Serap, Verus, Akdeniz ve Tomtom

 

65e77c02-121c-4f2e-90b8-c10f187dc980
Akdeniz, İlhan Koman

Antakya Arkeoloji ve mozaik müzesi, benim ilk gittiğim müzeydi. O zamanlar müze Cumhuriyet meydanındaydı, Asi ırmağının kenarında. Arnavut kaldırımlı, cumbalı eski Antakya evlerinin olduğu mahalleden müzeye varmamız on dakika bile sürmemişti. Bir hafta sonuydu, Kırıkhan’dan halama gelmiştik, büyüklerimizin biraz kafa dinlemek için “hadi çıkın, dolaşın biraz..müzeye gidin!” diye bizi evden karga tulumba gönderdikleri, anne babaların hafta sonu etkinliği diye bir dertleri olmadığı günlerden biriydi. Çoluk çocuk toplanıp halamın cumbalı evinden çıktık. Kardeşlerim ve kuzenlerim…içlerinde en büyükleri bendim, on iki ya da on üç yaşındaydım. Arnavut kaldırımlı sokaklarda tenefüse çıkmış çocuklar gibiydik. Ne sesimizi ne adımlarımızı kontrol edebiliyorduk, balıkçıların önünde taş döşeli sokak bitti ve ana caddeye çıktık. Yolu bilen kuzen önde biz arkada Asi nehrinin üzerindeki beton köprüden geçtik. Müze buradan görünüyordu, etrafı demir parmaklıklarla çevrili, küçük, dar bir bahçenin ortasında, devlet dairesi ciddiyetinde bir binaydı. Bahçede, içerdekilere benzeyen “şeyler” vardı; kafası ya da kolu olmayan heykeller, sütunlar, başlıklar ya da küçük bir masa kadar mermer bloklar.  Yeteri kadar yer olmadığı için mi oradaydılar yoksa bu da sunumun bir parçası mıydı? Kapıdan içeri girdiğim an büyülenmiştim. Şaşırdım, nerden başlayacaktım bakmaya? Bakmak yetecek miydi? Duvardan duvara uzanan renkli mozaiklerin üstündeki bu resimler; başının üstünde minik boynuzlar olan aydınlık yüzlü bir adam ve arkasındaki kadın; onun da boynuzları vardı. Bir diğerinde heybetli, göğsüne kadar turuncu sakallı adamın belden aşağısı balık kuyruğu şeklindeydi, kanatlı bir erkek, tavus kuşları, etrafına toplanmış keçilere lir çalan bir kadın…hüzünlü bakışlar, hep diğer tarafa bakan perdeli gözler…. Mozaklerin altındaki minik, metal levhalarda yazdığına göre erkekler tanrı kadınlar da tanrıçaydı..

Mozaiklerden heykellere geçtim, kanatlı boğa, ağızlarını kocaman açmış ikiz aslanlar, büstler, melekler derken belki benim beş katım uzunluğunda üç katım genişliğindeki Roma Emperor Verus’un heykelinin heybeti karşısında dondum kaldım. Red Kit’in köpeği Rin Tin Tin gibiydim, yerimde duramıyordum…hayranlıkla heykele iyice sokuldum elimi üzerinde gezdirmeye başladım, kirli beyaz, soğuk mermere avuçlarımın içiyle dokundum. Mucize gibi bir şeydi. Mozaiklerin üstünde gördüğüm tanrıların işi olmalıydı bu, ya da ta kendisi. Az sonra  on adam boyundaki yüksek tavanın da marifetiyle boşlukta yankılanarak daha da tizleşen bir düdük sesiyle irkildim. Dakikalar sonra müze bekçisi olduğunu öğreneceğim siyahlar içinde bir adam salonun ortasından çılgın gibi bana doğru koşuyordu. Verus’un “tehlike anında basınız” yazılı kırmızı düğmesine dokunmuş olmalıydım yanlışlıkla, tehlikedeydim ve birazdan hepimiz mahsene açılan deliklerden içeri düşecektik, dehşet içindeydim….Oysa tehlikede olan Verusmuş. Bütün bu telaşın beni değil onu korumak için olduğunu anladığımda çok utandım.

Bu benim, bir üniformalıyla ilk karşı karşıya gelişimdi. Yıllar sonra, başka şehirlere okumaya gittiğimde, kalabalıklar içinde kovalanmışlığım hatta gaz yemişliğim bile oldu ama bir daha da teke tek militarist bir deneyimim olmadı. Hala müzelerde tedirgin olurum, izleniyormuşum gibi gelir endişelenirim.

