İçim

 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

img_5133

“yok yahu ne içkisi, 14 yaşındalar daha!” 

tekneyi annelere tanıtan adam utandı, “pardon” dedi “diğer grupla karıştırdım”  

Çok çalışıyor, her işe koşuyordu, gecelik veya haftalık kiralanan evlerle de ilgileniyordu.Turistler bayılıyordu bu eski binalara, cumbalarından sarkan petunyalara, rengarenk sardunyalara. Nemden şişmiş, zor açılan ahşap çerçeveli  pencerelerden, Avrupa’dan Asya’ya gider gelirler, gözleriyle yaptıkları bu yolculuğu inanamazlardı.

Ampul mü patladı onu çağırırlar, sıcak su mu akmıyor o aranırdı. Hatta  gecenin bir yarısı kapıların önüne musallat olmuş sokak köpeklerini kış kışlamak için bile.

“tamam abi hallederiz” dedikçe de üstüne kaldı her iş. Bütün gün dolap beygiri gibi döner durur, hışı  çıkardı. 

Ama tekne başkaydı adam için, daha iskeleden çıkarken bir hafiflik gelirdi üstüne, bir aşağı bir yukarı defalarca iner çıkar, mutfakla bar arasında mekik dokurdu. Konukların sayısına göre bazen alt kata bazen de yukarıya hazırlanan yemek masası toplanırken onun da işi biterdi. Çakır keyif misafirler ellerinde içkileriyle boğazı daha iyi seyredebilecekleri kenar köşelere çekilir, İstanbul’a methiyeler sunarlarken o da dolaptan bir kutu bira alır, arkaya, tek sandalyelik sığınağına geçer, tülden köpükleri seyre dalarak hayaller kurardı. O zaman yorgunluğu çıkar keyfine diyecek olmazdı. Daha da çok çalışacak, kim bilir belki onun da bir teknesi olacaktı. Boğazda süzülerek gidecekti tekne, Karadeniz’e doğru dümen tutarken Emine’ye  “bak ikinci köprü” diyecekti. Emine gözlerini kimse görmeden yumacak ve uzun koyu gölgenin içinden, başka bir aleme geçer gibi dilek dileyecekti. 

Kadın yürüdükçe ısındı, evden çıkarken duran yağmurun verdiği serinlikle yanılmış üst üste giymişti. Boğazın bulanık dalgaları yer yer turkuaz rengine döndü. Kuzeyden esen hafif rüzgarla bulutlar güneşi azad ettiler. Keşke daha önce çıksaydı evden, Tarabya’ya kadar yürürdü. 

Caddenin karşı tarafından gelen ve Israrla çalan korna sesi onun içindi. Karşıdan karşıya geçti. Minibüslerdeki gibi binek arabanın panelvan kapısı otomatik açılıverdi. Bir kahve için buluşmuşlar gibi cıvıldadı kadın önde oturan iki arkadaşına, karşılıklı hal hatır sordular. Arkada kalan tek kişilik yere oturunca araba koltuğunda oturan çocuğa döndü sonra, uyku mahmuru çocuk kadına yüz vermedi. Arada bir belli belirsiz bakıcısına gülümsemek dışında koca adam gibi pencereden boğazı seyretti.   

Arabayı park eden kadın pratik açılan kapıdan kolaylıkla çocuğun kemerini çözerken beriki “ yolda çok acayip bir şey oldu” dedi “çok saçma, polis bizi durdurdu ve kimlik sordu, Nezihe yeni gelmişti, Ticaret odasının önündeydik daha, kimliklere baktı, burda çalışıyorum dedim, etkinlik müdürüyüm, biri Kıbrıs biri İngiliz biri Türk, sorduğuna soracağına pişman oldu” 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

Tekneyi gezdirecek adam “bir dakikaya kadar ordayım” demişti telefonda, o da Japon olmalıydı, Türk’ler beş dakikadan önce gelmezdi. Çocuk kaldırımda sabahki Mayıs yağmurundan kalma küçük göletlere girip çıkıyor, kuru yerlerde spor ayakkabısının izi kaybolana kadar yürüyordu. Sonra bütün çocuklar gibi sevdiği şeyi tekrar tekrar yaptı. Keyfi yerine geldikçe etrafındakilere gülücük atıyor, bıdır bıdır konuşuyordu.  

Arkadaşları gibi ince bir şeyler giyseydi keşke, bazen üstüne bile takmadan bir sonraki yıla kaldırdığı baharlık onca kıyafeti varken… kışlık kazağından utandı ve çıkarıp küçük kırmızı sırt çantasına yerleştirmek için dikkatlice katladı.

Yukarı, teknenin ikinci katına çıkarlarken bakıcı ve çocuk aşağıda kaldılar. Bitmek bilmeyen telefonlardan bulduğu aralarda etkinlik müdürü mesleğinin verdiği yetkin bir pratiklikle, yağmura karşı önlemleri var mıydı, o gece kaç kişi çalışacaklardı, yemek listesinden mezeleri çıkarsınlardı derken yine bir telefon girdi araya, “İçim’le beraberiz, o da bir etkinlik için tekne bakıyor…” dedi telefondaki sese.

Aşağı indiklerinde İçim kucağındaki çocuğu teknenin ahşap dümeniyle oyalıyordu. Diğer iki anneye “tuvaletlere baktınız mı?” diye sordu müdür, telefonu elinde kalmıştı, bakmamışlardı.

