7. Kıta2

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz.

img_0078
Piotr Uklanski, çalışmalarında genellikle hoyrat bir mizah duygusuyla imgelerin kışkırtma, birleştirme ve ayırma gücünü kullanıyor.

 

Geleneksel toplumlardaki şamanların işi günümüzde sanatçılara düşüyor. Haydi bakalım dünyanın dilini insan diline çevirin! Uzaklardan bize haber getirin! 16. İstanbul Bianeli’nin ikinci mekanı Pera Müzesi, sergilenen eserler daha çok geçmişe ait, hatta sanatçıların çoğu artık hayatta değil. Çarpıtılmış, baştan yaratılmaya elverişli mazide 2.5 kata sığdırılmış kısa tur.

img_0041
Ernst Haeckel, soybilimin bütün yaşam biçimlerini birbirine bağladığı görüşünü ortaya koymak üzere hayvanların ve bitkilerin yaşamları hakkında grafik çalışmaları üretmiş.

Mesela Ernst Haeckel, 19. yy da yaşamış bir fizyolog. Ekoloji kavramını, yani canlı varlıklar arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalını yaratan kişi olarak biliniyor. Şu an elimizde Doğadaki Sanat Biçimleri adlı çalışması tam bir zaman makinası. Çünkü çizimleri yapılan hayvanların türleri günümüze kadar gelememiş, yok olmuşlar.

Piotr Uklanski 68 doğumlu genç bir sanatçı ama onun da uzaklardan getirdiği haberler önceki yüzyıldan. Doğunun Vaatleri serisi, Polonya ile İslam dünyası arasındaki tarihsel bağlardan besleniyor. 19. yy da Doğu’ya dair Batı’nın kafasında ne varsa Müslüman Tatar yerleşimcilerin 14. yy’dan bu yana var olduğu Polonya’da Milliyetçi duyguların ortaya çıkmasında katkıda bulunmuş. Uklanski’nin bu serisi de erkekliği, oturan kişinin portrelerini ve temsil ettikleri simgeleri incelerken, günümüzde Batı’da yayılmakta olan İslamafobi ile bugünün Polonya’sının kendi tarihini bastırmasını da açık bir şekilde hedef tahtası haline getirmiş.

img_0096

 

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz. İstiklal’den Gümüşsuyu’na kadar yürüdük. Dolmuşla Beşiktaş iskelesi, vapurla Kadıköy.  Hasankeyf için çekilmiş “Suyun Ölüm Tarihi” belgeselinin gösterimi  var. Kadıköy iskeleden Yoğurtçu parkına kadar yürüdük.  Nedeni malum diğer konular için de standlar kurulmuş; Kaz dağları ve Diyanet’e devredilen Bomonti bira fabrikası,

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı.

img_0131

Sandalyeye sığmıyor, dik oturmaya çalışıyor ama nafile. Lacivert takım elbisesinin içindeki beyaz gömleğinin düğmeleri iyice gerilmiş. Bizim mahalledeki muhtarlığın bahçesinde toplanmışlar. Yaşlı çınar ağacının altındaki en  koyu gölgeyi de ona vermişler. Temiz bir örtü serili masanın etrafındaki hemen herkes tanıdık. Kapınının eşiğindeki tümsek geçmemize izin vermedi, bisikletimi bidonundan tutup hafifçe kaldırdım. Üstünde demirlerin oymalı burmalı şekiller çizdiği sarmaşık bürümüş kapıya bisikletin zili takıldı, kurtarmaya çalışırken metalik ses bir daha “klik klik” diye şakıdı, caddeden geçen onca arabanın korna sesine rağmen istemeden çıkardığım gürültüden utandım. Bisikleti bahçenin taş duvarına dayadım. Beni kısa ve temkinli bir baş selamıyla karşılar karşılamaz bütün gözler tekrar ona döndü. Tabağındaki son baklava dilimini de ince belli bardaktan içtiği çayla kolayca yutsun diye herkes aynı anda onunla beraber yutkundu. Gömleğinin en alttan iki düğmesi arasından göbeğinin solgun tenine takıldı gözüm. Dayanacak hali kalmamıştı düğmelerin.

Nihayet ağzını kağıt bir mendille sildikten sonra oturduğu sandalyede tekrar kaykıldı. “Geçenlerde kaymakamlığa eşraftan çok saygıdeğer bir abimiz geldi. Nerdeyse üç kuşaktır buradalar, tekstil işi yapıyorlar, ihracat filan da var, aman efendim sefalar getirdiniz diyerek odamın kapısında karşıladım kendilerini. Önce soluklansın diye bekledim, en rahat deri koltuğuma buyur ettim. Bir bardak su ve kahve söyledim, cebinden çıkardığı ütülü mendiliyle alnındaki terleri sildi, yorgun ve çok üzgün görünüyordu. Ağlamaklı bir sesle mahallemizi övdü durdu, İstanbul’un orta yerindeki bu mutena semtimizin maneviyatı için çok endişeleniyor benden bunun gereğini yapmamı istirham ediyordu.. .Nasıl kayıtsız kalabilirdim bu duruma, kahroldum.”

Masanın etrafındaki muhtarlar belli belirsiz mırıldandılar. Sanki kaymakamın anlattığı acıklı hikayeden çok etkilenmişler de söyleyecek bir söz bulamıyorlardı. Belediyeden gelen bilmem hangi yetkili müdür oturduğu yerden doğruldu, sorusu olan var mıydı. Geçen hafta burda yaptığımız toplantıda sözüm ona başkanın kendisi gelecek, hep birlikte konuşacaktık. Beyefendinin zamanı kısıtlıydı ve bekleyemezdi, ayağa kalktı, gerilim üçüncü düğmeyi de ele geçirdi. Onunla beraber masadakiler de hareketlendi.

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı. Burada bir üretim oldu ve mahallenin kültürüne işledi. Nasıl yaparsınız? Benim hafızamı nasıl yok edersiniz?” diye ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi nefes almadan konuştum.

Birayı sevip sevmediğimi sordu, “ben içmem ama babam içerdi” dedim “o bir işçiydi, eve gelirken Bira bahçesine uğrar, asmaların, yemyeşil ağaçların arasında soluklanırdı. Kardeşlerimle onu orda karşılardık bazen, hafta sonları en güzel kıyafetlerimizi giyer annemi de alır birlikte gelirdik. Bahçenin ortalık yerinde Tekel’e ait ahşap geniş bir büfe vardı. Beli beyaz önlüklü garsonlar 5 litrelik ahşap bira fıçılarını, semaver gibi masamıza koyar yanına da kaşar peyniri getirirlerdi. Çoluk çocuk, konu komşu muhabbet ederdik orda. Başka başka semtlerden Pangaltı, Kurtuluş, Feriköy’den fesli, fötr şapkalı, kasketli adamlar hatta kalabalık gruplar halinde Kuleli Askeri Lisesinden öğrenciler, madam Katia’nın elinden çıkma şapkalarıyla kadınlar gelirdi. Ben yetişemedim ama babamın Bira Bahçesi’nde döküm demir üzeri ahşap sandalyelerde oturan, pütükare masa örtüleri üzerinde defterlerine bir şeyler yazan, çiziktiren Sait Faik’i ve Orhan Veli’yi de görmüşlüğü var .”

