Uzak diye bir şey yok!

Sevgili hocama, öğrencilerine ve kadınlara,

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

IMG-20160823-WA0010

Mavi gözlerini kalabalıktan ayırmadan işaret ve baş parmaklarıyla yakasından tuttuğu yağmurluğunun içine eğildi. Herhangi bir gün olsa koltuk altını kokluyor sanırdınız. Yakasına konuşan adam “anlaşıldı” dedi. Vakit tamamdı. Repliklerini ezbere bilen helikopterlerdeydi sıra….havada gidip geldiler, pır pır pır. Tefler ve ziller makam değiştirdi, rengarenk düdükler tek notayla sirene bağladılar. “Bedenimiz ve emeğimiz bizimdi.” Dudaklardaki kırmızılar tazelendi, yanaklardaki izin üstünden geçildi, öfkeler yenilendi. “homofobiye karşı ses çıkar” Binlerce kadın Fransız konsolosluğuyla Tünel arasında sıkışıp kaldık, “bizlere dayatılan makbul hayatları reddediyoruz.” Dans eden kadınların Kahkahaları, halayın zılgıtı yerini çığlıklara, kadınların haykırışlarına bıraktı. Yoklama durdu.

Küçükparmakkapı’dan Sıraselviler’e Otto’ya kadar kalabalığı yararak yürüdüm. Elif’le burda buluşacaktık. Kim bilir, belki bu yıl da buluşamazdık. Daha Otto’nun merdivenlerine varmadan o ekşimsi gaz kokusu genzimi yaktı. Ağzımı ve burnumu fularımla iyice sardım. Sokağı görebileceğim bir masa arandım. Nehir yatak değiştirmiş, kadınlar Karaköy’e doğru neşeyle, coşkuyla akıyorlardı. Meyhanedekiler de ayağa kalkıp hemcinslerine tezahürat etmeye başladılar, zafer işaretleri yapıyor, kadeh kaldırıp birbirimizi kutluyorduk. Sanki bedenimin içinden bir şey kanatlanarak yükseldi, etrafı kolaçan edip geri geldi. “kadınlar asla yalnız yürümeyecekler.” burnumun direği sızladı. Her sene katılım daha da artıyor, genç kadınlar sel gibi akıyordu. Onları bırakıp da nasıl eve gidebilirdim. Bir bira daha söyledim, garson sektirmeden yanında çereziyle getirdiği biramı masaya, tek karanfilli vazonun yanına koydu. Annemin kırmızı karanfilleri, Güneye bakan balkonumuzun en kıymetlileri….Garson, bugüne has dozu arttırılmış bir nezaketle “sobayı açmamı ister misiniz” diye sordu. Nerdeyse sonuna kraliçem filan ekleyecek sandım. İnce uzun parmaklarıyla kül tablamı temiz olanıyla değiştirirken “evet, lütfen” dedim.

Annemin suretindeki dünyaya rest çekmiş, tenimi giyebileceğim uzak diyarlar aramıştım. Ne erken, ne de geç, otuzlu yaşlarımın ortalarındaydım. Naftalin misali aralarına korkularımı serptiğim pılımı pırtımı sırtlayıp İstanbul’a geldim. Tepemdeki soba ensemi yaktı. Uzak diye bir yer olmadığını “aynı anda aynı yere hareket” problemlerinden öğrenememiştim. Şimdi koca kadın oldum ama hala annemin gözünde bir zorunlulukmuş gibi kendimi aklamaya iyi bir kız olmaya çalışıyorum.

Pardon anne! telefonum çaldı. Elif arıyordu, İstiklal’deymiş, geliyormuş. Duramıyordum yerimde, “Gelme” dedim, “ben geliyorum” Hesabı ödeyip kalktım.      

“Anahit’de görüşürüz tatlım” dedi Elif,  eli elindeki süfrajet kostümlü kadının dudaklarına bir öpücük kondurup vedalaştılar. Genç kadın kurdelalı peluş şapkasını rüzgara karşı tutarak elini uzattı, tanıştığımıza çok sevinmiştik. Lodosun temizlediği havayı içime çektim, deniz kokuyordu. Gaz israf oldu bu akşam. Rengarenk pankartlar, mor fularlar, pembe saç tokaları istiklal boyunca taş  döşeli yolda bizimle beraber yürüdü. “geceleri de, sokaları da meydanları da terketmeyecektik” akşam olunca tezgahlarını toplayan pazarcılar gibi polisler de toplanıyorlardı. Barikatların arasından yavaş yavaş yürüdük. Bana mı öyle gelmişti? O polis bize mi el sallıyordu? Kadın dayanışması mıydı?… Yok canım!? Hayretle dönüp Elif’e baktım, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. “o polise selam mı verdin sen?” diye sordum “evet, n’olmuş diyerek kahkahasıyla çınlattı geceyi, başını arkaya atarken koluna girdiğim elimi sıkıca kavradı. Sıraselviler’den karşıya geçtik, The Marmara otelinin önünden geçerken “hadi sen git, arkadaşını bekletme” dediysem de dinlemedi. Gezi Kafe’ye girdik, kadınlar Cihangir istikametine zorunlu makas değiştirince buralar pek ıssız kalmıştı. Gümüşsuyu’na bakan bir masaya oturduk. Garsona “Bardak istemiyorum” dedi Elif, şişeden bir yudum aldı. Parmakları arasında fıstık kabuklarını ayıklarken   “müvekkilimdi” dedi…karakolda tanıştık. Yüzümüz duvara dönük ters kelepçeli bekliyoruz hepimiz, bu geldi yanıma, kolumdan tutup çevirdi, su gibi kızsın dedi ne işin var bu nonoşların arasında, sana mı kaldı?!” ifademi alırken stajyerim deyip geçiştirdim, cık cıkladı…şirketin adını vermedim.”

Boşları almaya gelen garsona, bana sormadan “iki tane” daha dedi “aynısından.” İtiraz edecek vaktim olmadı, saatime baktım. “hocam yapmayın, bugün bizim!!” diyerek bütün yüzüyle gülümsedi. Kırmızı rujunun daha da belirginleştirdiği dişleri ışıl ışıldı, ne kadar da güzel büyümüş, ne güzel bir kadın olmuştu. Benim bekleyenim yok, sen arkadaşına söz verdin ondan huzursuzum diyecek oldum, demedim. Onun neşeli rahatlığı bana da geçmişti. 

“Çok geçmedi adını vermediğim işimden de kovuldum.” Diye devam etti. Parmakları arasındaki fıstık un ufak oldu “Biz bir aileydik, hem de modern bir aile, zorlukların üstesinden gelebilirdik ama gel gör ki müşterilerimiz… onlar öyle miydi, anlamazlardı ama maaşlarımızı da ödeyen onlardı. Burdan kaç kişi ekmek yiyordu. Elbette tercihlerim beni ilgilendiriyordu ama takdir etmeliydim ki şirket kültürü, vıdı vıdı vıdı… yine aynı terane.    

Neyse, kocası amiriydi ya da amiri kocası, aslında iyi bir adamdı, çocuklarını severdi, çocukları da onu, bazen dayanılmaz oluyordu ama n’apsındı, her gün it kopukla uğraşmaktan bu hale gelmişti, daha geçen hafta doğum gününde eve çiçeklerle gelmiş, çok sevdiği restoranda yer ayırtmıştı…geveledi durdu.

Bir kaç ay sonra  buluştuk, berbat görünüyordu. Emniyette sigaraya çıkmış, gençten, yakışıklı bir komiser de arkasından, o da bir sigara yakmış, ayak üstü sohbet etmişler. Vay efendim sen elin alemin adamlarıyla diye başlamış amir koca, bu sefer fena benzetmiş kadını. 

Sıcağı sıcağına, öfkeleri tazeyken kararlı oluyor kadınlar. Hemen o gün açtık dosyayı. Sonra, öfkesiz kaldıklarında hoşgeldin suçluluk duygusu, korkuyor, içlerine çekilip durumu kabulleniyorlar. Neyse ki amirin hışmına uğramadık, kadın şikayet etse, darp raporu var elimizde, hemen açığa alınacak, fazla direnmedi.”

İkinci odasını kendilerine ev yaptıkları bir ofis kiralamışlar Galata’da. Böyle ayak üstü olmamış, çocuk kitaplarına resim çizen, kostüm tasarlayan, harika yemekler yapan  sevgilisini mutlaka tanımalıymışım. Onlar birinci kattaymış ama terası ortak kullanıyorlarmış, elini uzatsan nerdeyse kuleye değecekmiş. Geleceğime söz verdim. Selektör yakan taksiye elimi kaldırdım.

