Biz Evde Yokuz!

img_9549

Güneş tepemize bir tepsi büyüklüğünde yerleşene kadar çalışıyor, iğneyle kuyu kazıyorduk adeta. Kazıyorduk dediysem, bir şey kazmıyorduk aslında, 607 nolu açmada daha çok ince işler yapıyor gerçekten uğraşıyorduk. Burası daha önceki kazı sezonunda ortaya çıkarılmış büyük boyutlu, dikdörtgen bir çukur. üçe dört boyutlarında, iki metre yüksekliğindeydi ve aynı anda on kişinin çalışabileceği kadar genişti.  Savaşta açılan siperler gibi ama neyseki  kum torbaları da onlara ihtiyacımız da yoktu. Açmanın güney batı yönünde üç basamaktan oluşan toprak bir merdivenden iniyor, bir kısmı ortaya çıkarılmış taban mozaiğini fırçayla temizliyorduk,  asıl işimiz buydu. Kadın kılığında saklanan soylu bir adamın hikayesiymiş mozaikte anlatılan, burası da soylu ve sanat sever bir adamın eviymiş. O zamanlar oturma odasının ya da salonunun tabanına böyle bir mozaik döşetmek hem zengin olmak hem de tiyatroyla, sanatla uğraşmak demekmiş.

Sonra gün batana kadar buluntuları torbalara yerleştiriyor, el yordamıyla kayıt tutup daha çok günlük tutar gibi rapor yazıyorduk. Buluntu dediysem burda şekli olan her şey – kuşa benzeyen, bilye şeklinde ya da yamuk ama renkli bir taş, oyma kemikten yapılmış objeler – değerli olabilirdi, ne aradığımı bilmeden bütün günü arayarak geçirdiğim, şimdi özlemle hatırladığım güzel günlerdi.

Şafakla berabere uyanıyor, hızlı bir kahvaltıdan sonra tekrar başlıyorduk. Ne fırçaların ne de boy boy malaların nasıl kullanılacağını bilmiyorduk. Ören yerlerinde, müzelerde gördüğümüz kazı fotoğraflarındaki antik şehirler gibiydi burası tek aşinalığımız burdan geliyordu. Sadece içimizden biri Üniversitede bir kaç yıl Arkeoloji klübüne devam etmiş, ama hiç kazı görmemişti. Biz yine de onu bilir kişi ilan etmiştik. O ne diyorsa yapmaya hazırdık. Bir de kazı evinde aletlerin ne işe yaradığını anlatan resimli bir arkeoloji sözlüğü bulmuştuk, hepsi buydu. Açma, mala, fırça, buluntu….sözlükten öğrendiğimiz kelimelerdi bunlar.    

Burada güneş daha önce hiç görmediğim bir güzellikte doğuyor. Tiyatro perdesi açılır gibi. Güneş ışınları önce yeryüzüne  45 derece eğik paralel bir çizginin arasından süzülerek iniyor. Yani öyle top gibi, kızıl renkte, yavaş yavaş büyüyen sonra da rengi açılarak gittikçe yükselen bir döngüden geçmiyor. Paralel çizgiler yan yana çoğalıyor sonra birbirleriyle birleştikçe çizgiler kayboluyor ve bir kaç dakika içinde hava aydınlanıyor. Sanki gökyüzü kocaman bir pencereydi ya da sahne ve her sabah görünmez bir el yavaş yavaş önündeki perdeyi çekiyordu. Güneşin yere kadar inen sis tabakasını delemeyip aralardan sızmak için yol araması gibi. Sonrasında kış güneşine benzeyen tam da ressamların aradığı türden parlak bir ışık dolduruyordu yeryüzünü.    

Antik kent kalıntılarının ortasına bırakılalı neredeyse bir hafta olmuştu. Bozkırın ortasına. İki kuru ağaçtan başka göz alabildiğine ufka kadar uzanan kızıl çorak bir toprak, orda burada küçük tepecikler oluşturan topraktan daha koyu, bakıra çalan kızıl renkte irili ufaklı kayalıklar vardı etrafta. Her gün, güneşin gelirken ve giderken, ışığının  kızıl rengiyle toprağın bakır rengi buluşuyor sadece bir kaç dakika seyrine doyum olmaz bir gösteriye dönüşüyordu. Sanki Apollon güneşi yeryüzünden çekerken Artemis gökyüzüne gümüşten yapılmış ayı takıyor, ertesi gün tersinden tekrar ediyorlar gibiydi.

Kazı alanının batısında kalan, koni şeklinde yükselen antik tiyatro kalıntıları arasında dolaşmayı seviyorduk. Hatta  sahneyle taş oyma koltuklar arasında kalan küçük bir geçitten sahnenin altında kalan gizli bir oda keşfettik. Burası sahnenin kulisi olmalıydı, oyuncuların kolayca girip çıkması gereken geçit ancak bir kişinin geçebileceği kadar daralmış üst taraftandan da yana doğru çökmüştü. Taşların üstünde yüzeyin deseni gibi duran lekeleri, mikroskopta gördüğümüz yapısı bozulmuş hücrelere benzetiyor, hangi hastalığın habercisi olduğunu tartışıyor hayali konsültasyon yapıyorduk.

