrali

Barrio de La Vina, Cadiz karnavalının kalbi, her yıl Şubat’ın son haftası yapılıyor ve dünya çapında biliniyor bu karnaval. Eski kentin dar sokaklarında CHİRİGOTAS olarak bilinen şarkılar söyleniyor, tüm şehir aktif olarak karnavala katılıyor. Hatta katılmakla kalmıyor, bütün bir yıl karnaval için hazırlanıyorlar.

Karnavalın broşürlerdeki sloganı da şöyle, “Cadiz’in güzelliği ve karakteri şenlik ve geleneklerine yansır.” Çevirisi pek ruhsuz oldu ama İspanyol’cası pek havalıydı.

Plaza del Falla meydanına geldiğimizde büyük bestecinin adını alan, 1871 yılında neoarabic tarzda inşa edilen büyük Falla tiyatrosu önünde neşeli bir hareketlilik dikkatimizi çekti. Bugün günlerden 25 Ocak, daha karnavala nereden baksan dört hafta var. Rengarenk karnaval afişleriyle süslü tiyatronun önündeki uzun kuyruk da neyin nesiydi?  Meğer elemelerin telaşıymış bütün bunlar, bu elemeleri seyretmek için bile biletler çoktan tükenirmiş. Yine de insanlar bir bilet umuduyla beklerlermiş. Biz de tiyatroya giremeyen Cadiz’liler gibi meydanın etrafındaki kafelerde onlar gibi büyük bir ilgiyle bu yarışmayı yerel kanallardan naklen izledik. Elimizde Cadiz biraları ve küçük karideslerin nohut unuyla kızartıldığı, ince zar gibi peksimetlere dönüştüğü tortiyitta de kamarones yiyerek onlara katıldık. Müzik, kostüm, koreografi ve politikacıları özgürce hicv ettikleri şarkı sözlerini bir araya gelen grup üyeleri bütün bir yıl boyunca büyük bir gizlilik ve titizlikle karnaval için hazırlar, finale kalmak için çok sıkı çalışırlarmış.

Muhtemelen dereceye giremeseler de bunu pek umursamıyor, gecenin tadını çıkarıyorlardır.

cb46619e-59fe-4bb1-9a4f-9427f0d307e0
Falla tiyatrosunun önü

Bu meydanda bir de yetimler ve dullar için dizayn edilen Fragela House varmış, son yıllarda bu ev yaşlılar evine çevrilmiş. Dünyada en uzun yaşayan insanlar Japonlardan sonra İspanyollar, bu nedenle yaşlılar evine daha çok ihtiyaç olmuş olmalı. Ben de zaten ister  İspanya’nın Kuzeyinde olsun, ister burda Güney’de, Endülüs’de yaşlıların sosyal hayatları üzerine iki laf etmek için konuyu girdim. Kendi ülkemde ancak seçim günleri bu kadar yaşlı insanı bir arada görebiliyorum, ancak oy kullanım süresi kadar dışarı çıktıklarında. Oysa burda yaşlılar için hayat devam ediyor. Onlar sokaklarda küçük adımlarla yürüyorlar, restoranlarda,  barlarda arkadaşlarıyla sosyalleşiyorlar, evlerinden dışarı çıkıyorlar. Deniz kenarında, parklardaki banklarda birbirleriyle buluşuyorlar. Şehrin içinde onun bir parçası olarak yaşıyor, konuşuyor, gülüyorlar. Ne mutlu onlara.

img_4103
Çerez yer gibi yolda yürürken yediğimiz, külahtaki minik camaronlar (karidesler) Plaza de la Libertad, balık pazarından

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı; onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor. Ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille  bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

Tat demişken daha yemekleri var, balıkları, baklagilleri, manzanillası, yani şeri şarabı. El faro de Cadiz (Cadiz’in feneri) restoranının etekli masaları, la cervesa birası. Plaza de la Libertad balık pazarı. Kristof Kolomb‘un Amerika’ya ikinci ve dördüncü kere yelken açtığı Plaza de Espana‘nın önündeki Cadiz limanı ve eşsiz bir ışıkla sarılmış iki denizin sularıyla yıkanan kıyıları. Avluları, İhtişamlı kapıları…O zaman, tekrar gelmek lazım.

 

 

Gracias, Işık, Ceren, Salva, Mehmet, Miguel ve Zeynep

Yelda Ugan

22/02/20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Endülüs, Amistoso San Fernando

 

San Fernando

Salinasları,

Güneş ve tuz aynaları

Teknelerin uyuduğu

yer.

Dünya ve gökyüzü arasında

Daha fazla tuzu olan

Kadın yok.

Limanın çingeneleri,

Cai’den Gibraltar’a (Cebelitarık’a)

San Fernando’lu flamenco şarkıcısı Camaron de la İsla‘nın Bahia de Cadiz şarkısından

 

img_4386
San Fernando, Belediye binası

San Fernando Cadiz’in bir köyü ama bizim bildiğimiz köylerden değil, belediyesi olan bir köy. Hem de kadınlara pozitif ayrımcılık yapan, onlara öz savunma kursları bile açan bir kadın başkanı var. Betonlaşmamış, apartmanlar en fazla beş katlı. Küçük mahallelerdeki beyaz badanalı, tek katlı evlerin avluları küçücük. Sokakları parke taşlı köy 80 bin nüfuslu, her adım başı bir okul var, uluslararası sosyal sorumluluk projeleri yine çocuklarla, izcilikle ve onların gittiği kamplarla ilgili.

img_3846
Güzel bir Endülüs birası daha, Levante San Fernando’da doğudan gelen tipik bir kuru ve ılık rüzgarın adı,

Puente Zuazo köprüsü köyün girişinde eski bir taş köprü, 1411 yılında yapılmış. 10 metre eninde, 350 metre boyunda küçük bir köprü. Artık kullanılmıyor tabi, ben de yanındaki demir köprüden arabayla gelip geçerken gördüm, belki yayalara açıktır.

Napolyon birlikleri İspanya’yı kuşattığında buraya, Puento Zuazo’nun başına kadar gelmişler. O zamanlar Cadiz‘e geçişin de tek yolu bu köprüymüş. Fakat birlikler Cadiz’in merkezi San Fernando’ya bir türlü girememiş, çok dar ve ince köprüye bombaları bir türlü isabet ettirememişler. Halk günlerce belki aylarca direnmiş ve o gün bu gündür köyün koruyucusu Miguel Angel’in iyiliğini kimse unutamamış, hala en çok Miguel adını veriyorlar erkek çocuklarına. Kızlara da Carmen, Virgen del ya da Maria Carmen, onun da  denizcileri koruduğuna inanılıyor. Korsanlardan, fırtınadan, tsunamiden..