Sevgili arkadaşım Serap’la Beyoğlu Tomtom mahallesinde küçük bir gezi yapmaya karar verdik. Daha uzun seyahatlerimizde olduğu gibi önceden hazırlandık, bir saat içinde gezilecek yerler listemiz hazırdı. Ertesi gün, Hazzopulo pasajında kahvaltı yaparak başladık, şapkacı Katia daha dükkanı açmamıştı…hafif bir yağmur, fonda Ahmet Kaya; o davudi sesiyle sevdiğim şarkıyı söylüyor, alt tarafı elma yedikleri kadına “Leyla” olmadığını hatırlatıyordu…Pasajla Santa Maria Kilisesi arasında Yapı Kredi Kültür merkezine uğrayıp, Akdeniz Heykelini de ziyaret edecektik. Böylece Roma’lı Verus da arka arkaya düştü aklıma. İstanbul’a yerleşmek üzere geldiğimde, 97 yılında Akdeniz heykeli Zincirlikuyu’daydı. Kore Şehitleri caddesine mezarlık tarafından girişte. Propaganda aracı olarak kullanılmayan, tarihi ya da tarihi olmadığını gözetmeksizin bir heykele, hem de bu kadar güzel konulu bir heykele şehrin ortasında rastlamak, onu her gün görebilmek benim için İstanbul demekti. Sonra başka yerlere taşındı, başına kötü şeyler geldi…şimdi kapalı bir yerde ama en azından güvende.

O gün Yapı Kredi’de İktidar İmgeleri: Lidya’dan Osmanlı’ya Paranın Yolculuğu adlı bir de sergi vardı. Çok parçalı bir koleksiyon. Parayı keşfeden Lidyalılardan günümüze kadar iz sürecektik; slogan buydu, ya da buna benzer bir şey.

Antik dönemde İstanbul’un bugünkü sınırları içinde üç darphane varmış. Selymbria/Silivri, Kalkhedon/Kadıköy ve Bizantion/İstanbul. Gümüş sikkedeki yunus balığının üzerindeki inek, İstanbul’un kuruluş mitolojisindeki Zeus’un inek şekline soktuğu sevgilisi İo’yu temsil ediyormuş. İneğin ayakları altında yunus varsa Bizantion, buğday başağı varsa Kalkhedon darphanesinde basıldığını anlıyormuşuz.

img_5685

Lidyalılar, Anadolu’yu ele geçiren Persler, Helenistik İmparatorluk ya da Pers imparatorluğuna son veren Büyük İskender, Agustus ile başlayan Roma İmparatorluğu derken Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı…

Serap Lidyalılar’ın memleketinden; Manisalı, o konuya daha hakim. Aslında Serap anlattıkça benim de ilgim arttı…… bu sikkeler ne çok şey biliyorlarmış meğer

Roma imparatorları sikkeleri etkili bir propaganda aracı olarak kullanmışlar, ön yüzüne imparatorun idealist üslupta betimlenen portresi bulunur, arka yüz ise imparatorların toplum ya da kamu yararına yaptıkları faaliyetler ve kazandıkları zaferlerin duyurusu için kullanılırmış. Ne acayip! Medyanın tekelleşmesi gibi….Neyseki günümüzde böyle şeyler yok artık!

Antik Çağda, Roma öncesi dönemlerde hanedanlar ve Fertler arası ya da kent içi anlaşmazlıklara son vermek için sikkeler siyasi bir araç olarak kullanılmış ve  üzerlerine tokalaşma/el sıkışma şeklinde figürler resmedilmiş…..bunu sevdim!….Şimdi de bu yöntem kullanılsa işe yarar mı? Mesela tersten gitsek…paraların üstünde çözüm üreten, el sıkışan liderleri görsek her gün…onlar da değişir mi?

img_7330

Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinden sonra bazı bölgelerde Türkler ve yerel Hiristiyan halk arasında modun vivendi yani geçici anlaşmalar kurulmuş. Böylece  her iki topluluğun da farklı dinsel ve etnik kimliklerini aşan dayanışma bağları ve komşuluk ilişkileri sağlanmış.