Anlattıkça yoruldum, azar azar bir şeyler değişmeye başladı, heyecanım duruldu. Gidenlerin ardından biraz daha kaldım orda, gökdelenlerin, gecekonduların, bağıra çağıra konuşan insanların, siren seslerinin arasında bir lokmacık şu bahçede kuş seslerini dinlerken masayı topladım.

Güneş batarken ters ışıkta bir şato gibi görünen, semtine adını veren Bomonti Bira fabrikasının avlusunda oyunlar oynar mıydık? Babam Orhan Veli’yi gerçekten görmüş müydü? Memleketten geldiğimizde annem Türkçe bile konuşamıyordu. Yıkanmaktan kevgire dönmüş, kenarındaki oyaların yer yer döküldüğü tülbentinden başka bir şey takmamıştı başına. Ev işlerinden bazen bunalır, sıcak basardı annemi o zaman saçlarını kulağının arkasına atar gibi tülbentini oraya sıkıştırır, kınadan kırmızıya dönmüş saçları, yaşlandıkça ufacık olmuş başından seyrelmiş otlar gibi görünürdü.

Eve gidince babamın siyah-beyaz fotoğraflarından birini karşıma alıp dertleştim onunla. Sabahları işe gittiği zaman traş kolonyasını sürdüğü yere gider kokusunu içime çekerdim. Babam bira filan içmezdi, yani içerdi de öyle her gün içmezdi. Hikayesine hikayeler kattığım, onu kullandığım için özür diledim babamdan. Anlattıklarımı hatırlayınca gülesim geldi, baba dedim, iyi ki beyefendinin acelesi varmış yoksa ben Sümer’lerin bira Tanrıçası Ninkasi’ye kadar götürürdüm lafı, sonra kendimi tutamaz, babam; herkes kasabasını kutsal gölün yanında kurmak ister” derdi diye çivi yazılarından alıntı bile yapardım.

Mitra

11/10/19,

 

İçim

 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

img_5133

“yok yahu ne içkisi, 14 yaşındalar daha!” 

tekneyi annelere tanıtan adam utandı, “pardon” dedi “diğer grupla karıştırdım”  

Çok çalışıyor, her işe koşuyordu, gecelik veya haftalık kiralanan evlerle de ilgileniyordu.Turistler bayılıyordu bu eski binalara, cumbalarından sarkan petunyalara, rengarenk sardunyalara. Nemden şişmiş, zor açılan ahşap çerçeveli  pencerelerden, Avrupa’dan Asya’ya gider gelirler, gözleriyle yaptıkları bu yolculuğu inanamazlardı.

Ampul mü patladı onu çağırırlar, sıcak su mu akmıyor o aranırdı. Hatta  gecenin bir yarısı kapıların önüne musallat olmuş sokak köpeklerini kış kışlamak için bile.

“tamam abi hallederiz” dedikçe de üstüne kaldı her iş. Bütün gün dolap beygiri gibi döner durur, hışı  çıkardı. 

Ama tekne başkaydı adam için, daha iskeleden çıkarken bir hafiflik gelirdi üstüne, bir aşağı bir yukarı defalarca iner çıkar, mutfakla bar arasında mekik dokurdu. Konukların sayısına göre bazen alt kata bazen de yukarıya hazırlanan yemek masası toplanırken onun da işi biterdi. Çakır keyif misafirler ellerinde içkileriyle boğazı daha iyi seyredebilecekleri kenar köşelere çekilir, İstanbul’a methiyeler sunarlarken o da dolaptan bir kutu bira alır, arkaya, tek sandalyelik sığınağına geçer, tülden köpükleri seyre dalarak hayaller kurardı. O zaman yorgunluğu çıkar keyfine diyecek olmazdı. Daha da çok çalışacak, kim bilir belki onun da bir teknesi olacaktı. Boğazda süzülerek gidecekti tekne, Karadeniz’e doğru dümen tutarken Emine’ye  “bak ikinci köprü” diyecekti. Emine gözlerini kimse görmeden yumacak ve uzun koyu gölgenin içinden, başka bir aleme geçer gibi dilek dileyecekti. 

Kadın yürüdükçe ısındı, evden çıkarken duran yağmurun verdiği serinlikle yanılmış üst üste giymişti. Boğazın bulanık dalgaları yer yer turkuaz rengine döndü. Kuzeyden esen hafif rüzgarla bulutlar güneşi azad ettiler. Keşke daha önce çıksaydı evden, Tarabya’ya kadar yürürdü. 

Caddenin karşı tarafından gelen ve Israrla çalan korna sesi onun içindi. Karşıdan karşıya geçti. Minibüslerdeki gibi binek arabanın panelvan kapısı otomatik açılıverdi. Bir kahve için buluşmuşlar gibi cıvıldadı kadın önde oturan iki arkadaşına, karşılıklı hal hatır sordular. Arkada kalan tek kişilik yere oturunca araba koltuğunda oturan çocuğa döndü sonra, uyku mahmuru çocuk kadına yüz vermedi. Arada bir belli belirsiz bakıcısına gülümsemek dışında koca adam gibi pencereden boğazı seyretti.   

Arabayı park eden kadın pratik açılan kapıdan kolaylıkla çocuğun kemerini çözerken beriki “ yolda çok acayip bir şey oldu” dedi “çok saçma, polis bizi durdurdu ve kimlik sordu, Nezihe yeni gelmişti, Ticaret odasının önündeydik daha, kimliklere baktı, burda çalışıyorum dedim, etkinlik müdürüyüm, biri Kıbrıs biri İngiliz biri Türk, sorduğuna soracağına pişman oldu” 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

Tekneyi gezdirecek adam “bir dakikaya kadar ordayım” demişti telefonda, o da Japon olmalıydı, Türk’ler beş dakikadan önce gelmezdi. Çocuk kaldırımda sabahki Mayıs yağmurundan kalma küçük göletlere girip çıkıyor, kuru yerlerde spor ayakkabısının izi kaybolana kadar yürüyordu. Sonra bütün çocuklar gibi sevdiği şeyi tekrar tekrar yaptı. Keyfi yerine geldikçe etrafındakilere gülücük atıyor, bıdır bıdır konuşuyordu.  

Arkadaşları gibi ince bir şeyler giyseydi keşke, bazen üstüne bile takmadan bir sonraki yıla kaldırdığı baharlık onca kıyafeti varken… kışlık kazağından utandı ve çıkarıp küçük kırmızı sırt çantasına yerleştirmek için dikkatlice katladı.

Yukarı, teknenin ikinci katına çıkarlarken bakıcı ve çocuk aşağıda kaldılar. Bitmek bilmeyen telefonlardan bulduğu aralarda etkinlik müdürü mesleğinin verdiği yetkin bir pratiklikle, yağmura karşı önlemleri var mıydı, o gece kaç kişi çalışacaklardı, yemek listesinden mezeleri çıkarsınlardı derken yine bir telefon girdi araya, “İçim’le beraberiz, o da bir etkinlik için tekne bakıyor…” dedi telefondaki sese.

Aşağı indiklerinde İçim kucağındaki çocuğu teknenin ahşap dümeniyle oyalıyordu. Diğer iki anneye “tuvaletlere baktınız mı?” diye sordu müdür, telefonu elinde kalmıştı, bakmamışlardı.