Dersanecilik yaptığım yıllardan tanırım Elif’i, küçük bir ortaklığım olduğundan -benden ne kadar olursa, zorunlu idarecilik de yapıyordum. Bıraksalar saatlerce ders anlatabilirdim, dik açı, geniş açı, en sevdiğim asal sayılar, kendini beğenmiş bileşikler, çarpanlar, bölenler, havuz problemleri……  öğrenci dosyalarını da tutuyor, kayıt da alıyor, velilerle de görüşüyordum. Halası yaptırmıştı kaydını, velisi olarak da onun adını yazmıştım. Dersanecilikte bu pek sorgulanmaz, anne-baba gelemiyorsa pekala hala da kayıt yaptırır veli olabilirdi. Bir arkadaşı vardı, Azra. Çok yakınlardı, aynı sırada oturur,  hiç ayrılmazlardı. Biri o gün gelmese diğerinin yanı boş kalır,  kimse oturmaya cesaret edemezdi. Aynı boyda mini etekler giyer, bir örnek çantalar takar, uzun saçlarını aynı model tararlardı. Öyle biri diğerinden daha baskın filan değildi.

On beş günde bir deneme sınavı yapardık, hani şu en iyilerin kaldığı, diğerlerinin bir alt sınıfa geçtiği “motive edici” sınavlardan, bir sınavda Azra kalamadı. Sınıfları ayrıldı. İki hafta sonra Elif’in yarısı boş sınav kağıdını almadım, onu tuvalete gönderdim, “git ve aynaya bak!” dedim, “ne görüyorsun?” Döndüğünde kalan soruları cevaplayıncaya kadar sınıfta tuttum onu. Yan sınıfa geçtim ve Azra’ya da aynı şeyi yapmasını söyledim. 

O günden sonra  daha sık görüşür olduk. Okul tercihleri, puanlar, ek dersler filan derken, her fırsatta yanıma geliyorlardı.

Sınava bir ay kalmıştı ama doğanın sınav filan umurunda değildi. Kabanlar, montlar atılmış, botlar çıkarılmış, kruvakar kol gömlekler, lacivert  beyaz çigili tshirtler, fuşya espardinlerle hafiflemiştik. Adalara mı gitsek, modalara mı? Dersanede önlemleri iki katına çıkardık, çift vardiye nöbet tutuyoruz ama bahar her yerden sızıyordu. 

Öğlen yemeğinden sonra arka bahçeye bakan daracık balkonda kahvemi içiyordum, gözüm malzeme deposunun kırmızı çatısına uzanmış, güneşin keyfini çıkaran sarman kediye takıldı, hipnotize olmuş gibi ona bakıyorum kafasını sıvazladığı patisini yalıyor, tekrar sıvazlıyor, tekrar yalıyor.…”hocam çıkışta vaktiniz var mı?” Diyen Elif’in sesiyle irkildim. Bir çay içelim mi diye soruyordu, burda nasıl bulmuştu beni, “olur” dedim “Beşiktaş’a gidelim, biraz deniz havası alırız”. 

Uzun günlerin akşam üstü güneşi hala sıcacık, ışıl ışıl. Elini uzatsan Üsküdar’a dokunursun, miyop gözlerim karşı kıyıdaki evlerin ince uzun balkonlarındaki sardunyaları bile seçebiliyor.  

Azra’nın masanın üstünde duran elini tutarak Hocam nasıl anladınız?” Diye sordu Elif, çayına hiç dokunmamıştı. Samimi şaşkınlığını görünce memnun oldum. Gülümsedim, masadaki bir lekeyi ovaladım. Demeter’in Persephone’ye baktığı gibi baktım onlara. Hades’le yapacağım pazarlık gününe kadar susacaktım. 

Dersanede tanışmışlar, Elif halasıyla, Azra da ananesiyle gelmiş kayıt günü. Girişte bir örnek kırmızı koltuklara karşılıklı oturmuşlar. Bir sır verir gibi fısıltıyla “çok araştırdım, kızım da bankada sormuş, genel müdürlükte çalışıyor, çevresi çok geniş, en iyisi burasıymış” diyen emekli öğretmen ananeyi hala sessizce dinlerken, kızlar da içlerinden aynı sınıfa düşmeyi dilemişler. 

Elif sandalyesini Azra’ya doğru çekti, birbirlerine bakıp gülümsediler. Azra Elif’in anlatacağı her şeyi önceden onaylamış bir teslimiyetle sol avucuna dayadığı başını ona çevirdi.

Yaşlı, hantal vücutlarından beklenmedik bir kıvraklıkla vapurlar homurdanarak iskeleye yanaşıyor, indirdikleri kadar yolcu alıyor oflaya puflaya karşıya geçiyorlardı.

“Bizi aynaya gönderdiğiniz gün için hocam…” İri bal rengi gözleri heyecanla parladı, “size teşekkür etmek istedik.” Bardağın içindeki kaşığı tabağın kenarına koydu ve çayından bir yudum aldı. Üstümüzden bir esinti geçti, çantamdan şalımı çıkardım. Nerden başlayacağını bilemez bir hali vardı, O güzelim yüzünden gölgeler geçti, sıkıntıyla dudaklarını yaladı.  “Bizimkilere çok kızgınım hocam” Diye devam etti. “Okulda tanışmışlar, sevmişler birbirlerini, ona bir diyeceğim yok ama…çocuk sahibi oldukları, beni sessizliğe mahkum ettikleri için kızgınım onlara. Küçükken halam beni bir akrabamıza gezmeye götürmüştü. Evdeki seslerden, konuşan herkesten ürkmüş halamın bacaklarına sarılmıştım. Hiç kimse işaret dili kullanmıyordu. Anneleri çocukaları isimleriyle çağırıyor duvar saatinin tik tak sesi saniyeleri haber veriyor, baba elindeki kumandayla kanaldan kanala geçiyordu. Bu kadar sesi takip edemiyordum, oturduğum yerde dizlerimi karnıma çekip halama yapıştım. Bir anda yüzlerce kuş tek ağızdan cıvıldamaya başladı, olduğum yerde sıçradım, ödüm kopmuştu. hepsi odanın içindeydi duyuyordum ama onları göremiyordum, korkudan avazım çıktığı kadar ağlamaya başladım. Halam beni kucağına aldı, korkacak bir şey olmadığını, ne olduğunu bilmediğim kapı zilini anlatmaya çalışıyordu bana. Ama titriyor bir türlü sakinleşemiyordum. Bizim evde ışık ses demekti. karanlıkta daha iyi duyardık. Annem beni gözleriyle sever, gözleriyle döverdi, onun her şeyi anlatan bakışları yetmezse  parmaklarıyla bana nutuk çekmesine izin verirdim… “ Güldü, masaya konan iki serçe hızla uzaklaşıp yanımızdaki ıhlamur ağacına kondular. “O günden, o akraba ziyaretinden sonra…” diye devam etti Elif “..halam bana bir radyo, bir de alarmı kurulan bir saat aldı. Saat oyuncağım oldu, ikide bir alarmını kuruyordum ama radyo, onunla sesleri sevdim,  hiç kapatmadım, okula başladıktan sonra ders çalışırken bile. Bütün gün radyom ne istiyorsa onu dinlerdim.” Elif çayından bir yudum aldı, bardağını masaya bırakırken yüzünü buruşturarak, “buz gibi olmuş” dedi.    

Tezgaha yaslanmış, kızlardan gözünü alamayan garson çocuk elimin bir hareketiyle ok gibi yerinden fırladı ve onlara çay, bana da kahve getirmek üzere yaylanarak gitti. Azra oturduğu sandalyede kamburunu düzelterek bizimkiler bankacı” derken biraz daha uzadı sanki, iyi insanlarmış ama çok çalışırlarmış, günlerce görmediği olurmuş onları ama neyseki büyükanne büyükbabanın dört eli de onların üzerindeymiş her daim. Emekli hakim dedesinin izinden gidecek der yerlere göklere sığdıramazlarmış onu. Azra kontrol edemediği neşesinden utandı, özür diler gibi Elif’in yüzüne düşen bir tutam saçı düzeltirken “seni de çok seviyorlar” dedi.

Dersaneden sonra bağımız hiç kopmadı, giderek araları uzasa da bayramda, seyranda aradılar, hiç ihmal etmediler beni. Bir gün Unkapanı’ndan dönüyordum, emeklilik işlemlerim için bir kaç imza verdim. Bozdoğan Kemeri’nin altındaki kahvelerin birinde çay içtim, etrafında yürüdüm, kadim taşlara dokundum, erguvan kokularını içime çektim ama kesmedi, canım hiç eve gitmek istemiyordu, Eminönü’ne kadar yürüdüm. Ordan tramvaya bindim, İstanbul Üniversitesi durağında indim, şansıma artık, buralardalarsa görecek yoksa eve dönecektim. Çorlu’lu Ali Paşa camiinin bahçesinde buluştuk. Çiçek açmış, büyümüş, serpilmişlerdi. Omuzlarından sırtlarına kadar inen saçlarına artık ihtiyaçları kalmamış, Elif’in üç halka küpesinin yan yana takılı kulak hizasına, Azra’nın güneşte parlayan kumral saçları ensesinin bittiği yerdeki küçük kahverengi benine kadar kısalmıştı. İlk defa görüyordum bu beni. Bir şeye gülüyordu, geçmiş zaman, neydi? şimdi hatırlamıyorum. Aniden gelen kahkahasına engel olamadı, Elini ağzıyla kapatarak başını Elif’in göğsüne dayadı ve bir süre çekmedi, orda kaldı. O küçük, savunmasız et beni tekinsiz bir sır verir gibi göründü bana.