Akşamları antik tiyatronun merdivenlerine oturur sohbet ederdik. Güneş gökyüzünde sabahın tersi bir devinimle batar,  kapanan perdenin üstüne binlerce yıldız konar ve biz onlara bakmaya doyamazdık. Birbirimize hikayeler anlatır bu tuhaf durumdan nerdeyse zevk alırdık. Duruma tevekkül edemeyecek kadar gençtik o zamanlar ama yine de içerde, derinlerde bir yerde ruhumuza iyi gelen bir şeyin farkındaydık. 

Kalıntılara neredeyse 1km uzaklıktaki derede içecek suyumuzu alıyor, akşamları da buz gibi suda biririmize aldırmadan yüzüyor, temizleniyorduk. Kazı evinde de banyo vardı ama burası iyiydi. Çocuklardan öğrenmiştik bu derenin varlığını yoksa bu çorak bozkırda aklımıza bile gelmezdi. Çocuklarla iyi anlaşıyorduk, bize rehberlik ediyorlardı, kazı alanının hikayesini bir de onlardan dinledik. Biz de onlara bir çeşit sağlık taramasından geçiriyor, ufak tefek yaralarına pansuman yapıyorduk. Çocuklardan duyan köy halkı akşamları da kendi şikayetleri için gelmeye başladı sonra. 

Uçaktan indiğimiz gün,  bize verilen adrese göre patoloji ana bilim dalı yazılı binanın önünde buluşacak, tanışma, program sunumu, laboratuvarların tanıtımı filan derken ilk günü böyle geçirecek sonra da vakitlice bize ayrılan yurtlara yerleşecektik. Ertesi günden itibaren çok sıkı bir çalışma bizi bekliyordu. Heyecanlıydık. 

Üniversite kampüsünün büyük ferforje süslemeli demir kapısından içeri girmiştik ki altmış yaşlarında, mavi gözlü, şişmanca bir bey bizi uyardı yanlış geldiğimizi, çalışmanın sahada yapılmak üzere antik kente gitmemiz gerektiğini söyledi. Nefes nefeseydi, kasketini çıkarıp alnında ve ensesinde biriken terleri sildi, kalan tek tük saçlarının arasından çıplak başı güneşin altında parlıyordu. Konuşurken, gözlerini kısarak havaya bakıyor, hiç birimizle göz teması kurmuyordu. Aniden arkasını döndü ve kapının karşısındaki yola park ettiği siyah bir minibüse doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Kasketini taktığı elini arkaya doğru benimle gelin der gibi sallayınca biz de onun ardından minibüsse yerleştik. 

Mavi spor bir çanta uzatıp cep telefonlarımızı kapatmamızı ve bilgisayarlarımızla beraber buraya çantanın içine koymamızı söyledi. Her bir eşyamız için çantanın içindeki kilitli poşetleri kullanacak ve torpido gözünden çıkardığı yapışkanlı stikırlara da adlarımızı yazacaktık. Böylece eşyalarımız karışmayacaktı. Bildiğimiz gibi hoca bu konuda çok katıymış ve talimatı kesinmiş, yapacak bir şey yokmuş.   

Hepimiz biririmize bakıp güldük. Demek görevimiz çok gizli ve ciddi bir görevdi. Bir yandan eşyalarımızı talimata uygun yerleştiriyor bir yandan da havaalanında hızlıca bir tanışmadan sonra aramızda ilk kez konuşuyor, şakalaşıyorduk. Şöförün telaşlı, acemi ama babacan tavırları bize iyi gelmişti. Ama telefonsuz ve bilgisayarsız ne kadar kalacaktık? Bu saha çalışması da ne demekti? Galiba, her şeyden ve herkesten uzak ironi olsun diye de adına antik kent dedikleri laboratuarda bir çeşit kampa girecektik. 

Kampüsün önünden minibüsse bindikten sonra otobandan doğu yönünde şehrin içine girmeden bir saat kadar ilerledik. Havaalanından gelirken de otobandan gelmiş, yine şehrin içine girmeden, bize verilen talimata uyarak üniversitenin servis araçlarına binmiştik. Şehir hep uzakta, sadece bir silüet halinde görünmüştü. Sevimsiz, kurşun rengi duman üfleyen bacalarıyla devasa büyüklükte fabrikalar, tırlar ve kamyonlarla dolu benzin istasyonları, kirli sarı renkte binlerce metrekareye yerleştirilmiş, nakliyecisini bekleyen mallarla dolu  depolardan sonra sağ tarafımızda ufkunda belli belirsiz gri mavi dağları gördüğümüz sanki karanın içine sonradan sokulmuş bir deniz gibi körfezle karşılaştık. Denizdeki yüzlerce gemi uzaktan oyuncak gibi görünüyorlardı. İlerledikçe körfez yerini iki taraflı envai çeşit ağaçların toplandığı bir ormana bıraktı. Bir ara burada, ormanlık alanda, otobandan fazla uzaklaşmadan hızlıca yenip içilen küçük bir restoranda mola verdik. Tekrar yola çıktığımızda ağaçlar seyrekleşmeye başladı ve biz bayır aşağı bozkıra doğru ilerledik. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, biraz uyumuşum. Bozuk yolun sarsıntısıyla uyandım. Otobandan çıkmış, toprak bir yolda çıplak dağlara doğru ilerliyorduk ki uzaktan antik kent kalıntıları görünmeye başladı. Geldik galiba dedim içimden gülerek. Bir kaç dakika sonra “işte burası!” Dedi şöför, “eşyalarınızı unutmayın” diyerek  kontağı kapattı ve minibüsten aşağı atladı. Akşam serinliğine rağmen yine ter içindeydi. Hepimiz biririmize şaşkınlık ve biraz da korkuyla bakıyorduk artık, şaka mıydı bu? Artık eskisi kadar sevimli görünmeyen şöförümüz “Ha az kalsın unutuyordum” diyerek telaşla tekrar minibüse bindi Bize iki klasörden oluşan mavi dosyaları uzattı. Hoca göndermiş, biz ne yapacağımızı biliyormuşuz, konuştuğumuz gibiymiş ama yine de bu dosyalarda günlük program tüm ayrıntısıyla yazıyormuş. Şöför koltuğuna tekrar yerleşince de mavi spor çantayı işaret ederek emanetleriniz bende merak etmeyin dedi ve bizi toz içinde bırakarak gitti.