Aklına bile gelmemişti, telaşlandı, öğretmeninden emir almış küçük bir öğrenci gibi adamın arkasından kamaraların olduğu alt kata indi, işi şansa bırakmak istemeyen öğretmen de arkasından….tuvalet kağıdı asılı tutamaç, lavabo, klozet, yine de klozetin içine eğilip baktı, oyalandı biraz, başka ne olabilirdi ki, yan yana iki küçük kapı üstlerinde endişeye mahal vermeyecek kadar açık kadın-erkek sembolleri, çocukların karıştıracak halleri yoktu ya..ayy! Karıştırsalar n’olurdu. Adam onun öyle oraya buraya uzun uzun baktığını görünce  pimpirikli bir anne sanmıştı “o gece bu katta bir kadın arkadaşımız da görevli olacak” dedi.

İlk işiydi, okul bile bitmemişti daha, part time çalışıyordu ama okuldan kalan tüm zamanını orda geçirdiği, severek yaptığı bir işti. Babasının bankadaki müdürüne benzemiyordu onun müdürleri, havalı isimleri vardı, herkes birbirini adıyla çağırıyor, kimse takım elbise giymiyor, kravat takmıyordu. Babasına genel merkezden, Ankara’dan talimat gelmedikçe Adana’nın sıcağında ceketini çıkaramaz, yarım kollu gömlek bile giyemezdi. Bir gün büyük bir parti verdi şirket, Beyoğlu’nda depo gibi kocaman bir yere, sadece onlar için açık, loş ışıklı bir mekana gittiler. Ahşap, yuvarlak bir sahnede bütün şirket dans etmişler, sabaha kadar eğlenmişlerdi. Neyi kutladıklarını hatırlamıyordu şimdi. Mekanda tek tuvalet olmasını pek önemsemedi, burda işler böyledi demek ki. Hatta bütün gece abartılı bir rahatlıkla girdi çıktı tuvalete, elini yıkarken girene çıkana selam verdi, küçük sohbetler etti onlarla, hepsi de erkekti, tuhaf bir şekilde tuvalette hiç kadın görünmedi bütün gece. İş arkadaşlarından birinin karısıyla çok iyi anlaşmıştı, muhabbet koyulaşınca onunla beraber gittiler bu sefer tuvalete…kadını takip etti, koridorun sonundan sağa döndüler, bordo kapının üstünde bir kadın resmi vardı, şapkalı bir kadın, çiçekli şapkalı. 

Patrona iletirim dedi tekneyi gezdiren adam kadınlara, telefonunu cebine koyarken gözleri  denizden yansıyan güneş ışığı gibi parladı. Haberler iyiydi, Emine’nin temizlediği katın müşterisi uçağı kaçırmış, yarın sabaha kalmıştı gelmesi, “acele etme” demişti Emine’ye “hem bir dakikaya kalmaz gelir yardım ederim sana, rahat rahat, uzun uzun temizleriz” 

Çocuklu kadın, diğer iki çocuğuyla ilgili sıraladığı işleri yüzünden oğlanı araba koltuğuna yerleştirdi ve  konforlu arabasına binip gitti. 

Mesai bitmişti nasılsa, İçim sahilden geçen otobüslerden birine binecek ve evine gidecekti. Vedalaşırken “tekneyi beğendiniz mi?” Diye soracak oldu kadın, “sizin etkinliğiniz için uygun muydu bari” de diyebilir iki laf edebilirdi. İçim kısa bir süre İngiliz bakıcı olduğundan bir haber yolun karşısındaki durağa yürüdü.  

Eski kocasıydı arayan, ona da cevap verecek, kapatacaktı telefonunu söz verdi. Arkasında sipariş almak için bekleyen garsonu fark etmedi etkinlik müdürü “Siz iyisiniz” dedi arkadaşına. Sanki ülke ekonomisinin içinde bulunduğu konjonktürel daralma ile ilgili master tezini sunacakmış gibi; “şiddetsiz iletişimi öğrendik” dedi kadın, yine dili aklından önce çalışmış, hiç niyeti yokken kocasına getirmişti lafı, yanında bir kaç afili bilir kişi isimleriyle de sosladı konuşmasını. Kendisi bile inanmadı anlattıklarına, havada asılı kaldı kelimeler. 

Arnavutköy iskelesi de akşam üstü trafiğinden nasibini alıyor, bir dolup bir boşalıyordu. Ellerinde sarı çiçek buketleriyle vapurdan inen kadınlar trafik ışıklarından kararlı bir şekilde yolun karşısına geçiyorlardı. Boğaz’a bakan asırlık yalıların arkasındaki sokaktan yürüyerek devam ettiler. Beyaz badana boyası rutubetten yer yer kalkmış ahşap bir binanın önünde “burası” dedi İçim daracık bir kapının önünde başlayan ve  terasa çıkan ahşap merdivenlerin önünde durdular. “en üst kata, terasa çıkın, manzarası da güzel”  dedi İçim iki kadına, nişanlısıyla gelirlermiş buraya, teknede evlenmek istiyormuş, ya da anneler, teyzeler gittikten sonra doyasıya eğlenecekleri her yer olurmuş, Eylül’deymiş düğün.

25/06/2019, Gayrettepe

Yelda UGAN

Fotoğrafçı Çocuk

 

img_5813

Bir şey sormamış “mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz” dermiş.

 

Feriköy sular idaresinde işim çok çabuk bitti. Planladığım bir şey değilken Kuyulubağ sokağının mezarlık tarafında buldum kendimi, aradan nerdeyse on beş yıl geçmiş, sokak çok değişmişti. Şurda lunapark vardı eskiden, boş arsanın içinde dönme dolap, atlı karınca, balerin kadının eteklerindeki her bir dantel oyuntusuna yerleşmiş koltuklar kışın  terk edilmiş hurda yığınları gibi küskün durur, bahar gelince yeniden boyanır, çocuk cıvıltısıyla şenlenirdi. Kardeşler apartmanının önünden geçerken dayanamayıp üstten ikinci zile bastım. Elimi gözüme siper edip arkaya doğru bir kaç adım attım, teras katta oturan var mıydı acaba?

“Bu kekler, börekler…ayol çay da var!” “ aşağıdan ev sahiplerin getirdi sen banyoyu temizlerken, kızları geldi, ‘yorulmuşsunuzdur da’ dedi, ‘annem gönderdi’ bence kasıtlı göndermiştir kadın, ne var ne yok bir baksın diye, evlerini bekar bir kadına verdiler ya bu gelip gitmelerin peşini bırakmazlar artık, bir bahane bulur ikide bir çıkarlar yukarı”, “Ermeni kızım bunlar, bizimkilere benzemezler, daraltma beni şimdi, gardiyan arasaydım gelir miydim buralara, kendim olmaya geldim İstanbul’a” “Safım benim sen öyle san, çok daha tutucu olur bu insanlar, azınlık psikolojisi işte, dört açarlar gözlerini, apartmana giriş çıkış saatine kadar çetelesini tutarlar bak görürsün, kimle girdin, kimle çıktın da cabası”

Yer sofrasının kıyısına oturunca anladım yorulduğumu, kollarım da ıslanmıştı,  hırkamı çıkarırken sert bir şey geldi elime, cebimde bir şey vardı, siyah beyaz eski bir fotoğraftı bu, çıkarıp ev sahibinin gümüş rengi metal tepsisine bıraktım, kırışmış ve biraz da ıslanmıştı. Banyodaki kalorifer peteğinin arkasına düşmüş, kıyamamıştım atmaya.   