Kızlarla uzun bir süre görüşmedik. Onlar mezun oluyor, defalarca viraj alacaklarını bilmedikleri yeni yollara hazırlanıyorlar, bense sayfalar dolusu “yapılacaklar listesi” ne yeni çentikler atmakla meşguldum. Ardiyeye koyacak kadar bile zaman geçmemişti üstünden, koridorda ağzında tasmasıyla dışarı çıkarmamı bekleyen bir köpek yavrusu gibi bana bakan bavulumu aldım, salondaki divanın üstüne kocaman açmadan önce sapındaki İspanya-Malaga barkodlu etiketleri yırttım. En iyi bölüme gelmişti sıra, kitaplığın önünde durdum, bakalım on dört saatlik tren yolculuğuma benimle kimler gelecekti?  Telefon çaldı, arayan Elif’di….üç cümle sonra ağlamaya başladı.

“Çok kavga ediyorduk hocam” dedi “İçimizde tutamıyorduk, gücümüz yetmiyordu dizginlemeye kendimizi, ben sokakta olmak, avazım çıktığı kadar bağırmak, çiçeklerimizi göstermek istiyordum, Azra defterinin arasında kurutmak.”

ilişkilerin üzerinden yeterince zaman geçerse ve sürenin sonunda “taraflar oldu bu iş” derlerse akraba olunur, ölünceye kadar da akraba kalınır sanırdım çocukken, naziksen, o hastalandığında onu düşünüyor, onun iyileşmesi için dua ediyorsan, beraber çimlere uzanıp bir kitabın resimlerine bakıp hayaller kuruyorsan, ısırgan otlarına dikkat etmesini söylüyor, evden çıkarken onun için de yanına bir poğaça alıyorsan, o yokken tadın tuzun da yoksa akrabalık ünvanı senindi, göğsündeki nişanı gururla, göstere göstere taşıyabilirdin artık. Kanın bağına ne gerek vardı. Gece Arzu’larda kalabilmek, onlarla ananenin deniz kenarındaki evine gidebilmek için önce anneme sonra halama saatlerce yalvarırdım. Yedek diş fırçam Azra’nınkiyle aynı kupada, pijamam da onunkilerin yanında aynı çekmecede dururdu. Biz bir aileydik. 

anane gözlerini devirdi ve işaret parmağını dudaklarına götürerek içeri giren kızına döndü. Bu “kızlar ders çalışıyor” a pek benzemeyen tuhaf sus işareti de ne demekti? Elindeki telefona “bir dakika” der demez ikinci katın merdivenlerini telaşla çıkan kadın gölgesini beyaz ahşap tırabzanlara düşürdüğünü fark etmedi. Elif’in içi ürperdi. Hava karardı, gri ağır bulutlar açık pencerelere kadar indiler. Aniden bastıran yaz yağmuru doluya çevirdi, perdeler uçuşmaya, kapılar çarpmaya başladı. Kitapların sayfaları üçer beşer atlayarak ilerledi. Uçuşan kağıtları kızlar çığlıklar atarak yakalamaya çalıştılar. Bir kalem birbirlerine sarılı iki papatya kurusunun yanına düştü. Yukarda hızla açılan kapının kolu şampanya rengi duvara derin bir çizik attı.. Rüzgarın açtığı kapıyı fırsat bilen ses gölgesini almaya geldi.

“Azra için böylesi daha iyi!!”    

“Yüksek tavandan sarkan kocaman saat hep aynı vakti gösterir….” Elimdeki şiir kitabına bir türlü odaklanamıyordum. Rayların düzenli ritmiyle devinen o metalik ses artık ninni gibi gelmeye başlamıştı, içim geçmiş. Telefonun biplemesiyle uyandım. Bozkırın ortasında birazdan batacak olan güneş gökyüzünü turuncaya boyamakla meşguldü.  Uzak diyarlardan, Azra’dan geliyordu mesaj. Elif iyi miydi?  Nasılsın diye sordum karşımda oturan, pencereden hızla geçen manzaraya dalgın, kan çanağı gözlerle bakan Elif’e “hadi restorana geçelim bir çay içeriz” dedim.

04/04/20, Bitez

Yelda Ugan Saltoğlu

 

 

7. Kıta2

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz.

img_0078
Piotr Uklanski, çalışmalarında genellikle hoyrat bir mizah duygusuyla imgelerin kışkırtma, birleştirme ve ayırma gücünü kullanıyor.

 

Geleneksel toplumlardaki şamanların işi günümüzde sanatçılara düşüyor. Haydi bakalım dünyanın dilini insan diline çevirin! Uzaklardan bize haber getirin! 16. İstanbul Bianeli’nin ikinci mekanı Pera Müzesi, sergilenen eserler daha çok geçmişe ait, hatta sanatçıların çoğu artık hayatta değil. Çarpıtılmış, baştan yaratılmaya elverişli mazide 2.5 kata sığdırılmış kısa tur.

img_0041
Ernst Haeckel, soybilimin bütün yaşam biçimlerini birbirine bağladığı görüşünü ortaya koymak üzere hayvanların ve bitkilerin yaşamları hakkında grafik çalışmaları üretmiş.

Mesela Ernst Haeckel, 19. yy da yaşamış bir fizyolog. Ekoloji kavramını, yani canlı varlıklar arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalını yaratan kişi olarak biliniyor. Şu an elimizde Doğadaki Sanat Biçimleri adlı çalışması tam bir zaman makinası. Çünkü çizimleri yapılan hayvanların türleri günümüze kadar gelememiş, yok olmuşlar.

Piotr Uklanski 68 doğumlu genç bir sanatçı ama onun da uzaklardan getirdiği haberler önceki yüzyıldan. Doğunun Vaatleri serisi, Polonya ile İslam dünyası arasındaki tarihsel bağlardan besleniyor. 19. yy da Doğu’ya dair Batı’nın kafasında ne varsa Müslüman Tatar yerleşimcilerin 14. yy’dan bu yana var olduğu Polonya’da Milliyetçi duyguların ortaya çıkmasında katkıda bulunmuş. Uklanski’nin bu serisi de erkekliği, oturan kişinin portrelerini ve temsil ettikleri simgeleri incelerken, günümüzde Batı’da yayılmakta olan İslamafobi ile bugünün Polonya’sının kendi tarihini bastırmasını da açık bir şekilde hedef tahtası haline getirmiş.

img_0096

 

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz. İstiklal’den Gümüşsuyu’na kadar yürüdük. Dolmuşla Beşiktaş iskelesi, vapurla Kadıköy.  Hasankeyf için çekilmiş “Suyun Ölüm Tarihi” belgeselinin gösterimi  var. Kadıköy iskeleden Yoğurtçu parkına kadar yürüdük.  Nedeni malum diğer konular için de standlar kurulmuş; Kaz dağları ve Diyanet’e devredilen Bomonti bira fabrikası,

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı.

img_0131

Sandalyeye sığmıyor, dik oturmaya çalışıyor ama nafile. Lacivert takım elbisesinin içindeki beyaz gömleğinin düğmeleri iyice gerilmiş. Bizim mahalledeki muhtarlığın bahçesinde toplanmışlar. Yaşlı çınar ağacının altındaki en  koyu gölgeyi de ona vermişler. Temiz bir örtü serili masanın etrafındaki hemen herkes tanıdık. Kapınının eşiğindeki tümsek geçmemize izin vermedi, bisikletimi bidonundan tutup hafifçe kaldırdım. Üstünde demirlerin oymalı burmalı şekiller çizdiği sarmaşık bürümüş kapıya bisikletin zili takıldı, kurtarmaya çalışırken metalik ses bir daha “klik klik” diye şakıdı, caddeden geçen onca arabanın korna sesine rağmen istemeden çıkardığım gürültüden utandım. Bisikleti bahçenin taş duvarına dayadım. Beni kısa ve temkinli bir baş selamıyla karşılar karşılamaz bütün gözler tekrar ona döndü. Tabağındaki son baklava dilimini de ince belli bardaktan içtiği çayla kolayca yutsun diye herkes aynı anda onunla beraber yutkundu. Gömleğinin en alttan iki düğmesi arasından göbeğinin solgun tenine takıldı gözüm. Dayanacak hali kalmamıştı düğmelerin.

Nihayet ağzını kağıt bir mendille sildikten sonra oturduğu sandalyede tekrar kaykıldı. “Geçenlerde kaymakamlığa eşraftan çok saygıdeğer bir abimiz geldi. Nerdeyse üç kuşaktır buradalar, tekstil işi yapıyorlar, ihracat filan da var, aman efendim sefalar getirdiniz diyerek odamın kapısında karşıladım kendilerini. Önce soluklansın diye bekledim, en rahat deri koltuğuma buyur ettim. Bir bardak su ve kahve söyledim, cebinden çıkardığı ütülü mendiliyle alnındaki terleri sildi, yorgun ve çok üzgün görünüyordu. Ağlamaklı bir sesle mahallemizi övdü durdu, İstanbul’un orta yerindeki bu mutena semtimizin maneviyatı için çok endişeleniyor benden bunun gereğini yapmamı istirham ediyordu.. .Nasıl kayıtsız kalabilirdim bu duruma, kahroldum.”