Akşamın alaca karanlığında öylece kalakaldık, sırt çantalarımız ve bavullarımızın etrafında. Herkes biririne bakıyor ve bir açıklama bekliyordu. Elbette içimizden biri bütün bu olup bitenler hakkında bir şeyler biliyor olmalıydı. Ya da bu neydi? Her birimiz bir şeyler söylüyor, sesimiz gittikçe duyduğumuz korkuyla yükseliyor ama kimseden mantıklı bir söz çıkmıyordu. 

img_9505

Biz çaresiz birimizin ağzından çıkacak bilir kişi kelamı beklerken ellerini kollarını sallayarak bize doğru, karşıki tepeden yokuş aşağı koşan iki kadın göründü uzaktan. Kadınlar “Hoşgeldiniz!”  Dediler defalarca, duydukları sevinçten biraz utanıyor, saklamaya çalışıyor, istemsizce ellerini ağızlarına götürüp gülmelerine engel olmaya çalışıyorlardı.   “erken geldiniz, bugün beklemiyorduk sizi!….” diye onlar hep bir ağızdan konuşurken, her birimizin üstünde bakışları sırayla dolaştıkça seslerinin neşeli tınısı azar azar yok oldu. Hocayı sordular önce, niye yoktu, gelmeyecek miydi, sonra da tanımadığımız bir kaç isim daha saydıktan sonra boş bakışlarımıza, anlamsız bir kaç kırık dökük cümlemize aldırmadan bizi yine geldikleri gibi neşeyle sarıp sarmalayıp antik tiyatronun arkasında kalan barakalara adının sonradan kazı evi olduğunu öğrendiğimiz yere götürüp yerleştirdiler.        

Her gün mavi dosyalardaki günlük plana büyük bir ciddiyetle uyuyorduk  ama notlarda yazan çoğu şeyi de anlamıyorduk. Çizimler metinlerden daha çok işimize yarıyordu. Onlara bakmayı, aramızda yorum yapmayı seviyorduk. Bilmediğimiz  neredeyse her şeye,  refleks olarak netten bakmak üzere olmayan telefonlarımıza  davranıyorduk. Hatta ilk bir kaç gün adeta kıvrandık, ellerimiz titredi. Sanki her sabah bu iki kuru ağacın dalına asılı bir zarf buluyor, sonra zarfı açıp günün bilmecesini öğreniyorduk. Sonra da kafa kafaya verip kirpiklerimize kadar toz içinde kalıncaya kadar çalışıyorduk.

Burada, antik şehirde kazı yapılmaya başlanalı neredeyse 15 yıl olmuş. Zamanla köylülerle kazı ekibi arasında sıkı bir bağ oluşmuş. Bize her gün yemek getiren kadınların anlattığına göre -ilk gün bizi karşılayanlar- hoca özellikle köydeki kadınlardan yardım istemiş, Böylece kazı sezonu boyunca gelen ekip köy kadınları için bir geçim kaynağı olmuş.

Asıl işleri, yani hocanın onlarla yaptığı anlaşma, ekibi doyurmak ama yıldan yıla gönülden verebilecekleri ne varsa vermeye hazır olmuşlar. Yırtılan tulumları dikmişler, kazı evini temizlemiş, derleyip toplamışlar, ekip gelmeden havalandırmışlar. Erkekler sırayla kazı alanına gönüllü bekçilik yapmış, hatta başlarda kaba işlerde günlük ücretle çalışmışlar, çobanlar keçilerini kazı alanından uzak tutmuşlar. Çocuklar yaz boyu getir götür işlerini yapmışlar. Karşılığında bolca kitapları, defterleri olmuş, biraz da okul harçlıkları. Ekip artık biliyormuş, yanlarına bir kaç çocuk kitabı, 1-2 kalem almadan olmazmış.  Yani burası köye hem renk hem refah getirmiş. Artık sadece kazı mevsimine göre hazırlık yapılıyormuş öncesi ve sonrasına göre.  O yüzden bizi gördükleri gün şaşırıp yabancılamışlar. Çünkü gün gün bilirlermiş her şeyin zamanını.   

Sabahları gün doğmadan, akşam da batmadan kalıntıların kuzey doğu yönündeki diğerine göre daha büyük olan ağacın altına yemeğimizi bırakıyorlardı. Rahatsız etmek istemiyorlarmış, biz burdan alırmışız, bir şeye ihtiyacınız olursa söylemeliymişiz, bize iyi bakmazlarsa “hoca” onlara kızarmış sonra. Kimdi bu hoca? Onu görebilecek miydik? Var mıydı gerçekten, yoksa bu tuhaf oyunun bir parçası mıydı? Hiç bir şey bilmiyor, anlatılanları ancak şüpheli bir gerçeklikle anlıyorduk. İyi ama bütün bunların bizimle ne ilgisi vardı?! 