Arkadaşım gider gitmez kapı çaldı. Yerdeki açılmamış kolilerin arasından atlaya zıplaya geçip kapıyı açtım, ev sahibinin kızıydı gelen. Bu ne hızdı?  

“Tepsi içerde, salonda”  ön terasa bakan odayı gösterdim, hava serinlemişti, “arka terasın kapısını kapatıp hemen geliyorum.” Arkada iki oda daha var ama evin en aydınlık, en ferah odası olduğu için yer yatağımı buraya koymuştum, geriye kıyafetler ve kitaplar kalıyordu, bir masam bile yoktu daha. Bir kaç tane de mutfak eşyası.

Döndüğümde yatağın kenarına ilişmiş, tepsiye  bıraktığım fotoğrafa bakıyordu. Mahcup oldu beni görünce, kusura bakma filan diyecek oldu ama ben de yanına oturdum. “Şu sağdaki beyaz bereli çocuk benim…evet herkes öyle sanıyor, erkek çocuğu gibi, böyle çok fotoğrafım var benim, dayım çekti. Çocukluk işte, dayım sadece beni çekiyor sanırdım.” Sene 79 olabilirmiş, dokuz-on yaşlarındaymış o zaman. Nerdeyse yaşıttık.

Bazen ben de dayımla gider ona yardım ederdim. Bir vaftiz töreninden dönüyorduk o gün, Kiliseye gittiği zaman annem dayımla gitmeme izin verirdi. Birden bire yağmur yağmaya başladı, yanımızda şemsiye filan da yok, makinalar ıslanmasın diye bir tentenin altına sığındık. Özcan abinin sesini duyduk bir ara, bizi içeri aldı, arkadaşlarıyla beraber tepsiden bozma bir masanın etrafında oturmuşlar, başlarının üstünde sigara dumanından bir bulut, akşama  gidecekleri maçı konuşuyorlardı. Özcan abi dayıma “çek bakalım Aram kardeş” dedi. Dayım benim de fotoğrafa girdiğimi son anda farketti, Kurtuluş son duraktan eve gelene kadar sıkı sıkı anneme birahaneye girdiğimizi söyleme diye tembih etmişti.

Dayı İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş, jandarma önüne geleni toplamış bir gün, üstünden bir mektup çıkmış, sadece adres yazıyormuş Allah’tan. “Karakoldan Özcan abi almış dayımı o gün, dayım bir hafta sonra ortalıktan kaybolunca anlattı bize.  Annem her gün binbir tembihle gönderirdi onu okula, “Aman ha!” derdi, “bak ortalık çok karışık!” 

Bir kız vardı, bazen dayımla mektup gönderirdi, dayım da onu kıramaz, kızın iyice katladığı küçük kağıtları akşamları fotoğraf çektiği mekanlara gelen sahiplerine verirdi.” 

Dayısı inkar etse de bilirmiş, kıza sevdalıymış aslında, Beyazıd meydanında görürmüş bazen onu, Sahaflar tarafından gelirmiş, güvercinlerin arasından, başı önde yürür, kırmızı el örgüsü hırkasının omuzlarına siyah saçları düşermiş. 

Fotoğrafçı çocuk derlermiş ona, kimse adını bilmiyormuş, “eve gelmediği gecenin sabahı annemle Özcan abiye gittik. Okuldan sonra doğruca onun dükkana giderdi.”

Bir şey sormamış, mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz dermiş. Sonra haddi hesabı kesilmeyen mektuplar ve delikanlılar derken kıza içerlemeye başlamış ama ona hayır da diyemiyormuş. Hiç öyle bir kıza da benzemiyormuş aslında.  

Fotoğraf makinasıyla okula gittiği ilk gün “bizi çeker misin?” demiş kız, dört arkadaş birbirlerine sarılıp poz vermişler. Sonra ortadaki idari binayı göstermişler, “oraya getirirsin.” Hangi bina olduğunu anlamadığı için mi,  kıza daha o gün vurulduğu için mi bilinmez siyah cübbelerinin ardından uzun uzun bakmış gidenlere. 

“Annemle beraber defalarca Beyazıd’a gittik, bir keresinde insaflı bir jandarma o büyük kapıdan geçmemize izin verdi. Özcan abi de vardı yanımızda, doğruca idari binaya gittik ama bütün asistanlar göz altındaydı.” nerde olduklarını da söyleyemezlerdi, hangi birini söyleyeceklerdi, listeyle mi dolaşıyorlardı. 

Kızın arkadaşlarıyla fotoğrafını çektiği o gün, dayısı Özcan abinin dükkanına uğramış ve o günden sonra da  sık sık gider olmuş oraya. “Annem rahatsız olurdu, istemezdi dayımın oraya takılmasını. Ayakkabısının ökçesine basarak külhanbeyi gibi yürümesini sevmezdi, arabasının önüne janjanlı harflerle Arjantin 78 yazdırmıştı, böyle siyah beyaz alevler sarmış gibiydi sanki arabayı.” Gülmesini tutamayıp, küçük bir kahkaha attı “Dükkanın vitrini kendisi çekmiş gibi Hayat dergilerinden koparıp çerçevelettiği futbolcu fotoğraflarıyla doluydu, görgüsüz derdi annem”

İşaret parmağımı dudaklarıma götürdüm “söz” dedim, “aramızda.” Misafirim gittikten sonra kolonun arkasında kalan çıkıntıdaki pencereyi buldum, evi tutarken gazete kağıdıyla kaplı, üstünden defalarca boya geçilmiş bu pencereyi önemsememiştim. Tırnağımla biraz kazıyınca aşağısı, ev sahibimin çift kanatlı giriş kapısının önü, gri siyah taş zemin göründü. 

“Bir akşam, galiba yaygara yaparım da komşular duyar diye annem beni buraya gönderdi, o zaman eski eşyalarımız, kilerimiz, depomuz gibiydi burası, aşağıdan gelen tıkırtıları duyunca içerdeki pencereden baktım, annem fısıltıyla konuşarak dayıma sarıldı, çok zayıflamış, bitkin görünüyordu. Özcan abi elindeki poşeti anneme uzattı ve tespihli eliyle bir baş selamı verip hızlıca merdivenlerden aşağı indi.”  

Pencereden bir kadın başını uzattı, türbanlı yaşlıca bir kadındı, iki yanından saçları üç numara traşlı çocuk başları göründü, kadın onları bağırarak azarladı, çocuklar beyaz tül perdenin ardından göründükleri gibi kayboldular.

Artık burda oturmuyorlarmış, yurt dışına mı taşınmışlar neymiş, caddede fotoğrafçı Özcan varmış, o bilirmiş.

20/06/2019, Gayrettepr         

Mitra

Kapalı Pazar

a7c613d6-67ba-4661-80ea-a156f8a9fc85
photograph by Zeynep Saltoğlu

 

Çocukken evimizin önüne Çarşamba günleri pazar kurulurdu. Sebze meyve pazarı, işte bu pazarla gün “Pazar”ı birbirinden ayırmak için yaşlı kadınlar  gün Pazar’a “kapalı Pazar” derlerdi.    

 

Hafta içi her şey uyum içinde, bir biri ardına eklenirken bugün herkesin üstünde kaba bir telaş var. Sanki yukarda sirenler çalıyor ve hepimiz can pazarındayız, bir itiş kakış ki hayat memat meselesi. Tek kurtuluşumuz gelen trenlere binmek, yoksa hepimizi meçhul bir son bekliyor…birazdan başlayacak olan  asit yağmurları belki, belki rayların altından fışkıracak olan lavlar, hatta deprem ve ardından tsunami.