Masanın etrafındaki muhtarlar belli belirsiz mırıldandılar. Sanki kaymakamın anlattığı acıklı hikayeden çok etkilenmişler de söyleyecek bir söz bulamıyorlardı. Belediyeden gelen bilmem hangi yetkili müdür oturduğu yerden doğruldu, sorusu olan var mıydı. Geçen hafta burda yaptığımız toplantıda sözüm ona başkanın kendisi gelecek, hep birlikte konuşacaktık. Beyefendinin zamanı kısıtlıydı ve bekleyemezdi, ayağa kalktı, gerilim üçüncü düğmeyi de ele geçirdi. Onunla beraber masadakiler de hareketlendi.

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı. Burada bir üretim oldu ve mahallenin kültürüne işledi. Nasıl yaparsınız? Benim hafızamı nasıl yok edersiniz?” diye ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi nefes almadan konuştum.

Birayı sevip sevmediğimi sordu, “ben içmem ama babam içerdi” dedim “o bir işçiydi, eve gelirken Bira bahçesine uğrar, asmaların, yemyeşil ağaçların arasında soluklanırdı. Kardeşlerimle onu orda karşılardık bazen, hafta sonları en güzel kıyafetlerimizi giyer annemi de alır birlikte gelirdik. Bahçenin ortalık yerinde Tekel’e ait ahşap geniş bir büfe vardı. Beli beyaz önlüklü garsonlar 5 litrelik ahşap bira fıçılarını, semaver gibi masamıza koyar yanına da kaşar peyniri getirirlerdi. Çoluk çocuk, konu komşu muhabbet ederdik orda. Başka başka semtlerden Pangaltı, Kurtuluş, Feriköy’den fesli, fötr şapkalı, kasketli adamlar hatta kalabalık gruplar halinde Kuleli Askeri Lisesinden öğrenciler, madam Katia’nın elinden çıkma şapkalarıyla kadınlar gelirdi. Ben yetişemedim ama babamın Bira Bahçesi’nde döküm demir üzeri ahşap sandalyelerde oturan, pütükare masa örtüleri üzerinde defterlerine bir şeyler yazan, çiziktiren Sait Faik’i ve Orhan Veli’yi de görmüşlüğü var .”

Anlattıkça yoruldum, azar azar bir şeyler değişmeye başladı, heyecanım duruldu. Gidenlerin ardından biraz daha kaldım orda, gökdelenlerin, gecekonduların, bağıra çağıra konuşan insanların, siren seslerinin arasında bir lokmacık şu bahçede kuş seslerini dinlerken masayı topladım.

Güneş batarken ters ışıkta bir şato gibi görünen, semtine adını veren Bomonti Bira fabrikasının avlusunda oyunlar oynar mıydık? Babam Orhan Veli’yi gerçekten görmüş müydü? Memleketten geldiğimizde annem Türkçe bile konuşamıyordu. Yıkanmaktan kevgire dönmüş, kenarındaki oyaların yer yer döküldüğü tülbentinden başka bir şey takmamıştı başına. Ev işlerinden bazen bunalır, sıcak basardı annemi o zaman saçlarını kulağının arkasına atar gibi tülbentini oraya sıkıştırır, kınadan kırmızıya dönmüş saçları, yaşlandıkça ufacık olmuş başından seyrelmiş otlar gibi görünürdü.

Eve gidince babamın siyah-beyaz fotoğraflarından birini karşıma alıp dertleştim onunla. Sabahları işe gittiği zaman traş kolonyasını sürdüğü yere gider kokusunu içime çekerdim. Babam bira filan içmezdi, yani içerdi de öyle her gün içmezdi. Hikayesine hikayeler kattığım, onu kullandığım için özür diledim babamdan. Anlattıklarımı hatırlayınca gülesim geldi, baba dedim, iyi ki beyefendinin acelesi varmış yoksa ben Sümer’lerin bira Tanrıçası Ninkasi’ye kadar götürürdüm lafı, sonra kendimi tutamaz, babam; herkes kasabasını kutsal gölün yanında kurmak ister” derdi diye çivi yazılarından alıntı bile yapardım.

Mitra

11/10/19,

 

İçim

 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

img_5133

“yok yahu ne içkisi, 14 yaşındalar daha!” 

tekneyi annelere tanıtan adam utandı, “pardon” dedi “diğer grupla karıştırdım”  

Çok çalışıyor, her işe koşuyordu, gecelik veya haftalık kiralanan evlerle de ilgileniyordu.Turistler bayılıyordu bu eski binalara, cumbalarından sarkan petunyalara, rengarenk sardunyalara. Nemden şişmiş, zor açılan ahşap çerçeveli  pencerelerden, Avrupa’dan Asya’ya gider gelirler, gözleriyle yaptıkları bu yolculuğu inanamazlardı.

Ampul mü patladı onu çağırırlar, sıcak su mu akmıyor o aranırdı. Hatta  gecenin bir yarısı kapıların önüne musallat olmuş sokak köpeklerini kış kışlamak için bile.

“tamam abi hallederiz” dedikçe de üstüne kaldı her iş. Bütün gün dolap beygiri gibi döner durur, hışı  çıkardı. 

Ama tekne başkaydı adam için, daha iskeleden çıkarken bir hafiflik gelirdi üstüne, bir aşağı bir yukarı defalarca iner çıkar, mutfakla bar arasında mekik dokurdu. Konukların sayısına göre bazen alt kata bazen de yukarıya hazırlanan yemek masası toplanırken onun da işi biterdi. Çakır keyif misafirler ellerinde içkileriyle boğazı daha iyi seyredebilecekleri kenar köşelere çekilir, İstanbul’a methiyeler sunarlarken o da dolaptan bir kutu bira alır, arkaya, tek sandalyelik sığınağına geçer, tülden köpükleri seyre dalarak hayaller kurardı. O zaman yorgunluğu çıkar keyfine diyecek olmazdı. Daha da çok çalışacak, kim bilir belki onun da bir teknesi olacaktı. Boğazda süzülerek gidecekti tekne, Karadeniz’e doğru dümen tutarken Emine’ye  “bak ikinci köprü” diyecekti. Emine gözlerini kimse görmeden yumacak ve uzun koyu gölgenin içinden, başka bir aleme geçer gibi dilek dileyecekti. 

Kadın yürüdükçe ısındı, evden çıkarken duran yağmurun verdiği serinlikle yanılmış üst üste giymişti. Boğazın bulanık dalgaları yer yer turkuaz rengine döndü. Kuzeyden esen hafif rüzgarla bulutlar güneşi azad ettiler. Keşke daha önce çıksaydı evden, Tarabya’ya kadar yürürdü. 

Caddenin karşı tarafından gelen ve Israrla çalan korna sesi onun içindi. Karşıdan karşıya geçti. Minibüslerdeki gibi binek arabanın panelvan kapısı otomatik açılıverdi. Bir kahve için buluşmuşlar gibi cıvıldadı kadın önde oturan iki arkadaşına, karşılıklı hal hatır sordular. Arkada kalan tek kişilik yere oturunca araba koltuğunda oturan çocuğa döndü sonra, uyku mahmuru çocuk kadına yüz vermedi. Arada bir belli belirsiz bakıcısına gülümsemek dışında koca adam gibi pencereden boğazı seyretti.   

Arabayı park eden kadın pratik açılan kapıdan kolaylıkla çocuğun kemerini çözerken beriki “ yolda çok acayip bir şey oldu” dedi “çok saçma, polis bizi durdurdu ve kimlik sordu, Nezihe yeni gelmişti, Ticaret odasının önündeydik daha, kimliklere baktı, burda çalışıyorum dedim, etkinlik müdürüyüm, biri Kıbrıs biri İngiliz biri Türk, sorduğuna soracağına pişman oldu” 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

Tekneyi gezdirecek adam “bir dakikaya kadar ordayım” demişti telefonda, o da Japon olmalıydı, Türk’ler beş dakikadan önce gelmezdi. Çocuk kaldırımda sabahki Mayıs yağmurundan kalma küçük göletlere girip çıkıyor, kuru yerlerde spor ayakkabısının izi kaybolana kadar yürüyordu. Sonra bütün çocuklar gibi sevdiği şeyi tekrar tekrar yaptı. Keyfi yerine geldikçe etrafındakilere gülücük atıyor, bıdır bıdır konuşuyordu.  

Arkadaşları gibi ince bir şeyler giyseydi keşke, bazen üstüne bile takmadan bir sonraki yıla kaldırdığı baharlık onca kıyafeti varken… kışlık kazağından utandı ve çıkarıp küçük kırmızı sırt çantasına yerleştirmek için dikkatlice katladı.

Yukarı, teknenin ikinci katına çıkarlarken bakıcı ve çocuk aşağıda kaldılar. Bitmek bilmeyen telefonlardan bulduğu aralarda etkinlik müdürü mesleğinin verdiği yetkin bir pratiklikle, yağmura karşı önlemleri var mıydı, o gece kaç kişi çalışacaklardı, yemek listesinden mezeleri çıkarsınlardı derken yine bir telefon girdi araya, “İçim’le beraberiz, o da bir etkinlik için tekne bakıyor…” dedi telefondaki sese.