Birbirimizi tanımıyorduk, farklı okullardan geliyorduk. Bu sene mezun olan adaylar arasından  seçilmiştik. İki ay kadar sürecek, patoloji üzerine yapılacak bilimsel bir çalışmaya katılacaktık. Bunun için aylarca çalışmış sonra da yüzlerce kişiyi arkamızda bırakarak seçilmiştik. Antik kazı ekibinde olmak, belki içimizden bir kaç kişinin hayali bile olacak kadar güzeldi, heyecan vericiydi ama patoloji ile ne ilgisi vardı çözemiyorduk, bu bir ön çalışma mıydı? Sabrımızı ne bileyim yeteneklerimizi, yapabileceklerimizi ölçmek, bizi sınamak için bir yöntem miydi. Yoksa ta en baştan, antik çağlardaki iskelet yapısından mı başlayacaktık her şeye.

Bir tuhaflık olduğunu biliyor ama olacakları beklerken de tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Çok zor da olsa hepimiz kadınların geldiği köyden, köyün tek telefonundan ailelerimize fazla ayrıntıya girmeden sağ salim olduğumuzun haberini verdik. Bir daha da aklımıza ne telefon ne de internet geldi. Çünkü zaten hiç bir yerde telefon çekmiyormuş. Köyde bir kaç kişide cep telefonu varmış, istersek kullanabilirmişiz. 

Geleli nerdeyse bir hafta olmuştu, bu sabah, bilge kadının -büyük olan ağaca bu ismi takmıştık- bize sunduğu keçi sütünün tüm nimetleriyle dolu kahvaltımızı yaptıktan sonra kazı evinde  bulduğumuz tulumları giydik. Tiyatronun taş merdivenlerine oturup günün bilmecesini çözmek üzere hocanın kutsal kitabını açmıştık ki  ufuk çizgisinde tozu dumana katarak bize doğru siyah bir arabanın geldiğini gördük. Yaklaştıkça büyüyor; yaşlı ve kızgın bir hayvan gibi şöför gaza bastıkça homurdanıyordu. Bu bizi buraya getiren minibüsün ta kendisiydi. Kalıntılarla amfi tiyatro arasında kalan dar çıkıntıya girmeden durdu. Sanki aylardır burdaymış ve hep burada kalacakmışız gibi şaşırdık. Kimseyi beklemiyorduk.  Hayretle yeni  gelenlere baktık. Minibüsün yandaki sürgülü  kapısından  bizim yaşlarımızda dokuz-on kişi indi.  Minibüsden aşağı inen herkes önce bizim tarafa bir göz atıp kısa bir baş selamı veriyor, ardından aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Yaşlı şöförümüz bizim bulunduğumuz tarafa bakmadan telaşla indi ve koşarak öndeki diğer  koltuğun kapısını açtı. Önünde kavuşturduğu ellerinin arasında buruşturduğu kasketiyle hazır ol vaziyetinde bekledi. Suçlu bir çocuk gibiydi. Suratı kıpkırmızı ve dokunsan  ağlayacak haldeydi. Sürekli terliyordu ama mendilini çıkarıp silinmeye bile cesareti yoktu.  Önce üçüncü bir ayak gibi ucu metal ahşap bir baston göründü açık kapının arasından. Bastonun yere sağlam bastığından emin olduktan sonra beyaz deriden, özel yapım biri diğerine göre daha yüksek tabanlı spor ayakkabılar da tek tek göründü. Toz içindeki kızıl bozkır toprağına bastılar. Arabadan inerken zorlanmasına rağmen şöförün uzattığı elini hışımla iten, İnce, uzun boylu bir kadındı inen. Yetmiş vardı belki, belki daha fazlaydı, alımlı hoş bir kadındı. Çatık kaşlı, ince dudakları sımsıkı kapalı, kızgın ve sinirli görünüyordu. Elinin küçük bir hareketiyle arabadan çantalarını indirmeye devam eden ekip  komutanlarından emir bekleyen askerler gibi yaşlı kadının etrafında toplandılar. kadın iki elini de bastonuna dayayarak kısa bir kaç şey söyledikten sonra herkes “tamam hocam” diyerek, kovanı terkeden işçi arılar gibi dağıldılar. Yalnız bir kişi yaşlı kadının yanında kaldı, sanırım hocanın asistanıydı bu rastık saçlı, küpeli adam ve görünen o ki asistan da şöför gibi hocanın gazabına uğramıştı, yüzü renkten renge giriyor, telaştan eli ayağına dolanıyordu.    

Sabah serinliğinde hocanın beyaz keten elbisesinin etekleri bir güvercin kanadı gibi hafifçe dalgalandı, bir eliyle bastonunu tutarken  diğer eliyle de bombesi siyah kurdeleli bej rengi şapkasını düzeltti. Heybeti yalnızca kendinden aldığı bir güçle dengeleniyor, otoriter ama saygın hali etrafına sorgusuz bir güven veriyordu. Herkes halini ve tavrını ona göre ayarlamıştı. Hocanın bize ilgisiz ve uzak duruşunu diğerleri de taklit ediyor, yokmuşuz gibi davranıyorlardı. Anlaşılan bizi sona bırakmışlardı, öncelik kazı alanının selametiydi.