Yüksek sesle bağıranı mı ararsın, bacağını ayırıp iki kişilik yere yayılanı mı, sövüp sayanı mı? O süklüm püklüm, gözlerini yere dikerek dua mırıldanan dilenci çocuklara bile bir cesaret gelir bugün, sanki ıssız bir sokakta kıstırmışlardır seni, doğrudan gözünün içine bakarlar, diklenirler biraz da.

Her gün teptiğim yollar beni kusuyor,  yapmamam gereken bir şeyi yapıyor gibiyim. Ya da olmamam gereken bir yerdeyim. Alnımın ortasındaki ışıklı panoda “parola ” ve “uyumsuz” yazıyor sırayla, harfler yanıp sönüyor…ne demekse! Bindiğim durak, indiğim merdivenler, kartımı bastığım turnikeler aynı. Tavandan sarkan dijital monitörde de bir tuhaflık yok, saat doğru, haberler iyi, memlekette yine her şey yolunda maşallah!!

Sair günler (ananem iş günü için böyle derdi.) çalışan kadın ve erkekler, her boydan, her sınıftan ve her formadan öğrenciler giderler ve gelirler, ufak tefek sıkıntılar olmaz değil ama “olur böyle şeyler” kıvamında kalır çoğu zaman. Tempo yüksek, düzen tıkır tıkır işler. 

Peki Pazar günü neler oluyor da zıvanadan çıkıyor her şey? Devreleri yanmış gibi davranıyor herkes, zombi gibi dolaşıyorlar ortalıkta. Sesinden, kokusundan anlıyorum; “kapalı Pazar” diye bir şey var. Çocukken evimizin önüne Çarşamba günleri pazar kurulurdu. Sebze meyve pazarı, işte bu pazarla gün “Pazar”ı birbirinden ayırmak için yaşlı kadınlar  gün Pazar’a “kapalı Pazar” derlerdi.    

Tren durunca çift kanatlı kapılar büyük bir gürültüyle açıldı yine, bir anlık tereddütten sonra atladım vagona. Nasıl olsa bir kaç durak sonra şehir merkezi, orada kalabalık azalır, hatta kim bilir, oturur biraz vergi mevzuatı filan okurdum belki. İki Pazar sonra büyük sınav, yirmi yıl sonra titrim değişecek kısmetse, daha yüksek bir şey olacak.

Tam o sırada topuğuma sert bir şey çarptı, önümdeki etten duvardan yayılan kesif ter kokusundan nasibimi alır almaz öfkeyle arkama baktım. Kadın; ön tekerlekleri kapının eşiğinden geçirmeyi başarmış, busetin kalan yarısıyla beraber içeri girmeye çalışıyordu. Korkudan yüzünü al basmış, kolunun yeniyle türbanının içinden sızan teri silmeye çalıştıkça bileğinden sıkıca tutturulmuş polyester gömleği alnında kızıl bir iz bırakmaktan başka bir işe yaramıyordu. Elektronik uyaranın iki kere çınlamasıyla beraber ani bir hareketle arabaya önümü döndüm ve kendimi yana atarak metal tutamakların altına bıraktım. 

Kadının, yarım adımlık boşluğa yerleşmesiyle çift kanatlı kapı metalik  bir sesle otomatik olarak kapandı. Vagonun içinde kısa bir dalgalanma, sıra dışı bir uğultu oldu. Bir film seyreder gibi olup biteni izleyen yolcuların da mutlu sonla beraber olaya ilgileri azaldı. Ben de rahatlamıştım; şapkamı düzelttim, bluzumun boşta kalan koluma düşen askısını omuzuma çektim. Alsancak’da yürüyor olsam hiç umursamam, hatta mağaza vitrinlerinde göz ucuyla yakaladığım yansımam, renkli sütyen askılarımının ulu orta görünmesi hoşuma bile giderdi. Neyse; iyi iş çıkarmıştık sonunda, kadıncağız kazasız belasız atlatmıştı ya! Kaçamak bakışlarla etrafıma baktım, takdir bakışları arandım ama bordo deri çantasına sıkı sıkı sarılmış beyaz saçlı, kısa boylu yaşlı bir kadının kolumu tutarak bana gülümsemesi dışında göz ucuyla dahi olsun bir ilgi ya da alaka görmedim.  

Hala önündeki busetin saplarını sıkı sıkı tutan kadına “iyi misiniz?” Demek için fırsat kolluyordum, hatta ellerimden biri boş olsa başparmağımı yukarı doğru kaldıracak, göz kırpacaktım ona.   

Kadın nihayet bakışlarını yerden kaldırdı, nefes alış verişleri hala düzelmemiş burnundan soluyordu. Çantamdaki kolonyaya ulaşabilsem o da ben de biraz rahatlardık. Bebeğinin uyuduğu arabanın üstünden bana doğru eğildi, metalik ses metronun hareket ettiğini ve gelecek durağın adını anons ediyordu ki dişlerinin arasında tıslayarak “sürtük!!” dedi ağzını büzerek. Tren yavaşladı, kapılar açıldı, dışardaki yüzlerce öfkeli göz içerdekilerle buluştu ama şehir merkezinde kimse inmedi.

13/06/2019, Beşiktaş

Mitra

Muşmula Ağacı

0b209e22-e05f-4cbf-a598-dc40ddc629af

“…ama adam da haklı, babama diye gidiyoruz, ona da uğrayalım, buna da uğrayalım, teyzeminki nerdeydi?..Son geldiğimizde buralar bomboştu diye başlıyorsunuz, mezarları bulana kadar perişan oluyoruz.”

 

Pazardan mı aldın? Ben de eski evin bahçesinden topladın sandım. Bahçenin yola gittiğini unuttum yine, birden heyecanlandım işte. Hatırlıyor musun mutfak penceresinden uzanıp toplardık. İçinize biraz vitamin girsin der her öğün tabakların yanına 3-5 tane koyardın. 

Sadece kirayı almak için mi gidiyorsun artık oraya? Doğru, tavuklar da olmayınca..Suriyeliler oturuyor mu hala?…Döndüler ha!…”sağolun, ama artık bize müsade” diyerek mi gidiyorlar yoksa “burası da olmadı” diye mi?…insan giderlerken üzülüyor, sanki o zamana kadar burada olduklarını farketmemişsin gibi, yeni öğrenmişsin gibi telaşa kapılıyorsun…bari çocuğa bir şeker verseydim diye hızla içeriye dalıp misafir odasındaki şekerliğe bakıyorsun ama içi boş. Evde hiç çocuk kalmadığı için oyuncak da yok, küçülen bir ayakkabı da.

Anne yaa! Fatura mı bu? Hem de en korktuğundan, su faturası…suyu boşuna akıtıyoruz diye az mı terlik yedik senden…çamaşır makinası son suyunu boşaltırken nasıl fırlardın yerinden, banyoya beş metre rekorunu kırardın her seferinde… ilk zamanlar ödümüz kopardı ama sonraları alışmıştık…makinanın su boşaltma hortumuyla evde ne kadar kova varsa doldurur sonra o sularla evi silerdin. Ağzını elinle kapatsan da görüyorum, saklanamazsın, göbeğinle gülüyorsun…bir iniyor bir çıkıyor…çok komikti ama…  eve gelen arkadaşlarımıza hepimiz sözleşmiş gibi aynı yalanı söylerdik… “makina bozuldu da, biz de mecbur suları böyle boşaltıyoruz” diye uydururduk…annemin kıymetli suyu..anne sen acaba bir önceki hayatında çölde mi yaşıyordun?