Diyelim ki ülkeler arası anlaşmazlıklarda bu modeli örnek alıp kredi kartlarını önlü arkalı kullansak, bir yüzüne tıklım tıkış dolu mülteci botlarının fotoğraflarını, diğer yüzüne ilgili liderlerin kararlarını yazıp zorunlu kamu oyu yaratsak.

img_7442

Ya da “harcamadan önce iyi düşün!!” diye yazan bir kart önereceğim ama bunu kabul edecek bir banka tanımıyorum!.

Serginin sonuna geldik ve ben Verus’la dolaylı da olsa tekrar karşılaştım. Meğer Verus İmparator Marcus Aurelius’un yardımcısıymış, Roma İmparatorluğunda, o dönemde eşi görülmedik bir biçimde yardımcı imparator olarak seçilmiş. Gücü eşit olarak paylaşıyorlarmış ama resmi olarak imparator Aureliusmuş.

Marcus Aurelius Beş İyi İmparator döneminin son halkasıymış. Roma İmparatorluğunda İmparator Domitianus’un öldürülmesiyle yeni bir dönem başlamış ve senato tarafından sevilen Nerva tahta geçmiş. Nerva’dan sonra Roma’da Evlatlık İmparatorlar çağı başlamış ve ardı ardına beş iyi imparator Roma’ya hükmetmiş. Nerva, Traianus, Hadrianus, Antaninus ve Aurelius. Filozof imparator olarak da bilinen Aurelius Düşünceler adlı bir de kitap yazmış.

Bu beş iyi adamın profil resimlerinin olduğu sikkelere de bir göz attıktan sonra tekrar İstiklal’e çıktık. Mısır Apartmanının karşısındaki Olivia geçidinde bir kahve içimlik mola verdik. La Fontane kafede. Doyasıya sustuk, biraz da güldük…Alman kitabevine Sinekler’in Tanrısı’nı sorduk, yokmuş ama gelecekmiş… yeşil kapısının ferforje kıvrımları arasından  Mevlevihanenin fotoğraflarını çektik, kediler ve taş yolun sonundaki bahçe  tekinsiz bir huzur içindeydi…pazartesinin tadını çıkarıyorlardı, geveze, telefonlarının arkasından bakan obur turistler yoktu bugün…Karaköy’e Kamondo merdivenlerine doğru yürüdük, Kart Çınar Sokağını bulduk….Cenevizliler’in izini sürüp Galata’ya kadar tırmandık….Nardiz’in siyah demir kapısı çıt çıkarmadı…Galata konuştu biz yine sustuk…yan masadaki üç Çin’li kadını bize benzettik…Dublin, yaz, sırt çantaları, bayram, Feride’nin izni…sonra bakarız dedik. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayatımın ikinci on yılından beri varsın hemşire…. Ne dersin iyi iş çıkardık ha!…Doğum günün kutlu olsun güzel arkadaşım, nice senelere.. 

Yld,

Beşiktaş, 19/11/2018

Amok Koşucusu

img_7328“Amok mu ?…Sanırım hatırlıyorum…Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk…”

Bu sarhoşluktan daha fazla bir şey…bu delilik, bir tür insan kudurması…ölümcül, anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali…evet. Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyilik sever bir insan, içkisini içiyor…orada öylece oturuyor, duygusuz, umursama, donuk…tıpkı benim odamda oturduğum gibi…ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor…dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru…nereye olduğunu bilmeden.” (syf30-31)

Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer. Kitabın arka kapağında hikayenin özeti kısaca böyle anlatılmış.

Yazar Stefan Zweig Kalküta’dan Avrupa’ya giden gemide son anda makina dairesine çok yakın ve daracık, mezarı andıran bir kamarada yer bulur ve 1912 yılının Mart ayında yola çıkar. Ya da daha önce çıkmıştır da Mart ayında gemi Napoli limanında bir süre zorunlu olarak bekler. Hikayeyi, Zweig’ın gemide tanıştığı esrarengiz bir yolcu anlatır.

Bir Kadının hayatından 24 saat kitabında da dinleyicidir Zweig, tek romanı Sabırsız Yürek’te de. Ben onun zahmetsizce yazılmış gibi, biri anlatmış da o not almış sonra da bir kaç rötuşla hikayeyi tamamlamış hissiyatı veren tevazusuna, muzip tarzına bayılıyorum.