Herkes yerine yerleşip birbirleriyle uyumlu bir ritim tutturunca  nihayet varlığımız hatırlandı. Rastık saçlı asistanla,  elinde kağıt  bardakların ve kahve dolu bir termosun bulunduğu tepsiyle ekipten biri daha yanımıza geldi. Kısa bir tanışma faslının ardından kahvelerinimizi doldurup tiyatronun taş merdivenlerine oturduk. Güneş biraz etkisini arttırmıştı ama hava hala serindi. Asistan anlattıkça önce dudaklarımızı ısırarak yere bakmaya, sonra kıkırdamaya en sonunda da yüksek sesle patlayan kahkahalarımıza engel olamadık. Şöförümüz yani Ziyaver günleri karıştırmış, aslında o şöför de değilmiş ama herneyseymiş, bir hafta sonra havaalanından alacağı ekibi, bir hafta önce gidip alanda bulamayınca telaş içinde okulun önünde gördüğü ilk ekibi yani bizi aradığı ekip sanmış. Sonrası malummuş. Hoca o sırada “Antik çağda tedavi yöntemleri” gibi bir adı olan konferansa katılmak üzere patoloji profesörü ile beraber yurt dışındaymış. İkisi de birbirlerinden habersiz akşam kaldıkları otelin lobisinde maillere cevap vermeye çalışırken biri kayıp ekipten diğeri de kazı alanında olmaması gereken ekipten bahsedince telefonlar, mailler filan derken hoca köyü aramış. her şey yolundaymış, bu seneki ekip biraz garipmiş yani diğerlerine benzemiyormuş ama iyi çocuklarmış hem hepsi doktormuş da..

Yaklaşık üç ay kadar sonra artık son günlerimizi geçirdiğimiz patoloji laboratuarına bizim, ekibimiz adına bir mektup geldi. Arkeoloji bölümünün antetli zarfını görünce heyecanlandık.  Mektup hocadan geliyordu. El yazısını hemen tanımıştık. Her gün sabah duası eder gibi büyük bir ciddiyetle başına toplandığımız, mavi klasörlere yerleştirilmiş beyaz sayfaların üzerindeki zarif el yazısıydı bu. sabırsızlıkla zarfı açtım ve yüksek sesle okudum. Ordan ayrılırken büyük bir tevazuuyla defalarca özür dilediği halde mektup yine özürle başladı ve    her birimizi ayrı ayrı kutladı. Aslında bu tuhaf yanlışlığa rağmen hiç bir şeye zarar vermediğimiz için bir teşekkürdü bu aynı zamanda. Zarfın içinde bir de davetiye vardı. Kırk yıldır, hocanın asistanlık günlerinden beri birlikte çalıştığı, depo sorumlusu, buluntuların envanterini tutan  yaşlı Ziyaver emekli oluyordu ve onun için verilecek partiye biz de davetliydik.

O gün dönüş yolunda bizim keyfimizin yerinde olduğunu ona hiç kızgın olmadığımızı, hatta iyi ki günleri karıştırdı da bizi apar topar buralara getirdiğini söyledikçe nasıl da rahatlamış hatta yolda şarkı bile söylemişti.

Yelda UGAN

26/02/2019, Gayrettepe    

ArtıkAranmayanlar Gezegeni

img_1035

“Hatta tavşanlarla ilgili uzun uzun bir şeyler anlatıyorum ona o gece ama hatırlamıyorum şimdi. Yanında susacak kadar iyi tanımıyorum onu, içimdeki sürekli konuşma ihtiyacı bundan. Sonra susacağım ama, bir kaç ay sonra.” (syf80)

Ekim 2018’de Hep Kitap yayınevi basmış, ArtıkAranmayanlar Gezegeni’ni. Kısa bir süre içinde de dördüncü baskısını yapmış. Yazar Sevinç Erbulak, çocukluğumun tek kanallı, iki renkli televizyon ekranlarından tanıdığım tiyatrocu Füsun ve Altan Erbulak’ın kızları.

Sanki yazar hayal kırıklığına uğramış, kafası karışmış, hayallerim, mutluluklarım, yaşanmışlıklarım derken bir yere kapanmış, kapatmış kendini; yazmış da  yazmış. İyi ki de yazmış, cesurca, samimi ve suya sabuna dokunarak yazmış. Bu sürece tanıklık etmek isteyen herkese de izin vermiş, bile isteye kapıyı aralık bırakmış. Çocuklar ölüyor, kadınlar öldürülüyor demiş.

“…zaten alışmasa ne farkeder ki? Burası varlıklarıyla yoklukları bir olanların gezegeni, İnsaf yahu diyor birden. Nasıl fark etmedi beni? Nasıl fark etmedi kopup gittiğimi?” (syf8)

Diyelim ki, kaybolanlar, zamansız ve mekansız bir yerde, galakside herhangi bir gezegende buluştular. Ya objeler kendi aralarında konuşuyorlarsa, eşyanın bir hissi varsa, olmalı mı? Olmalı ki gezegenin müzesinde insanlardan arda kalan ne kadar yazıya dökülmüş anı varsa ilgiyle okur, sonuna kadar okusunlar.