Tamam sustum, ama bak canım annem, ben onları otomatik ödüyorum yani bankaya talimat verdim, faturan kesildiği an pıt diye ödenmiş oluyor.

Aslında gerek yok ama tamam, sen çık, dönüşte beraber alırdık…evet, fıstık çiğ olsun, kömbeler de cevizli…benim biraz çalışmam lazım…tamam yiyorum…öğlen dışarda kebap yiyelim ama olur mu?….Babama da uğrarız belki…tamam çiçeği kaldırmam ordan…evet sevmiş orayı coşmuş baksana…güle güle!

Alo…geliyor musun?…tamam teyzemi de alırız o zaman yoldan…ben şimdi bir taksi ayarlarım…iyi, tamam sen gelince dayımın öğrencisini ararız o götürür bizi. 

Çayı koyuyorum…yeşil çay mı olsun…karanfil nerede…bir parça da zencefil…soda kalmamış teyzeciğim ya…çok yedik değil mi? Bir de üstüne künefe…ama hiç pişman değilim.

Anne o ne yaa! Her seferinde babanız göndermiş diye bir şey getiriyorsun, o ağacı söksek mi? yakında tamamen kuruyacak…tamam sen bir mevlüt okut, pilav dağıt…bak pilav kaşığına benziyor…valla dalga geçmiyorum, babam etli, nohutlu pirinç pilavını çok severdi diye, hani canı istemiştir belki.

Koyuyorum çayları….ha birazdan o zaman…anne yiyecek halimiz yok…tamam ısıtıyorum…sen bitir namazını.

Şöför değil mi?…neymiş efendim yaşınıza bakılırsa mezarlıkta çok tanıdığınız olmalıymış…ama adam da haklı, babama diye gidiyoruz, ona da uğrayalım, buna da uğrayalım, teyzeminki nerdeydi?..Son geldiğimizde buralar bomboştu diye başlıyorsunuz, mezarları bulana kadar perişan oluyoruz.

Teyzeciğim ben toplardım bardakları…bir tane daha içer misin? Var daha….Ben mi? Cumartesi dönüyorum…emeklilik işlemlerim için gelmiştim…bir kaç gün daha uzattım.

Evet kuzenciğimin gönderdiği kartlar onlar…bilirsin annemin yılbaşıyla filan hiç işi olmaz ama en sevdiği yeğeninden gelince kıyamamış onları kaldırmaya, dayımın fotoğrafının yanına iliştirmiş.

Sık sık görüşüyoruz…en son geçen hafta konuştum, Noel tatilinde geliyorlarmış…aaaa! Haberiniz yok muydu? Hay Allah! Benden duymuş olmayın olur mu? Yaa sürprizini bozdum kızın tüh!!  

Hadi ama…ağlama lütfen…bak her fırsatta geliyorlar…siz de gidiyorsunuz eniştemle.

Yok bir şey anne…teyzem duygulandı biraz; evet!!

Yok! Ona ağlamıyorum…dayına ağlıyorum!…kadersiz dayına!…çok sefil, ne bir karşılayanı var, ne göndereni.

04/06/2019, bayram

Yelda UGAN

 

 

 

Yalit ve Libo

img-20170205-wa0016Koca göbeğini sıkıntıyla kaldırıp bir kaç kere yanıma iyice yaklaştı ve her iki elinin işaret ve baş parmaklarını birleştirdiği delikten bana baktı

 

Güneş yükseldikçe hava iyice ısındı. Eski taş ocağına iki kilometre kala mola verdiler. Meydandaki kahvenin tütün rengi taş duvarına, gün yüzü görmeyen iç kıvrımlarından eskiden turuncu yeşil olduğu anlaşılan tentenin gölgelediği bakkalın kapısına, kasabaya yolcu taşıyan sarı siyah bordürlü köhnemiş minibüslere asılan el ilanlarına göre seçmeler orada, eski taş ocağında yapılacaktı. Ayaklarındaki plastik terlikler toprak yolla her buluşmasında toz havaya kalkıyor, saçlarına, boyunlarına, ellerine, açıkta ne varsa orada hatta burun deliklerinde bile birikiyordu.

Yalit’in daha küçük bir kızken başlayan oyuncu olma hayali neredeyse gerçek olabilirdi, şansını deneyecekti. Günlerdir onunla gelmesi için  Libo’ya dil döküyor, yalvarıyordu.

Yolun İki tarafındaki okaliptüs ağaçlarının gölgesine sığınarak, gittikçe yavaşlayan bir tempoda durmuşlar, yokuş başında verdikleri molayı bitirmişlerdi. Libo sırt çantasından çıkardığı plastik şişeyi ablasına uzattı. Beriki kana kana içti sudan ama peynirli sandviçden yemek istemedi, tıkanmıştı. Libo elindeki ekmeğin ucundan küçük bir ısırık aldı sonra da çantasına, aldığı yere koydu. 

İkişerli, üçerli öbekler halinde köydeki kadınlar da onlar gibi seçmelere katılmak üzere yanlarından geçiyor, kadınların selamıyla konuşmaları sık sık bölünüyordu. Köyün başına gelen bu sıra dışı olay nerdeyse bir aydır gündemdeydi. Ancak köyde bir ölüm ya da yeni bir bebek haberi kısa bir süre için liste başı oluyor, bir kaç gün sonra bu şüphe dolu, belirsiz seçmeler listede tekrar eski yerini alıyordu. 

Libo okulda çocuklara anlattığı tavşan ve kaplumbağa hikayesini abartılı bir ses tonuyla anlatmaya başladı, gülüştüler, elini uzattı ve ablasının kalkmasına yardım etti. 

Bitmek bilmeyen tadilat bahaneydi aslında, hükümet ana okulu sınıflarına ödenek ayırmıyordu, oysa o maaşının dörtte birine bile çalışmaya razıydı, çocuklar akşama kadar sokaklarda başıboş kalıyor, hiç bir şey öğrenmeden aylar geçiyordu.

İlanda potansiyel oyuncu yazıyordu, potansiyel kadın oyuncu, 19-26 yaş arası!? Ne dedikodular dönmüştü bunun üzerine, sonu gelmez paranoyalar üretilmiş, işi kadın ticaretine kadar vardıranlar bile olmuştu. Kadın aramaları ve bu kadar genç yaşta kadın aramaları hayra alamet değildi. Libo ne dedikodulara kulak kabarttı ne de seçmelerle ilgilendi ama kıyamamıştı ablasına. Küçük bir kızken oynadıkları oyunlarda ablası kah elindeki tahta kaşığı mikrofon yapar şarkı söyler, kah abartılı vurgularla yazları açık hava sinemasında gördükleri aktrisleri taklit ederdi. 

Yalit pek seçeneği olmasa da eli yüzü düzgün bir elbise giymek için epey uğraştı. Libo, Yalit’in Elindeki siyah topuklu deri ayakkabısını koyduğu naylon poşeti de çantasına yerleştirdi ve  sabah erkenden düştüler yola. 