Aşağı indiklerinde İçim kucağındaki çocuğu teknenin ahşap dümeniyle oyalıyordu. Diğer iki anneye “tuvaletlere baktınız mı?” diye sordu müdür, telefonu elinde kalmıştı, bakmamışlardı.

Aklına bile gelmemişti, telaşlandı, öğretmeninden emir almış küçük bir öğrenci gibi adamın arkasından kamaraların olduğu alt kata indi, işi şansa bırakmak istemeyen öğretmen de arkasından….tuvalet kağıdı asılı tutamaç, lavabo, klozet, yine de klozetin içine eğilip baktı, oyalandı biraz, başka ne olabilirdi ki, yan yana iki küçük kapı üstlerinde endişeye mahal vermeyecek kadar açık kadın-erkek sembolleri, çocukların karıştıracak halleri yoktu ya..ayy! Karıştırsalar n’olurdu. Adam onun öyle oraya buraya uzun uzun baktığını görünce  pimpirikli bir anne sanmıştı “o gece bu katta bir kadın arkadaşımız da görevli olacak” dedi.

İlk işiydi, okul bile bitmemişti daha, part time çalışıyordu ama okuldan kalan tüm zamanını orda geçirdiği, severek yaptığı bir işti. Babasının bankadaki müdürüne benzemiyordu onun müdürleri, havalı isimleri vardı, herkes birbirini adıyla çağırıyor, kimse takım elbise giymiyor, kravat takmıyordu. Babasına genel merkezden, Ankara’dan talimat gelmedikçe Adana’nın sıcağında ceketini çıkaramaz, yarım kollu gömlek bile giyemezdi. Bir gün büyük bir parti verdi şirket, Beyoğlu’nda depo gibi kocaman bir yere, sadece onlar için açık, loş ışıklı bir mekana gittiler. Ahşap, yuvarlak bir sahnede bütün şirket dans etmişler, sabaha kadar eğlenmişlerdi. Neyi kutladıklarını hatırlamıyordu şimdi. Mekanda tek tuvalet olmasını pek önemsemedi, burda işler böyledi demek ki. Hatta bütün gece abartılı bir rahatlıkla girdi çıktı tuvalete, elini yıkarken girene çıkana selam verdi, küçük sohbetler etti onlarla, hepsi de erkekti, tuhaf bir şekilde tuvalette hiç kadın görünmedi bütün gece. İş arkadaşlarından birinin karısıyla çok iyi anlaşmıştı, muhabbet koyulaşınca onunla beraber gittiler bu sefer tuvalete…kadını takip etti, koridorun sonundan sağa döndüler, bordo kapının üstünde bir kadın resmi vardı, şapkalı bir kadın, çiçekli şapkalı. 

Patrona iletirim dedi tekneyi gezdiren adam kadınlara, telefonunu cebine koyarken gözleri  denizden yansıyan güneş ışığı gibi parladı. Haberler iyiydi, Emine’nin temizlediği katın müşterisi uçağı kaçırmış, yarın sabaha kalmıştı gelmesi, “acele etme” demişti Emine’ye “hem bir dakikaya kalmaz gelir yardım ederim sana, rahat rahat, uzun uzun temizleriz” 

Çocuklu kadın, diğer iki çocuğuyla ilgili sıraladığı işleri yüzünden oğlanı araba koltuğuna yerleştirdi ve  konforlu arabasına binip gitti. 

Mesai bitmişti nasılsa, İçim sahilden geçen otobüslerden birine binecek ve evine gidecekti. Vedalaşırken “tekneyi beğendiniz mi?” Diye soracak oldu kadın, “sizin etkinliğiniz için uygun muydu bari” de diyebilir iki laf edebilirdi. İçim kısa bir süre İngiliz bakıcı olduğundan bir haber yolun karşısındaki durağa yürüdü.  

Eski kocasıydı arayan, ona da cevap verecek, kapatacaktı telefonunu söz verdi. Arkasında sipariş almak için bekleyen garsonu fark etmedi etkinlik müdürü “Siz iyisiniz” dedi arkadaşına. Sanki ülke ekonomisinin içinde bulunduğu konjonktürel daralma ile ilgili master tezini sunacakmış gibi; “şiddetsiz iletişimi öğrendik” dedi kadın, yine dili aklından önce çalışmış, hiç niyeti yokken kocasına getirmişti lafı, yanında bir kaç afili bilir kişi isimleriyle de sosladı konuşmasını. Kendisi bile inanmadı anlattıklarına, havada asılı kaldı kelimeler. 

Arnavutköy iskelesi de akşam üstü trafiğinden nasibini alıyor, bir dolup bir boşalıyordu. Ellerinde sarı çiçek buketleriyle vapurdan inen kadınlar trafik ışıklarından kararlı bir şekilde yolun karşısına geçiyorlardı. Boğaz’a bakan asırlık yalıların arkasındaki sokaktan yürüyerek devam ettiler. Beyaz badana boyası rutubetten yer yer kalkmış ahşap bir binanın önünde “burası” dedi İçim daracık bir kapının önünde başlayan ve  terasa çıkan ahşap merdivenlerin önünde durdular. “en üst kata, terasa çıkın, manzarası da güzel”  dedi İçim iki kadına, nişanlısıyla gelirlermiş buraya, teknede evlenmek istiyormuş, ya da anneler, teyzeler gittikten sonra doyasıya eğlenecekleri her yer olurmuş, Eylül’deymiş düğün.

25/06/2019, Gayrettepe

Yelda UGAN

Fotoğrafçı Çocuk

 

img_5813

Bir şey sormamış “mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz” dermiş.

 

Feriköy sular idaresinde işim çok çabuk bitti. Planladığım bir şey değilken Kuyulubağ sokağının mezarlık tarafında buldum kendimi, aradan nerdeyse on beş yıl geçmiş, sokak çok değişmişti. Şurda lunapark vardı eskiden, boş arsanın içinde dönme dolap, atlı karınca, balerin kadının eteklerindeki her bir dantel oyuntusuna yerleşmiş koltuklar kışın  terk edilmiş hurda yığınları gibi küskün durur, bahar gelince yeniden boyanır, çocuk cıvıltısıyla şenlenirdi. Kardeşler apartmanının önünden geçerken dayanamayıp üstten ikinci zile bastım. Elimi gözüme siper edip arkaya doğru bir kaç adım attım, teras katta oturan var mıydı acaba?

“Bu kekler, börekler…ayol çay da var!” “ aşağıdan ev sahiplerin getirdi sen banyoyu temizlerken, kızları geldi, ‘yorulmuşsunuzdur da’ dedi, ‘annem gönderdi’ bence kasıtlı göndermiştir kadın, ne var ne yok bir baksın diye, evlerini bekar bir kadına verdiler ya bu gelip gitmelerin peşini bırakmazlar artık, bir bahane bulur ikide bir çıkarlar yukarı”, “Ermeni kızım bunlar, bizimkilere benzemezler, daraltma beni şimdi, gardiyan arasaydım gelir miydim buralara, kendim olmaya geldim İstanbul’a” “Safım benim sen öyle san, çok daha tutucu olur bu insanlar, azınlık psikolojisi işte, dört açarlar gözlerini, apartmana giriş çıkış saatine kadar çetelesini tutarlar bak görürsün, kimle girdin, kimle çıktın da cabası”

Yer sofrasının kıyısına oturunca anladım yorulduğumu, kollarım da ıslanmıştı,  hırkamı çıkarırken sert bir şey geldi elime, cebimde bir şey vardı, siyah beyaz eski bir fotoğraftı bu, çıkarıp ev sahibinin gümüş rengi metal tepsisine bıraktım, kırışmış ve biraz da ıslanmıştı. Banyodaki kalorifer peteğinin arkasına düşmüş, kıyamamıştım atmaya.   

Arkadaşım gider gitmez kapı çaldı. Yerdeki açılmamış kolilerin arasından atlaya zıplaya geçip kapıyı açtım, ev sahibinin kızıydı gelen. Bu ne hızdı?  

“Tepsi içerde, salonda”  ön terasa bakan odayı gösterdim, hava serinlemişti, “arka terasın kapısını kapatıp hemen geliyorum.” Arkada iki oda daha var ama evin en aydınlık, en ferah odası olduğu için yer yatağımı buraya koymuştum, geriye kıyafetler ve kitaplar kalıyordu, bir masam bile yoktu daha. Bir kaç tane de mutfak eşyası.

Döndüğümde yatağın kenarına ilişmiş, tepsiye  bıraktığım fotoğrafa bakıyordu. Mahcup oldu beni görünce, kusura bakma filan diyecek oldu ama ben de yanına oturdum. “Şu sağdaki beyaz bereli çocuk benim…evet herkes öyle sanıyor, erkek çocuğu gibi, böyle çok fotoğrafım var benim, dayım çekti. Çocukluk işte, dayım sadece beni çekiyor sanırdım.” Sene 79 olabilirmiş, dokuz-on yaşlarındaymış o zaman. Nerdeyse yaşıttık.

