İçim

 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

img_5133

“yok yahu ne içkisi, 14 yaşındalar daha!” 

tekneyi annelere tanıtan adam utandı, “pardon” dedi “diğer grupla karıştırdım”  

Çok çalışıyor, her işe koşuyordu, gecelik veya haftalık kiralanan evlerle de ilgileniyordu.Turistler bayılıyordu bu eski binalara, cumbalarından sarkan petunyalara, rengarenk sardunyalara. Nemden şişmiş, zor açılan ahşap çerçeveli  pencerelerden, Avrupa’dan Asya’ya gider gelirler, gözleriyle yaptıkları bu yolculuğu inanamazlardı.

Ampul mü patladı onu çağırırlar, sıcak su mu akmıyor o aranırdı. Hatta  gecenin bir yarısı kapıların önüne musallat olmuş sokak köpeklerini kış kışlamak için bile.

“tamam abi hallederiz” dedikçe de üstüne kaldı her iş. Bütün gün dolap beygiri gibi döner durur, hışı  çıkardı. 

Ama tekne başkaydı adam için, daha iskeleden çıkarken bir hafiflik gelirdi üstüne, bir aşağı bir yukarı defalarca iner çıkar, mutfakla bar arasında mekik dokurdu. Konukların sayısına göre bazen alt kata bazen de yukarıya hazırlanan yemek masası toplanırken onun da işi biterdi. Çakır keyif misafirler ellerinde içkileriyle boğazı daha iyi seyredebilecekleri kenar köşelere çekilir, İstanbul’a methiyeler sunarlarken o da dolaptan bir kutu bira alır, arkaya, tek sandalyelik sığınağına geçer, tülden köpükleri seyre dalarak hayaller kurardı. O zaman yorgunluğu çıkar keyfine diyecek olmazdı. Daha da çok çalışacak, kim bilir belki onun da bir teknesi olacaktı. Boğazda süzülerek gidecekti tekne, Karadeniz’e doğru dümen tutarken Emine’ye  “bak ikinci köprü” diyecekti. Emine gözlerini kimse görmeden yumacak ve uzun koyu gölgenin içinden, başka bir aleme geçer gibi dilek dileyecekti. 

Kadın yürüdükçe ısındı, evden çıkarken duran yağmurun verdiği serinlikle yanılmış üst üste giymişti. Boğazın bulanık dalgaları yer yer turkuaz rengine döndü. Kuzeyden esen hafif rüzgarla bulutlar güneşi azad ettiler. Keşke daha önce çıksaydı evden, Tarabya’ya kadar yürürdü. 

Caddenin karşı tarafından gelen ve Israrla çalan korna sesi onun içindi. Karşıdan karşıya geçti. Minibüslerdeki gibi binek arabanın panelvan kapısı otomatik açılıverdi. Bir kahve için buluşmuşlar gibi cıvıldadı kadın önde oturan iki arkadaşına, karşılıklı hal hatır sordular. Arkada kalan tek kişilik yere oturunca araba koltuğunda oturan çocuğa döndü sonra, uyku mahmuru çocuk kadına yüz vermedi. Arada bir belli belirsiz bakıcısına gülümsemek dışında koca adam gibi pencereden boğazı seyretti.   

Arabayı park eden kadın pratik açılan kapıdan kolaylıkla çocuğun kemerini çözerken beriki “ yolda çok acayip bir şey oldu” dedi “çok saçma, polis bizi durdurdu ve kimlik sordu, Nezihe yeni gelmişti, Ticaret odasının önündeydik daha, kimliklere baktı, burda çalışıyorum dedim, etkinlik müdürüyüm, biri Kıbrıs biri İngiliz biri Türk, sorduğuna soracağına pişman oldu” 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

Tekneyi gezdirecek adam “bir dakikaya kadar ordayım” demişti telefonda, o da Japon olmalıydı, Türk’ler beş dakikadan önce gelmezdi. Çocuk kaldırımda sabahki Mayıs yağmurundan kalma küçük göletlere girip çıkıyor, kuru yerlerde spor ayakkabısının izi kaybolana kadar yürüyordu. Sonra bütün çocuklar gibi sevdiği şeyi tekrar tekrar yaptı. Keyfi yerine geldikçe etrafındakilere gülücük atıyor, bıdır bıdır konuşuyordu.  