Dönemin en liberal ilk anayasasını yazmak için ülkenin her yerinden ve sömürgelerinden gelen meclis üyeleri San Fernando’da toplanmışlar.  1812 Cadiz Anayasası diye bilinen bu anayasa ile birlikte nerdeyse tamamı İspanya’ya ait olan Kolombiya, Meksika gibi  Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmişler.  Dünyada üçüncü olan bu imza daha sonra bir çok anayasaya da ilham vermiş. Toplantının yapıldığı bina hem büyük bir özenle korunuyor hem de atıl, tozlu bir müze olmak yerine yaşayan, aktif hayatın içinde olan şehir tiyatrosunun mekanı olmuş.

img_4381
San Fernando’da bir Pazar sabahı

Burası bir yarımada, portakal ağaçlarıyla süslü kimi taş sokaklar okyanusa açılıyor. Burda doğan çocuklar daha yürümeye başlamadan yüzmeyi, sörf yapmayı öğreniyor olmalılar, dalgalarla oynamayı, köpek balığı şakaları yapmayı ve yelken açmayı. Onlar daha altı yaşına basar basmaz birer küçük izci oluyorlar

365 günün 300 günü güneşli olurmuş buralar, kısmet işte! Geldiğimiz gün akşama kadar yağmur dinmedi ve güneş 65 satırlık listesine bir çentik daha attı.  Okyanus manzaralı evimizde, bizi misafir eden sevgili dostlarımızla beraber sohbet, muhabbet ederek biz de biraz yavaşladık. Pencereden görünen mavi, belli belirsiz ufuk çizgisine baktıkça, hayalimdeki haritadan yardım alıyorum, Madrid‘den aşağı, Afrika kıtasına bir adım kalacak kadar Güney’e iniyorum. Fazla inmişim, Akdeniz’i geçip az Batı’ya bayır yukarı Atlas Okyanus’na doğru yürüyorum, Portekiz‘e daha epey var. Zeytin ağaçlarını, alçaktan uçan leylekleri, tuz tepelerini, çingene mahallesini, daha uzun palmiye ağaçlarını ve pembe flamingoları tanıyorum. Orası, burası.

Yelda UGAN,

11/02/2020, Gayrettepe

Gracias; Ceren Taşköprü, Miguel Angel, Işık Özel, Salva, Mehmet, Zeynep

 

Endülüs, por favor mi amor;

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra.

img_3795
Jardines Tropicales de Atocha

21 Ocak, Salı

Madrid bugün 6 derece, hava bulutlu ve çok rüzgarlı. Haziranın canlı bozkır renkleri yok şimdi. Uçak alçalırken kışı geçirmek üzere bırakılmış tarlaların kahveden siyaha çalmış yüzleri hasta gibi görünüyor. Yeşilin feri kaçmış, boz renkli, dalları çıplak ağaçlar üşüyor, büzülmüş, içine kaçmışlar. Ara sıra havalandırılmış, yeni sürülmüş toprağın şeftali allık rengi kareleri, soluk kumaşa eklenmiş yeni bir yama gibi duruyor. Ressamların namını duyup dünyanın dört bucağından ışığını çizmeye geldikleri güneş güzellik uykusunda.

İndiğimizde, bayan Gloria bizden hızlı davranmış, Kuzey batı İspanya’yı çoktan etkisi altına almış diye duyduk. Demek ondan yukarda o kadar sallanmışız. Kasırgayı akşam haberlerinin ilk sırasından, televizyon ekranlarından seyrettik. Dev dalgaların altında kalan yollar, köprülerin altından delirmiş gibi akan çamurlu sular, suya batmış arabalar, ağaç kökleri, kırılan camlar sanki çok uzak diyarlardaki ülkelerden gelen felaket haberleri gibiydi. O tarafa kalkacak olan tüm uçuşlar iptal edildi. Aktarmalı gelen Barcelona yolcularını Barajas havalimanında bıraktık ve Güneye, Endülüs’e doğru yola koyulduk. Por favor mi amor.

img_4696
Ave, yüksek hızlı tren

Madrid Puerta de Atocha, Madrid Tren Garı,

Tren garlarını çok severim, aslında kim sevmez ki? İster on haneli küçük bir kasaba istasyonu olsun ister böyle 27 m yüksekliğinde 157 m uzunluğunda çelik ve camdan yapılmış bir çatısı olsun. Hem de 1892’de, daha Paris’ten yeni gelen, ayağının tozuyla işe girişen dövme demir ustası Gustave Eiffel‘in eli değdiyse.

Atocha’dan, İspanya’nın kalbi Madrid’den örümcek ağı gibi her yere uzanan tren seferleri var. Ave high-speed-train of RENFE olanından hızlı trenler ya da orta mesafeliler. Biletler uçak bileti gibi, saatine ve tarihine göre fiyatlar değişiyor. Barcelona, Toledo, Malaga, Zaragoza, Valencia, Sevilla, Cordoba ve daha bir dolu şehire dev bir sürüngen gibi trenler vızır vızır işliyor.  O yüzden de çok kalabalık burası. Ama yukardaki dev saatin yelkovanı veya trendeki dijital saatin yelkovan dijiti yerini bulduğu an tren hareket ediyor ve kalabalık birikmeden akıp gidiyor. Bozkırın ortasında, öğleden sonra siesta saatinde yemek yiyecek restoran bulamadığımız bir Akdeniz ülkesindeki bu dakikliğin önünde şapka çıkarıyorum.

img_4701
Koridorun sonundaki kapıdan sağ sol yapınca Guernica orada, Sofia Reina Museo Nacional Centro De Arte

Çelik çatının altında küçük bir sera kadar kalmış dev palmiyeler ve tropik ağaçlarla süslenmiş botanik bahçesi, kafeler, banklar ve çeşit çeşit dükkanlarıyla dünyanın en ihtişamlı garlarının birinde etrafı geniş bir zamanın içinde kaybolmuşum gibi büyük bir iştahla, hayranlıkla izliyorum. Bir sergiyi gezer gibi saatlerce takılabilirim buralara. Sonra bir ara Atocha’nın karşısındaki Reina Sofia müzesine gider Picasso‘yu, Joan Miro‘yu ziyaret ederim. Kim bilir belki gizlice Guernica‘nın fotoğrafını bile çekerim.

22 Ocak sabahı saat 10:00, Sevilla treni

Kompartımana yerleşir yerleşmez restorana gitmek için sabırsızlanmaya başladım. Pencere kenarı bir masaya oturacak, daha geniş, en geniş açıdan akıp giden manzarayı seyredecektim. Çektiğim fotoğrafların tamamı yamuk yumuk çıktığı için silecek ama tekrar ve tekrar deneyecektim. Biraz okuyacak, biraz yazacak ama daha çok, pencereden bakarken hayallere dalacaktım. Aklıma kötü hiç bir şey gelmeyecek sadece bir geri zekalı gibi görünmemek için ağzımın kenarından akan gülüşüme sahip çıkacaktım.