“Orası içinde binlerce yıllık günlüklerin saklandığı çok özel bir yer, bir tür mabet diyorum. İnsanları düşün. Biliyorsun artık yoklar. Bundan binlerce yıl önce yaşamış insanların tuttuğu günlükler bulunmuş bir vakit önce. Hemen hemen hepsi yarım, hepsinin sayfaları eksik, tıpkı bizim gibi..” (syf16)

Firari belleğimizde anılar, hatıralar ne durumdalar? Koyduğumuz gibi mi duruyorlar? Yoksa bizimle beraber onlar da mı büyüyor, değişiyor? Şu çok yakınken, çok uzaklaşanlara ne demeli? İyi hatırlamadığımız dönemler, en çok istenenler, en kolay gözden düşenler…sıkıldığımız eşyalarımız gibi anılarımızı da geri dönüşüm kutularına atıyor muyuz? Ya dönüştüremediklerimiz?!

“Hafızam koca bir kuyu. Jeanette Winterson’ın dediği gibi biz değişip geliştikçe anılarımız da değişip gelişir. Anılarını her anlatışlarında tek kelime eklemeyenler öylece duruyor demek zamanda. Yazık!” (syf20)

Kitabın içinde bir de sürpriz var; kutunun içinden bir kutu daha çıkması gibi. Adına epigraf deniliyor galiba bu  edebi alıntılara, ben her türden yazılı eserde bu alıntıları çok seviyorum. Yazarın Haruki Murakami’ye duyduğu hayranlığı da anlıyoruz böylece. Kitabın her bölümü Japon yazar Murakami’nin 1Q84 Kitabından alıntılarla başlıyor. Duyduğuma göre her alıntının belli bir kelime ölçüsü varmış ve Sevinç Erbulak bu ölçüyü aşmış. Haber Japonya’ya kadar ulaşmış, böyle böyle demişler Murakami’ye, Türkiye’den tiyatrocu bir yazar demişler…tevazu göstermiş o da, sorun yok demiş. Kim bilir Murakami belki de 1Q84 romanında yazdığı gibi “Yalnızlık asit haline gelerek insanı eritir. Yalnız olduğumu düşünmüyorum. Tek başınayım ama yalnız değilim.” de demiş olabilir.

Yelda UGAN

20/02/2019, Beşiktaş

 

 

 

Mor Oğlan

Anneme ve babama,

img_0672Çocuk her seferinde eğiliyor, sepetten bir parça çamaşır, bir tane de pürüzlü beton zemin üzerinde duran, el örgüsü emektar torbadan mandal alıp yaşlı kadına uzatıyordu. Başını her kaldırdığında güneş gözlerine giriyor, onları kıstıkça her şeyi anahtar deliğinden bakıyormuş gibi görüyordu. Yaşlı kadın çocuğun verdiği çamaşırları yan dönüp rüzgara karşı bütün gücüyle çırpıyor sonra dudaklarının arasına yerleştirdiği mandalı alıp ipe asıyordu. Bir ucu damdaki asmayı tutan demir çubuğa, diğer ucu da merdivenin üstünü kapatan saç levhaya tutturulan ipin üstü tamamen dolana dek tekrar ettiler. Kalan bir iki parçayı da asmanın dallarına serip aşağı indiler.Yemek hazırdı.

Genç kadın önce çocuğu giydirdi sonra koridordan annesine “biz çıkıyoruz” diye seslendi. Yaşlı kadın uzandığı divanın üstünde uyuyakalmıştı. Çamaşır yıkadığı gün çok acıkır, biraz fazla kaçırırırdı. Revahet çökmüştü üstüne. Annesinin kesik kesik horladığını duyan kadın işaret parmağını dudaklarına götürerek çocukla fısıltıyla konuştu. Anne ve çocuk dışarı çıktılar.  Kadın kapıyı hafif aralık bırakarak usulca çekti, dört basamaklı merdivenlerden indiler. Bahçe kapısını açıp sokağa çıktılar, kapının demirden dili yandaki nar ağacının dallarına takılınca metalik ses yarım kaldı.

Döndüklerinde yaşlı kadın uyanmış, dilimlediği elmayı yiyordu, torunuyla kızının sesini duyunca gerilmiş yüz kasları gevşedi, yerinde biraz doğruldu ama kalkamadı. Sehpanın üzerinde duran kumandayla televizyonu kapattı. Odayı katlanmış çamaşırların kokusu doldurmuştu. “Ne yapsam benimkiler böyle kokmuyor!?” dedi genç kadın, annesini yanaklarından öptü ve misafir odasını kullanabilir miyim diye sordu, biraz çalışması gerekiyordu. Annesi sorduğu için söylendi arkasından, genç kadın dönüp annesine öpücük gönderdi.  

Çocuk yaşlı kadının karşısındaki divana oturdu. Karnına doğru çektiği dizlerine çenesini yasladı. Ayak parmaklarının arasını ovalamaya başladı, çıkan kirleri biriktirip yuvarlıyor sonra da elinin tersiyle silkeleyip yerdeki halının üstüne doğru savuruyordu.  Anneannesi kızmadı ona, artık eskisi gibi titizlenmiyordu her şeye, “Anlat bakalım sürmeli gözlüm, nasıl geçti? Beğendin mi dedenin mahallesini?” Diye sordu, somurtan çocuğa. “Bak senin gibi bir misafirimiz gelecek birazdan, o da sekiz yaşındaymış”

“Ben dokuz yaşındayım!” Diye çıkıştı çocuk, o sırada yaşlı kadın “Onarlar’ın Ayşe Hanım geliyor, sizi duyunca geliniyle torunu da gelmek istemiş” diye seslendi kızına.