Arkadaşları gibi ince bir şeyler giyseydi keşke, bazen üstüne bile takmadan bir sonraki yıla kaldırdığı baharlık onca kıyafeti varken… kışlık kazağından utandı ve çıkarıp küçük kırmızı sırt çantasına yerleştirmek için dikkatlice katladı.

Yukarı, teknenin ikinci katına çıkarlarken bakıcı ve çocuk aşağıda kaldılar. Bitmek bilmeyen telefonlardan bulduğu aralarda etkinlik müdürü mesleğinin verdiği yetkin bir pratiklikle, yağmura karşı önlemleri var mıydı, o gece kaç kişi çalışacaklardı, yemek listesinden mezeleri çıkarsınlardı derken yine bir telefon girdi araya, “İçim’le beraberiz, o da bir etkinlik için tekne bakıyor…” dedi telefondaki sese.

Aşağı indiklerinde İçim kucağındaki çocuğu teknenin ahşap dümeniyle oyalıyordu. Diğer iki anneye “tuvaletlere baktınız mı?” diye sordu müdür, telefonu elinde kalmıştı, bakmamışlardı.

Aklına bile gelmemişti, telaşlandı, öğretmeninden emir almış küçük bir öğrenci gibi adamın arkasından kamaraların olduğu alt kata indi, işi şansa bırakmak istemeyen öğretmen de arkasından….tuvalet kağıdı asılı tutamaç, lavabo, klozet, yine de klozetin içine eğilip baktı, oyalandı biraz, başka ne olabilirdi ki, yan yana iki küçük kapı üstlerinde endişeye mahal vermeyecek kadar açık kadın-erkek sembolleri, çocukların karıştıracak halleri yoktu ya..ayy! Karıştırsalar n’olurdu. Adam onun öyle oraya buraya uzun uzun baktığını görünce  pimpirikli bir anne sanmıştı “o gece bu katta bir kadın arkadaşımız da görevli olacak” dedi.

İlk işiydi, okul bile bitmemişti daha, part time çalışıyordu ama okuldan kalan tüm zamanını orda geçirdiği, severek yaptığı bir işti. Babasının bankadaki müdürüne benzemiyordu onun müdürleri, havalı isimleri vardı, herkes birbirini adıyla çağırıyor, kimse takım elbise giymiyor, kravat takmıyordu. Babasına genel merkezden, Ankara’dan talimat gelmedikçe Adana’nın sıcağında ceketini çıkaramaz, yarım kollu gömlek bile giyemezdi. Bir gün büyük bir parti verdi şirket, Beyoğlu’nda depo gibi kocaman bir yere, sadece onlar için açık, loş ışıklı bir mekana gittiler. Ahşap, yuvarlak bir sahnede bütün şirket dans etmişler, sabaha kadar eğlenmişlerdi. Neyi kutladıklarını hatırlamıyordu şimdi. Mekanda tek tuvalet olmasını pek önemsemedi, burda işler böyledi demek ki. Hatta bütün gece abartılı bir rahatlıkla girdi çıktı tuvalete, elini yıkarken girene çıkana selam verdi, küçük sohbetler etti onlarla, hepsi de erkekti, tuhaf bir şekilde tuvalette hiç kadın görünmedi bütün gece. İş arkadaşlarından birinin karısıyla çok iyi anlaşmıştı, muhabbet koyulaşınca onunla beraber gittiler bu sefer tuvalete…kadını takip etti, koridorun sonundan sağa döndüler, bordo kapının üstünde bir kadın resmi vardı, şapkalı bir kadın, çiçekli şapkalı. 