Oraya varmak için geçtiğim üç kompartımanın her birinden daha küçük bir mekandı restoran. Sağlı sollu iki pencere önünde sadece birer ahşap bar vardı. Ve ancak ayakta bir kahve içimiydi etrafın seyirliği. Ortadaki yarım daire bankonun önünde beklerken hiç acele etmedim. Sabırsızlanmadım, sıranın bende olup olmadığını umursamadım. 2.5 saatlik bir yol için oldukça şık giyimli kadın ve erkekler siparişlerini beklerken yüzlerini bankonun arkasındaki mavi gömleği RENFE armalı esmer baristaya dönmüş, trenin hafif sarsıntısıyla kıpırdanıyor, telefonla ya da birbirleriyle anlamadığım ahenkli bir dille konuşuyorlardı. Bankoya yaslanıp hafifçe yolculara doğru döndüm. Artık bir Almodovar filminin içindeydim sanki, dışarda hızla akıp giden manzara umurumda değilmiş gibi yaptım ve onları taklit ederken her şeyin ritmine ben de uydum.

img_3825
Estación de Jerez de la Frontera

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra. Güneş enerjisi platformları denizin içinde plastik birer atık gibi gelip geçtiler. Çeşitli yanılsamalar yaşıyor, hayretler içinde kalıyordum. Birbirimize bu kadar yakın durduğumuz, hiçbir yere görünmez iplerle asılmış bulutlarla göz göze geldik. Köylerde gördüğüm beyaz badanalı kilise kuleleri ve yanlarında bin yıldır duran  Roma kalıntıları da olmasa Ege’den, Çukurova’dan geçiyor gibiydik.

Cordoba‘dan sonra turuncu benekli portakal bahçeleri başladı. Sevilla’da da yağmur, burda aktarma yaptık, hızlı trenden orta mesafeli olana geçtik. Daha az konforlu, daha yavaş ama çok sakindi. Cadiz treninde uyumuşum biraz. Yağmur trenin penceresinde bıçak çentiği gibi izler bırakmış, ardındaki ıslak tarlalar suratlarını asmış belli belirsiz somurtuyorlardı.

Kompartımanda bizimle beraber 5-6 kişi ya var ya yok. Herkes telefonunu kurcalıyor, kimse camdan dışarı bakmıyor. Solumda oturan altmış yaşlarındaki kadın telefonunu çantasına koydu ve üçe katladığı gazetesinde su doku çözmeye başladı. Kırmızı rujlu çok güzel bir kadındı, sırt çantamda epeyce arandım ama yanımda bir dudak nemlendiricim bile yoktu.

img_3847
San Fernando’da ilk akşam yemeği, sirkeye batırılmış ve unla kızartılmış köpek balığı, Cazon en adobo

Cadiz’e yaklaştıkça gelecek istasyonu haber veren anonslar da sıklaşmaya başladı. “Proxima estacion Jerez de la Frontera” İspanyolca’da “j” harfi “h” okunuyor, yaklaşan istasyonu trendeki kadın sesi “Herez” diye iki kez tekrarladı, ben de bir kaç kere üst üste önce içimden sonra mırıldanarak onun gibi Herez dedim, de la Frontera. Burası yarısı sarı yarısı mavi şal desenli çinilerle kaplı küçük bir istasyon. İki metre boyunda oval ahşap ve cam kapılar var yan yana. Kapılar kapalı, bir şey görünmüyor. Belki içi de çok güzeldir. Kesin çok güzeldir.

Biz San Fernando‘da ineceğiz, Cadiz‘den önceki son istasyonda. Her anonsta telaşla kıpırdanıp dikkatle dinliyoruz. Palmiye ağaçları ve bir kaç katlı beyaz badanalı evlerin damları bir alçalıp bir yükselerek sıklaşmaya başlıyor.

Yelda UGAN

05/01/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

Bilinç Akışı

 

Eğer yazıyorsanız bu mutlaka başınıza gelmiştir. Zihninizden kelimeler  nazlanmadan akar, yerini bilir ve gelen diğerini çağırır, zahmetsizce betimlemeler yaparsınız. Gördüğünüz yaşlı bir teyzenin eprimiş tüvit mantosundan şahane imgeler yaratırsınız ama  siz o sırada markette kasa kuyruğunda, teyze de sizin önünüzde elinden geldiği kadar yavaş sepetini boşaltıyordur. Ya da sokakta yürüyor, metroda ineceğiniz durağa yaklaşıyor olursunuz. En kısa zamanda masaya oturur kağıda ya da bilgisayar ekranına dökmeye çalışırsınız o kelimeleri ama inat eder gelmezler. Kağıt kalem elinizde bahtsız bedevi gibi öylece beklersiniz. Ne yapsanız olmaz artık.

img-20180122-wa0023
Opera Garnier, Paris

Düşünürken kullandığımız dille yazmaya bilinç akışı tekniği deniyor. Virginia Woolf’un Mrs Dalloway’ini okurken bu teknik görece kolay göründü gözüme ve denemeye karar verdim. Cahil cesaretim sen çok yaşa.

İşte başlıyorum. Bir saat zamanım var. Kalemi kaldırmadan haldır haldır yazmakla karıştırıyor olabilirim ama ilk deneme için iyi bir yöntem.

You Tube dan bir kaç video seyretmiştim. Bir süredir de ev işleri yaparken bilirsiniz işte ütü, bulaşık, çamaşır filan kulaklıkla kitap dinliyorum, işlerin ruhu hafifliyor. Bir gün Orhan Pamuk’un Sessiz Evi’ni dinledim. Bilerek değil tesadüfen seçmiştim ve Pamuk da kitabında bilinç akışı tekniğini kullanmıştı.   

Dinlemek okumaktan daha çok işe yaradı. Belki de elim işte kulağım seste olduğu içindir. Ama radyo dinlerken aynı şey olmuyor, bir süre sonra ilgim dağılıyor, konuşmaları takip edemiyorum. 

Bugüne kadar bu teknikte yazılmış en bilinen ama en az okunan, otuzlu yaşlarımda kırkıma, kırklı yaşlarımda da ellilerime havale ettiğim Ulysses için mevzu bambaşka. İlk yirmi sayfadan sonra karar verdim; hipnozla filan ancak okurum herhalde. 

Elena Ferrante’nin Belalı Aşk’ına gelince, ince bir kitaptı ve görece daha kolay oldu. O zamanlar Ferrante’ye duyduğum tutkulu aşk yeni başlamıştı ve reçete bile yazsa okurdum. 

Ne diyelim? O zaman elde var bir; en azından benim için bilinç akışı tekniğiyle yazılmış kitapları dinlemek okumaktan daha kolay.  