Bakın Sabırsız Yürek nasıl başlar: “Kimde varsa ona daha fazlası verilecektir.” Her yazar Bilgelik kitabında geçen bu özdeyişin doğruluğundan emin olduğu gibi, bu özdeyişi şu şekilde de yorumlayabilir. “Anlatana daha fazla anlatılacaktır.” Çünkü yazarın durmaksızın çalışan bir hayal gücü olduğu, sürekli yeni hikayeler ve olay örgüleri kurguladığı kadar yaygın ve yanlış başka bir şey yoktur. Aslında yazarın yeni hikayeler yaratmasına gerek yoktur; sadece karakterlerin ve olayların kendisine gelmesine izin vermelidir. Gelişmiş gözlem yapma ve dinleme yeteneklerinden faydalanarak kendini çağıran öyküleri ve karakterleri bulabilir. Başkalarının hikayelerine anlam katmaya çalışan birine hikaye anlatan da çok olur. 

Bendeki kitap İş Bankası Yayınlarından 7. baskı olarak Ocak 2018 de çıkmış. Almanca’dan Nafer Ermiş çevirmiş.

09/11/2018, Beşiktaş

Mitra, 

Bu yaz Bodrum’da bir şeyler oldu,

Haziran ayının son günleriydi, Bandırma vapurundan üç saate yakın bir yolculuktan sonra indik. Susurluk-Balıkesir yol ayrımına gelmeden önce, yüzlerini doğuya çevirmiş, güneşin kızıl, turuncu sıcağıyla kahvaltı yapan ayçiçeği tarlalarıyla karşılaştık. Vapurda giydiğim ince hırkamı hala çıkarmamıştım. İşte! Yeni bir yaz daha başlıyordu. 9 Temmuz’da çıkacağımız yolculuğu 12 gün öne aldık. Bekleyecek bir şey kalmamıştı. 24 Haziran’da seçimler yapılmış ve 2. tura gerek kalmadan Türkiye 13. Cumhurbaşkanını tek batımda seçmişti.

img_0867

Sağ taraf Kırkağaç-Soma-Çanakkale’yi gösterirken, biz Akhisar-Manisa-İzmir yönünde ilerledik. Otoyolun her iki tarafına da kurulmuş köylü pazarlarında karadut şurubu, soğuk sıkım zeytin yağı, eşşek sütü sabunları en çok da limon sarısı Kırkağaç kavunları satılıyordu. Her yıl olduğu gibi Gelenbe’de durduk. Sıra sıra kavun dizili tezgahlar tablo gibiydi. En altta, toprak zemin üzerinde tek sıra halinde duran, gerçeğiyle ayırt edilemeyen, alçıdan yapılmış kavun heykellerine parmaklarımızın dirsekleriyle vurup gülüştük.

Akhisar ovası, ya da zeytin yağı diyarı, Zeytinliova’ya en tepeden bakarken güneş iyice yükseldi, hırkamı çıkardım, parmak arası terliklerimi spor ayakkabılarımla değiştirdim. Akhisar’ın zakkum çiçekleriyle çevrili sevimsiz, tozlu caddelerinden geçtik. Manisa’ya kadar üzüm bağları, tavuk çiftlikleri, zeytin ağaçları, küçük köyler, kasabalar ve bostanların arasından, kuzeyden Ege’ye iyice sokulduk.

Kadim şehir Manisa’nın içinden geçmeyi çok seviyorum. Şehrin içine girmeden Saruhanlı’dan hemen sonra, Spil dağının doğu ucundan başlayıp batı ucunda biten şehri kuzeyden yarım ay biçiminde dolaştıran bir yol daha var ama Manisa’nın içinden geçmek bir başka. Yaz sabahları, kahvaltıdan önce yeni yıkanmış balkonlar gibi burası; anılarla dolu, eski, bildik, sıcak ve aydınlık.

Birkaç hafta önce Sabuncubeli tüneli son başbakan tarafından “Hizmet aşkıyla dağları delmeye, gönüllere yol yapmaya, mesafeleri kısaltmaya…”  diye devam eden manidar bir açılış konuşmasıyla servise sunulmuş.

c9da7463-f31d-44e9-b5d8-422324afb1b8
fotoğraf sevgili Serap Özkan’dan

Evliya Çelebi’nin, seyahatnamesine yazdığı “Korkunç Sabuncubeli” 8 km lik tünelle boyun eğmiş, ehlileştirilmiş. Rampa çıkıp viraj dönmeden, içimize ormanın kokusunu çekemeden,  ya da bir kaç kilometre uzaktaki bir köyün habercisi çınar ağaçlarını, pınarları görmeden aşağıda İzmir Körfeziyle burun buruna geldik.