Patrona iletirim dedi tekneyi gezdiren adam kadınlara, telefonunu cebine koyarken gözleri  denizden yansıyan güneş ışığı gibi parladı. Haberler iyiydi, Emine’nin temizlediği katın müşterisi uçağı kaçırmış, yarın sabaha kalmıştı gelmesi, “acele etme” demişti Emine’ye “hem bir dakikaya kalmaz gelir yardım ederim sana, rahat rahat, uzun uzun temizleriz” 

Çocuklu kadın, diğer iki çocuğuyla ilgili sıraladığı işleri yüzünden oğlanı araba koltuğuna yerleştirdi ve  konforlu arabasına binip gitti. 

Mesai bitmişti nasılsa, İçim sahilden geçen otobüslerden birine binecek ve evine gidecekti. Vedalaşırken “tekneyi beğendiniz mi?” Diye soracak oldu kadın, “sizin etkinliğiniz için uygun muydu bari” de diyebilir iki laf edebilirdi. İçim kısa bir süre İngiliz bakıcı olduğundan bir haber yolun karşısındaki durağa yürüdü.  

Eski kocasıydı arayan, ona da cevap verecek, kapatacaktı telefonunu söz verdi. Arkasında sipariş almak için bekleyen garsonu fark etmedi etkinlik müdürü “Siz iyisiniz” dedi arkadaşına. Sanki ülke ekonomisinin içinde bulunduğu konjonktürel daralma ile ilgili master tezini sunacakmış gibi; “şiddetsiz iletişimi öğrendik” dedi kadın, yine dili aklından önce çalışmış, hiç niyeti yokken kocasına getirmişti lafı, yanında bir kaç afili bilir kişi isimleriyle de sosladı konuşmasını. Kendisi bile inanmadı anlattıklarına, havada asılı kaldı kelimeler. 

Arnavutköy iskelesi de akşam üstü trafiğinden nasibini alıyor, bir dolup bir boşalıyordu. Ellerinde sarı çiçek buketleriyle vapurdan inen kadınlar trafik ışıklarından kararlı bir şekilde yolun karşısına geçiyorlardı. Boğaz’a bakan asırlık yalıların arkasındaki sokaktan yürüyerek devam ettiler. Beyaz badana boyası rutubetten yer yer kalkmış ahşap bir binanın önünde “burası” dedi İçim daracık bir kapının önünde başlayan ve  terasa çıkan ahşap merdivenlerin önünde durdular. “en üst kata, terasa çıkın, manzarası da güzel”  dedi İçim iki kadına, nişanlısıyla gelirlermiş buraya, teknede evlenmek istiyormuş, ya da anneler, teyzeler gittikten sonra doyasıya eğlenecekleri her yer olurmuş, Eylül’deymiş düğün.

25/06/2019, Gayrettepe

Yelda UGAN

Fotoğrafçı Çocuk

 

img_5813

Bir şey sormamış “mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz” dermiş.

 

Feriköy sular idaresinde işim çok çabuk bitti. Planladığım bir şey değilken Kuyulubağ sokağının mezarlık tarafında buldum kendimi, aradan nerdeyse on beş yıl geçmiş, sokak çok değişmişti. Şurda lunapark vardı eskiden, boş arsanın içinde dönme dolap, atlı karınca, balerin kadının eteklerindeki her bir dantel oyuntusuna yerleşmiş koltuklar kışın  terk edilmiş hurda yığınları gibi küskün durur, bahar gelince yeniden boyanır, çocuk cıvıltısıyla şenlenirdi. Kardeşler apartmanının önünden geçerken dayanamayıp üstten ikinci zile bastım. Elimi gözüme siper edip arkaya doğru bir kaç adım attım, teras katta oturan var mıydı acaba?