Ya yazmak? Yapmak istediğim ya da yapmaya niyetlendiğim şey yazmaktı ama gördüğünüz gibi müdürünün mazeret iznini fırsat bilen yardımcı müdür gibiyim bir kere kapmışım mikrofonu vermek istemiyorum. Söyleyecek bir şeyim olsa bari. 

Eğer yazıyorsanız bu mutlaka başınıza gelmiştir. Zihninizden kelimeler  nazlanmadan akar, yerini bilir ve gelen diğerini çağırır, zahmetsizce betimlemeler yaparsınız. Gördüğünüz yaşlı bir teyzenin eprimiş tüvit mantosundan şahane imgeler yaratırsınız ama  siz o sırada markette kasa kuyruğunda, teyze de sizin önünüzde elinden geldiği kadar yavaş sepetini boşaltıyordur. Ya da sokakta yürüyor, metroda ineceğiniz durağa yaklaşıyor olursunuz. En kısa zamanda masaya oturur kağıda ya da bilgisayar ekranına dökmeye çalışırsınız o kelimeleri ama inat eder gelmezler. Kağıt kalem elinizde bahtsız bedevi gibi öylece beklersiniz. Ne yapsanız olmaz artık.

Bir kaç gün önce sabah ritüellerimden birini yapmak üzere evde  kulaklığımı taktım. Çamaşır mı seriyorum, sebze mi doğruyorum ne yapıyorsam artık, bu arada dışarda kitap dinlemem sadece evde, neyse J. D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ını dinliyorum. Bana gene bir haller oldu. Sanki kitap bir yerde dursa ve Salinger bana sen devam et dese tamam diyecek, ordan yürüyecektim. 

Ve Salinger’le beraber bir şey daha oldu. Belki o yüzden de bu kadar yükselmiş olabilirim. Bilinç akışı tekniğiyle yazmak illaki dram demek, depresif bir ruh hali, kötü bir mod, acılar filan demek değilmiş. Yani şöyle sanmıştım; insanın düşünürken doğası gereği kaçınılmaz bir şekilde içi kararacak, hep kötü şeyler gelecek aklına ve ordan şimdiyle geçmiş arasında derin kuyulara girip çıkacak. Meğer öyle bir zorunluluk yokmuş bu akan şeyi yazarken. Çavdar Tarlası komik, samimi, güldüren bir kitap, kimseye kızmıyorsunuz. Kimsenin kahraman olmak gibi bir niyeti ya da isteği yok. Üstelik yayımlandığı 1951 Amerikasında ahlaka aykırı bulunduğu için sansürlenmiş. 78’de liselerde okutulurken komünizm propagandası yaptığı için tekrar tü kaka oluvermiş. Olaylar ana karakterin yatılı olarak okuduğu okuldan atılmasıyla başlıyor ve kendi kafasına göre çıktığı üç günlük yolculukla devam ediyor. Karaktere göre modern çağın insanları mutsuz, yapmacık ve sığ, o da bu insanlardan kaçmaya çalışıyor. 17 yaşındaki Holden’i dinlerken eğleniyorsunuz ama onun yaşında olsam eminim daha çok eğlenirdim. Herneyse, bu kategori dışı kitap biraz daha kapsamlı anlatımı hak ediyor diye uzattım yoksa niyetim bir kitap incelemesi yapmak filan değildi.     

Yine de biraz bekleyince, normalleşince yani, rasyonel aklımla düşünüyor ve bu teknikle roman yazmanın, yani sanki daha önceden kurgulanmamış bir yerden roman çıkarmanın mucizevi sonucuna cahilce hayret ediyorum. Yine mi güzelim ne?

Belki de bilinç akışıyla kitap yazmak benim tarzım değil. Neyse, şimdilik düşünürken kullandığım dille yazmaya devam ediyorum.

Ben düşünmeye başlayacağım. Ya da kendimi düşünürken yakalar yakalamaz bilgisayarın başına geçip kendi kendimin sekreteri olacağım. Yazarken düşünecek miyim ya da düşünürken yazacak?

Bir yerden başlayalım o zaman. İmgeleme denilen şey benim oldu bitti kafamı kurcalar, imgelemek hayal kurmak mı? Duyduğum ya da okuduğum bir şeyi kafamda canlandırmak mı? Olmayan bir şeyi oldurmak, yani hayal gücü mü? Zihnimde, düşüncelerimle beraber akıp giden her şey benim imgelemim olabilir mi?

Resepsiyonda duran paketler ne kadarı bana ait? Hiç film, dizi, televizyon seyretmeseydim tüm imgeler benim olur muydu?

Gözlerim kapanıyor, kahvaltıda yediğim kırma zeytinli salataya bir diş de sarımsak koymuştum ondan mı oldu, tansiyonum mu düştü acaba ya da bu bilinç akışı denen düşünce dilini hafife mi aldım.

Bir türlü konuya giremiyorum. Hazineye ulaşmak için sandığı açıyorum, içinden bir tane daha çıkıyor. 

Daha resepsiyonu bile geçemedim, kayıt da yaptırmadım, odamın anahtarını almadım. Merdivenlerle ya da asansörle çıkmadım, odam hangi katta bilmiyorum. Bavulum var mı, varsa ağır mı? Kabin boy mu, kaç günlüğüne geldim onu da bilmiyorum. Tersten işleyen bir şey olsa bari, bak buna bayılırım. Yani tersten varılan şeylere, her geçiş bana yeni bir bölüm olarak gelse. Kendi kafamdaki filmi seyretmek üzere sinema koltuğuna oturmakla başlasam. Filmin sonuna kendimle beraber şaşırsam mesela.

Olmadı bir kayanın üstünde erken baharın, Mart güneşinin altında gevşedim biraz hepsi bu kadar der bir daha denerim.

Bir de Anthony Burgess’in yazdığı Otomatik Portakal vardı ama kalkamam şimdi.

Yelda UGAN

14/01/20, Kalamış

 

 

Selanik, Manoli’de bir müze

 

“İşte oradalardı: Apollon, lirin ve ışıltılı yayın tanrısı. İkizi, ay ışığıyla aydınlanan Artemis, amansız avcı. Tanrıların demircisi, Promethus‘u bağlı tutan zincirleri yapmış olan Hephaistos. Üç dişli mızrağı dalgalara hükmeden, suratsız Poseidon ve hasatları bütün dünyayı besleyen bereket tanrıçası Demeter. Güçleriyle sarmalanmış halde zarafetle süzülmelerini seyrettim. Yürüdükleri yerlerde hava, açılıp onlara yol verir gibiydi.

Athena‘yı görüyor musun?” diye fısıldadım. Zihni şimşekten daha hızlı olan zeka tanrıçasıyla, gri gözlü savaşçıyla ilgili hikayeler her zaman pek hoşuma giderdi. Ama Athena yoktu…” (syf36)

                                                                                                       Ben, Kirke Madeline Miller

img_2421-pano
Her keşif bir sahip çıkmadır.