Aklına bile gelmemişti, telaşlandı, öğretmeninden emir almış küçük bir öğrenci gibi adamın arkasından kamaraların olduğu alt kata indi, işi şansa bırakmak istemeyen öğretmen de arkasından….tuvalet kağıdı asılı tutamaç, lavabo, klozet, yine de klozetin içine eğilip baktı, oyalandı biraz, başka ne olabilirdi ki, yan yana iki küçük kapı üstlerinde endişeye mahal vermeyecek kadar açık kadın-erkek sembolleri, çocukların karıştıracak halleri yoktu ya..ayy! Karıştırsalar n’olurdu. Adam onun öyle oraya buraya uzun uzun baktığını görünce  pimpirikli bir anne sanmıştı “o gece bu katta bir kadın arkadaşımız da görevli olacak” dedi.

İlk işiydi, okul bile bitmemişti daha, part time çalışıyordu ama okuldan kalan tüm zamanını orda geçirdiği, severek yaptığı bir işti. Babasının bankadaki müdürüne benzemiyordu onun müdürleri, havalı isimleri vardı, herkes birbirini adıyla çağırıyor, kimse takım elbise giymiyor, kravat takmıyordu. Babasına genel merkezden, Ankara’dan talimat gelmedikçe Adana’nın sıcağında ceketini çıkaramaz, yarım kollu gömlek bile giyemezdi. Bir gün büyük bir parti verdi şirket, Beyoğlu’nda depo gibi kocaman bir yere, sadece onlar için açık, loş ışıklı bir mekana gittiler. Ahşap, yuvarlak bir sahnede bütün şirket dans etmişler, sabaha kadar eğlenmişlerdi. Neyi kutladıklarını hatırlamıyordu şimdi. Mekanda tek tuvalet olmasını pek önemsemedi, burda işler böyledi demek ki. Hatta bütün gece abartılı bir rahatlıkla girdi çıktı tuvalete, elini yıkarken girene çıkana selam verdi, küçük sohbetler etti onlarla, hepsi de erkekti, tuhaf bir şekilde tuvalette hiç kadın görünmedi bütün gece. İş arkadaşlarından birinin karısıyla çok iyi anlaşmıştı, muhabbet koyulaşınca onunla beraber gittiler bu sefer tuvalete…kadını takip etti, koridorun sonundan sağa döndüler, bordo kapının üstünde bir kadın resmi vardı, şapkalı bir kadın, çiçekli şapkalı. 

Patrona iletirim dedi tekneyi gezdiren adam kadınlara, telefonunu cebine koyarken gözleri  denizden yansıyan güneş ışığı gibi parladı. Haberler iyiydi, Emine’nin temizlediği katın müşterisi uçağı kaçırmış, yarın sabaha kalmıştı gelmesi, “acele etme” demişti Emine’ye “hem bir dakikaya kalmaz gelir yardım ederim sana, rahat rahat, uzun uzun temizleriz” 

Çocuklu kadın, diğer iki çocuğuyla ilgili sıraladığı işleri yüzünden oğlanı araba koltuğuna yerleştirdi ve  konforlu arabasına binip gitti. 

Mesai bitmişti nasılsa, İçim sahilden geçen otobüslerden birine binecek ve evine gidecekti. Vedalaşırken “tekneyi beğendiniz mi?” Diye soracak oldu kadın, “sizin etkinliğiniz için uygun muydu bari” de diyebilir iki laf edebilirdi. İçim kısa bir süre İngiliz bakıcı olduğundan bir haber yolun karşısındaki durağa yürüdü.  

Eski kocasıydı arayan, ona da cevap verecek, kapatacaktı telefonunu söz verdi. Arkasında sipariş almak için bekleyen garsonu fark etmedi etkinlik müdürü “Siz iyisiniz” dedi arkadaşına. Sanki ülke ekonomisinin içinde bulunduğu konjonktürel daralma ile ilgili master tezini sunacakmış gibi; “şiddetsiz iletişimi öğrendik” dedi kadın, yine dili aklından önce çalışmış, hiç niyeti yokken kocasına getirmişti lafı, yanında bir kaç afili bilir kişi isimleriyle de sosladı konuşmasını. Kendisi bile inanmadı anlattıklarına, havada asılı kaldı kelimeler. 

Arnavutköy iskelesi de akşam üstü trafiğinden nasibini alıyor, bir dolup bir boşalıyordu. Ellerinde sarı çiçek buketleriyle vapurdan inen kadınlar trafik ışıklarından kararlı bir şekilde yolun karşısına geçiyorlardı. Boğaz’a bakan asırlık yalıların arkasındaki sokaktan yürüyerek devam ettiler. Beyaz badana boyası rutubetten yer yer kalkmış ahşap bir binanın önünde “burası” dedi İçim daracık bir kapının önünde başlayan ve  terasa çıkan ahşap merdivenlerin önünde durdular. “en üst kata, terasa çıkın, manzarası da güzel”  dedi İçim iki kadına, nişanlısıyla gelirlermiş buraya, teknede evlenmek istiyormuş, ya da anneler, teyzeler gittikten sonra doyasıya eğlenecekleri her yer olurmuş, Eylül’deymiş düğün.

25/06/2019, Gayrettepe

Yelda UGAN

İçim” için 2 yorum

  1. sevdim ama neden sevdim adını tam koyamıyorum, oysa kişileri karıştırdım her paragrafta konu başka birinin üstüne geçtikçe 🙂 sürüklüyor yazdıkların beni, savuruyor da ve ben galiba en çok bunu seviyorum bu aralar yazılarında…. öperim bol bol…

    Liked by 1 kişi

    1. Çok teşekkür ederim güzel kadın, sadık okuyucum, en iyi takipçim…küçük bir öyküye altı karakter sığdırmak boyumu aştı galiba, hatta küçük oğlanı da sayarsak yedi oldu:))

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.