Anneleri yılda bir kaç kere büyük boy çöp poşetlerine tıka basa doldurulmuş öte beriyle gelirdi eve, çalıştığı evin hanımından, beyinden, çocuklardan, ne olursa artık, bahtlarına ne çıkarsa, bir numara küçük, bir numara büyük…dar ya da geniş. Kalanlar da komşulara pay edilirdi.

Libo, sağ elini gözlerine siper yaparak arkasına, adını çağıran ablasına “yine ne var” der gibi baktı. Elindeki torbayı gösterdi oturduğu yerden, ablası “bunları giy” dedi. 

Libo  başını yerden kaldırmadan sıranın ilerlemesini bekledi, görünmez olmak istiyordu. Karnı burnundaki ablasının yerine de utandı, almamışlardı onu seçmelere, form doldurmasına bile izin vermemişlerdi. Yalvardı Yalit  Libo’ya “lütfen” dedi, “içerde ne olup bittiğini bilmek istiyorum n’olur doldur şu formu”

Dışardaki gök gürültüsü eli kulağındaki yağmuru haber veriyordu. Gri bulutlar kümelendi, ortalık erkenden karardı. Libo aniden açılan pencereyi kapatırken omuzlarına kadar düz inen siyah saçları perdeyle beraber rüzgarda savruldu. Yalit sırt üstü yattığı yerden “Bir daha anlat” dedi Libo’ya “ama en baştan” Libo onun su toplamış esmer ayaklarına, ödem yapmış varisli kara bacaklarına kantaron yağı sürerken, bir daha anlattı.

“Taş duvarlar bir tutam güneş ışığının bile içeri sızmasına izin vermiyordu, Mayıs gölgesi gibiydi içerisi, kuru ve serin.  Refakatçi beyaz keten kapıyı ben girinceye kadar arkamdan tuttu. Arkaya doğru daralan üçgen biçiminde, yüksek tavanlı odanın ortasında uzun bir masa, masanın ardında beş kişi, yani bana bakan on tane göz! Hep senin yüzünden” diye gıdıkladı Libo ablasını, Yalit kıkırdadı, “hadi kaynatma devam et” dedi.

Libo devam etti. “Masanın üstündeki örtü, kapı yerine kullanılan örtüyle aynıydı.” bu sefer Yalit duramadı, araya girecek oldu ama sonra vazgeçti. Libo öyle güzel anlatıyordu ki, sanki karnındaki bebek bile onu dinliyordu.

“Beş kişiydiler” diye tekrar etti Libo, biri kadın, dördü erkek. Kadın çok güzeldi, elli yaşlarında sarışın, beyaz bir kadındı, önündeki kağıt yığınına her bakışında masanın üstünde duran kırmızı çerçeveli bir gözlüğü takıp çıkardı. Soru sormadı, daha çok not aldı ve hep gülümsedi, bence dilimizi bilmiyordu. Onun yanında oturan adam çok gençti. Yok, aslında genç görünüyordu, gülünce gözlerinin kenarları kırışıyordu. Kibardı ve sanki birini arıyor gibiydi. İnce yapılı, orta boyluydu. Kumral saçları ensesinden kısacık kesilmiş, alnına düşen bir tutam perçemini biçimli, ince parmaklarının arasında karıştırırken yüzü gölgeleniyor sanki uzak geçmişten bir şeyler hatırlamaya çalışıyordu.  Beni ayakta adımla karşıladı, elimi sıktı ve arkadaşlarıyla tanıştırdı. Elindeki ayakkabı tekiyle sinderella’sını arayan prens diyeceğim ama öyle de değil. Bulunmak isteyen oydu sanki, küçükken anlattığı hikayelere inanan kadını, ona ayakkabısını giydiren rehber annesini arıyordu. Yani patron oydu “tamam işte bu!” Dediği an bitecekti iş, gerisi detaydı. Patronun yanında, kalın camlı, siyah çerçeveli gözlükleri olan yaşlı bir adam vardı. İçerisi serin olmasına rağmen terliyor, gri beyaz fularıyla sürekli siliniyordu.  Koca göbeğini sıkıntıyla kaldırıp bir kaç kere yanıma iyice yaklaştı ve her iki elinin işaret ve baş parmaklarını birleştirdiği delikten bana baktı. Biraz geriye gitti ve bir daha baktı. Diğer iki genç adam da patronun baş işaretiyle masadan kalktılar ve pat pat pat sürekli fotoğraf çektiler.” 

Önlerindeki kağıtlara notlar almış aralarında fısıldaşmışlar, yandan ve önden fotoğrafı çekilirken başını kaldırması için defalarca uyarmışlar onu. Bir takım sorular sormuşlar, Telaşla koşturmasını istemişler, telaş ve endişeyle, sanki düştüğü yerde avazı çıktığı kadar bağıran, ağlayan bir çocuğa gider gibi.. Eline küçük bir kumaş parçası, bir de iğne iplik vermişler, “dikiş dikerken mırıldan” demişler “annenin sana küçükken söylediği, veya büyükannenin söylediği bir şarkı olsun.” Üzgün görünmesini istemişler; sevinçli, ya da heyecanlı. Gülmesini istediklerinde başını eğmiş Libo, omuzlarını kaldırıp, elini ağzına götürmüş.

Son aşamada da eline bir fotoğraf vermişler, siyah beyaz bir fotoğraf, bize bir şeyler anlat demişler, bu fotoğrafın öyküsünü.

“Yılın bu mevsiminde köyümüzün erkekleri pek ortalıkta olmaz, kimi Güney’e gider çalışmaya kimi dağlara arı kovanlarını toplamaya.” Diye bir girizgah yapmış Libo elindeki fotoğrafa bakarak, erkek kalabalığına yandan giren, sadece kafası görünen  çocuğu göstermiş, “şu sağdaki beyaz bereli küçük çocuk benim, 7-8 yaşlarındaydım o zaman” demiş. Ellerindeki kadehleri neşe içinde havaya kaldıranlar da babam, abilerim, Yalit’in kocası, komşumuz Robi ve oğulları, arkadakiler de kuzenlerim” diye devam etmiş, “köyü kımıl zararlılarından kurtaran kavalcı, ona sözü verilen 10 altını alamayınca, köyün erkeklerini önüne katıp, güneşin arkasını görmeden öğlen yönünde yürümüşler.”

“sen niye kaldın?” diye sormuş patron; kocaman, aydınlık bir gülümseme varmış yüzünde, ayağa kalkmış ve iki eliyle birden sıkmış Libo’nun elini. “iyi ki kaldın” diye eklemiş sonra.

29/05/2019,

Yelda UGAN

 

       

 

 

Ester Lüsyen

 

621ed9b3-dae3-4978-8b19-e9895f1c1c4fMenünün 34. sayfasında siyah beyaz bir fotoğraf vardı, 1984’de kapanan çikolata fabrikasının fotoğrafı. Bir çay söyledim, arkadaşımı bekliyordum, arkadaşımı beklediğimi garsona da öğrendi. “Ay öyle mi!” dedi, omuzumu da tıpışlayacak oldu ama elleri benden öncekilerin içtiği boş kahve fincanlarıyla doluydu. 