22/11/2019

Selanik, Paris ya da İstanbul gibi turistik bir şehir değil. Louvre müzesinde sıra beklerken ya da İstanbul’da tarihi yarımadayı dolaşırken görmeye alışık olduğumuz turist kafilelerine rastlanmaz burda. Nereye giderseniz gidin, sıra yok, beklemek yok. Şehir sizi mızmızlanmadan, kapris yapmadan ve şartlar öne sürmeden kolayca içine alır. Bu sabah Zeze’yle Manoli‘deki Arkeoloji müzesine gidiyoruz. Yaşlı Adam ve Deniz‘in Manolin‘i gibi ne güzel bir isim! Tıpkı sinemaya gitmek için olduğu gibi müzeye gitmek için de güzel bir gündü, soğuk ve ıslak. Tarih öncesi çağdan Roma dönemine kadar olan eserleri görecektik. Nihayet Yunanistan’da bir müze gezecektim ve Antik Yunan‘a ait tüm o mitlerin tanrılarıyla, kahramanlarıyla birinci elden tanışabilecektim. Dediğim gibi, beklemedik, hemen biletlerimizi aldık. Çantalarımızdaki fazlalıklarımızı, montlarımızı, berelerimizi filan bankodaki güler yüzlü kadının gösterdiği dolaba yerleştirdik.

img_2346
Genellikle, bilgeliği simgeleyen defne, zaferi simgeleyen mersin ağacı, barış ve huzuru simgeleyen meşe ve doğruluğu simgeleyen ağacının yaprakları betimlenir.

İlk bölüm, Antik dünyada bir ideoloji olarak altın: kağıt kadar ince işlenmiş altın yapraklı taçlara hayran kaldık. dallar kafaya oturtulacak şekilde bir kaç kere sarılmış, bizim çocukken papatyalardan yaptığımız taçlar gibi sade ve basit ama bir farkla, bunlar altın ustaların elinde dövme altından yapılmış. Mezar buluntuları, dinle, ekonomiyle, antropolojiyle kurdukları ilişki filan derken, “altı dakikada kadim Makedonya‘nın bin yılı” animasyonunu izliyorduk ki bir örnek okul formalı öğrenciler sardı etrafımızı. Zeze’nin yaşlarında, kızlı erkekli yirmi kadar çocuk. Okul öncesi eğitimi de sayarsak en az yaşları kadar, 15-16 kez müze gezmiş, görmüş geçirmiş çocuklardı bunlar. Birbiri aralarında konuşup şakalaşıyorlar, konuyla zorunlu olarak kurdukları bu ilişkiyi olabildiği kadar hafife alıyorlardı. Mevzu bizim ergene de sirayet etti ve pamuk ipliğine bağlı hevesi yavaş yavaş, aşina olduğum bir şekilde dağılıverdi. Nerden biliyormuşum onların ana kız Demeter‘le Persephone olduğunu, kafaları yokmuş ki! Ne balmumu kaplı ahşap defterler, ne Aristotales’in açık havada verdiği dersler, harfleri kazımak için kullandıkları sert kalemler filan da kar etmedi, olmadı.

img_2382
Büyük İskender, o benzersiz ve özgünlüğünü kaybetmeden zamansız bir model olmaya devam ediyor. Homeric destanlarının idealleriyle ortaya çıkan gerçek bir romantik.

Helenistik dönemde kadın artık agorada görünüyor, sınıfına göre erkeklerle beraber dini festivallere, tiyatrolara katılabiliyordu. Çekiciliğin, güzelliğin ve aşkın tanrıçası Aphrodite, Apollo ve Artemis‘in rölyefleri, Heracles, Zeus, Dyonysus derken ekru taşların, safran damarlı mermerlerin arasında duran büyük, koyu kahve bir kapının önünde sandalyede oturan üniformalı kadın özür dileyerek ayağa kalktı, “buraya kadar!” dedi. Müzenin geri kalanı tadilattaymış meğer.

Müzeden çıktığımızda ne soğuk kalmıştı ne de yağmur, pırıl pırıl bir Selanik dışarda bizi bekliyordu. Kordon‘da uzun uzun yürüdük. Selanik son ekonomik krizde akıl sağlığını bu kıyıya, Halkidiki‘ye kadar uzanan deniz kenarına borçlu diyorlar. Hala da büyüsüne inanılıyor. Denizle olan bu ayrıcalıklı ilişkisi, uzun ve her yerde hazır tarihi, öğrenci nüfusunun canlılığı ve canlılığın sayısız yaratıcılığı. Aynı zamanda hem kozmopolit hem de otantik kalabilmesi.

Körfezde gün batımı hiç olmadığı kadar güzel bu akşam üstü. Gitme vakti yaklaşıyor. Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. Tarihi eski yoldan, köylerin içinden, kestane, çınar, zeytin ağaçlarının arasından geçerken insanlar bize sıradan bir cumartesi sabahıymış gibi Kavala‘yı tarif edecekler. Sarı boyalı, demir bir köprünün üstünden geçmeden  şöyle göz ucuyla, son anda, üç insan boyundaki aslan heykeli Selanik’in son sürprizi olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Artık burada olmayanlara odaklanıp kendimi buluyorum. Güneşin neşesine diyecek yok, nasıl başarıyor bunu? Şimdi biraz fosfor kattı renklerine, ateşin sönmeden önce son bir kez harlaması gibi yeryüzüne parlak bir ışık indi. Sanki Körfezin üstünde buluttan bir Dağ, Olimpos Dağı yükseliyor. Kim bilir belki de bu, son akşam üstü değildir Thessalonika‘da.

07/01/2020, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Selanik, Kafe Dore ve Peraia

Thessaloniki Mou

Selanik, nereye gidersem gideyim, daima kalbimdesin.

Asla sensiz olmayacağım
Sen benim evimsin, söylüyorum ve senin için övünüyorum!

Selanik, ah! Ne kadar ileri gidersem,
Tatlı ismini her zaman hafızamda tutarım.
Ah! Sana nasıl yaklaşmak isterim,
Deniz kenarındaki Beyaz Kule’nin önünde ölmek.

Selanik, sen duygu dolu bir şehirsin.
Bohem akşamların, sokaktaki şarkıların çok güzel.