“Bu kekler, börekler…ayol çay da var!” “ aşağıdan ev sahiplerin getirdi sen banyoyu temizlerken, kızları geldi, ‘yorulmuşsunuzdur da’ dedi, ‘annem gönderdi’ bence kasıtlı göndermiştir kadın, ne var ne yok bir baksın diye, evlerini bekar bir kadına verdiler ya bu gelip gitmelerin peşini bırakmazlar artık, bir bahane bulur ikide bir çıkarlar yukarı”, “Ermeni kızım bunlar, bizimkilere benzemezler, daraltma beni şimdi, gardiyan arasaydım gelir miydim buralara, kendim olmaya geldim İstanbul’a” “Safım benim sen öyle san, çok daha tutucu olur bu insanlar, azınlık psikolojisi işte, dört açarlar gözlerini, apartmana giriş çıkış saatine kadar çetelesini tutarlar bak görürsün, kimle girdin, kimle çıktın da cabası”

Yer sofrasının kıyısına oturunca anladım yorulduğumu, kollarım da ıslanmıştı,  hırkamı çıkarırken sert bir şey geldi elime, cebimde bir şey vardı, siyah beyaz eski bir fotoğraftı bu, çıkarıp ev sahibinin gümüş rengi metal tepsisine bıraktım, kırışmış ve biraz da ıslanmıştı. Banyodaki kalorifer peteğinin arkasına düşmüş, kıyamamıştım atmaya.   

Arkadaşım gider gitmez kapı çaldı. Yerdeki açılmamış kolilerin arasından atlaya zıplaya geçip kapıyı açtım, ev sahibinin kızıydı gelen. Bu ne hızdı?  

“Tepsi içerde, salonda”  ön terasa bakan odayı gösterdim, hava serinlemişti, “arka terasın kapısını kapatıp hemen geliyorum.” Arkada iki oda daha var ama evin en aydınlık, en ferah odası olduğu için yer yatağımı buraya koymuştum, geriye kıyafetler ve kitaplar kalıyordu, bir masam bile yoktu daha. Bir kaç tane de mutfak eşyası.

Döndüğümde yatağın kenarına ilişmiş, tepsiye  bıraktığım fotoğrafa bakıyordu. Mahcup oldu beni görünce, kusura bakma filan diyecek oldu ama ben de yanına oturdum. “Şu sağdaki beyaz bereli çocuk benim…evet herkes öyle sanıyor, erkek çocuğu gibi, böyle çok fotoğrafım var benim, dayım çekti. Çocukluk işte, dayım sadece beni çekiyor sanırdım.” Sene 79 olabilirmiş, dokuz-on yaşlarındaymış o zaman. Nerdeyse yaşıttık.

Bazen ben de dayımla gider ona yardım ederdim. Bir vaftiz töreninden dönüyorduk o gün, Kiliseye gittiği zaman annem dayımla gitmeme izin verirdi. Birden bire yağmur yağmaya başladı, yanımızda şemsiye filan da yok, makinalar ıslanmasın diye bir tentenin altına sığındık. Özcan abinin sesini duyduk bir ara, bizi içeri aldı, arkadaşlarıyla beraber tepsiden bozma bir masanın etrafında oturmuşlar, başlarının üstünde sigara dumanından bir bulut, akşama  gidecekleri maçı konuşuyorlardı. Özcan abi dayıma “çek bakalım Aram kardeş” dedi. Dayım benim de fotoğrafa girdiğimi son anda farketti, Kurtuluş son duraktan eve gelene kadar sıkı sıkı anneme birahaneye girdiğimizi söyleme diye tembih etmişti.

Dayı İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş, jandarma önüne geleni toplamış bir gün, üstünden bir mektup çıkmış, sadece adres yazıyormuş Allah’tan. “Karakoldan Özcan abi almış dayımı o gün, dayım bir hafta sonra ortalıktan kaybolunca anlattı bize.  Annem her gün binbir tembihle gönderirdi onu okula, “Aman ha!” derdi, “bak ortalık çok karışık!” 