Bazen ben de dayımla gider ona yardım ederdim. Bir vaftiz töreninden dönüyorduk o gün, Kiliseye gittiği zaman annem dayımla gitmeme izin verirdi. Birden bire yağmur yağmaya başladı, yanımızda şemsiye filan da yok, makinalar ıslanmasın diye bir tentenin altına sığındık. Özcan abinin sesini duyduk bir ara, bizi içeri aldı, arkadaşlarıyla beraber tepsiden bozma bir masanın etrafında oturmuşlar, başlarının üstünde sigara dumanından bir bulut, akşama  gidecekleri maçı konuşuyorlardı. Özcan abi dayıma “çek bakalım Aram kardeş” dedi. Dayım benim de fotoğrafa girdiğimi son anda farketti, Kurtuluş son duraktan eve gelene kadar sıkı sıkı anneme birahaneye girdiğimizi söyleme diye tembih etmişti.

Dayı İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş, jandarma önüne geleni toplamış bir gün, üstünden bir mektup çıkmış, sadece adres yazıyormuş Allah’tan. “Karakoldan Özcan abi almış dayımı o gün, dayım bir hafta sonra ortalıktan kaybolunca anlattı bize.  Annem her gün binbir tembihle gönderirdi onu okula, “Aman ha!” derdi, “bak ortalık çok karışık!” 

Bir kız vardı, bazen dayımla mektup gönderirdi, dayım da onu kıramaz, kızın iyice katladığı küçük kağıtları akşamları fotoğraf çektiği mekanlara gelen sahiplerine verirdi.” 

Dayısı inkar etse de bilirmiş, kıza sevdalıymış aslında, Beyazıd meydanında görürmüş bazen onu, Sahaflar tarafından gelirmiş, güvercinlerin arasından, başı önde yürür, kırmızı el örgüsü hırkasının omuzlarına siyah saçları düşermiş. 

Fotoğrafçı çocuk derlermiş ona, kimse adını bilmiyormuş, “eve gelmediği gecenin sabahı annemle Özcan abiye gittik. Okuldan sonra doğruca onun dükkana giderdi.”

Bir şey sormamış, mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz dermiş. Sonra haddi hesabı kesilmeyen mektuplar ve delikanlılar derken kıza içerlemeye başlamış ama ona hayır da diyemiyormuş. Hiç öyle bir kıza da benzemiyormuş aslında.  

Fotoğraf makinasıyla okula gittiği ilk gün “bizi çeker misin?” demiş kız, dört arkadaş birbirlerine sarılıp poz vermişler. Sonra ortadaki idari binayı göstermişler, “oraya getirirsin.” Hangi bina olduğunu anlamadığı için mi,  kıza daha o gün vurulduğu için mi bilinmez siyah cübbelerinin ardından uzun uzun bakmış gidenlere. 

“Annemle beraber defalarca Beyazıd’a gittik, bir keresinde insaflı bir jandarma o büyük kapıdan geçmemize izin verdi. Özcan abi de vardı yanımızda, doğruca idari binaya gittik ama bütün asistanlar göz altındaydı.” nerde olduklarını da söyleyemezlerdi, hangi birini söyleyeceklerdi, listeyle mi dolaşıyorlardı. 

Kızın arkadaşlarıyla fotoğrafını çektiği o gün, dayısı Özcan abinin dükkanına uğramış ve o günden sonra da  sık sık gider olmuş oraya. “Annem rahatsız olurdu, istemezdi dayımın oraya takılmasını. Ayakkabısının ökçesine basarak külhanbeyi gibi yürümesini sevmezdi, arabasının önüne janjanlı harflerle Arjantin 78 yazdırmıştı, böyle siyah beyaz alevler sarmış gibiydi sanki arabayı.” Gülmesini tutamayıp, küçük bir kahkaha attı “Dükkanın vitrini kendisi çekmiş gibi Hayat dergilerinden koparıp çerçevelettiği futbolcu fotoğraflarıyla doluydu, görgüsüz derdi annem”

İşaret parmağımı dudaklarıma götürdüm “söz” dedim, “aramızda.” Misafirim gittikten sonra kolonun arkasında kalan çıkıntıdaki pencereyi buldum, evi tutarken gazete kağıdıyla kaplı, üstünden defalarca boya geçilmiş bu pencereyi önemsememiştim. Tırnağımla biraz kazıyınca aşağısı, ev sahibimin çift kanatlı giriş kapısının önü, gri siyah taş zemin göründü. 

“Bir akşam, galiba yaygara yaparım da komşular duyar diye annem beni buraya gönderdi, o zaman eski eşyalarımız, kilerimiz, depomuz gibiydi burası, aşağıdan gelen tıkırtıları duyunca içerdeki pencereden baktım, annem fısıltıyla konuşarak dayıma sarıldı, çok zayıflamış, bitkin görünüyordu. Özcan abi elindeki poşeti anneme uzattı ve tespihli eliyle bir baş selamı verip hızlıca merdivenlerden aşağı indi.”  

Pencereden bir kadın başını uzattı, türbanlı yaşlıca bir kadındı, iki yanından saçları üç numara traşlı çocuk başları göründü, kadın onları bağırarak azarladı, çocuklar beyaz tül perdenin ardından göründükleri gibi kayboldular.

Artık burda oturmuyorlarmış, yurt dışına mı taşınmışlar neymiş, caddede fotoğrafçı Özcan varmış, o bilirmiş.

20/06/2019, Gayrettepr         

Mitra

Kapalı Pazar

a7c613d6-67ba-4661-80ea-a156f8a9fc85
photograph by Zeynep Saltoğlu

 

Çocukken evimizin önüne Çarşamba günleri pazar kurulurdu. Sebze meyve pazarı, işte bu pazarla gün “Pazar”ı birbirinden ayırmak için yaşlı kadınlar  gün Pazar’a “kapalı Pazar” derlerdi.    

 

Hafta içi her şey uyum içinde, bir biri ardına eklenirken bugün herkesin üstünde kaba bir telaş var. Sanki yukarda sirenler çalıyor ve hepimiz can pazarındayız, bir itiş kakış ki hayat memat meselesi. Tek kurtuluşumuz gelen trenlere binmek, yoksa hepimizi meçhul bir son bekliyor…birazdan başlayacak olan  asit yağmurları belki, belki rayların altından fışkıracak olan lavlar, hatta deprem ve ardından tsunami.

Yüksek sesle bağıranı mı ararsın, bacağını ayırıp iki kişilik yere yayılanı mı, sövüp sayanı mı? O süklüm püklüm, gözlerini yere dikerek dua mırıldanan dilenci çocuklara bile bir cesaret gelir bugün, sanki ıssız bir sokakta kıstırmışlardır seni, doğrudan gözünün içine bakarlar, diklenirler biraz da.

Her gün teptiğim yollar beni kusuyor,  yapmamam gereken bir şeyi yapıyor gibiyim. Ya da olmamam gereken bir yerdeyim. Alnımın ortasındaki ışıklı panoda “parola ” ve “uyumsuz” yazıyor sırayla, harfler yanıp sönüyor…ne demekse! Bindiğim durak, indiğim merdivenler, kartımı bastığım turnikeler aynı. Tavandan sarkan dijital monitörde de bir tuhaflık yok, saat doğru, haberler iyi, memlekette yine her şey yolunda maşallah!!

Sair günler (ananem iş günü için böyle derdi.) çalışan kadın ve erkekler, her boydan, her sınıftan ve her formadan öğrenciler giderler ve gelirler, ufak tefek sıkıntılar olmaz değil ama “olur böyle şeyler” kıvamında kalır çoğu zaman. Tempo yüksek, düzen tıkır tıkır işler. 

Peki Pazar günü neler oluyor da zıvanadan çıkıyor her şey? Devreleri yanmış gibi davranıyor herkes, zombi gibi dolaşıyorlar ortalıkta. Sesinden, kokusundan anlıyorum; “kapalı Pazar” diye bir şey var. Çocukken evimizin önüne Çarşamba günleri pazar kurulurdu. Sebze meyve pazarı, işte bu pazarla gün “Pazar”ı birbirinden ayırmak için yaşlı kadınlar  gün Pazar’a “kapalı Pazar” derlerdi.    

Tren durunca çift kanatlı kapılar büyük bir gürültüyle açıldı yine, bir anlık tereddütten sonra atladım vagona. Nasıl olsa bir kaç durak sonra şehir merkezi, orada kalabalık azalır, hatta kim bilir, oturur biraz vergi mevzuatı filan okurdum belki. İki Pazar sonra büyük sınav, yirmi yıl sonra titrim değişecek kısmetse, daha yüksek bir şey olacak.

Tam o sırada topuğuma sert bir şey çarptı, önümdeki etten duvardan yayılan kesif ter kokusundan nasibimi alır almaz öfkeyle arkama baktım. Kadın; ön tekerlekleri kapının eşiğinden geçirmeyi başarmış, busetin kalan yarısıyla beraber içeri girmeye çalışıyordu. Korkudan yüzünü al basmış, kolunun yeniyle türbanının içinden sızan teri silmeye çalıştıkça bileğinden sıkıca tutturulmuş polyester gömleği alnında kızıl bir iz bırakmaktan başka bir işe yaramıyordu. Elektronik uyaranın iki kere çınlamasıyla beraber ani bir hareketle arabaya önümü döndüm ve kendimi yana atarak metal tutamakların altına bıraktım. 