İlk şube Beyoğlu Deva çıkmazında, Loryan ismiyle açılmış, sene 1923 “Nevi şahsına münhasır, kendinden menkul bir İstanbul müessesesi…” kurucu Lenas, Arnavutluk ile Kuzey Yunanistan arasındaki Epir’den yirminci yüzyılın başında İstanbul’a göç etmiş. Daha 16 yaşındaymış geldiğinde…bir zamanlar Paris’in Cafe de Flore’siymiş sanki, kimler gelirmiş kimler…Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Atilla İlhan, Orhan Kemal, Tomris Uyar, Leyla Erbil….. menü değil mübarek, külliyat! Gizlice çantama attım. Gözümü kapıdan alamıyorum, giren çıkan herkese kafamı kaldırıp bakıyorum, bu benim bekleme tikim, bazılarıyla göz göze geliyorum, garsonlarla üçüncü göz temasımda utanıyorum, hiç güzel değil.

Tek bir eylem midir beklemek? Başka bir şeyle ilgilenirsem beklemiş olmaz mıyım? Ya da daha mı az beklemiş olurum, kıymeti kalmaz mı? Beklenen kişi gelince anlar mı?  “Bu nasıl bekleyiş hiç beğenmedim!” Der mi? Keşke böyle olmasam,  mesela ertelemesem de, burayı mesken tutan müdavimlerin yazılarını okusam, ellili yılların edebiyatçılarını, dalıp gitsem, beklediğim gelince de şaşırsam. İneceğin durakta uyanmışım gibi ama nerdee! Ben bilirim kendimi, hatta kavuşmamızdan sonraki ilk bir kaç dakika boyunca bile tikimi durduramaz, bakar dururum kapıya.

Kül tablasını arkamdaki boş masaya koydum içmemişim gibi. Bir elimde yarım bardak çayım, diğerinde tesbih çeker gibi çevirdiğim tükenmez kalemim, masada ince belli cam bardağın altı, içinde garsonun öbür eliyle tuttuğu çay tepsisine koymayı unuttuğum çay kaşığı, bir de açık defterim, yan yana iki boş çizgili sayfa, sağ üst köşeye tarih atınca  çantamdaki menünün dördüncü sayfasından  Salah Birsel’in sesini duydum, Sait Faik de takılırmış buraya -buraya dediysem Beyoğlu’ndaki şubeye, belki Burgaz Ada’ya giderken, Kadıköy’de mola vermiş, buraya da uğramıştır.  Pangaltıda Çıfıtçılar çarşısındaki evinden çıkar Deva çıkmazına kadar yürürmüş. Pastaneye vardığında cebinden sarı bir defter çıkarır yazarmış; İşsiz aktörler, çocuk öykücüler musallat olurlarmış ona, o da sinirlenir küfrederek kendini İstiklal caddesine atarmış.

Zihnimde sayfalarca yazarken bardağı tabağından bir kaç santim ileri koyuyor, sevenleri ayırıyorum, çok gürültü yapıyorlar, bilinç akışım kevgire dönmüş patlak bir boru gibi. Garson gelince boş bardağı vermiyorum, “hayır almayın lütfen, siz bana ikinciyi getirin boş bardak burda kalsın, yoksa beklediğim anlaşılmaz…” demiyorum elbette ama yine de uğraşıyorum kendimle.  

“Ester Lüsyen? Yes it does lüsyen, No it does’nt. Onlu yaşlarımızda, kızkardeşim Vuslat’la kimse anlamasın diye aramızda şifreli konuşurduk. Astarım sarkmış mı ya da sütyen askım görünüyor mu? Demekti meali.”  Sen anlatırken defterimi çıkarıp not almıştım. Emirgan’da kahvaltı yapıyorduk hani, o sabah taksiden atlı köşkün önünde inmiştik, daha sabah dokuz bile olmamıştı ve boğazda sis vardı. 

Üzerinde siklamen renkli siyah beyaz şal desenli bir elbiseyle bavulunu sürüyerek geliyor işte, poplin elbisesi dizinin hemen üstünde başlayıp ince ip askılarla güzel gerdanını bile isteye çıplak bırakmış. Bir keresinde liste yapmıştık, en beğendiğimiz yerimiz neresi diye, o, “döşüm güzeldir benim” demişti ve döşünü listenin başına koyduk, ben ne demiştim hatırlamıyorum, belki bu kadar sarkmadan önce memelerim demişimdir. Başımı iyice eğdim, kolyemi düzeltir gibi, gömleğimin yakasından göğüs çatalımı görene kadar içeri baktım. Bavulun tekerlekleri pastanenin bahçe kapısındaki çıkıntıya takılınca durdu, aramızda bir kaç metre mesafe kalmıştı, ayağa kalktım, bavulu kurtarıncaya kadar gülümseyerek baktım ona, yanına gidip yardım mı etsem yoksa burada masada mı beklesem? Kısacık üç beş saniye öylece durdum.

İkimiz aynı anda konuşuyor, aynı anda susuyor bir türlü ritim tutturamıyoruz. Ona bırakıyorum, bekliyorum. “önce bir kaç telefon etmem lazım” diyor sonra konuşmaya devam ediyor, akşam kaldığı arkadaşları o daha uyurken evden çıkmışlar. Sırt çantasından çıkardığı mavi ojeyi tırnaklarına sürerken “Pardon bir menü alabilir miyim” diyorum yanımızdan geçen garsona utanmadan, iki çay bir montebianco bir monşeri geliyor biraz sonra, pastalar çok şekerli, tatları isimleri kadar havalı değil. Bu akşamki lise buluşmasından sonra onlarda kalmayacakmış, bize yarın gelebilirmiş. Pazar günü adaya gitmek istiyormuş, ben gelebilir miymişim? Kimse gelmese de gidermiş, orası ona iyi geliyormuş. Havaalanında bavulunu emanete bırakmalıymış ama iki gün de burada İstanbul’da takılmak, transferi iptal etmek son anda gelmiş aklına, ani bir kararla işte buradaymış. 

“Seninle iskeleye kadar gelirim” diyor, yaşlı garsonun gösterdiği yere bavulu yerleştirip çıkıyoruz. Artık numara yapıyorum, onu ilgiyle dinliyormuşum gibi kafamı sallıyorum. Arada yüzüm ona dönüyor, gözlerine bakıyorum. 

“Vuslat nasıl?” Diye sordum, buluşma heyecanıyla uyuyamadığımdan filan bahsetmedim, “çocuk da arkadaşında kalacak bugün, beni evde bekleyen yok” da demiyorum. Söylemiyorum işte, bu aralar o aşina tuhaflığım yine üstümde., sevgiliye sitem eder gibi…sesim titrer diye, anlar diye korkuyorum. “İstanbul’a geliyorlar, sana değil!” Diyen sese cevap vermiyorum, çok işim varmış gibi “çeyrek kalaya yetişsem bari” diyorum. 

Işıklarda durduk, uzaktan, Haydarpaşa’nın önünden vapur iskeleye doğru süzüldü, telefonunu çantasına koyup koluma girdi. Bir an bulutlar mı aralandı, yoksa bana mı öyle geldi bilemedim, parlak gün ışığıyla Ayasofya’nın yanakları kızardı. “çeyrek geçe gider misin?” Diye sordu, “giderim” dedim hiç düşünmeden, nazlanmadan, “ama filan” demeden. Uzun bir süre önümüzdeki güzel görüntüye, erken akşam üstünün güz güneşiyle pırıldayan denize, hatta, limandaki kız kulesinin zamane koruyucuları turuncu metal zürafalara bile zevkle bakarak durduk.

Mitra

20/04/2019, Kadıköy