Bir kız vardı, bazen dayımla mektup gönderirdi, dayım da onu kıramaz, kızın iyice katladığı küçük kağıtları akşamları fotoğraf çektiği mekanlara gelen sahiplerine verirdi.” 

Dayısı inkar etse de bilirmiş, kıza sevdalıymış aslında, Beyazıd meydanında görürmüş bazen onu, Sahaflar tarafından gelirmiş, güvercinlerin arasından, başı önde yürür, kırmızı el örgüsü hırkasının omuzlarına siyah saçları düşermiş. 

Fotoğrafçı çocuk derlermiş ona, kimse adını bilmiyormuş, “eve gelmediği gecenin sabahı annemle Özcan abiye gittik. Okuldan sonra doğruca onun dükkana giderdi.”

Bir şey sormamış, mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz dermiş. Sonra haddi hesabı kesilmeyen mektuplar ve delikanlılar derken kıza içerlemeye başlamış ama ona hayır da diyemiyormuş. Hiç öyle bir kıza da benzemiyormuş aslında.  

Fotoğraf makinasıyla okula gittiği ilk gün “bizi çeker misin?” demiş kız, dört arkadaş birbirlerine sarılıp poz vermişler. Sonra ortadaki idari binayı göstermişler, “oraya getirirsin.” Hangi bina olduğunu anlamadığı için mi,  kıza daha o gün vurulduğu için mi bilinmez siyah cübbelerinin ardından uzun uzun bakmış gidenlere. 

“Annemle beraber defalarca Beyazıd’a gittik, bir keresinde insaflı bir jandarma o büyük kapıdan geçmemize izin verdi. Özcan abi de vardı yanımızda, doğruca idari binaya gittik ama bütün asistanlar göz altındaydı.” nerde olduklarını da söyleyemezlerdi, hangi birini söyleyeceklerdi, listeyle mi dolaşıyorlardı. 

Kızın arkadaşlarıyla fotoğrafını çektiği o gün, dayısı Özcan abinin dükkanına uğramış ve o günden sonra da  sık sık gider olmuş oraya. “Annem rahatsız olurdu, istemezdi dayımın oraya takılmasını. Ayakkabısının ökçesine basarak külhanbeyi gibi yürümesini sevmezdi, arabasının önüne janjanlı harflerle Arjantin 78 yazdırmıştı, böyle siyah beyaz alevler sarmış gibiydi sanki arabayı.” Gülmesini tutamayıp, küçük bir kahkaha attı “Dükkanın vitrini kendisi çekmiş gibi Hayat dergilerinden koparıp çerçevelettiği futbolcu fotoğraflarıyla doluydu, görgüsüz derdi annem”

İşaret parmağımı dudaklarıma götürdüm “söz” dedim, “aramızda.” Misafirim gittikten sonra kolonun arkasında kalan çıkıntıdaki pencereyi buldum, evi tutarken gazete kağıdıyla kaplı, üstünden defalarca boya geçilmiş bu pencereyi önemsememiştim. Tırnağımla biraz kazıyınca aşağısı, ev sahibimin çift kanatlı giriş kapısının önü, gri siyah taş zemin göründü. 

“Bir akşam, galiba yaygara yaparım da komşular duyar diye annem beni buraya gönderdi, o zaman eski eşyalarımız, kilerimiz, depomuz gibiydi burası, aşağıdan gelen tıkırtıları duyunca içerdeki pencereden baktım, annem fısıltıyla konuşarak dayıma sarıldı, çok zayıflamış, bitkin görünüyordu. Özcan abi elindeki poşeti anneme uzattı ve tespihli eliyle bir baş selamı verip hızlıca merdivenlerden aşağı indi.”  

Pencereden bir kadın başını uzattı, türbanlı yaşlıca bir kadındı, iki yanından saçları üç numara traşlı çocuk başları göründü, kadın onları bağırarak azarladı, çocuklar beyaz tül perdenin ardından göründükleri gibi kayboldular.

Artık burda oturmuyorlarmış, yurt dışına mı taşınmışlar neymiş, caddede fotoğrafçı Özcan varmış, o bilirmiş.