Kadının, yarım adımlık boşluğa yerleşmesiyle çift kanatlı kapı metalik  bir sesle otomatik olarak kapandı. Vagonun içinde kısa bir dalgalanma, sıra dışı bir uğultu oldu. Bir film seyreder gibi olup biteni izleyen yolcuların da mutlu sonla beraber olaya ilgileri azaldı. Ben de rahatlamıştım; şapkamı düzelttim, bluzumun boşta kalan koluma düşen askısını omuzuma çektim. Alsancak’da yürüyor olsam hiç umursamam, hatta mağaza vitrinlerinde göz ucuyla yakaladığım yansımam, renkli sütyen askılarımının ulu orta görünmesi hoşuma bile giderdi. Neyse; iyi iş çıkarmıştık sonunda, kadıncağız kazasız belasız atlatmıştı ya! Kaçamak bakışlarla etrafıma baktım, takdir bakışları arandım ama bordo deri çantasına sıkı sıkı sarılmış beyaz saçlı, kısa boylu yaşlı bir kadının kolumu tutarak bana gülümsemesi dışında göz ucuyla dahi olsun bir ilgi ya da alaka görmedim.  

Hala önündeki busetin saplarını sıkı sıkı tutan kadına “iyi misiniz?” Demek için fırsat kolluyordum, hatta ellerimden biri boş olsa başparmağımı yukarı doğru kaldıracak, göz kırpacaktım ona.   

Kadın nihayet bakışlarını yerden kaldırdı, nefes alış verişleri hala düzelmemiş burnundan soluyordu. Çantamdaki kolonyaya ulaşabilsem o da ben de biraz rahatlardık. Bebeğinin uyuduğu arabanın üstünden bana doğru eğildi, metalik ses metronun hareket ettiğini ve gelecek durağın adını anons ediyordu ki dişlerinin arasında tıslayarak “sürtük!!” dedi ağzını büzerek. Tren yavaşladı, kapılar açıldı, dışardaki yüzlerce öfkeli göz içerdekilerle buluştu ama şehir merkezinde kimse inmedi.

13/06/2019, Beşiktaş

Mitra

Muşmula Ağacı

0b209e22-e05f-4cbf-a598-dc40ddc629af

“…ama adam da haklı, babama diye gidiyoruz, ona da uğrayalım, buna da uğrayalım, teyzeminki nerdeydi?..Son geldiğimizde buralar bomboştu diye başlıyorsunuz, mezarları bulana kadar perişan oluyoruz.”

 

Pazardan mı aldın? Ben de eski evin bahçesinden topladın sandım. Bahçenin yola gittiğini unuttum yine, birden heyecanlandım işte. Hatırlıyor musun mutfak penceresinden uzanıp toplardık. İçinize biraz vitamin girsin der her öğün tabakların yanına 3-5 tane koyardın. 

Sadece kirayı almak için mi gidiyorsun artık oraya? Doğru, tavuklar da olmayınca..Suriyeliler oturuyor mu hala?…Döndüler ha!…”sağolun, ama artık bize müsade” diyerek mi gidiyorlar yoksa “burası da olmadı” diye mi?…insan giderlerken üzülüyor, sanki o zamana kadar burada olduklarını farketmemişsin gibi, yeni öğrenmişsin gibi telaşa kapılıyorsun…bari çocuğa bir şeker verseydim diye hızla içeriye dalıp misafir odasındaki şekerliğe bakıyorsun ama içi boş. Evde hiç çocuk kalmadığı için oyuncak da yok, küçülen bir ayakkabı da.

Anne yaa! Fatura mı bu? Hem de en korktuğundan, su faturası…suyu boşuna akıtıyoruz diye az mı terlik yedik senden…çamaşır makinası son suyunu boşaltırken nasıl fırlardın yerinden, banyoya beş metre rekorunu kırardın her seferinde… ilk zamanlar ödümüz kopardı ama sonraları alışmıştık…makinanın su boşaltma hortumuyla evde ne kadar kova varsa doldurur sonra o sularla evi silerdin. Ağzını elinle kapatsan da görüyorum, saklanamazsın, göbeğinle gülüyorsun…bir iniyor bir çıkıyor…çok komikti ama…  eve gelen arkadaşlarımıza hepimiz sözleşmiş gibi aynı yalanı söylerdik… “makina bozuldu da, biz de mecbur suları böyle boşaltıyoruz” diye uydururduk…annemin kıymetli suyu..anne sen acaba bir önceki hayatında çölde mi yaşıyordun?

Tamam sustum, ama bak canım annem, ben onları otomatik ödüyorum yani bankaya talimat verdim, faturan kesildiği an pıt diye ödenmiş oluyor.

Aslında gerek yok ama tamam, sen çık, dönüşte beraber alırdık…evet, fıstık çiğ olsun, kömbeler de cevizli…benim biraz çalışmam lazım…tamam yiyorum…öğlen dışarda kebap yiyelim ama olur mu?….Babama da uğrarız belki…tamam çiçeği kaldırmam ordan…evet sevmiş orayı coşmuş baksana…güle güle!

Alo…geliyor musun?…tamam teyzemi de alırız o zaman yoldan…ben şimdi bir taksi ayarlarım…iyi, tamam sen gelince dayımın öğrencisini ararız o götürür bizi. 

Çayı koyuyorum…yeşil çay mı olsun…karanfil nerede…bir parça da zencefil…soda kalmamış teyzeciğim ya…çok yedik değil mi? Bir de üstüne künefe…ama hiç pişman değilim.

Anne o ne yaa! Her seferinde babanız göndermiş diye bir şey getiriyorsun, o ağacı söksek mi? yakında tamamen kuruyacak…tamam sen bir mevlüt okut, pilav dağıt…bak pilav kaşığına benziyor…valla dalga geçmiyorum, babam etli, nohutlu pirinç pilavını çok severdi diye, hani canı istemiştir belki.

Koyuyorum çayları….ha birazdan o zaman…anne yiyecek halimiz yok…tamam ısıtıyorum…sen bitir namazını.

Şöför değil mi?…neymiş efendim yaşınıza bakılırsa mezarlıkta çok tanıdığınız olmalıymış…ama adam da haklı, babama diye gidiyoruz, ona da uğrayalım, buna da uğrayalım, teyzeminki nerdeydi?..Son geldiğimizde buralar bomboştu diye başlıyorsunuz, mezarları bulana kadar perişan oluyoruz.

Teyzeciğim ben toplardım bardakları…bir tane daha içer misin? Var daha….Ben mi? Cumartesi dönüyorum…emeklilik işlemlerim için gelmiştim…bir kaç gün daha uzattım.

Evet kuzenciğimin gönderdiği kartlar onlar…bilirsin annemin yılbaşıyla filan hiç işi olmaz ama en sevdiği yeğeninden gelince kıyamamış onları kaldırmaya, dayımın fotoğrafının yanına iliştirmiş.

Sık sık görüşüyoruz…en son geçen hafta konuştum, Noel tatilinde geliyorlarmış…aaaa! Haberiniz yok muydu? Hay Allah! Benden duymuş olmayın olur mu? Yaa sürprizini bozdum kızın tüh!!  

Hadi ama…ağlama lütfen…bak her fırsatta geliyorlar…siz de gidiyorsunuz eniştemle.

Yok bir şey anne…teyzem duygulandı biraz; evet!!

Yok! Ona ağlamıyorum…dayına ağlıyorum!…kadersiz dayına!…çok sefil, ne bir karşılayanı var, ne göndereni.

04/06/2019, bayram

Yelda UGAN

 

 

 

Yalit ve Libo

img-20170205-wa0016Koca göbeğini sıkıntıyla kaldırıp bir kaç kere yanıma iyice yaklaştı ve her iki elinin işaret ve baş parmaklarını birleştirdiği delikten bana baktı

 

Güneş yükseldikçe hava iyice ısındı. Eski taş ocağına iki kilometre kala mola verdiler. Meydandaki kahvenin tütün rengi taş duvarına, gün yüzü görmeyen iç kıvrımlarından eskiden turuncu yeşil olduğu anlaşılan tentenin gölgelediği bakkalın kapısına, kasabaya yolcu taşıyan sarı siyah bordürlü köhnemiş minibüslere asılan el ilanlarına göre seçmeler orada, eski taş ocağında yapılacaktı. Ayaklarındaki plastik terlikler toprak yolla her buluşmasında toz havaya kalkıyor, saçlarına, boyunlarına, ellerine, açıkta ne varsa orada hatta burun deliklerinde bile birikiyordu.

Yalit’in daha küçük bir kızken başlayan oyuncu olma hayali neredeyse gerçek olabilirdi, şansını deneyecekti. Günlerdir onunla gelmesi için  Libo’ya dil döküyor, yalvarıyordu.