İzmir’e girmeden, Bornova’dan otobana bağlandık. Söke, Bodrum yoluna girince direksiyona ben geçtim. Bafa gölüne doğru sağ taraftaki, sanki bıçakla biraz önce kesilmiş gibi duran kızıl renkli kayalar, bayır aşağı inerken aynı hizaya geldiğimiz uzaklardaki mavi, gri, lila dağlar (üçümüz de, Zeze, Memo ve ben dağlara ayrı renk verdik) bir yaklaşıp bir uzaklaştığımız bulutlar keyfimi yerine getirdi. Otobandaki korkunç kaza hem canımı sıkmış hem de yol açılıncaya kadar sıcakta çok beklemiştik.

Ve,

Yokuş başına geldiğimizde Bodrum’u gördük,

Geldiğimiz gibi gitmeyecektik,

Bizden öncekiler de söylemişler,

Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gitmişler…

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’e bir selam çakıp, Bitez’de kontağı kapattık.

img_1170

Ertesi gün sabah saat sekizi biraz geçe evden çıktım. Yokuştan aşağı indim, dut ağacının altında bekledim biraz. Salına salına gelen boş dolmuşa bindim. Bitez köy içine kadar da sadece bir kaç kişi bindi. Daha yazlıkçılar gelmemiş ya da uyanmamışlardı. Denizi arkamızda bırakıp  köy yolunda ilerlemeye başladık.  Meşe palamutu, yabani sakız ağaçlarını, zeytinlikteki sararmış ekinleri seyre daldım. Her şey aynıydı, iyi ki de aynıydı, bıraktığım gibi. Sadece geçen yıl inşaatı başlayan bir kaç site daha tamamlanmış sinsice yerleşmişlerdi. Karanlık senaryolar geçti aklımdan “ya şu mandalina bahçeleri de bir gün yok olursa! Eski pazar yerine avm yapılırsa…” diye. Bodrum şehir içi otogarında indim. Tek başıma tatile gelmiş gibiydim ve aylardan Nisan’dı sanki. Serin ve şerbet gibi bir hava…parlak, mavi gökyüzü çocukluğumdaki Haziran’lar gibi yeşil yaprak bulutlarıyla doluydu. Cevat Şakir Caddesine, çarşı hamamına doğru yürüdüm.

“Akşam arayan sen miydin?” tellak, hayır natır, evet kadın olana natır denir. Uzandığı yerden isteksizce kalktı, uykulu gözlerle soyunma odalarını, girişteki rengarenk havluları gösterdi ve duvara çakılı tahta sedire tekrar uzandı. “Hazır olunca aşağıda zil var ona bas gelirim” dedi yattığı yerden. İlla ki kapanmayan kırık bir dolap, anahtarı kilitte dönmeyen bir kapı, biri başka diğeri başka numara plastik terlikler, rengi atmış vazolarda unutulmuş kuru çiçekler, kimi çerçevesinden  kimi sararmış kağıtlarından rutubetli duvarlara tutturulmuş bereket duaları ile burası tipik bir “çarşı hamamı” Kışın hamama gitmeyi çok severim ama yazın, bu benim için bir ilk. Güneşe çıkmadan önce ölü deriden kurtulup toksin atmak çok faydalıymış diye duydum. Bakalım!

img_2908

Günler geçmeye zaman yavaşlamaya başladı. Hep aynı plaj, hep aynı koy…biraz da hareket lazım. Bitez’in arkasındaki köy yolundan Gümbet’in çarşısına  ordan da Oasis kavşağına çıktık.  Yokuş başına kadar deniz sağ tarafımızda bizimle beraber geldi, daha sonra görüşmek üzere kısa bir süre ayrıldık ondan. Yalıçiftlik-Kızılağaç tabelasından sağa döndük. Yeşillikler içinde bir çam ormanı başladı hemen. Ben buraları çok seviyorum, bir kaç derece hava serinliyor, ortalık mis gibi yabani ot, kızıl toprak ve kozalak kokuyor. On dakikada şehirle beraber trafik, gürültü ve kalabalık da arkamızda kalıyor.

Çökertme’ye ve Mazı’ya da burdan gidiliyor, yol çok düzgün, asfalt döşeli.  Bir süre sonra yaklaşan köyün habercisi zeytin ağaçları, köy okulu, mezarlığı, inekler, tavuklar, yol kenarına kurulu incir, zeytin, kantaron yağı satılan küçük tezgahlar başlıyor. Az sonra arabanın camlarını kapatmak zorunda kalıyoruz, zeytin yağı fabrikasından gelen iç bayıltıcı koku dayanılır gibi değil. Bu da doğala olan teorik hayranlığımızın deneyim yoksunu cehaletimiz işte! Buralarda her şey bize keyif versin! Ama güzel koksun, tadı damağımızda kalsın, hatta biraz da eve götürelim, eşe dosta “organik” diye övünerek ikram edelim! Ama yumurtaların üstünde de tavuk pisliği olmasın, görmeyelim, ellemeyelim. Bir kilo kırma zeytine on lira verirken “ama bunun yarısı su?!” diye sızlanalım.

Midilli gezimizde fark etmiştim, her köyün aşağıda, denizle de bir bağlantısı var. Deniz tarafına gidince köyün adının önüne Yunanca’da iskele anlamına gelen “skala” ekleniyor. Mesela Eressos köyünün adı, deniz kenarına inince Skala Eressos oluyor. Bodrum’da da koy anlamına gelen “yalı” eklenerek konum bildiriliyor. Mesela Bitez köyün adı, Bitez Yalı’sı kıyının. Burda ayrı ayrı  isim verilmiş ama Yalıçiftlik Kızılağaç’ın yalısı veya iskelesi gibi.

8595a632-290c-4151-99b3-bacbbf4428c5Buranın bildiğimiz popüler Bodrum’a benzemiyor, bu mevsimde bile sakin. Aslında kalabalık ama gürültü yok, ne bilim… buraya gelen insanlar sahilde kitap okuyorlar, yüksek sesle konuşmuyorlar. Yalı, skala, iskele de farklı daha uzun bir sahil, açıktan gelen büyük dalgalar, denize girer girmez boyunuzu aşması ama “telaş etme bana dayanabilirsin” diyen su kaplumbağası büyüklüğünde kayalar. Lezzetli yemekler; oltayla tutulmuş saragoz balığı, zeytin yağlı mezeler, yeşil salata ve yerel tatlılar. Daha ne olsun?

ad3f9705-41cd-43ac-8ae3-0009fcce3df0

Yol ikiye ayrıldı; biz sola, Hasan’ın yerine doğru döndük. “Ağaoğlu otel inşaat sahası” gibi bir şey yazan dev tabelayı ya da totem mi deniyor artık ona?… Arkamızda bıraktık. Sıcak ama esintili bir havaydı, bunaltmıyordu. Sağ tarafımızda deniz, ufukta Kos adası. Temmuz’un 19’uydu, güzel ablamın doğum günü.  Annem ne kadar “istemem!” dese de onu restoranın çakıl taşlarıyla doldurulmuş, sekili merdivenlerinden  sahile indirip ayaklarını suya soktuk. Evet yaşlandı, şekli değişti, iki büklüm yürüyor, artık ben ona annelik yapmak, göz kulak olmak istiyorum ama sözümü dinlemiyor. Ilgın ağaçlarının altındaki bir şezlongun üstüne havlulardan yatak yapıp annemi yatırdık, yatırdık dediysem hasta falan değildi de çabuk yoruluyordu; rüzgarı bahane edip “gözüme yaramaz bu hava benim” diye yine şikayet etti. Pembe, retro gözlüklerimi taktım ona, biraz sakinlese de Memo’nun içi midye dolu tabaklarlı önümüze koyup, bir kaç metre ilerdeki midye tablasından limon almaya gitmesini fırsat bilip “çok masraf ediyor kocan!” diye yine söylenmeye başladı. Midyeleri açıp üstüne bol limon sıkıp afiyetle yedik. Canım annem! Bırak da misafirim ol. Şımartayım seni.

img_2644Bir gün önceden, Milas’ın otlu böreğini, Bodrum mandalinalı lokumları, Ege fasulyesini Adana yolcuları için hazırlayıp, paketler yaptık. Bavullar hazırlandı, kapatılıp koridorda sıraya dizildi. Annemin kısacık ziyareti yine bitmişti……Duramadı, “evim de evim” diye tutturdu, bir buçuk hafta zor tuttuk onu buralarda….evden çıkarken yine darlandı, “seneye beni bekleme, gelemem artık!” dedi ama bu sefer  kızmadım. Aslında o “inşallah gelecek yaza!” demek istedi. Onun endişesi yolculuk, çocukluğumdan beri bilirim, araba tutar annemi, otobüs ve uçak da.Yoksa çok seviyor buraları.