Vassilis Tsitsanis

662d9b46-6e03-44d6-996b-5e7554672e2e
Denizi, kim tüketebilir ki denizi..? Seferis

 

21/11/2019

Dün Yedi Kule’den akşamüstü döndük. Hava serin ve bulutluydu ama canım hiç eve gitmek istemedi. Kordon’da kısa bir yürüyüş yaptım, şaha kalkmış atının üzerinde kılıcını çekmiş, bana Doğu’yu, henüz adını bile duymadığım Peraia‘yı gösteren Büyük İskender heykeline sırtımı dönüp caddeye çıktım. Günlerdir Serhat Öztürk‘ün Selanik adlı kitabından okuduğum Dore Kafe var aklımda. Kafenin tarifi Beyaz Kule karşısı olunca onu bulmak zor olmadı. Gruplar halinde uçan siyah kuşlar Kordondan benimle beraber geldiler, dışarda tavandan yere kadar inen camdan duvarın dibindeki masaya oturuncaya kadar da bana bir teşrifatçı gibi eşlik ettiler. Bulutların arasından sızan akşam üstü güneşi cama vuruyor, içeriyi göremiyordum, bira saati gelmişti ama ezberimi unutmuş bir öğrenci gibi kahve söyledim. Kahveden önce estetiği kalın, süssüz düz hatlarında gizli olan cam bir şişede su geldi, sanki iki kere filtreden geçirilmiş, gece serin bir yerde bekletilmiş gibi çok güzel bir su, kahve ve yanında minik kömbe geldiğinde bütün bir şişeyi bir kaç kerede kana kana içmiştim.

img_2205
Cafe Dore

Dışarının miadı dolmuştu artık, hava iyice serinledi, içeri girdim. Üstü beyaz mermer masama,  kahverengi ahşap barla aynı renk sandalyeme oturdum. Karşımda kafenin cam duvarlarının ardından rahatlıkla görünen Beyaz Kule, fonda My first, my last, my everything‘i söyleyen Barry White.

Sarı, bordo, gri ve beyaz yer döşemesi çinilerin dördü bir araya geldiğinde taç yapraklı bir çiçek deseni oluşturuyorlar. Ortada Antik Yunan‘dan kalma tapınakları hatırlatan iki mermer sütun çinilerin üstünde beş metrelik tavanı tutuyor.

Genç garsona “Rembetiko dinlemek istiyoruz” dedim, bildiği bir yer var mıydı, şöyle ticari olmayan, turistlerin bilmediği, Selanik’li müdavimlerin gittiği, yani bir gecelik bizi de klübe alabilirler miydi hı?! Yüzünü buruşturdu, sanki bir rockçıya “nerede fasıl dinleyebilirim?” diye sormuşum gibi baktı. “Sorarım” dedi. Döndüğünde konuya ilgisi hala mesafeli ve isteksizdi, anlaşılmaz bir kaç şey söyledi fakat bir yere varamadık. Ama en azından önerdiği Yunan birası Septem Pilsener konusunda anlaşmıştık. Garson çocuk bir iyilik daha yapsa, bilmeden sihirli şişeyi getirmiş olsa bana, hafif aromalı biradan bir yudum alsam ve  kafe Dore’nin açıldığı 1917 yılına gitsem mesela?!

e7e893e1-1cbd-4951-b2e8-9847079a8711
Pereira

Dore‘yi bizimkiler de görsün istedim, onlarla da akşam yemeğine geldik. Garsonlar değişmiş, içerinin loş aydınlığı kafeyi akşama taşımıştı. Büyük kalamar süpya suyuyla pişirilmiş karidesli siyah pirinç dışında ızgara ahtapotla ve Greek salatasıyla Selanik akşamlarımızın şaşmaz listesine benzer bir menü aldık. Karadağ’da büyümüş, Boşnak garsonumuz Plomari uzuya burun kıvırdı, Drama uzo daha iyiydi.

Emir garsonun hafif aksanlı Türkçesi sayesinde yemek boyunca onunla sohbet ettik, ona sorular sorduk. Bize rehberlik yaptı, etrafı tanıttı, arabayla gidebileceğimiz yakın yerleri uzun uzun anlattı. Örneğin Afitos Köyü çok güzel der demez telefonunu açıyor; gözlerinin içi gülen bir kadınla orda çektiği fotoğrafları gösteriyordu. Karısıymış, çocuklarının güzel annesiymiş ve Arnavutmuş.

Bugün burda Selanik’e 20 km uzaklıktaki Peraia‘da geçirdiğimiz güzel günü de ona Karadağ’lı mutlu garsonumuza borçluyuz.

Sabah erkenden yola çıktık. Kırlar mahallesinden geçtik, tabelalar Halkidiki’yi gösteriyor. Makedonya havaalanından sonra sağımızda kalan Ege denizini takip ederek 20 km daha gidiyoruz. Selanik’in büyük alışveriş merkezleri, outletleri, ultra süpermarketleri de bu yol üstünde. Bizim ülkemizde uygulanmayan ya da kabul edilmeyen, 90’lı yılların sonunda Avrupa ülkeleri tarafından uygulanan bir yasa bu; büyük avm’lerin haksız rekabeti engellemek amacıyla ancak şehir dışında açılabilmeleri. Metrekare ve mesafe kriterleri de bu yasaya dahil.

img_2238
Parlak Peraia

Yol sola Halkidiki tarafına tırmanmaya başlamadan deniz kenarındaki ıtır ağaçlarının altında durduk. Hava serin, kağıt peçeteye bile gücü yetmeyen hafif bir rüzgar var. Fışır fışır denizin sesiyle yürüyoruz,  uzaktan körfezin ucundaki Selanik görünüyor. Deniz ve gökyüzü aynı renk, bulutlar öbek öbek toplanmış, renklerin belli belirsiz griden beyaza döndüğü yere bakıp umutlanıyoruz. Güneş birazdan açacak.

Denizle en fazla üç katlı, beyaz badanalı yazlık evlerin arasında yürüyor, keşif yapıyoruz önce. Kaldırımda hala ankesörlü telefonlar var. Kafeler, restoranlar tek tük müşterilerini ağırlıyor, havada mis gibi deniz ve kahve kokusu. Yaz sezonu bitmiş, kedi sezonu başlamış sanki etrafta insandan çok türlü çeşit kedi var, konuşan kediler.

Kahvemi içerken kıpırdanıp duruyorum, masayı topluyorum, Zeynep‘in dünden kalan hamburgeriyle kedileri besliyorum, telefonu şarja koyuyorum, olmuyor. Daveti daha fazla erteleyemezdim, ayakkabılarımı çıkardım, kot pantolonumu dizime kadar çektim ve denizin incecik kumlarla buluştuğu kıyıda uzun bir yürüyüşe çıktım. Tek başıma.

img_2254
Alex’in Siesta saati

SeaEsta Cafenin başına buyruk sahibesi Elena, duble kahvemi  ayakkabılarımı giyerken getirdi. Kalın seramik fincandaki ılık kahveyi içerken birazdan tanışacağım Alex’i izlemeye başladım. Alex yaşından beklenmedik bir çeviklilkle sahil tarafındaki masalara servis yapıyor, içinde ne olduğunu göremediğim tabaklar taşıyordu. Balıkçı kulübesini andıran küçük ahşap dükkanına girip çıkarken belli belirsiz başını eğiyor, hiç bir yorgunluk emaresi göstermiyordu. En iyi balık komşuda Alex’in yerindeydi madem biz de bir kaç adım sonra masalardan birine oturduk. Alex bize mutfakta kaynayan tencerelerin, kızgın yağı tutan tavaların arasında dolapdan çıkardığı balıkları gösterdi ve bacak boyundan daha kısa olan tezgahında sebze doğramaya devam etti iki büklüm. Kendi hazırladığı, ortasından kalın bir iple iki yol dikiş atılı defterden menüye bakarken beresinin üzerinden yakın gözlüğünü taktı ve içecek siparişlerimizi de aldı. Üç masa arasında sırayla koştururken ızgara koristo, Kasım balığı Sardines, Pout Fried, Sprat ve Kautsomoura ile çok güzel bir masa hazırladı bize. 1958′den beri varmış burası, sadece ona çalışan balıkçısı her gün öğleden sonra denizden taze balıklarla dönermiş. Retsina şarabı önerdi bize, asma dalının reçinesinden yapılır, üzümün de özü katılırmış bu şaraba. Alex İngilizcem iyi değil diye çok mahçup, defalarca özür diliyor. Aslında hiç gerek yok, anlaşıyoruz işte. Hem yan masada uzolarını yudumlayan Pereira’lı iki kadın da yardıma hazır.

img_2251
SeaEsta Cafe

 

Akşam üstü yanan odunun isli kokusu var havada, tatlıyı o kadar çok seviyorlar ki kesinlikle her yerde ikram ediyorlar. Burda da Alex’in yoğurtlu, meyveli tatlısını yedikten sonra dışarı çıktık, deniz kenarında oturduk biraz. Retsina şampanya renginde, reçine kokusu hafif belli belirsiz bir acılık katmış, içimi rahat ve hafif. Adı da çok güzel; retsina!

Dönüşte How deep is your love çalıyor radyoda,

 

 

Yelda Ugan

31/12/2019, İstanbul

Yılın son yazısı…e o zaman 2020 de gezmeli, tozmalı, yazmalı, okumalı ve muhabbetli  olsun!!

 

 

 

Yukarı Selanik Ano Poli

” Bir zamanlar diyordum ki: bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtıim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.”

Zorba, Nikos Kazancakis

 

img_2161
Sık sık arkamıza Selanik Körfezi’ne bakarak Yedi Kule’ye tırmandık.

20/11/2019

Bütün gece yağmur yağdı. Hava hala bulutlu ama ılık. Harita Beyaz Kule’den Yedi Kule’ye yürüyerek yaklaşık üç kilometrelik bir mesafe veriyor. Yokuş yukarı çıkması da cabası. En iyisi Ano Poli’ye, Yukarı Selanik’e yavaş yavaş çıkmak, bir kaç yere uğramak, rast gele molalar vermek. Etrafı çevrilmiş kalıntıların hizaladığı ara sokaklardan Egnatia caddesine çıktık ve Galerius Takı‘yla karşılaştık. Roma İmparatoru Galerius’un Perslerle yaptığı savaşta kazandığı zaferin onuruna M.S. 306 yılında yapılmış. Malum, Romalılar taban ve duvar mozaiklerinde olduğu gibi rölyeflerle de hikaye anlatmayı severler. Burda da imparatorun katıldığı çeşitli ayinler, törenler, coşkulu kalabalıklar arasında şehre girişi ve Pers savaşından tasvirlere yer verilmiş. Fakat anlattıkları hikayelere rölyeflerin ilgisi azalmış, kararmış mermer kabartmaların içi oyulmuş. Artık ya buluşma yeri ya da kuşların geçici olarak soluklandıkları bir ara mekana dönüşmüş.

img_2091
Galerius Takı

Bu taraflarda gezerken hemen dikkat çekiyor, dramatik bir şekilde tek tip ağaçların hizaladığı sokakların sonunda, uzun ince balkonlu apartmanların arasında. Şişenin dibindeki cam bir bilye gibi, hem her yerden hem her seferinde farklı görünüyordu Rotonda. Yaklaşık otuz metre yükseklikte, yirmi dört metre çapında tuğladan yapılmış, alçak kubbeyle örtülmüş, uzaktan devasa bir su deposunu andıran enteresan bir yapı. Başlangıçta neden yapıldığı da hala tam olarak bilinmiyor.  13. yy’a kadar Katedral olarak Selanik’e, Selanikliler’e hizmet etmiş. Öyleyse gördüğüm en sevimli, en mütevazi Katedral. Bulutlara uzanmış bir başı, kibirli bakışları yok, sır da saklamıyor, herkesin giremeyeceği gizemli, yarı karanlık salonlara çıkan koridorları da yok, her şey olduğu gibi, rahat, samimi ve aydınlık. Osmanlı’dan sonra yanına bir minare eklenerek camiye çevrilmiş. İkisi, yani minare ve Rotonda hala tombul bir mürekkep okkası ve ince bir divit kadar uyum içinde yaşayıp gidiyorlar.

02baf148-2048-49cf-8ecd-2fbed270ac7e
Rotonda

O gün Rotonda’nın içinde bir sergi vardı; The Splendour of Mosaics, Mozaiklerin ihtişamı. İtalya’nın tarihi şehri Ravenna‘dan ve Selanik’den orijinal ya da kopya edilmiş mozaik örnekleri. Sanırım Katolik İtalya ile Ortadoks Yunanistan arasında Bizans İmparatoru Justinianus zamanına dayanan bir ilişkinin anısına yapılmış bu sergi. Belki de Ravenna’nın 6. yüzyıldan itibaren uzun yıllar Bizans İmparatorluğunun batıdaki başkenti olmasının da bu ilişkide hatırı sayılır bir payı vardır. Duvarlardaki şahane mozaikler, altın ve gümüş taban üzerine serpiştirilmiş meyve sepetleri, kuşlar ve vazodaki çiçekler yeşil, açık mavi ve kırmızının açık tonlarıyla bezenmiş. Sergideki eserlerle duvardaki mozaikler arasındaki renk farkı bir bakışta anlaşılıyor, kopyalar biraz önce yapılmış gibi daha canlı ve parlak. Orijinaller mağrur ve durgun, soft renklerle arzı endam ediyorlar.

Agia Sofia meydanında Tepkevans kafede küçük bir mola verdik. İsmini biraz uydurduğum bu pastanemsi mekan1948 yılında kurulmuş, duvardaki tabelada öyle yazıyor. Hasbelkader İngilizce bir açıklama yoksa kalıveriyorsunuz burda, şu heykel kime ait, bu mekanın adı ne, bazen sokak ve cadde isimlerini bile okumak imkansız. Broşürler, haritalar, restoranlardan aldığım peçeteler ve ıslak mendillere kadar her şeyi topladım, atmadım hiç birini ama yine de hep bir şeyler eksik kalıyor. Kilisenin tam karşısında, gümüş rengi metalik bir malzemeden yapılmış çok hoş bir heykel var mesela.

img_2127
Agia Sofia Meydanı

Ortadakinin elinde tuttuğu kocaman bir gazeteyi diğer ikisi de onun omuzlarının üzerinden bakarak okumaya çalışan üç kişi. Gazeteyi tutan ve onun solunda bir adım geride duran erkekler uzun boylu ve kaslı. Hani parklarda olur ya, bankta gazete okuyan bir  adamın gazetesine yanında oturan yabancı da göz ucuyla bakar, ama bunlar ayaktalar. Sağdaki, ortadaki adama iyice sokulmuş, hatta nerdeyse burnu omuzuna değecek kadar yakın olan, elbise giymiş bir kadın. Gel gör ki seyretmekten başka yapacak bir şey yok, ne heykelin adını ne de yapanın adını okuyamıyorum.

img_1956
Yukarı Selanik’ten mişli geçmiş hikayelerle dolu bir sokak

Belki bu da Selanik‘in bize bir şakası. “Bak, sadece bak bana, hisset, seyret beni, bırak neyi kim yapmış. Kordonda at üstündeki Yunan Tanrılarına benzeyen o heykelin Büyük İskender olduğunu bilmeyiver, etrafında kay kay binen çocuklara bak, onlar da heykeldeki adama benziyorlar, geniş omuzlarına, altın oranlı, kemikli suratlarına, tanrılara, tanrıçalara  model olan kusursuz burunlarına bak. Benim bütün sokaklarım birbirlerine ordan da denizlere çıkar. Ben seni sorgusuz sualsiz içime aldım, sen de bi rahat ol, bana bırak. Orta Makedonya‘yım ben, etrafına bak, her şeyi not alamaz, her şeyin fotoğrafını çekemezsin. Sana anlamadığın halde kilisede dua kitabını sonuna kadar okuyan, Pareira‘da balkondan sana bir şeyler anlatan kadınlara bak. İlk gün adres sorduğun adamla her gün tekrar tekrar karşılaştığın ve en sonunda ona gülümsediğin için şaşır, Türkçe bilen Karadağ‘lı garsonu dinlerken not alma gözlerinin içine bak. Sabahları ekmek ve kruvasan aldığın fırına günaydın diyerek gir, onlar anlar. Bak ben yaşıyorum, yaşayanlara bak!”

img_2164
Yedikule’de bir Çarşamba günü

İlahi Selanik!…Akropoleos caddesini takip ederek ufak ufak yürümeye başladık. Agia Sofia meydanından Yukarı Selanik‘e çıktıkça politik ruhuna uygun olarak grafitiler sertleşiyor, aşağıdakiler gibi soft, hatta aksesuar olarak ısmarlama, görsel bir estetik kaygı taşımıyorlardı artık. En çok da Türkiye’den gelen Beşiktaş’lı Rumlar‘ın 1926 yılında kurduğu futbol takımının, siyah-beyaz PAOK‘ın adına rastlıyorduk taş duvarlarda. “No Islamic” ya da “Refugees Welcome Patriots fuck of” gibi isyankar, renkli puntolarla şekillenmiş, İngilizce grafitilere de.

Sur dibinden kaleye doğru tırmandıkça kimisi arnavut kaldırımlı kimisi çıkmaz sokaklar daralıyor. Retro apartmanların yerini Balkan, Anadolu, Rumeli mimarisinden benzer örnekler alıyor. Cumbalı, renkli, güler yüzlü ama yalnız evler. Boş sokaklarda bir kedi karşıdan karşıya geçiyor ya da yaşlı bir amca elindeki alışveriş çantasını yokuş yukarı çıkarırken zorlanıyor. Kuleye yaklaştıkça, küçük küçük kahvelerin, restoranların bulunduğu, Beyaz Kule’nin arkasından başlayan Venizelou caddesiyle Akropoles caddeleri birleşiyor. Etraf biraz hareketlense de işsiz mekan sahiplerinin birbiri aralarında yaptıkları muhabbet  bir de üç beş turist, hepsi bu. Çünkü bugün Çarşamba, Pazartesi ve Çarşamba günleri kale ziyarete kapalıymış. Çok şaşırdık. Müzeler, kaleler, ören yerleri gibi mekanlar sadece Pazartesi günleri kapalı olmaz mıydı?

img_2339
İmzalı bir grafiti

Bundan beş yüz yıl önce Osmanlı Selanik’i aldığında, Konya’dan getirdiği göçmenleri buraya, Yukarı Selanik’e yerleştirmiş. Mübadele sonrasında da tersine bir hareket yaşanmış, burdaki müslümanlar Türkiye’de Rumların yaşadığı mahallelere, Bin yıldır Anadolu’da yaşayan Rumlar da buraya, 1920’lerde müslüman mahallesi olan Ano Poli‘ye yerleştirilmişler. Şehirdeki dengeler bütünüyle değişmiş. 20. yy’ın büyük insani dramı, dramlarından biri,  Türk-Yunan mübadelesi. Düşünüyorum da, bizim çocukluğumuzda bile hala devam eden bir nefret ve ön yargı vardı. İsimlerini duymaya bile tahammül edemezdik. Yunanistan’la yaptığımız milli maçları nefretle seyreder, mevzudan bir haber olanlarımız için bile maçın skoru gündemin en önemli meselesi olurdu. Okula gitmeyen çocuklar bile 74 Kıbrıs savaşında “çatla patla Makaryos Kıbrıs bizim olacak” diye hiç de sevimli olmayan onların o küçük yüreklerine yakışmayan tekerlemeler söylerlerdi ama bütün bunlar maalesef normaldi. En azından bugün, aradan geçen bunca yıl sonra da olsa birbirimize gelip gidiyor, köklerimizin izini sürebiliyoruz.

b1819395-b799-4275-8014-a40ddbb0079e
Yedi Kule-Beyaz Kule arası 3 km. Çıkması güzel, inmesi çok güzel!

 

Yedi Kule’den körfeze, birbirine dar sokaklarla eklenen dik merdivenlerle Aristotales Üniversitesine, aşağı Selanik’e kadar indik. Surdibinde öğleden sonra gezmesinden dönen muzip bakışlı, inci kolyeli şık şıkırdım iki yaşlı kadınla karşılaştık. Bize “n’oluyor?” diye sordular gülerek. Önce anlamadık, meğer bildikleri bir kaç Türkçe kelimeden biriymiş -n’oluyor- Yokuş yukarı çıkan kadınlar nefes nefese birbirlerine bakarak kıkırdadılar sonra. İki yaramaz çocuk gibi biri diğerini göstererek “baba, Samsun” dedi. İzmir, İstanbul, hatta Simirna, Konstantinapolis sık duyduğumuz isimlerdi ama baba tarafından Samsun’lu teyze günün sürprizi oldu.

 

 

 

Yelda UGAN

26/12/2019, Beşiktaş