Yolun İki tarafındaki okaliptüs ağaçlarının gölgesine sığınarak, gittikçe yavaşlayan bir tempoda durmuşlar, yokuş başında verdikleri molayı bitirmişlerdi. Libo sırt çantasından çıkardığı plastik şişeyi ablasına uzattı. Beriki kana kana içti sudan ama peynirli sandviçden yemek istemedi, tıkanmıştı. Libo elindeki ekmeğin ucundan küçük bir ısırık aldı sonra da çantasına, aldığı yere koydu. 

İkişerli, üçerli öbekler halinde köydeki kadınlar da onlar gibi seçmelere katılmak üzere yanlarından geçiyor, kadınların selamıyla konuşmaları sık sık bölünüyordu. Köyün başına gelen bu sıra dışı olay nerdeyse bir aydır gündemdeydi. Ancak köyde bir ölüm ya da yeni bir bebek haberi kısa bir süre için liste başı oluyor, bir kaç gün sonra bu şüphe dolu, belirsiz seçmeler listede tekrar eski yerini alıyordu. 

Libo okulda çocuklara anlattığı tavşan ve kaplumbağa hikayesini abartılı bir ses tonuyla anlatmaya başladı, gülüştüler, elini uzattı ve ablasının kalkmasına yardım etti. 

Bitmek bilmeyen tadilat bahaneydi aslında, hükümet ana okulu sınıflarına ödenek ayırmıyordu, oysa o maaşının dörtte birine bile çalışmaya razıydı, çocuklar akşama kadar sokaklarda başıboş kalıyor, hiç bir şey öğrenmeden aylar geçiyordu.

İlanda potansiyel oyuncu yazıyordu, potansiyel kadın oyuncu, 19-26 yaş arası!? Ne dedikodular dönmüştü bunun üzerine, sonu gelmez paranoyalar üretilmiş, işi kadın ticaretine kadar vardıranlar bile olmuştu. Kadın aramaları ve bu kadar genç yaşta kadın aramaları hayra alamet değildi. Libo ne dedikodulara kulak kabarttı ne de seçmelerle ilgilendi ama kıyamamıştı ablasına. Küçük bir kızken oynadıkları oyunlarda ablası kah elindeki tahta kaşığı mikrofon yapar şarkı söyler, kah abartılı vurgularla yazları açık hava sinemasında gördükleri aktrisleri taklit ederdi. 

Yalit pek seçeneği olmasa da eli yüzü düzgün bir elbise giymek için epey uğraştı. Libo, Yalit’in Elindeki siyah topuklu deri ayakkabısını koyduğu naylon poşeti de çantasına yerleştirdi ve  sabah erkenden düştüler yola. 

Anneleri yılda bir kaç kere büyük boy çöp poşetlerine tıka basa doldurulmuş öte beriyle gelirdi eve, çalıştığı evin hanımından, beyinden, çocuklardan, ne olursa artık, bahtlarına ne çıkarsa, bir numara küçük, bir numara büyük…dar ya da geniş. Kalanlar da komşulara pay edilirdi.

Libo, sağ elini gözlerine siper yaparak arkasına, adını çağıran ablasına “yine ne var” der gibi baktı. Elindeki torbayı gösterdi oturduğu yerden, ablası “bunları giy” dedi. 

Libo  başını yerden kaldırmadan sıranın ilerlemesini bekledi, görünmez olmak istiyordu. Karnı burnundaki ablasının yerine de utandı, almamışlardı onu seçmelere, form doldurmasına bile izin vermemişlerdi. Yalvardı Yalit  Libo’ya “lütfen” dedi, “içerde ne olup bittiğini bilmek istiyorum n’olur doldur şu formu”

Dışardaki gök gürültüsü eli kulağındaki yağmuru haber veriyordu. Gri bulutlar kümelendi, ortalık erkenden karardı. Libo aniden açılan pencereyi kapatırken omuzlarına kadar düz inen siyah saçları perdeyle beraber rüzgarda savruldu. Yalit sırt üstü yattığı yerden “Bir daha anlat” dedi Libo’ya “ama en baştan” Libo onun su toplamış esmer ayaklarına, ödem yapmış varisli kara bacaklarına kantaron yağı sürerken, bir daha anlattı.

“Taş duvarlar bir tutam güneş ışığının bile içeri sızmasına izin vermiyordu, Mayıs gölgesi gibiydi içerisi, kuru ve serin.  Refakatçi beyaz keten kapıyı ben girinceye kadar arkamdan tuttu. Arkaya doğru daralan üçgen biçiminde, yüksek tavanlı odanın ortasında uzun bir masa, masanın ardında beş kişi, yani bana bakan on tane göz! Hep senin yüzünden” diye gıdıkladı Libo ablasını, Yalit kıkırdadı, “hadi kaynatma devam et” dedi.

Libo devam etti. “Masanın üstündeki örtü, kapı yerine kullanılan örtüyle aynıydı.” bu sefer Yalit duramadı, araya girecek oldu ama sonra vazgeçti. Libo öyle güzel anlatıyordu ki, sanki karnındaki bebek bile onu dinliyordu.

“Beş kişiydiler” diye tekrar etti Libo, biri kadın, dördü erkek. Kadın çok güzeldi, elli yaşlarında sarışın, beyaz bir kadındı, önündeki kağıt yığınına her bakışında masanın üstünde duran kırmızı çerçeveli bir gözlüğü takıp çıkardı. Soru sormadı, daha çok not aldı ve hep gülümsedi, bence dilimizi bilmiyordu. Onun yanında oturan adam çok gençti. Yok, aslında genç görünüyordu, gülünce gözlerinin kenarları kırışıyordu. Kibardı ve sanki birini arıyor gibiydi. İnce yapılı, orta boyluydu. Kumral saçları ensesinden kısacık kesilmiş, alnına düşen bir tutam perçemini biçimli, ince parmaklarının arasında karıştırırken yüzü gölgeleniyor sanki uzak geçmişten bir şeyler hatırlamaya çalışıyordu.  Beni ayakta adımla karşıladı, elimi sıktı ve arkadaşlarıyla tanıştırdı. Elindeki ayakkabı tekiyle sinderella’sını arayan prens diyeceğim ama öyle de değil. Bulunmak isteyen oydu sanki, küçükken anlattığı hikayelere inanan kadını, ona ayakkabısını giydiren rehber annesini arıyordu. Yani patron oydu “tamam işte bu!” Dediği an bitecekti iş, gerisi detaydı. Patronun yanında, kalın camlı, siyah çerçeveli gözlükleri olan yaşlı bir adam vardı. İçerisi serin olmasına rağmen terliyor, gri beyaz fularıyla sürekli siliniyordu.  Koca göbeğini sıkıntıyla kaldırıp bir kaç kere yanıma iyice yaklaştı ve her iki elinin işaret ve baş parmaklarını birleştirdiği delikten bana baktı. Biraz geriye gitti ve bir daha baktı. Diğer iki genç adam da patronun baş işaretiyle masadan kalktılar ve pat pat pat sürekli fotoğraf çektiler.” 

Önlerindeki kağıtlara notlar almış aralarında fısıldaşmışlar, yandan ve önden fotoğrafı çekilirken başını kaldırması için defalarca uyarmışlar onu. Bir takım sorular sormuşlar, Telaşla koşturmasını istemişler, telaş ve endişeyle, sanki düştüğü yerde avazı çıktığı kadar bağıran, ağlayan bir çocuğa gider gibi.. Eline küçük bir kumaş parçası, bir de iğne iplik vermişler, “dikiş dikerken mırıldan” demişler “annenin sana küçükken söylediği, veya büyükannenin söylediği bir şarkı olsun.” Üzgün görünmesini istemişler; sevinçli, ya da heyecanlı. Gülmesini istediklerinde başını eğmiş Libo, omuzlarını kaldırıp, elini ağzına götürmüş.

Son aşamada da eline bir fotoğraf vermişler, siyah beyaz bir fotoğraf, bize bir şeyler anlat demişler, bu fotoğrafın öyküsünü.

“Yılın bu mevsiminde köyümüzün erkekleri pek ortalıkta olmaz, kimi Güney’e gider çalışmaya kimi dağlara arı kovanlarını toplamaya.” Diye bir girizgah yapmış Libo elindeki fotoğrafa bakarak, erkek kalabalığına yandan giren, sadece kafası görünen  çocuğu göstermiş, “şu sağdaki beyaz bereli küçük çocuk benim, 7-8 yaşlarındaydım o zaman” demiş. Ellerindeki kadehleri neşe içinde havaya kaldıranlar da babam, abilerim, Yalit’in kocası, komşumuz Robi ve oğulları, arkadakiler de kuzenlerim” diye devam etmiş, “köyü kımıl zararlılarından kurtaran kavalcı, ona sözü verilen 10 altını alamayınca, köyün erkeklerini önüne katıp, güneşin arkasını görmeden öğlen yönünde yürümüşler.”

“sen niye kaldın?” diye sormuş patron; kocaman, aydınlık bir gülümseme varmış yüzünde, ayağa kalkmış ve iki eliyle birden sıkmış Libo’nun elini. “iyi ki kaldın” diye eklemiş sonra.

29/05/2019,

Yelda UGAN