Bugün Temmuz’un yirmi yedisi ama aylardan Ekimmiş gibi; ılık-serin bir rüzgar esiyor. Yine bir ılgın ağacının altındayım, güneş çift doz antidepresan etkisi yapıyor üzerimde. Rengarenk pansiyon kapıları, üstlerinden sarkan begonviller; karşımda Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan, tepeden biraz daha hallice dağlar. Bir yanım sabah mavisini giymiş deniz, diğer yanım çayır çimen. Üstümde gelinlik rengi efil elbisem, içimde mavi-beyaz formam. Artık rengim iki ton daha koyu, yüzümdeki ince çizgiler belli belirsiz, aynadaki yansımamı seviyorum. Açık, limon renginde yeni demlenmiş, ince belli bir bardakta çay içiyorum. Müzik sustu, öğlen rehaveti çöktü herkesin üstüne, tahta zemine düşen kemik zarların sesi geliyor uzaktan. İki çocuk geçti önümden, Almanca konuşuyorlardı, iki afacan kara kafa. Ben çocukken benim yaşımdakiler Almanya’da ikinci kuşaktı. Bunlar kaçıncıdır artık Allah bilir. Öğlen uykusundan uyanıyor veletler; biri ağlayarak, bir diğeri gerinerek. Çimlerde yürümeye çalışırken tökezledi gerinen, maaile havada yakaladılar. Zavallı çocuk toprağa dokunamadan elden ele dolaştı. Sonunda herkes dağıldı, kimi denize gitti, kimi güneşlenmeye, çocuk ve bakıcı baş başa kaldılar nihayet.

img_2652Gün dönüyor, Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan dağların arkasında kalmasına ramak kaldı. Kadınlar, çocuklar her biri ayrı renk kapılardan avluya çıkıyorlar. Saçları hala nemli. Taş yolda ayakkabı tıkırdılarının sesi  artıyor, kadınlar geceye hazırlanıyor. Bir kaç inatçı mızırdanma sesi dışında etrafta çocuk kalmadı, hepsi uykuda ve uzak Asya’lı küçük kadınlara emanetler. Fonda tek düze, cıstak bir yemek müziği. Bu gece ay tutulması var. Kanlı aymış, yani dolunay. Ay dolunayken mi tutulur hep?! Ay’ın adı dolunaydan bir gün önce balmumuymuş. Ay, dünya ve güneş tek çizgide buluşacak Ay dünyanın gölgesinde kalacakmış. Kağıt helva arasında limonlu ve damla sakızlı dondurma..

Bugün yine uzun, sıcak ve parlak. Ülkenin gündemi de sıcak, dün dolarda ani artışların arka arkaya yaşandığı saatlerde sahil borsa gibiydi…mayolu kadın ve erkeklerin çalıştığı bir borsa. Her yeni haberde ayağa kalkıyorlar,  gözlerini telefondan ayırmadan etraflarındaki kollektif ağa canlı yayın yapıyorlardı. Ama ben tek mevsim yazmış, hayat bundan ibaretmiş gibi kaptırmış gidiyorum yaşlı bir guletin içindeyim; ekip tamam, beş kadın, beş çocuk, fonda Rod Stewart Baby Jane’i söylüyor. Meltem çocukluğuna Berlin’e bir lunaparka gidiyor, hikayesini dinliyorum. Civa gibi oynayan denizin üstünde, birbirinden güzel burunlar ve koyların önünden geçiyoruz. Sırasıyla Kumlu, Orak, Papuç ve Kızıl adaya uğruyoruz.

289c7847-c0b3-4165-a85c-140ca8de6ffa

Sonra bir daha, gulet değil bu sefer, küçük bir tekne; Tavşan (çelebi), Bağla, Aspa ve Akvaryum adaları.

Teknede Bağla ve Aspa arasındaydık, önümüzden  yunus balıkları geçti. Ben ilk kez bu kadar yakından görüyordum onları…..çığlık çığlığa birbirimize gösterdik, gözden kayboluncaya kadar baktık arkalarından. İki tane, aynı anda denize batıyorlar, sonra aynı anda çıkıyorlardı, iki kuyruk, hoop iki baş! Sonra yine iki kuyruk.