Çocuk bir hışımla yerinden kalktı ve odadan çıktı; elinde eski bir plastik bebekle geri döndü,  “annem beni kandırdı!!” Diye bağırdı. Elinin her hareketinde çıplak bebeğin mora çalan gözleri yuvasında hareket ediyor, cılız bir ses çıkıyordu. Yaşlı kadın kendini tutamayıp kıkırdadı. “Gel, otur da anlat bakalım n’oldu?” Dedi.  Bir yandan da meyve tabağını ileriye itti, boşalan yere eliyle vurarak, “haydi gel!..” dedi.

Çocuk bir bacağından tuttuğu kel bebeği bırakmadan “sokakta birilerini gördük, annem onlarla uzun uzun konuştu; dedemi de annemin dedesini de tanıyorlarmış, aşağıda Suriyeliler oturuyormuş, yukarda da normal insanlar; ama artık boşmuş, kimse oturmak istemiyormuş orda.” 

“Normal ne demek anneanne?”

Yaşlı kadın yine güldü, çocuk devam etti.

“Korku filmi gibiydi, bir kere bahçe kapısının üstünde üzüm filan yoktu, annem çocukken kolayca uzanıp toplarmış ya! Çürümüş otlar vardı etrafta ne çiçekler ne de muşmula ağacı.” 

Avludaki eski merdivenler zemin katın sonunda bir soba borusu gibi kıvrılıyor, dirsek verip ikinci kata çıkıyordu. Ferforje trabzanlar paslanmış,  köşeler yosun tutmuştu. Kadın önde temkinli adımlarla yavaş yavaş çıkıyor, sık sık arkasına bakıp çocuğu kontrol ediyordu. Yüksek bahçe duvarının üstünde hala bir kaç tane teneke kutu vardı, paslanmış ve kararmış yağ tenekeleri. Bir zamanlar dedesi onlara rengarenk sardunyalar, yıldız çiçekleri, adını her duyduğunda “ne komikmiş” dediği küpeli çiçeği eker, bahçeye gözü gibi bakardı. Üst katın teras çıkıntısının altı eski eşyaların atıldığı hurdalığa dönmüştü. Artık ayakları olmayan eski bir koltuğun altından banyo giderine benzeyen köpüklü sular aktı, yeşil sabun kokusu geldi burnuna, bayramlarda daha elini öpmeye fırsat bulamadan, büyük hala onu kallarının arasına alır, koca memelerinin arasına yüzünü gömer, sıkıca sarılırdı. O da böyle kokardı.

“Son basamağa gelmiştik ki karşı evin penceresinden bir kadın bize seslendi, annem dönüp el salladı, senin gibi beyaz bir örtü vardı başında ama senden yaşlıydı” İşaret parmağını yaşlı kadına iyice yaklaştırdı çocuk, iki yöne doğru bir kaç kere salladı, “işte böyle, çöp gibiydi” dedi.

“Baharda gelsen ne vardı, çiçek açıyor, ağaçlarımız meyve veriyordu..” Diye, üst üste üç kere aynı şeyi tekrar etti, annem de her seferinde dönüp gülümsedi.”

“Kapıyı hafifçe ittirince öyle bir gıcırdayarak açıldıki, korkudan bir kaç basamak aşağı indim, o sırada pencereye takıldı gözüm, hani, bize baharda gelseniz filan diyen kadını gördüğümüz pencereye, kimsecikler yoktu, pencere de perdeler de sıkı sıkı kapalıydı. Anneme n’olur gidelim diye yalvardım ama beni dinlemedi.

Sonra bütün cesaretimi toplayıp geri çıktım, annemin elinden tuttum, içerisi bir mağara kadar karanlıktı ve çok kötü kokuyordu. Annem beni kapının önünde bırakıp içeri girdi, salonun perdelerini açınca ortalık aydınlandı. Ben de bir adım attım ama diğer ayağım kapıdaydı. Salonun ortasında duran mor oğlanı gördüm, kaptığım gibi kapıya tekrar koştum -dönüşte koyduk ismini, bir elimle burnumu tutup annemi beklemeye başladım. Annem odaları da dolaştı, hiç korkmuyordu, sonra balkona çağırdı beni, mavi boyalı balkon kapısı hala duruyormuş, gelip görmeliymişim ama ben gitmedim.” 

Çocuk ayağa kalktı, gözlerini korkmuş gibi ayırarak, yaşlı kadına içeri nasıl girdiklerini gösterdi. Yaşlı kadının keyfi gittikçe artıyor, torununun sahnelediği oyuna katılarak gülüyordu. Anneannesi güldükçe çocuk daha da abartıyor, tek seyircisinin karşısında tiyatral oyununa kendi kurgusunu da katarak devam ediyordu.. Çocuk anlattıkça, yaşlı kadın kendini tutamıyor, elleri dizlerinde öne doğru eğilerek gülüyordu artık. 

Belki de gelin gittiği evden intikamını alıyordu böylece, zamanının sıra konaklarının en güzel olanından. Evden başka kimse kalmamıştı içini soğutacak, herkes sırayla göçüp gitmişti bu dünyadan. Kocasının ölümünden sonra da aile yükümlülüğünü yerine getirmeye hazırdı ama görümcelerinin gözünde “gelin” hükmü kalmamıştı artık.      