20/06/2019, Gayrettepr         

Mitra

Kapalı Pazar

a7c613d6-67ba-4661-80ea-a156f8a9fc85
photograph by Zeynep Saltoğlu

 

Çocukken evimizin önüne Çarşamba günleri pazar kurulurdu. Sebze meyve pazarı, işte bu pazarla gün “Pazar”ı birbirinden ayırmak için yaşlı kadınlar  gün Pazar’a “kapalı Pazar” derlerdi.    

 

Hafta içi her şey uyum içinde, bir biri ardına eklenirken bugün herkesin üstünde kaba bir telaş var. Sanki yukarda sirenler çalıyor ve hepimiz can pazarındayız, bir itiş kakış ki hayat memat meselesi. Tek kurtuluşumuz gelen trenlere binmek, yoksa hepimizi meçhul bir son bekliyor…birazdan başlayacak olan  asit yağmurları belki, belki rayların altından fışkıracak olan lavlar, hatta deprem ve ardından tsunami.

Yüksek sesle bağıranı mı ararsın, bacağını ayırıp iki kişilik yere yayılanı mı, sövüp sayanı mı? O süklüm püklüm, gözlerini yere dikerek dua mırıldanan dilenci çocuklara bile bir cesaret gelir bugün, sanki ıssız bir sokakta kıstırmışlardır seni, doğrudan gözünün içine bakarlar, diklenirler biraz da.

Her gün teptiğim yollar beni kusuyor,  yapmamam gereken bir şeyi yapıyor gibiyim. Ya da olmamam gereken bir yerdeyim. Alnımın ortasındaki ışıklı panoda “parola ” ve “uyumsuz” yazıyor sırayla, harfler yanıp sönüyor…ne demekse! Bindiğim durak, indiğim merdivenler, kartımı bastığım turnikeler aynı. Tavandan sarkan dijital monitörde de bir tuhaflık yok, saat doğru, haberler iyi, memlekette yine her şey yolunda maşallah!!

Sair günler (ananem iş günü için böyle derdi.) çalışan kadın ve erkekler, her boydan, her sınıftan ve her formadan öğrenciler giderler ve gelirler, ufak tefek sıkıntılar olmaz değil ama “olur böyle şeyler” kıvamında kalır çoğu zaman. Tempo yüksek, düzen tıkır tıkır işler. 

Peki Pazar günü neler oluyor da zıvanadan çıkıyor her şey? Devreleri yanmış gibi davranıyor herkes, zombi gibi dolaşıyorlar ortalıkta. Sesinden, kokusundan anlıyorum; “kapalı Pazar” diye bir şey var. Çocukken evimizin önüne Çarşamba günleri pazar kurulurdu. Sebze meyve pazarı, işte bu pazarla gün “Pazar”ı birbirinden ayırmak için yaşlı kadınlar  gün Pazar’a “kapalı Pazar” derlerdi.    

Tren durunca çift kanatlı kapılar büyük bir gürültüyle açıldı yine, bir anlık tereddütten sonra atladım vagona. Nasıl olsa bir kaç durak sonra şehir merkezi, orada kalabalık azalır, hatta kim bilir, oturur biraz vergi mevzuatı filan okurdum belki. İki Pazar sonra büyük sınav, yirmi yıl sonra titrim değişecek kısmetse, daha yüksek bir şey olacak.

Tam o sırada topuğuma sert bir şey çarptı, önümdeki etten duvardan yayılan kesif ter kokusundan nasibimi alır almaz öfkeyle arkama baktım. Kadın; ön tekerlekleri kapının eşiğinden geçirmeyi başarmış, busetin kalan yarısıyla beraber içeri girmeye çalışıyordu. Korkudan yüzünü al basmış, kolunun yeniyle türbanının içinden sızan teri silmeye çalıştıkça bileğinden sıkıca tutturulmuş polyester gömleği alnında kızıl bir iz bırakmaktan başka bir işe yaramıyordu. Elektronik uyaranın iki kere çınlamasıyla beraber ani bir hareketle arabaya önümü döndüm ve kendimi yana atarak metal tutamakların altına bıraktım. 

Kadının, yarım adımlık boşluğa yerleşmesiyle çift kanatlı kapı metalik  bir sesle otomatik olarak kapandı. Vagonun içinde kısa bir dalgalanma, sıra dışı bir uğultu oldu. Bir film seyreder gibi olup biteni izleyen yolcuların da mutlu sonla beraber olaya ilgileri azaldı. Ben de rahatlamıştım; şapkamı düzelttim, bluzumun boşta kalan koluma düşen askısını omuzuma çektim. Alsancak’da yürüyor olsam hiç umursamam, hatta mağaza vitrinlerinde göz ucuyla yakaladığım yansımam, renkli sütyen askılarımının ulu orta görünmesi hoşuma bile giderdi. Neyse; iyi iş çıkarmıştık sonunda, kadıncağız kazasız belasız atlatmıştı ya! Kaçamak bakışlarla etrafıma baktım, takdir bakışları arandım ama bordo deri çantasına sıkı sıkı sarılmış beyaz saçlı, kısa boylu yaşlı bir kadının kolumu tutarak bana gülümsemesi dışında göz ucuyla dahi olsun bir ilgi ya da alaka görmedim.  

Hala önündeki busetin saplarını sıkı sıkı tutan kadına “iyi misiniz?” Demek için fırsat kolluyordum, hatta ellerimden biri boş olsa başparmağımı yukarı doğru kaldıracak, göz kırpacaktım ona.   

Kadın nihayet bakışlarını yerden kaldırdı, nefes alış verişleri hala düzelmemiş burnundan soluyordu. Çantamdaki kolonyaya ulaşabilsem o da ben de biraz rahatlardık. Bebeğinin uyuduğu arabanın üstünden bana doğru eğildi, metalik ses metronun hareket ettiğini ve gelecek durağın adını anons ediyordu ki dişlerinin arasında tıslayarak “sürtük!!” dedi ağzını büzerek. Tren yavaşladı, kapılar açıldı, dışardaki yüzlerce öfkeli göz içerdekilerle buluştu ama şehir merkezinde kimse inmedi.

13/06/2019, Beşiktaş

Mitra

Muşmula Ağacı

0b209e22-e05f-4cbf-a598-dc40ddc629af

“…ama adam da haklı, babama diye gidiyoruz, ona da uğrayalım, buna da uğrayalım, teyzeminki nerdeydi?..Son geldiğimizde buralar bomboştu diye başlıyorsunuz, mezarları bulana kadar perişan oluyoruz.”

 

Pazardan mı aldın? Ben de eski evin bahçesinden topladın sandım. Bahçenin yola gittiğini unuttum yine, birden heyecanlandım işte. Hatırlıyor musun mutfak penceresinden uzanıp toplardık. İçinize biraz vitamin girsin der her öğün tabakların yanına 3-5 tane koyardın. 

Sadece kirayı almak için mi gidiyorsun artık oraya? Doğru, tavuklar da olmayınca..Suriyeliler oturuyor mu hala?…Döndüler ha!…”sağolun, ama artık bize müsade” diyerek mi gidiyorlar yoksa “burası da olmadı” diye mi?…insan giderlerken üzülüyor, sanki o zamana kadar burada olduklarını farketmemişsin gibi, yeni öğrenmişsin gibi telaşa kapılıyorsun…bari çocuğa bir şeker verseydim diye hızla içeriye dalıp misafir odasındaki şekerliğe bakıyorsun ama içi boş. Evde hiç çocuk kalmadığı için oyuncak da yok, küçülen bir ayakkabı da.

Anne yaa! Fatura mı bu? Hem de en korktuğundan, su faturası…suyu boşuna akıtıyoruz diye az mı terlik yedik senden…çamaşır makinası son suyunu boşaltırken nasıl fırlardın yerinden, banyoya beş metre rekorunu kırardın her seferinde… ilk zamanlar ödümüz kopardı ama sonraları alışmıştık…makinanın su boşaltma hortumuyla evde ne kadar kova varsa doldurur sonra o sularla evi silerdin. Ağzını elinle kapatsan da görüyorum, saklanamazsın, göbeğinle gülüyorsun…bir iniyor bir çıkıyor…çok komikti ama…  eve gelen arkadaşlarımıza hepimiz sözleşmiş gibi aynı yalanı söylerdik… “makina bozuldu da, biz de mecbur suları böyle boşaltıyoruz” diye uydururduk…annemin kıymetli suyu..anne sen acaba bir önceki hayatında çölde mi yaşıyordun?

Tamam sustum, ama bak canım annem, ben onları otomatik ödüyorum yani bankaya talimat verdim, faturan kesildiği an pıt diye ödenmiş oluyor.

Aslında gerek yok ama tamam, sen çık, dönüşte beraber alırdık…evet, fıstık çiğ olsun, kömbeler de cevizli…benim biraz çalışmam lazım…tamam yiyorum…öğlen dışarda kebap yiyelim ama olur mu?….Babama da uğrarız belki…tamam çiçeği kaldırmam ordan…evet sevmiş orayı coşmuş baksana…güle güle!

Alo…geliyor musun?…tamam teyzemi de alırız o zaman yoldan…ben şimdi bir taksi ayarlarım…iyi, tamam sen gelince dayımın öğrencisini ararız o götürür bizi. 

Çayı koyuyorum…yeşil çay mı olsun…karanfil nerede…bir parça da zencefil…soda kalmamış teyzeciğim ya…çok yedik değil mi? Bir de üstüne künefe…ama hiç pişman değilim.

Anne o ne yaa! Her seferinde babanız göndermiş diye bir şey getiriyorsun, o ağacı söksek mi? yakında tamamen kuruyacak…tamam sen bir mevlüt okut, pilav dağıt…bak pilav kaşığına benziyor…valla dalga geçmiyorum, babam etli, nohutlu pirinç pilavını çok severdi diye, hani canı istemiştir belki.

Koyuyorum çayları….ha birazdan o zaman…anne yiyecek halimiz yok…tamam ısıtıyorum…sen bitir namazını.

Şöför değil mi?…neymiş efendim yaşınıza bakılırsa mezarlıkta çok tanıdığınız olmalıymış…ama adam da haklı, babama diye gidiyoruz, ona da uğrayalım, buna da uğrayalım, teyzeminki nerdeydi?..Son geldiğimizde buralar bomboştu diye başlıyorsunuz, mezarları bulana kadar perişan oluyoruz.

Teyzeciğim ben toplardım bardakları…bir tane daha içer misin? Var daha….Ben mi? Cumartesi dönüyorum…emeklilik işlemlerim için gelmiştim…bir kaç gün daha uzattım.

Evet kuzenciğimin gönderdiği kartlar onlar…bilirsin annemin yılbaşıyla filan hiç işi olmaz ama en sevdiği yeğeninden gelince kıyamamış onları kaldırmaya, dayımın fotoğrafının yanına iliştirmiş.

Sık sık görüşüyoruz…en son geçen hafta konuştum, Noel tatilinde geliyorlarmış…aaaa! Haberiniz yok muydu? Hay Allah! Benden duymuş olmayın olur mu? Yaa sürprizini bozdum kızın tüh!!  

Hadi ama…ağlama lütfen…bak her fırsatta geliyorlar…siz de gidiyorsunuz eniştemle.

Yok bir şey anne…teyzem duygulandı biraz; evet!!

Yok! Ona ağlamıyorum…dayına ağlıyorum!…kadersiz dayına!…çok sefil, ne bir karşılayanı var, ne göndereni.

04/06/2019, bayram

Yelda UGAN