Bodrum’da her gün bir yere pazar kurulur. Perşembe Bitez ve Yalıkavak,  çarşamba Ortakent, salı Bodrum giyim, cuma sebze pazarı, cumartesi Turgutreis giyim pazarı…böylece devam eder. Bu pazarlarda dolaşmak, çekirdeksiz üzüm, tarla domatesi, Frenk incirinin tadına bakmak, aldığım gün fasulyeyi pişirip sofraya koymak benim için büyük nimet. Bu ürünler Bodrum’un köylerinde yetişiyor, oralarda toplanıyor, pazara getiriliyor. Hem de yetiştirenler getiriyor pazara, ailecek geliyorlar, bütün emeği geçenler bir arada.

img_2744

Ağustos’un son cumasıydı. Bodrum’un sebze pazarına Bodrum’lu bir arkadaşımla beraber gittim. Yazlıkçı ya da turist gibi değildim bugün. Pazarcılara adıyla selam veren, hangi köyden geldiklerini bilen Ufuk’un arkasında doğma büyüme Bodrum’lu gibiydim. Önce bir kahve mi içseydik dememe kalmadı, Otogarın üstündeki pazarın arka kapısına, Külçü sokaktaki Şeref Konday Han’a girdik. Avludaki yabani sakız ağaçlarının altındaki bir masaya oturduk. Yanında da birer mandalina lokumlu kahvelerimizi burda içtik. Her şeyin üzerine vuran gün ışığı daha yükselmemiş, koyu gölgeli, sakin ve telaşsız bir sabahtı. Avluya bakan dükkanlardan sadece bir kaç tanesi henüz açılmış, sahipleri kapı ağzına attıkları sandalyelerinde afyonları patlasın diye bekliyorlardı. Havada çay ocağından gelen yeni demlenmiş çayın kokusu, fonda cam bardaklarla buluşan metal kaşıkların sesi vardı.

Kızılağaç’tan, Yalı çiftlik’den, Çomakdağlı köyünden gelen kadınların tezgahlarını tek tek dolaştık. Ufuk hikayelerini anlattı ben dinledim. Çeşit çeşit zeytin aldık, ben en çok kırma zeytin severim ama yokmuş, daha mevsimi değilmiş, Ekim’de başlarmış yapılmaya.

img_2742
Gönül huzuruyla yaşamak bambaşka bir şey!…Böyle giyindiğim zaman mutluluğu üstümde taşıyorum, kendime bakmam yetiyor.

Şadiye Hanım’ın Çomak köyünde bir kahvaltı yeri açmakmış hayali. Şöyle eğlenceli, pozitif enerjili, değişik bir yer olsunmuş. Zaten o hiç bir şeyi takmadan, ayakta durmacasına yaşamak istiyormuş, işi kendinden aşkınmış, haftada beş gün pazarı varmış, yorulduğundan değil ama desteğe ihtiyacı varmış. Köyün ve köydeki kadınların gelişimi için istiyormuş kahvaltı yerini de. Anlatmak, anlatmak istiyordu sürekli, bizi köyüne davet etti, gelecek hafta kızı evleniyormuş, kızının buraları bırakıp Ankara’ya gelin gitmesine hayıflanıyordu ama heyecanlıydı. “Düğüne gelin!” dedi ısrarla. Bodrum’da bir köy düğününe katılmak da benim hayalimdi ama ertesi gün İstanbul’a dönüyorduk.

Sabah erkenden yola çıktık, sanki gizlice gidiyorduk, eşyaları arabaya sessizce taşıdık. Kimseyle vedalaşmazsak, kimse bize el sallamazsa, biz de kimseye…gitmiş sayılmazdık belki. Sadece Bıcır’la vedalaştık, Bıcır yazları bizi sahiplenen kedimiz, arabanın etrafında bir kaç arkadaşı daha vardı, onlara da fısıltıyla veda ettik. Bitez Gümbet bağlantı yoluna çıkarken önce dik bir yokuş çıkılır. O yokuşa geldiğimizde minicik, bir kaç saniyelik yavaşlar, alacakaranlıktaki yalıya, limandaki teknelere, uyuyan denize, köy içine ve mandalina bahçelerine son bir kez daha bakarız.

Cevat Şakir Altıncı Kıta Akdeniz kitabında Herodot için der ki “Değil yalnız Anadolu’nun tekmil dünyanın ilk ve en büyük turisti…” Bana da el verir misin Heredot?

Mitra,

06.11.2018, Beşiktaş