Yaşlı kadın, “ilahi çocuk” diyerek yerinden kalktı, başını geriye atıp, sırtını esnetmeye çalıştı ama kamburu buna müsade etmedi. Yatak odasına gitti, hiç üşenmedi, sandığın üstünde ne varsa tek tek indirdi, bohçalar, eski tip körükü bir bavul, büyük boy mağaza torbalarında çarşaf takımları, kumaş artıkları, yün, orlon ipliklerden kalanlar. Nihayet anne yadigarı ceviz sandığa ulaştı, beyaz iğne oyası sandık örtüsünü dikkatle topladı. On dakika sonra yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle çocuğun yanına oturma odasına geri döndü. 

Çocuğun oturduğu kırmızı, çiçek desenli halının üstüne içi mavi çinili çinko bir tabak, boyası dökülmüş bir enfiye kutusu, iğne oyası bir kaç mendil, kat yerleri iyice eprimiş bir yelpaze ve bir de rengi solmuş yeşil bir fular koydu, çocuk fuları kahverengi peluş köpeğin boynuna dolarken yaşlı kadın “Annen seni kandırmadı!” dedi. Bir kaç şey daha söyleyecek oldu ama kapı çaldı. 

12/02/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

Don Kişot’um ben

Jpeg
Fotoğraf Alcazar de Toledo’dan, şövalyeler diyarından

“Gözlerini kendine çevirip kendi kendini tanımaya çalış; varılması en zor olan bilgi budur. Kendini tanırsan, öküze özenen kurbağa gibi şişinmezsin.” Cervantes

Yaşlı senyör Quijano okuduğu şövalye kitapları yüzünden aklından olur. Bir şövalye olduğunu zanneder, gezici, gezgin bir şövalye; adı da La Mancha’lı Don Kişot’dur bundan böyle. Haksızlıklara karşı savaşmak için silahtarı Sancho Panza ve sıska atı Rosinenta ile yola koyulurlar. Her şövalyenin uğruna savaştığı bir de sevgilisi olmalı ya, Dulcinea da Don Kişot’un sevgilisidir, yol boyunca ona, hayali sevgilisine mektuplar yazar, yel değirmenlerine karşı savaşır, hanlar kale, hancılar da birer soyludur artık onun gözünde.

Cervantes’in 1605’de yazdığı edebiyat tarihinin ilk romanı Don Kihote böyle başlar. Sonra olaylar, olaylar…kimse yola çıktığı gibi dönmez köyüne, gördüğü gözü değişir, moda deyimle farkındalığı artar, bilgeleşir…bilgelik en çok kadınlara yakışır diye midir nedir, Mihail Bulgakov’un Don Kişot uyarlamasında silahtar, yol arkadaşı Sancho Panza bir kadındır.

Yarı yıl tatili…tüm rutinimi bozar, evin orta yerine bomba gibi düşer, geleceğini bildiğim halde düşer, önceden yapılmış bir program, rezervasyon ya da akraba ziyareti yoksa bu fazla gelişmiş bebelerle 15 gün evde vay haline!! Uzun uykular, geniş kahvaltılar, arkadaş anneleriyle ortak organizasyonlar, doğa yürüyüşleri…derken bir de baktım listemde tiyatro satırı tiklenmemiş. Eğlenceli anne modunda şakıyorum işte, aslında yok öyle bir liste falan, özendim birden öyle annelere. Herneyse harika bir oyun buldum; kalan son üç bileti aldım, Uniq İstanbul’da Don Kişotum Ben adlı oyun

img_0589

” Espirili, gülünç şeyler yazmak, büyük deha işidir; tiyatroda en çok zeka gerektiren rol, aptalın rolüdür, çünkü başkalarına saf olduğunu inandırmak isteyen kişi, kesinlikle saf olmamalıdır.”  Cervantes

Don Kişot’u Ozan Güven, Sancho Panza’yı Günay Karacaoğlu oynadı, Ozan Güven iyi bir tiyatrocu, vücudunu da sesini de kullanmayı iyi biliyor ama benim favori oyuncum Günay Karacaoğlu oldu, oyunun adı da “Sancho Panzayım ben” olmalıydı. Yola çıkarken, besleme kızın saçlarını kestirmek istememesine çok içerledim…erkeklerin dünyasına girmenin bir bedeli miydi bu yoksa daha derin bir mitin hikayesi mi vardı içerlerde bilemedim. Bugünlerde Serra Yılmaz da aynı rolü oynuyormuş; İtalya’da hem de, hiç bir şey anlamamaya razıyım keşke onu da sahnede seyredebilsem.

Ünlü klasiğin çağımıza uyarlanmış farklı bir yorumu, öyle olunca da kaçınılmaz olarak siyasi mesajlar da verildi, mesela belirli belirsiz de olsa bir “gezi” göndermesi vardı ama maalesef, zayıf bir kaç alkışdan fazla ilgi görmedi bu mesajlar. Korku sarmış her yanımızı…ya da neyi alkışlardık biz!? Unutmuşuz!!!!

“Delilikte direndiğim için bilge oldum. Zalimlerin yönettiği bir dünyadansa deliliğin dünyasını tercih ettim ben, gerçek bilgelik delilikmiş sonradan gördüm, korkunun esaretinden bile kurtarıyor insanı. Don Kişot’um Ben!” 

Çocuklar oyunu çok beğendi, eğlendiler ve sıkılmadılar. Eh! Daha ne olsun!? Ama ben duramadım, bir tık ilerleyelim, oyun hakkında konuşalım diye eleştirel bir kaç şey söyleyecek oldum ama izin vermediler. Olurmuş o kadar, sorun yokmuş..

04/02/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN