Sıkıysa Gelin Alın!

Kız kardeşlerime…

Hoca gösterdiği tevazudan, ince komplimanından o kadar memnun oldu ki, bir adım yana kaydığında ağzı hala kulaklarındaydı. İki kızın arasında duran ortası delik, kenarları aşınmış silgi ekşi elma gibi kokuyordu.

O gün Necmiye’nin okulda son günüydü, “Yarın gidiyorum,” dedi fısıltıyla. Oracıkta vedalaştılar. İnce, koyu renk bukleleri koca memelerinin arasına iyice bastırdığı kızın yanaklarını yaladı, tütün kokuyordu Necmiye. İyi şanslar diledi kız, “Yolun açık olsun,” dedi. Aceleyle çantasına davrandı. Ona bir şey vermek istiyordu, anmalık bir şey ya da bir hediye, adı her neyse. Defterinin arasında kuruttuğu sarı papatyaları sardı mendiline, bir tane de ninesinin o sabah odun ateşinde pişirdiği çöreklerden uzattı. Necmiye de bir şey vermek isterdi kıza ama koridorun sonunda öğretmeni görür görmez aceleyle sınıfa girdiler.  

Kızlar koşar adım sıralarına giderken, mavi plastik çöp sepeti sınıf başkanının sonuna kadar açtığı kapının arkasında kaldı. Görünmüyordu artık. Ceketinin düğmelerini ilikledi. Başı geride, çenesi hafif kalkık hazır ola geçti ve öğretmen eşikten adımını atar atmaz boyun damarlarını şişirerek “Dikkat!” diye bağırdı başkan çocuk. “Kendinize çeki düzen verin” minvalindeki bu çağrıyla, bütün sınıf ayağa kalktı. Sarsak adımlarla sınıfa giren öğretmenin el hareketiyle de hiç düşünmeden yerlerine oturdular. 

Sıranın üstüne konan kitaplar, kenarı kıvrılmış defterler, kalem kutularının bir ileri, bir geri gitmekten bitap düşmüş fermuarları, uzatılan silgiler, fazla kalemi olanlarla hiç olmayanlar arasındaki alışveriş sürmeye devam etti. Yeni açılmış kurşun kalem kokan sınıfın uğultusu kaynamaya başlayan bir çorba gibi yavaş yavaş arttı ve tam açık pencereden dışarıya süzülecekken havada asılı kaldı. Öğretmen sert bir hareketle rutubetten şişmiş tahta pervazlı pencereyi kapattı söylenerek. Göğüs cebinden küçük, siyah, deri kaplı bir defter çıkardı. Defteri gören bütün sınıf dikkat kesildi. Öğretmen yeni konuya geçmeden önce geçen hafta yaptığı yazılı sınav sonuçlarını okuyacaktı demek.  

Ah! Ne sancılı bekleyiştir o, beklentisini ne kadar düşük tutarsa notu o kadar yüksek gelir diye sıktıkça sıkıyor kız kendini. Necmiye’yi filan unuttu. Dua etmenin bir faydası yok artık, biliyor, olan olmuş bir kere ama yine de şuursuzca mırıldanıyor. 

İşte geliyor…Altı! Yedi olsaydı bari. Sıra arkadaşı on aldı. Sonuç her ikisi için de alışıldık, sürpriz filan yok. Sınıf, hatta okul birincisi olan arkadaşından kopya çekmediği için hocaların kızı bir kez daha kutlayacakları sıradan bir gün. Daha şimdiden beyaz tenine al basıyor. Elmacık kemikleri kızarmaya başladı bile, ensesine, bir kuğuyu andıran o uzun ve zarif boynunun bittiği yerden omuzlarına dökülen kumral örgülerine kadar ter içinde kaldı. 

Yol kenarındaki tarlalardan havalanan yumurta kafalı sığırcık kuşları çizdi kız defterine. Kuşlar kara bir uçurtma gibi gökyüzüne salındılar, hep bir ağızdan çığlık çığlığa yağmuru övdüler. Öyle bastırıyor ki kalemi, çat! diye kırıldı ucu. 

“Ne tuhaf bir taltif,” diye düşünüyor, taltif de tuhaf oldu ama hocalara yakışır başka bir kelime bulamıyor. Ne desin ki, bu durumda ne denir ki? Ah! Rica ederim, ne demek. Ben böyleyim işte! Önüme koysa dönüp bakmam. İnsanın emeğiyle, alın teriyle kazandığı gibisi var mı? Ya da “Hocam siz onu bilmezsiniz ya, günahını vermez o, zırnık koklatmaz!” mı desin, ne desin?  

Hoca sağ eliyle iki kızın oturduğu sırayı işaret etti. Hocanın uçları yağ lekeli gri ceketinin içinden, eprimiş lacivert gömleğinin manşeti hiç durur mu, o da selamladı sınıfı. Acaba ne yapsa da kısacık rolünün hakkını verse, öyle hemen unutulmasa…Hem repliğini kusursuzca okusa hem de sahnede biraz kendisi olabilseydi, ne olurdu? Avuç içine bakan taraftaki İki küçük düğmeden birini, kısa, beyaz bir ipin ucuna kadar indirdi. Oldu işte! Düğme hocanın eliyle götürdüğü her yere neşeyle gitti. Manşet kendinden memnun selam verdi ve çekildi. 

Söz yine hocada ve yeni bir şey yok! Aman Allah’ım, anne-babalar ne evlatlar yetiştiriyordu. O, gururumuz, medar-ı iftiharımızdı. Hocanın dili gevşedi, şivesi daha da koyulaştı. O kapıdan yana, en öndeki sıraya doğru yürüdükçe birbirlerine yaklaşan iki kız, hocanın sigaradan sararmış dişlerini, iki günlük kirli sakalını en ince ayrıntısına kadar görebiliyorlardı artık. Her şey olması gerektiği gibi oluyordu. İtaatkar bir kabulllenişle hocanın ter kokusunu havasız sınıfta olağan, sıradan bir şeymiş gibi içlerine çektiler. Bir iyilik istiyordu hoca, evet ikisinden de. Ellerini ovalıyor, lafı uzattıkça uzatıyor, tadına vara vara emiyordu zamanı. Tabii, ne demek, başımızın üstüne! Lafı mı olur. İki kız birbirlerine baktı: “Lütfen buyurun!” Nihayetinde mağara gibi açılan ağzından, durdurulamayan, istem dışı bir hıçkırığı andıran kesik kahkahası yükseldi. Erkeklere kadınlardan daha yasak olan iki şeyden birini ihlal etmiş, ulu orta kıkırdamıştı ama ne gam! Allah ağlatmasındı.

Bir gün oğlanları getirse, elinden su içirir miydi okulun en çalışkan kızı? Bardakla filan değil, öyle basbayağı çeşmenin altına tuttuğu eline biri, sonra diğeri eğilecek, kana kana içeceklerdi. Olur muydu? Olurdu. Peki yapar mıydı, el verir miydi acaba?  Hoca gösterdiği tevazudan, ince komplimanından o kadar memnun oldu ki, bir adım yana kaydığında hala ağzı kulaklarındaydı. İki kızın arasında duran ortası delik, kenarları aşınmış silgi, ekşi elma gibi kokuyordu. Ele avuca sığmıyordu yaramaz oğulları ama cin gibiydiler. Sınıf birincisi kızın yüzü kızardı, alı al moru mor, ne diyeceğini bilemeden belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Yanındaki bile anlamadı ne dediğini. Arka sıralara “Susun!” diye bağıran hocayı izledi beriki. Öğrencilere göre zorunlu, hocaya göre olağan saygının verdiği özgüvenle kıza döndü. Sıra ona gelmişti demek. Alacağı yeni bir teşekkür sıkıntısıyla başını omuzlarının arasına gömdü, oturduğu sıranın kenarlarını sıkıca kavradı. Bir mucize olsa da şu malum konuyu açılmadan savuşturabilseydi keşke. 

“Daha çok küçükler,” dedi hoca, “ilkokuldalar, ne yazık ki sen olamazsın ama oğullarıma alabileceğim kız kardeşlerin var mı?” diye sordu. Bu da ne demek oluyordu şimdi? Sağ gösterirken sol vurmuştu hoca. Kız, bal rengi gözlerine kadar kızardı. Bu sefer kızgınlıkla utanç arası felaket bir duyguyla sustu. Üst dudağı seğiriyor, kulakları çınlıyordu. Başparmağını kırık kalemin ucuna bastırdı, parmağına küçük, şekilsiz bir damga gibi kan oturdu.

Soluklanacak yer arayan beyaz gagalı bir ekin kargası kondu pencereye. Birkaç kez tökezledi, pençeleri içe kıvrık, çaresizce kanat çırptı, bir türlü tutturamadı taraçayı. İki kara tüy süzüldü havada. Okaliptus ağaçlarına doğru uçtu ama hiçbirine konmadı. “Ben de olsam kırlara giderdim,” diye geçirdi kız içinden. Etrafı dinliyor, kimse gıkını çıkarmıyordu. Madem kol kırıldı, içinde kalsaydı bari, aklından geçen buydu. Erkeklerden çok kızların duymuş olmasından, onların kıkırdayarak aralarında fısıldaşmalarından korkuyordu. Teneffüse çıkmayacak. Karnını tutacak, öne doğru eğilecek, iki büklüm olacaktı. Başına gelmeyince anlamazmış insan. Soranlara “Çok ağrıyor,” der, adet sancısı olduğunu zanneder, rahat bırakırlardı onu. “Allah’ım nerde kaldı şu zil!!” 

Güneş bir tutam bulutla saklambaç oynuyor, ekin kargası sarı papatyalarla dolu çayırlara uçuyordu. Ne uzun yol yorgunu kırlangıçlara selam verdi, ne de serçelerle çene çaldı ayak üstü. Beyaz badanalı, küçük bir evin bahçesine, mermer kuş havuzuna kondu. Yaşlı kadın sesine uyandı karganın, İçi geçmiş azıcık. Altına aldığı ayakları uyuşmuş, ağır ağır kalktı yerinden, önüne serili koyun postunun etrafında terliklerini arandı, dökme demir sobanın üstünde kaynayan bakır kazana bir tutam biberiye attı, bir tutam da kedi otu. Döndü, arandı yine, içinde baş veren bildik bir sıkıntı, kenevir ipiyle bağlı bir tomar anahtar çıkardı cebinden, sıcacıktı anahtarlar, avuçlarının arasında sıktı onları, tahta sandığı açar açmaz dibini eşeledi telaşla, zaman daralıyordu, iki dal sakız ağacını, iki dal reçine sapını bakır mangalın üstüne yerleştirdi.     

Belli belirsiz bir is kokusu geldi kızın burnuna, sanki sobada tutuşmuş dallardan uzun, ince bir duman yükseliyordu sınıfta. Hiç nedensiz yüreği hafifledi, genişledi sanki. Aniden bütün sınıf en arkada oturan kıvırcık Necmiye’ye döndü. O davudi sesiyle, “Hocam, bende üç tane var,” dedi. İri cüssesini meydan okur gibi tek başına oturduğu boş sırasından öne doğru uzatarak, “Sıkıysa gelin alın! Üçü de birbirinden cadı!” diye ekledi hemen ardından.

Müdür yardımcısı, kapının hemen girişinde bekleyen öğrenciye, hazırladığı büyük, sarı zarfı uzattığı sırada ders zili çaldı. Necmiye mezuniyetine bir ay kala aldığı bu diplomayı cezaevi müdürüne teslim eder etmez staja başlayacak ve yengesi gibi gardiyan olacaktı. Öğretmen ve öğrenci el sıkıştılar. Biri “hayırlı olsun,” dedi, diğeri teşekkür etti. Necmiye’nin son kez yürüdüğü koridor toz kokuyordu. Hiç acele etmeden ağırdan aldı, yerde bulduğu bir silgiyi bahçeye bakan pencerelerden birinin önüne bıraktı, janjanlı, yanar dönerli bir kraker ambalajını çöpe attı. Kapılar içeri aldıkları uğultunun üstüne tek tek kapandı. Sınıfının önünden geçerken o tarafa baktığını ve adımlarının daha da yavaşladığını kimse görmedi. O sabah kapı nöbetçisi birinci sınıflardan zayıf bir oğlandı. Necmiye ona kapıyı açması için yardım etti, oğlan utandı, yüzü kızardı, “Geçmiş olsun abla,” dedi ardından. Yoldan geçen yaşlı bir çift, Necmiye’nin ardından büyük bir gürültüyle kapanan okulun ağır demir kapısına baktı ve bu saatte okuldan çıkan öğrenci için üzüldüler, sakın hasta olmasındı.                  

8 Mart 2021 İstanbul,

Yelda Ugan S.

Çöpçatan

İçine aldığı üst dudağını bir süre ağzında tuttuktan sonra bakışlarını adamdan uzaklaştıracak ve sahte bir öksürüğün yardımıyla istese de gülmesini durduramayacaktı. İyice sinirlenen adamın gözleri kocaman açılacak, “ne yani, bir tek ben mi gülecek bir şey bulamıyorum burada!” diyerek bir hışımla kalkacaktı masadan.

Kaygılı ve hayli sıkıntılı bir tavırla ağırlığını bir ayağından diğerine verdi. Elinde, az önce muhasebeden verdikleri fatura iyice kırışmış, yer yer terli parmaklarını maviye boyamıştı. Ne diye elinde tutmuştu ki. 

Özenle katlayıp koyu kahve rengi pantolonunun cebine koydu. Ellerini arkadan bağlayıp ileri geri küçük adımlarla yürümeye başlamıştı ki kehribar damarlı mermer koridorun sessizliğini karşısından gelen, lacivert formalı iki kadının ayak sesleri bozdu.  Ona mı öyle gelmişti yoksa gerçekten o iki kadın birbirlerine fısıltıyla bir şeyler söylemiş, göz ucuyla kıkırdayarak kendisine mi bakmışlardı? Alışkanlıkla saatine baktı. O sırada biri gelse ve “saat kaç” diye sorsa, dirseğini kırar ve fitilli kadifeden ekru ceketinin altında kalan kol saatine bir daha bakardı. Yürümekten vazgeçti, hevesi kaçmıştı. Kiremit rengi iki büyük toprak saksıda, nerdeyse boyuna kadar uzanan, gerçek olamayacak kadar parlak benjamin dallarını aralayarak pencereden aşağıya, bahçeye bakarken, keşke oğlanı getirmeseydim diye geçirdi içinden. Rezalet! Yapacak bir şey yok, “gelin alın,” demişlerdi okuldan, arabada, annesine gidiyorken. Huzurevinden arayıp “lütfen annenizi gelin alın” demelerinden yarım saat sonra. Müdür yardımcısı disiplin cezası verecekmiş, elli kere uyarmışmış… lacivert blazer ceketin içine beyaz tshirt veya beyaz gömlek giyilecekmiş. Burası ciddi bir okulmuş. 

Elinde olmadan, tamamen refleks bir hareketle dalından koparmadan yapraklardan birine tırnağını geçirdi. Oysa yemin edebilirdi plastik olduklarına. İki kere denemişti, belki yerini beğenmemiştir diye iki ağır saksıyı da evin her tarafına, alabildiğine zahmetli bir şekilde taşımış ama ikisini de yaşatamamış, iki Benjamin de kuruyup gitmişlerdi. Karısının mutfak penceresinin taraçasında tuttuğu o narin menekşeleri, kah kızgın güneşin altında, kah dondurucu soğukta inatla yaşamaya, yapraklarından yeniden hayat bulmaya devam ederler arsızca çiçek açarlardı. Karısı onlara teşekkür eder, kocasına da nispet yapar gibi göstererek, “üç gündür kulaklarına fısıldıyor, çok özledim diyordum. Bak gördün mü? Kırmadılar,” derdi mor çiçekleri göstererek.    

İlgiymiş, hıhh! Biraz da oğlanla ilgilense ya! Kulağına mı fısıldar artık, avazı çıktığı kadar bağırır mı ki bu konuda da üstüne yoktur. Ama yok! Ben devir alacağım bu işi, her sabah okula giderken kontrol edeceğim, bakalım serseri gibi çıkabiliyor mu evden. 

Adam annesinin çıkış belgesinin müdür tarafından imzalı bir kopyasını hemşireden aldı ve kadına, bankanın gönderdiği kişisel gelişim kurslarından ya da yeni adıyla atölyelerinden öğrendiği gibi yaka kartında yazan adıyla hitap ederek teşekkür etti. Bunun için boy fakiri kadına doğru biraz eğilmesi gerekti. Hemşire adamın nezaketi karşısında kibarca gülümsedi. Arkasını dönüp koridorda koşar adım ilerlerken aniden çıkan kahkahasına engel olmak için elini ağzına götürdü. 

Akşama adam, huzurevi müdürünün, “bu seferlik aramızda kalsın” diyerek, antetli kağıda göstermelik bir ciddiyetle hazırladığı raporu mutfaktaki yemek masasına fırlatacak ve Yemin ederim böyle oldu diyecekti karısına, “rezil olduk.” 

Kadın, büyük bir ciddiyetle kayın validesinin raporunu bir kaşını kaldırarak okuyacak: 

“Kurumumuzda misafir olarak kalan çok kıymetli annenizin bir süreliğine kurum dışında her nereye gitmek isterse giderek ivedilikle hava değişimine maruz kalması, konularında halihazırda uzman olan hekimlerimiz tarafından uygun görülmüştür. Zira özverili personelimiz dahil tüm misafirlerimize verdiği çöpçatanlık hizmetleri onu ziyadesiyle yormuş, bitkin düşürmüştür.” 

İçine aldığı üst dudağını bir süre ağzında tuttuktan sonra bakışlarını adamdan uzaklaştıracak ve sahte bir öksürüğün yardımıyla istese de gülmesini durduramayacaktı. İyice sinirlenen adamın gözleri kocaman açılacak, “ne yani, bir tek ben mi gülecek bir şey bulamıyorum burada!” diyerek bir hışımla kalkacaktı masadan.

Kıvrılarak inen merdivenlerden katlar eksildikçe ateş tuğlasıyla örülü bahçe duvarı büyüdü, büyüdü ve arkasındaki binalar görünmez oldular. Bahçeye açılan kapıya, nerdeyse kapının tamamını kapatacak kadar büyük bir ilan yapıştırmaya çalışan iki görevli kenara çekilerek adama yol verdiler. 

İlanda şöyle yazıyordu: Lütfen öz geçmişlerinizi buraya, danışmaya bırakmayınız. Zira kurumumuz izdivaç konusunda herhangi bir hizmet vermemektedir. Posta, kargo veya kuryeyle gelen cv’ler imha edilecek, telefonlarda hiçbir açıklama yapılmayacaktır. Söz konusu kişi kurumumuzdan ayrılarak, başında bulunduğu departman kapatılmış, hiçbir şekilde yerine yenisi gelmeyecektir.    

Adam yukarda, müdire hanımla sanki konuşmamış ve bütün bu olan bitenlerden annesi sorumlu değilmiş gibi okuduklarına hayret etti. Arkasını döndü ve bahçeye attığı ilk adımında annesinin, “aman dikkat et evladım,” demesine kalmadan bir su birikintisine giren sağ ayağı çorabına kadar ıslandı. “Bir bu eksikti,” diyerek  okkalı bir küfür savuracaktı ki annesiyle göz göze geldi, vazgeçti. Tuttu kendini. Annesi ve oğlunun yaptığı gibi duvara arkasını verdi, derin bir nefes aldı ve “hadi gidiyoruz” dedi ikisine de. Oğlan babanesine elini uzattı. Kadın bir eliyle oturduğu ahşap sandalyenin kolçağını diğeriyle de torununun elini tuttu ve birbirlerine belli belirsiz gülümsediler.

18/01/21, Bitez

Yelda Ugan S,

İki Sade Kahve

Şişli’de, Hanımefendi sokakta otururduk. Güzel havalarda Nişantaşı’na kadar yürürdüm bazen.  Çat kapı gidebileceğim en az üç kapım vardı oralarda. Osmanbey’den vururdum, ta Maçka’ya kadar. Bizimkinin akrabalarıydı ikisi, biri de Türkan. Türkan’la Büyük postanede aynı gün başlamıştık işe, o da stajyerdi ben de. Sonra kadroya alındık. Her ne kadar inkar etse de eniştesinin parmağı vardı bu kadro işinde. Öğle tatilinden dönüyorduk bir gün, meydanda ona rastladık, Yeni Cami‘nin önünde, “eniştem,” dedi Türkan. Avcumda kalan yemleri güvercinlere, parke taşlarının üzerine hızlıca serpip, aceleyle elimi eteğime silmiş, uzatmış, memnun olmuştum. Maliyede Milli Emlak müdürüydü halasının kocası, valilikten geliyormuş. Vedalaşırken lacivert, çizgili takım elbisesi ile son derece uyumlu gri fötr şapkasıyla selamladı bizi. O zaman memurlar şapka takarlardı.       

Ertesi hafta enişte, postaneyle Eminönü Çarşısı arasında küçük bir ciğercide öğlen yemeği ısmarladı bize. Halam tembihlemiştir diye eğilip fısıldadı kulağıma Türkan. 

“Madem öyle, bi ilgileniver bizim kızla,” demiştir.

Daha kapıdan girer girmez kelli felli babayiğit bir adam, cüssesinden beklenmedik bir çeviklikle karşıladı bizi. Ellerini koca göbeğini saran beyaz önlüğüne hızlıca sildi ve nerdeyse yerlere kadar eğilerek doğulu şivesiyle enişteye hürmetlerini sundu. Arkasından bir izzet, bir ikram, ömrümde görmedim öyle ilgi alaka. Enişte, post bıyıklarına kadar ağarmış ustanın yarı yaşında olmasına rağmen ona “abi” demesini tevazuyla karşıladı ve torunlara kadar tüm aile efradını tek tek sordu. Hepsi de çok şükür iyiydi ve sağlığına duacıydılar.  

Üzerinde yağları cızırdamaya devam eden şişler gelip, boşlar gittikçe sıra bize geldi. İkimiz de çalışmak istiyorduk, burada ya da başka bir yerde devam etmek, vatana millete hayırlı olmak, bizden sonra gelen nesillere örnek teşkil etmek v.s. adeta coştuk, neredeyse ayağa kalkıp onuncu yıl marşını filan okuyacaktık. O zamanlar böyle denirdi, kendi ayaklarımızın üzerinde durmak, ekonomik bağımsızlık filan bilmezdik. Yoktu öyle dünyayı dolaşmak, çocuk da yapmak, kariyer de, “ben” demek, kendin için bir şey istemek ayıp kaçardı.

Aradan bir hafta geçti geçmedi, enişteye postanenin girişinde, demir dövmeli, kanatlı kapının önünde rastladık. Yüksek tavanlı holden geçip doğruca müdürün odasına gitti. On dakika sonra yine bizim gibi stajyer, uzun boylu, aydınlık bakışlı incecik bir oğlan, alnında biriken terlerle Türkan’a, müdürün onu odasında beklediğini söyledi. Sanki aşkını ilan ediyordu da elini ayağını nereye koyacağını bilmiyordu şaşkın.  

On gün geçti geçmedi Ankara’dan bir yazı geldi. Türkan ve ben kadroya alınmıştık, stajyer çocuk da. 

Türkan evlenince işi bırakmadı, kocasıyla devam ettiler. Zira uzun oğlanın heyecanı boşa değilmiş, bizim kız başlarda mırın kırın etti, tipim değil filan dediyse de bir yıl sonra evlendiler. Hepimiz emekliyiz şimdi.  Benim eksik primleri bey dışardan yatırdı da ben öyle emekli oldum. Kimse duymasın, artık suçmuş böyle yapmak. 

Çok severim Nişantaşı’nı, bazen kimseye uğramaz, vitrinlere baka baka Topağacı’na kadar yürür, Lebon’da bir kahve içer öyle dönerim eve. Reasürans çarşısından, bir çanta aldımdı bir gün, satıcı ısrar edince aynının ayakkabılarını da. Dağ çileği renginde göz alıcı bir kırmızıydı. Kocam “evde misafirlerini karşılarken giyersin, madem heves etmiş almışsın,” dedi. Kırmazdı beni, incitmezdi ama çok rafine bir zevki, sarsılmaz prensipleri vardı. Oğlan da ona çekmiş, neyse ki torun bana. 

Rahmetli öğle yemeğini evde yerdi. Son zamanlarında giriş katındaki muayenehanesinden bir kat çıkıp da eve gelinceye kadar nefes nefese kalınca asansör kullanmaya başladı. O zaman anlamalıydım çok vakti kalmadığını ama insan konduramıyor işte. Mahallede eskiler doktor bey derlerdi ona. Elli yıllık esnaf yerini birer birer “kavun verim mi dayıma” diyenlere bıraktıkça, ağırına gider, sinirlenirdi onlara. “Ne münasebet canım, nerden dayısı oluyormuşum” der, söylenirdi. Ben de Nadide hanımdım, ablaları oldum. Artık teyzeleriyim. 

Kimseye kırılmam, kolay kolay da kırmam. Ondan mıdır nedir geniştir etrafım. Yeşil zeytinin kırmasını, siyahın selesini, habersiz gelen misafiri severim. Bir kazan dolusu aşure yapıp konu komşuya dağıtmayı da. Ahbaplık olsun bana yeter ki. İpek halı, ince porselen olmasa da olur. Kahvenin yanında likörlü çikolatayı, bir de denize inen günü severim, havuçlu pilavı sevdiğim kadar.      

Balıkçı kızına bırakmış tezgahı, hemen tanıdı beni, birazdan yenisi gelecek, onlar daha taze olur temizler eve gönderirim sen merak etme teyzem,” dedi. 

Aklında olsun, oralardaki tek kadın balıkçı. Tanırsın hemen, bilirsin kimi dediğimi.

“Bilirim,” dedim. Başka ne söyleyeceğimi bilemedim. Hevesle devam etti. 

“Sebzeyi de Lalezar var ya orada, baklavacı, onun tam karşısındaki manavdan al. Küçüktür ama bostanından gelir her şey, tazecik olur.”

Şövalesindeki resme bakarak, “bu kürkü rahmetli, Paris seyahatimizdeyken almıştı,” dedi. Ateş tuğlası bir duvarın önünde, ahşap sandalyesinde oturan kadının yeşil kürkü etek boyundaydı.

 “Israr etti de öyle aldım. Yoksa utanırım, tuhaf gelir bu kürkle annemlere gitmek, görgüsüz gibi. Ben böyle deyince, “sen de o zaman sadece benim yanımda giyersin,” dedi ve eğilip boynumdan öptü. Traş losyonunun kokusu tüm vücuduma yayılan ılık bir nefes gibi girdi içeri. Elimde olsa onu orda tutar, bitmesin diye her gün azar azar içime çekerdim.”

Yaşlı kadın önündeki yarı tamamlanmış resme bakıyor, iki yanına belli belirsiz figürler çiziyordu. İyi bir usta elinde kesilmiş gri saçları resimdeki gibi kulak hizasındaydı. İlerleyen yaşına rağmen hala sevilmiş, seven bir kadının kırılgan zarafeti vardı üstünde.    

Karikatüre merak sardım. Karga burunlar, kepçe kulaklar, koca memeli kadınlar, sarkık gıdılı erkekler çizecektim. Çizgili pantolonlu kızın bir ayağı yerde diğeri yıldızlarda olacaktı. Ama işte buradayım, beyaz saçlı teyzelerin arasında.  Tutturdu, “halk eğitim var işte aşağıda, ona git,” diye. Basit ve geçici bir hevesti nasıl olsa benimkisi, önemsiz bir tutku. Post yapısalcı seminerlerden belediyenin dikiş kursuna gidiyordum. Bu nasıl bir iç dünyaydı. Bende kursa gitmekti asıl olan. Seramik, heykel veya psikodinamik film okumaları. Sonra kendi kendimi geliştirirdim evde, ne istiyorsam alırdı. Halbuki, kocamın gözünde isteklerimin, çiseleyen yağmur kadar bile etkisi yoktu. 

“Hayır, hayır! İki olsun” dedim, kantinde para üstü veren oğlana. Olsun ikisi de sade olsun. Tereddüt ettiğimi görünce yılışarak sırıttı zıpır, ne anladıysa artık, sersem. Resmi neredeyse bitirmişti döndüğümde “bak!” Dedi, kahvesini alırken, o da sade içermiş. Bu soldaki oğlum, aynı rahmetlinin gençliği, bu sağdaki hayta da benim torun.”

02/01/21, Bodrum

Yelda Ugan S.

Üstün Gelen Duygu, İçtenlikti

Babası ona, sadece ona..onunla ilgili bir şey soracaktı, belki sormayacak da söyleyecekti “sen,” dedi. Gerisini getiremedi, seyyar kalaycı tahta perdeli kapıyı zorla  ittirirken tumturaklı bir küfür savurdu, sırtındaki ağır kazana da, menteşelerinden biri kopmuş, nemden şişmiş kapıya da fena halde geçirdi.

Kadının çıplak ayakları keçi kılından dokunmuş kaba kilimin üstünde telaşla gezindi. Ardiye olarak kullanılan odada, üst üste duran koliler, ütü masası, üzerleri kaneviçe işinden  mor menekşe uçlu çarşafla örtülmüş yatak, yorgan denkleri arasında dolaştı. 

“Siz de gelir misiniz? Çay demlerim” diyen hemşiresini doktor ikiletmemiş onlarla gelmişti. Yol yorgunluğu, tıka basa yediği kavurmalı, kıymalı-yumurtalı, otlu-kaşarlı pidelerin yanında bol soğanlı  salata rehavetini arttırmış, üşümüştü kadın. 

Doktor bey sipariş almaya gelen garson çocuğa “hepsinden getir, misafirimiz var,” demiş, arkasından da kadına dönmüş, “şehirde yediklerinize benzemez, buranın havası başkadır,” diyerek gülmüş, orta parmağıyla gözlüğünü burnunun üstüne yerleştirmişti. Ekimin ortalarıydı, kardeşi sıkı sıkı tembih etmese yazlık kıyafetleriyle gelir, sıcağın hala hüküm sürdüğü memleketinden çıkarken üşüyeceğini hayal bile edemezdi. Formika elbise dolabıyla yüklük arasına özenle yerleştirilmiş, onu otogarda görür görmez kardeşinin elinden aldığı küçük, kırmızı çantasını tanıdı. Hiç sevmezdi kırmızıyı halbuki, üzerinde kırmızı bir şey taşımaktan utanır, sanki herkes ona bakıyormuş gibi gelirdi. İşyerindeki arkadaşlarının yeni yıl hediyesi, yün hırkasını hala sakladığı ambalajından özenle çıkarıp giydi. Soket çoraplara gitti eli, sonra vazgeçti. Eprimiş parmak uçlarını beğenmedi, bir de rengi, bu turuncu-yeşil çizgiler lacivert hırkasına hiç uymuyordu, o böyle canlı renkleri de sevmezdi ama yeğeni çantasını ödünç verirken “çıt çıtlı gözde çorap da var” demişti arkasından. 

Omuzunun üzerinden açılan kapıya doğru baktı. Doktor beydi gelen, “çaylar da tepside kaldı” dedi gülerek, gözlüğünü düzeltti “şimdi gelir,” dedi “sağlık ocağından aradılar, ufak bir pansuman.” Kadın kızkardeşinin ona haber vermeden gitmesine şaşırmadı, yeğeniyle birlikte kaldığı küçük kızkardeşi de hemşireydi, alışkındı ondan. Asıl şaşırtıcı olan doktorun ilgisiydi, bu tuhaf nezaketi.

Odanın kuzeye bakan penceresine doğru ilerlerken doktor, kilime methiyeler düzdü, “kök boya bu” dedi, “burada, dağ köylerinde dokunuyor. Şimdiden kar yağmaya başlamış oralarda, çok soğukmuş,” dedi tepesi karlı dağları gösterirken “olsun” dedim, bana güldüler. “Kurtlar varmış, ayılar arabaların üstüne çıkarmış, vahşi hayvanlarla oyun olmazmış.” 

“Dur bakalım, bahara” dediler, 

“Nisan Mayıs gibi gideriz”

“Dört gözle bekliyorum baharı,” dedi doktor. Sanki dağlara tırmanıyor, elinde asası, sırtında çantası, soğuktan kızarmış burnuyla, her nefes alışında gözlükleri buğulanıyor, ayağını her bastığında sert topraktan gelen ses ona bir şarkı gibi geliyor, sarp kayalıklarla çevrili tepelerin arasında gizlenmiş zümrüt rengi bir gölü keşfetmiş gibi gönlü genişliyor, gözleri parlıyordu. 

Kadın onu hayranlıkla dinlerken, elinde tuttuğu çorabını, yabancı bir erkekten iç çamaşırını saklar gibi avuçlarının içine sakladı. Doktor boğazını temizledi, kavakların arkasındaki boş tarlaya bakan pencerenin beyaz patiska perdesini çekip kadına doğru yaklaştı. “Hırkan,” dedi, “yumuşacık.” Elini kadının omuzlarından saçlarının arasına daldırdı. Eğildi, kadının dudaklarının bittiği yere minik bir öpücük kondurdu. Kadın heyecandan deli gibi atan kalbini kontrol edemiyordu. İlk kez, hayatında ilk kez, bir erkek onu öpmüştü. 

Kendi yaşlarında, belki bir kaç yaş daha büyük ama gürbüz pembe yanaklarından daha otuzuna bile varmadığı anlaşılan bir adam hemen her gün şirkete  uğrar bölge müdürünün şeffaf camekanla çevrili odasında iş konuşurlardı. Büyük bir şehirde üniversite okumuş ve babasından devir alacağı işler için piyasa ziyaretleri yapıyordu bu genç adam. Rüştünü ispat etmek isteyen her  yeni aday gibi  bir an önce klübe dahil olmak için can atıyordu, iş dünyası da onu aralarına almakta hiç bir sakınca görmedikleri bu yeni namzet için ellerinden geleni ardına koymuyor, gerektiği yerde gerektiği kadar sırtını sıvazlıyordu. Hiç şüphe yoktu ki, istediği icazet önünde sonunda ona cömertçe sunulacaktı.

Ellilerinin ortalarındaki müdür, oğlan geldiğinde onu ayakta karşılar, sıktığı eliyle masasının önündeki deri koltuklardan birini gösterir ve kendisi de yanındaki tek kişiliklerden birine geçerdi. “Bu karşılıklı oturma biçimi müşterinize; bakın, sizinle aynı seviyedeyim, arkadaş gibiyiz anlamına gelir, ortamı rahatlatır” derdi gevrek gevrek gülerek. Geleceğin bu işte olduğunu, bir gün mobil telefon kullanmayan kimse kalmayacağını, hatta insanların evlerindeki sabit hatları bile kapatacaklarını idda ederdi. Müdür ne kadar çok kar etmekten, paradan konuşursa iki adamın kahkahaları da o kadar çok yükselir, kapısında bölge müdürü yazan cam kapıdan çıkar, camekanları aşıp çalışanlara kadar gelirdi.  

Kadının ailesindeki erkekler gülmezdi. Ağabeyleri köydeki evlerinin hemen yanından başlayan on dönümlük tarladan hasatı kaldırdıkları gün yorgunlukları çıkar, gözlerinin içiyle gülerlerdi. Öyle ulu orta paradan, borçtan konuşmak ayıp kaçardı. Hele yüksek sesle gülmek!   

Müdür genç adamı kapıya kadar geçirir, o da çıkarken kadına uğrar, yeni telefon modelleri üzerine sorular sorardı. Bugün, dün, ondan önceki gün.. ve daha önceki gün kadın, adamın uzattığı eli sıktı. “Güle güle Osman abi,” dedi, “yine bekleriz.” Müdür defalarca uyarmıştı müşterilere abi abla diye hitap etmeyeceksin, bey hanım diyeceksin diye. Sonra vazgeçmişti, kadın çok iyi satış yapıyordu. Bu profesyonel pazarlama yöntemleri burda işlemeyecekti anlaşılan. Osman abi ve müdür yemeğe çıkarlarken bir gün kadını da davet ettiler. Daveti müdür yaptı. Yemekten sonra vedalaştıkları, Osman’ı arabasına kadar geçirdikleri, iki sokak boyunca ofise yürüdükleri o gün, “Osman iyi çocuk,” dedi müdür. Kadın o günden sonra ne yaptıysa havalı  arabalara,  yeni nesil kahvelere, etekli masa örtülü kebapçılara alışamadı bir türlü.  

“Sahibi arkadaşımız olur,” dedi bir gün Osman, mobilya mağazasının önünden geçerken, ahşap bir mutfak masasının üstünde duran sepete takılmıştı kadının gözleri, kalın bir ipten sıkıca örülmüş limon sarısı bir sepet, uzun uzun baktı. Sepet diyecekti, vazgeçti.

Kadın akşam yemeğinden sonra uzun uzadıya oturdukları mutfakta kızlara, anahtarlığı çıkarıp Osman’ın tespihi gibi sallıyor, omuzlarını kibirle dikleştiriyor, göğsünü şişiriyor “fena mı oldu” diyor “13 yaşımızdan beri çalışıyoruz”  kızlar kırılıyorlardı gülmekten. Daha ellerinde net bir koca tarifi olmasa da politikacılar gibi kendine “biz” diyen bir adamın koluna girme ihtimali bile ürkütüyordu onları.  

Otobüs şöförünün yerini alıp kontağı çalıştırdığını duyunca, muavinin “kimse kalmasın” diye bağıran sesi yarısında çatladı, arkasından gülerek öksürdü. “Arayacağım” dedi doktor, avucunda sıkıca tuttuğu kağıdı göstererek. Kadının spor çantası doktorun omuzunu yana kaydırmış, gömleğini kırıştırmıştı. Kadın külçe gibi ağır çantasını doktordan alırken, utanmakla gülmek arasında gidip geldi. Kardeşi memlekete götürsün diye elma, erik, dut kurularını tıka basa çantasına doldurmuş, bir bidon da pekmez tutuşturmuştu eline. İkisi de sabah erkenden doktorun geleceğini, “aman doktor bey” demeye kalmadan, ahşap kapının önünde duran çantayı der top edip kapacağını hesaba katmamışlardı. 

Otobüs seyrek evlerin etrafını çevreleyen meyve bahçelerinin arasından geçti. Birbirlerinin bahçelerine misafirliğe giden tavuklar, saman balyalarıyla dolu römorklar, en çok da sağ tarafta kıvrılarak akan dereye giden ineklerin konvoyu otobüsü yavaşlatıyor. O zaman kadın uykudan uyanmış gibi nerde olduğuna bakınıp yüreği kabarıyordu. Otobana geldiğinde otobüs beşinci vitese geçip kesintisiz bir ritimle ilerlemeye başladı. Kısa bir aradan sonra kadın, gündüz düşlerine tekrar yattı. Neydi o? Rüya mıydı? Her bir ayrıntısının üstünden tekrar tekrar geçti. Dilinin üstünde tutup damla damla içti. Gülüşünü içine çekti, hayalinde doktorun ince beyaz ellerini ellerinin arasına aldı, parmaklarını, uzun parmaklarının arasından geçirdi. Belli belirsiz ılık kokusu geldi burnuna, vücuduna yayılan hararet kasıklarına kadar indi.  

Uzandığı yerden otların üzerinde gezdirdi ellerini. Söylenir gibi, “fare kulağı sarmış yine her tarafı,” demişti babası bir gün. Hayal meyal hatırlıyordu onu, belki de hatırlamıyor da uyduruyordu. İkisi de bahçedeydi, elleri eteğinde, çömeldiği yerden hayranlıkla ona bakıyordu. Ne kadar da heybetli görünüyordu. Tam göz göze geleceklerdi ki güneş girdi aralarına. Babası ona, sadece ona, onunla ilgili bir şey soracaktı, belki sormayacak da söyleyecekti “sen,” dedi. Gerisini getiremedi, seyyar kalaycı tahta perdeli kapıyı zorla  ittirirken tumturaklı bir küfür savurdu, sırtındaki ağır kazana da, menteşelerinden biri kopmuş, nemden şişmiş avlu kapısına da geçirdikçe rahatladı.

Eğilmiş, gözlerini otların arasında dikkatle gezdirmiş, biraz daha eğilmiş, görememişti kulakları. Kalktı, limon ağacından sola döndü. İki büklüm oldu tel kapıdan girerken, gıdaklayarak kaçışan tavuklara aldırmadan biraz saman koydu raflara. Kocaman br inci tanesi gibi parlayan perçemlinin yumurtalarını tanıdı, birini şalvarının bir cebine ötekini diğer cebine koydu. İbiği iki gözünün ortasına sarkmış, annesi de bu ismi takmıştı ona, “perçemli” kümeste bir tek onun yumurtaları beyazdı. Ilık yumurtalar şalvarının ince kumaşından geçip tenine değdi.

İnekler ağızlarından salyalar akıtıyor, içtikleri sular çenelerinden boyunlarına iniyordu, papatya desenli soluk mavi şalvarını dizine kadar çemredi. Naylon terliklerini kıyıda bırakıp dereye yürüdü, su beline kadar geldi, suya düşen bir dal parçası gibi bıraktı kendini. Sallanan parmaklarının ucundan derenin suyu damlıyor, elleri boşluğu tutuyordu. Dev bir sarı kantaron otuna benzeyen kavak ağaçları yattığı yerden ona göz ucuyla bakıyor, sonbahar esintisiyle zapt edemediği gün ışığını kadının gözlerine kaçırıyorlardı. Burası köyün sonundaki kum yatağıydı. Ne kadar hızlı gelmişti. Uyumuş muydu yoksa! Kendi kendine gülümseyerek cık cıkladı, hiç insan suda uyuyabilir miydi?

Daha ne olduğunu anlayamadan havada bir kaç saniye el ve ayaklarıyla var gücüyle çırpınsa da paldır küldür yere düştü ve ıslak basma elbisesi, altındaki şalvarıyla kumlara yapıştı. Yarı bellerine kadar ıslanmış erkekler ter ve tütün kokuyorlardı. Havadaki kolunu hızla aşağı çeken biri, kamyon şöförüne indir! diye bağırdı. Ne olup bittiğini anlamadan tepesine yağmur gibi akan  karınca başları büyüklüğündeki kumlar arasında kayboldu. Ağzına, burnuna giriyorlar, gözlerini korumak için sımsıkı kapatıyor, nefes almakta zorluk çekiyordu. Kaygan bir şeye değdi eli, sonra diğer eli. Huylandı ama çekemedi. “Sıkı tutun” dedi genizden gelen bir ses. ilk denemede metal bir duvara çarptı başı, gözlerinden yaş geldi acıdan, içi kalktı. İkincide “başını göğsüne daya, omuzlarının içine çek,” diye bağırdı yine genizden gelen ses. Bu sefer başını korumuştu. Omuzlarından bir iki sıyrık aldı o kadar.

Nihayet otların üstüne sırt üstü düştüklerinde kıpırdayacak hali kalmamıştı yorgunluktan. Yanı başındaki kireç taşlarına bakarak derin bir oh çekti. Son bir çabayla doğruldu ve ceplerini yokladı, yumurtalar hala ılıktı.  

Osman telefonunu kapatır kapatmaz adını içinden tekrar ettiği mağazaya doğru aceleyle yürüdü. Karısı ona gözleriyle bankonun arkasında duran kasiyeri işaret etti ve kendisine hürmetle bakan mağaza müdürünün yardım teklifine “lütfen,” dedi, belli belirsiz bir gülümsemeyle. Kocası terli parmaklarının arasındaki kredi kartını cebine sokuştururken koşar adım elleri kolları paketlerle dolu iki mağaza elemanının arkasından zorlukla yürüyen karısına yetişti. Sağ koluyla kadının belini kavradı.  

Doktor o akşam aradı, sonra bir daha, bir daha aradı. Kadın yanına çağırdı onu, o da yine ikiletmedi, geldi. O gece, doktorun kadının yanına, bir kalp atışı kadar yakınına geldiği gece, Osman’ın bir gelini oldu. Aile büyükleri gelinin Osman için uygun olduğuna karar verdiler. Balayından döndükleri gün gelin ahşap mutfak masasının üstünde duran sepeti çöpe attı. Zira mutfak lila rengindeydi, limon sarısı olmazdı. 

Kadın doktoruna çok iyi baktı. Beyaz önlükleri sakız gibi, tertemiz olurdu adamın, kolalı gibi ütülerdi kadın onları. Köye gittiklerinde el üstünde tutulur, sobanın arkasındaki mindere, baş köşeye buyur edilirdi. En sevdiği yemekler pişerdi köy evinin mutfağında o gelince, yufka ekmek şehriyeli bulgur pilavı, bostandan kopup gelen marul salatası ve mis gibi kokan köy tavuğu. Kara kazanda kaynayan, mevsimin ilk mısırı damada ikram edilirdi. Hiç insan bunları bırakıp gitmek ister miydi?

Kadın Osman’a ve karnı burnundaki karısına görünmemek için avm nin döner kapısına zor attı kendini, tanıdık kimseyi görmek, sorulara cevap vermek istemiyordu. “Gitti!” diyemiyordu hala, dudakları titriyordu. Dışarı çıkar çıkmaz güneşten yanan gözlerini korumak için elini alnına siper etti.

10/11/20, Beşiktaş

Yelda Ugan S.

Not: Yukardaki fotoğrafı Selanik’te bir haftalığına kiraladığım evin duvarından çektim. Dolayısıyla sanatçısından izin alamadım. Umarım görürse kızmaz.

 

Pazar

Corona Günlüklerinden,

IMG_2743

“Teyze senin ne işin var pazarda? Biz yaparız senin alışverişini” Yaşlı kadın beline koyduğu elinden güç alarak zorlukla doğruldu “Sen nerden bileceksin benim ne alacağımı” diyerek polis memuruna bir güzel çıkıştı. “Ama senin evden çıkman yasak, kaç yaşındasın sen?”  diye sesine eklediği bir tık daha sabırlı bir yumuşaklıkla sordu memur. Yaşlı kadın başını kereviz tezgahından kaldırmadan belli belirsiz duyulur bir sesle “67” dedi.

“Rakamların yerini değiştirmiş olmayasın hanım teyze” diye pazarcılar kendi aralarında fısıldaşıp güldüler. Yok be ya!” dedi her cuma adaya gelen Keşan’lı İbrahim, “Teyzem taş çatlasa altmış beşinde, yirmi yıldır ceviz alır benden, bilmez miyim.” Yine gülüşüp koro halinde karıştırdıkları çaylarını höpürdeterek içtiler.

Polisler teyzeyi ikna edemedi, bari çabuk olsun diye torbalar ellerinde hepi topu on tezgahlık pazarı yaşlı kadınla en az üç kere tavaf ettiler. Teyze daha da ağırdan aldı. “ellediğini alacaksın” diyen faytoncu Celal’e aldırmadan her bir elmayı tek tek dokundu, maskesini çenesine indirip maydonozları, fesleğenleri koklayıp tazeliklerini test etti, çileklerin tadına bakarken lateks eldivenlerinde kırmızı lekeler kaldı. Allahtan evi yakındı teyzenin, hemen yokuş başındaydı. Evine kadar eşlik eden polis vedalaşırken sıkı sıkı tembih etti, “Bak bir daha evden çıkmak yok, bizi arayacaksın oldu mu?” Bu sefer ses tonu daha az yumuşak ve kararlıydı.

Polisler bunu bugün defalarca yaptılar, sürek avına çıkmış gibi etrafta ne kadar yaşlı teyze ve amca varsa toplayıp evlerine götürdüler. En zoru da adanın dik yamaçlı kuzeyine, istanbul’a bakan tarafına gidip gelmek, orda oturan yaşlı ada sakinleriyle uğraşmak oldu.

Yolda belki on kere duruyor, eteklerine konan uğur böcekleriyle konuşuyor, bahara metiyeler düzüp bir salkım mimoza koparmamız için ateşkes ilan ediyorlardı. Pazarda direnen teyzeler uzlaşmacı bir tavırla arayı düzeltme yolları ararken solukları kesiliyor, uzun molalar veriyorduk. 

Bir sonraki cuma daha sıkı önlemler aldık, hafta boyunca camiden anonslar yapıldı, durum vahimdi, evlerinden çıkmayacaklardı. Arayacaklar, ne gerekiyorsa biz yapacaktık. Karakolun önüne sandalyemi attım, teyakkuz halinde bekliyorum. Açık pencereden telefonun kulak tırmalayan tiz sesini duyduğumda gün öğlen olmuştu. Oturmaktan uyuşmuş bacaklarımın üzerinde şubeye kadar zorlanarak yürüdüm. Denizden gelen rüzgar fırsatı ganimet bilmiş, her yerim tutulmuştu, altına oturduğum yaseminlere de güneş vurmuş mis gibi kokuyorlar, içim geçmiş. Ensemi ovalayarak açtım telefonu.  

Kilisenin arkasındaki beyaz, bakımsızlıktan çatısındaki dantel oymaları yer yer dökülen ahşap konaktan aranıyorduk. Titrek sesinden hemen tanıdım. Emekli ağır ceza avukatı Mümtaz bey, karısı Muteber hanımı ihbar etmek için aramış. Sadece karısı olsa, doktorun zevcesi Feride hanım ve Madam Eleni, hani Kapalıçarşıdaki kuyumcu, kuvvetli bir öksürük krizine tutulup konuşmanın sonunu toparlayamadı ama ben anladım. Telaşla dışarı çıkıp, devriyedeki arkadaşları aradım. Bu işte bir bit yeniği olduğunu biliyordum, bunca saat..

Devriye gezen arkadaşlarla olay yerinde buluştuk. Sanırsın adalı kadınların kabul günü, sohbet muhabbet gırla gidiyor. Sosyal mesafe filan hak getire, herkes çantasından envai çeşit poaça, ıspanaklı, pırasalı börek, kurabiye (yaban mersinli olanına bayılırım) çıkarıp birbirine ikram ediyor. Pişirirken hijyene çok dikkat etmişler. Gönül rahatlığıyla yiyebilirmişiz. Evi her gün kloraklı sularla siliyorlarmış, yakında koronadan değil de çamaşır suyundan zehirleneceklermiş. Allah gecinden versinmiş. Bir yaban Mersinli kurabiye daha attım ağzıma, “Haydi hanımlar toparlanın,” dedim, en ciddi en otoriter en buyurgan sesimle, “Gidiyoruz.”

Yelda Ugan S.

09/06/20, yine evden

İncili bilezik

 

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

 

4c1ba11e-96b7-43ce-b0e4-d9b4a410ff23

Kadın istemeyerek de olsa gruptan ayrıldığına memnun oldu. Kimseye “a evet çok güzelmiş!” Demek, gülümsemek zorunda kalmayacaktı artık. Dünyanın dönmek için onun yürümesine, kendisiyle alakadar olmasına ihtiyacı vardı.

Aklı abbaralardaydı, kemerli geçitlerle birbirlerine bağlanan arka sokaklarda. Üst tarafında en çok kuyumcuların, aşağıda açık otoparkdan sonra da baharatçıların başladığı kalabalık caddede yürüdü ancak. Daracık dükkanlarında sergiledikleri takılarla tezat, güneşten rengi atmış plastik grisi cam raflara bakarak oyalandı.

Dünyada takamaz, insan içine çıkamazdı onlarla ama buralarda kadınların kulaklarına çengelle taktıkları, oyalı tülbentlerinin arasından sarkan, nerdeyse rengarenk işlemeli kadife fistanlı omuzlarına kadar inen, yakut taşlı, Mezopotamya figürlü altın küpelerine bayılırdı. Aniden durdu.

Vitrinde gördüğü şeye inanamadı. Çocuk dişini andıran, tek sıra sedefli inciden bir bilezik. Dünya bankasının verdiği krediyle büyük bir köyden daha büyük olan siteden, 100. Yıl sitesinden evlerini alırken annesi bütün altınlarını babasının avucuna tek tek bırakmıştı. “Satarken para da etmezdi, incili kalsaydı bari” diye bir kaç kez hayıflandı anne ama yeni prefabrik evinin orasını burasını düzeltmeye daldı, unuttu bileziği, bir daha da lafını bile etmedi.

Kapının önünde çay içen kuyumcu da, son yudumunu aldığı bardağı, ortası sararmış melamin tabağa koydu ve imamesi gümüşten tespihini çevirerek kadının arkasından içeri girdi. Annesininin tombul bileğine akraba düğünlerinde taktığı incili bileziğin biraz daha incesiyle çıktı kuyumcudan kadın.

Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.

Annesinin uzattığı bileğine inciliyi takacak ve “yeni yaşın kutlu olsun” diyecekti. Hiç hesapta olmayan bu alışveriş kadını heyecanlandırdı. Caddeyi üç kere daha boydan boya yürüdü ama sokağı bulamadı, otelin adını bile hatırlamıyordu. 400 yıllık tarihi bir konak demişti rehber, yıldızların altında, Harran ovasına nazır bir akşam yemeği vaadetmişti. 

5 Mayıs 2020, Bodrum

Yelda Ugan S. 

Kitaptan Külahlar

 

Aşınmış toprak çukurdan, anneme “neden oraya giremem?” diye sorduğumda, nadiren espiri yapan annem gülerek “orası dünyanın sonu da ondan” diye cevap verdiği bahçeye kolaylıkla girdim.

IMG_0224

 

Evimizin karşısında olduğu gibi arkasında da sahiplerinin kim olduğunu hiç bir zaman öğrenemediğim büyük narenciye bahçeleri vardı. Nisan ayı gelince ağaçlar çiçek açar, etrafa ılık bir koku yayılır, içimiz genişlerdi. Şimdi sadece biz ve onlar kaldık, sahipleri gibi bahçeleri bekleyenleri de, ancak terastan görebildiğim büyük taş evlere bakıcılık yapan aileleri de tanımıyorduk.

Yazın uzun öğle sonlarında gökyüzüne doğru uzanan kavak dallarının sesini dinlerdim. Rüzgarın dokunduğu yapraklar belli belirsiz  hışırdamaya başladıysa dışarı çıkma vakti geldi demekti. Ağaçların altına oturur oturmaz annem de arkamdan elinde bakır bir tepsiyle gelir, beyaz patiska bezinden diktiği torbalara kışlık erzaklarımızı koymadan önce, onları kelebek ölülerinden ya da minik taşlardan ayıklamam için elime tutuştururdu. Onun beni oyalama yöntemiydi bu, birlikte oyun oynayabileceğimiz bir tek çocuk bile yoktu etrafta. 

Ağustos böcekleri de susunca sessizlik sinirime dokunur, en ufak bir hışırtıda dahi yerimden sıçrardım. Sırtımı ağaca dayar, karnıma çektiğim dizlerimin üstüne tepsiyi yerleştirir mercimeği ötekilerden ayırmaya başlardım ya da pirinci. Meraklı karıncalar ayaklarıma ordan da dizime kadar çıkarlardı, dizimden sonrasına izin vermez elimin tersiyle hadlerini bildirirdim onlara. 

O gün kavakların şaşmaz çağrısıyla verandadan avluya giden merdiven basamaklarını atlaya zıplaya indim. Beton zemin hala sıcaktı ve çıplak ayaklarımı sobaya tutmuşum gibi yaktı. Ağaçların altına her zamanki yerime oturdum. Kitabımın en heyecanlı yerindeydim, son beş altı sayfam kalmıştı, bitmeden hiç bir şey ayıklayamazdım.

Kuru, ince bir dalın çıtırtısı gibi bir ses duydum. Annem mutfak masasının üstünde hamur yoğuruyordu, yumurta yetmeyince kardeşimi evin arka tarafındaki kümese göndermiş, etrafta kimsecikler yoktu. Korkuyla irkildim. İzleniyormuşum gibi geldi bana, oturduğum yerden etrafıma bakındım. 

Uçurumların dibinde parlayan bir deniz gibi ışıl ışıl iki kara göz bana bakıyordu. Ben hiç deniz görmemiştim ama elimdeki kitapta Akdeniz için böyle diyordu. Çatlamış kuru toprak çayın suları daha bahçelere varmadan onu içine çekti, su inceldi, kavakların gürbüz yaprakları birbiri aralarında fısıldaştılar. O günden sonra sektirmedi, her gün aynı saatte geldi.    

Ateşe yaklaşan yabani bir hayvan gibi, ürkek adımlarla yavaşça sokulur, sınırı ihlal etmeden, bir adımlık küçük ırmağın öbür tarafından bize bakardı. İlk zamanlar ödüm kopardı onu öyle aniden karşımda görüverince, kızar, bana doğru yaklaşan hastalıklı bir sokak köpeğini kovar gibi evine gitmesini söylerdim. Sümüklerinin bir kısmı burnunun ucunda bir kısmı da lime lime olmuş kazağının yeniyle silinmekten yanaklarında kururdu. 4-5 yaşlarında cılız incecik bir oğlandı. Üç numaraya verilmiş saçlarıyla, yara bere içindeki bacaklarıyla öylece dikilirdi tepemde. Ta ki babası telaşsız, hatta şefkatli bir sesle, kelimeleri yutmadan, şivesiz, düzgün bir Türkçe’yle adını söyleyene kadar. Bu sokakta  çocuklar hava kararınca eve gelmeleri, ya da yemek yemeleri için boğazları yırtılana kadar, gergin ve sinirli bir sesle anneler eve çağırırdı. Ya da onları taklit eden ablalar, ağabeyler. Bir üst merci olarak babaların çocuklarıyla ilgilenmeleri alışık olmadığımız bir şeydi. Onlar ancak gerektiğinde devreye girerlerdi. Baba yüz göz olmazdı çocuklarıyla, onların gölgesi ağırdı ve evin tartışmasız reisiydiler. 

Zamanla oğlanın ziyaretlerine alıştık. Biraz gecikse merak eder geldiğinde cevabını alamadığımız sorular sorardık. Pek konuşmazdı, hatta hiç konuşmazdı. Annemin yaptığı poaçalardan hatta babamın ay başında getirdiği içi marşmelov kaplı, bitmesin diye üstündeki ince çikolatasını yalayarak yediğimiz bisküvilerden ona da veriyorduk. 

Yaz sonuydu, artık kavak ağaçları daha erken ve daha uzun sallanıyordu rüzgarda. O yine aynı yerde, aynı saatte, sadık bir köpek yavrusu gibi dikildi karşıma, elinde bir şey vardı, sıkı sıkı kucağına bastırdığı paketi ayaklarının dibine, ısırgan otlarının arasına bıraktı ve arka bahçeye doğru koşarak gitti. Küçük adımlarla yavaş yavaş gazete kağıdına sarılı pakete doğru yaklaştım, otlar ayaklarımı kaşındırıyordu, etrafıma bakındım, uzun bir sopa aradım ama bulamadım, avluda oyun oynayan kardeşime mutfaktan oklavayı getirmesini söyledim, omuzlarını silkti, önce zorla sonra rüşvetle kandırdım onu. Sararmış, kenarları kıvrılmış, eski bir kitaptı bu; pembe renkli karton kapakta, Küçük Kadınlar Louisa May Alcott yazıyordu

Ertesi gün daha kavaklar çağırmadan kitap okuma bahanesiyle dışarı çıktım, arka bahçemizi kümesten ayıran çitlere doğru yürüyerek yerden iri bir taş aldım ve duvar dibine özenle koyduğum yeni kitabımın üzerine taşı bir kağıt ağırlığı gibi yerleştirdim. Yasağı mahallenin yeni yetme oğlanları ve onlardan güç alan kızlarıyla beraber çete halinde dolaşırken delerdik ama şimdi kimsecikler yoktu ve onların ovaya tekrar göç etmelerini bekleyemezdim. 

Aşınmış toprak çukurdan, anneme “neden oraya giremem?” diye sorduğumda, nadiren espiri yapan annem gülerek “orası dünyanın sonu da ondan” diye cevap verdiği bahçeye kolaylıkla girdim. Yarı beline kadar beyaz kireçle aşılanmış ağaçların arasından, onları sulayan küçük derelerin üstünden atlayarak koştum. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Özgürlükten ve arzudan oluşan bir gezginin mutluluğuna bürünmüştüm ki önümden sürünerek hızla bir şey geçti. Boğuk bir çığlık attım, küçük kara bir yılandı. Ter içinde kalmıştım, evet, kesinlikle bir yılandı. Kurbağa olsa sıçrardı. Kertenkele olsa, ne bileyim, bilirdim işte. Bahçenin sonunun gelmeyeceğini düşünüyordum ki aniden bitti. Sararmış otların üstünde oturup biraz soluklandım. Sürülmüş tarlanın ortasında, sağında ve solunda küçük harap klübeler olan iki katlı taş evden belli belirsiz gelen çocuk ağlamalarını, sert, buyurgan bir erkek sesi bastırıyordu. Korkum merakıma yenik düştü, daha iyi duyabilmek için oturduğum yerden iyice öne doğru eğildim. Sesler yakın, ev çok uzaktı.

Üzerinde tepeleme kuruyemiş bulunan dört tekerlekli ahşap arabasını bayır aşağı sürmeden önce adam başını omuzunun üstünden çevirerek içerdeki çocuklara son bir kez baktı, geldiğinde ya kitap bulunmuş olacaktı, ya da çocukları külah yapacaktı. Gerçekten böyle mi söylemişti yoksa bana mı öyle gelmişti? Arkadakilerin çıtı çıkmadı.

Adam sesine iliştirdiği tüm sevecenliğiyle kelimelerin sonunu uzatarak “leblebi, çekirdek…eğlencelik bunlar” Diye nameli bir tüccar ağzıyla sesini açarken ben de evin yolunu tuttum.  

Eylül ayının ilk günleri evler bir bir dolmaya başladı. Biraz daha uzamış, gürbüz yanaklarından kan damlayan akranlarımızla kavuşur kavuşmaz geçip gitmek bilmeyen yazı ve bize onu hatırlatan her şeyi unuttuk. Sonbahar güneşinin altında sokak tekrar çocuk sesleriyle doldu. Akşama kadar dışarda oyunlar oynuyor, eve girmek istemiyorduk. Bir kaç kere uzaktan kara gözlü oğlanı gördüm ama o kadar meşguldüm ki, yapacak o kadar çok şeyim vardı ki, hiç oralı olmadım.

Aradan yıllar geçti ama bugün hala çok sevdiğim küçük Kadınlara Jo, Meg, Amy ve Beth‘e nerde rastlasam o küçük oğlanı hatırlar ona sessizce teşekkür ederim.

23 Nisan 2020, Bodrum

Yelda Ugan S.

7. Kıta2

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz.

img_0078
Piotr Uklanski, çalışmalarında genellikle hoyrat bir mizah duygusuyla imgelerin kışkırtma, birleştirme ve ayırma gücünü kullanıyor.

 

Geleneksel toplumlardaki şamanların işi günümüzde sanatçılara düşüyor. Haydi bakalım dünyanın dilini insan diline çevirin! Uzaklardan bize haber getirin! 16. İstanbul Bianeli’nin ikinci mekanı Pera Müzesi, sergilenen eserler daha çok geçmişe ait, hatta sanatçıların çoğu artık hayatta değil. Çarpıtılmış, baştan yaratılmaya elverişli mazide 2.5 kata sığdırılmış kısa tur.

img_0041
Ernst Haeckel, soybilimin bütün yaşam biçimlerini birbirine bağladığı görüşünü ortaya koymak üzere hayvanların ve bitkilerin yaşamları hakkında grafik çalışmaları üretmiş.

Mesela Ernst Haeckel, 19. yy da yaşamış bir fizyolog. Ekoloji kavramını, yani canlı varlıklar arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalını yaratan kişi olarak biliniyor. Şu an elimizde Doğadaki Sanat Biçimleri adlı çalışması tam bir zaman makinası. Çünkü çizimleri yapılan hayvanların türleri günümüze kadar gelememiş, yok olmuşlar.

Piotr Uklanski 68 doğumlu genç bir sanatçı ama onun da uzaklardan getirdiği haberler önceki yüzyıldan. Doğunun Vaatleri serisi, Polonya ile İslam dünyası arasındaki tarihsel bağlardan besleniyor. 19. yy da Doğu’ya dair Batı’nın kafasında ne varsa Müslüman Tatar yerleşimcilerin 14. yy’dan bu yana var olduğu Polonya’da Milliyetçi duyguların ortaya çıkmasında katkıda bulunmuş. Uklanski’nin bu serisi de erkekliği, oturan kişinin portrelerini ve temsil ettikleri simgeleri incelerken, günümüzde Batı’da yayılmakta olan İslamafobi ile bugünün Polonya’sının kendi tarihini bastırmasını da açık bir şekilde hedef tahtası haline getirmiş.

img_0096

 

Eylül ayının son günleri, artık haftaya Ekim (Teşrin-i Evvel) Son güneşli günler, parlak bir ışık, koyu gölgeler…Aşağıda, müzenin cafesinde soluklandık biraz. İstiklal’den Gümüşsuyu’na kadar yürüdük. Dolmuşla Beşiktaş iskelesi, vapurla Kadıköy.  Hasankeyf için çekilmiş “Suyun Ölüm Tarihi” belgeselinin gösterimi  var. Kadıköy iskeleden Yoğurtçu parkına kadar yürüdük.  Nedeni malum diğer konular için de standlar kurulmuş; Kaz dağları ve Diyanet’e devredilen Bomonti bira fabrikası,

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı.

img_0131

Sandalyeye sığmıyor, dik oturmaya çalışıyor ama nafile. Lacivert takım elbisesinin içindeki beyaz gömleğinin düğmeleri iyice gerilmiş. Bizim mahalledeki muhtarlığın bahçesinde toplanmışlar. Yaşlı çınar ağacının altındaki en  koyu gölgeyi de ona vermişler. Temiz bir örtü serili masanın etrafındaki hemen herkes tanıdık. Kapınının eşiğindeki tümsek geçmemize izin vermedi, bisikletimi bidonundan tutup hafifçe kaldırdım. Üstünde demirlerin oymalı burmalı şekiller çizdiği sarmaşık bürümüş kapıya bisikletin zili takıldı, kurtarmaya çalışırken metalik ses bir daha “klik klik” diye şakıdı, caddeden geçen onca arabanın korna sesine rağmen istemeden çıkardığım gürültüden utandım. Bisikleti bahçenin taş duvarına dayadım. Beni kısa ve temkinli bir baş selamıyla karşılar karşılamaz bütün gözler tekrar ona döndü. Tabağındaki son baklava dilimini de ince belli bardaktan içtiği çayla kolayca yutsun diye herkes aynı anda onunla beraber yutkundu. Gömleğinin en alttan iki düğmesi arasından göbeğinin solgun tenine takıldı gözüm. Dayanacak hali kalmamıştı düğmelerin.

Nihayet ağzını kağıt bir mendille sildikten sonra oturduğu sandalyede tekrar kaykıldı. “Geçenlerde kaymakamlığa eşraftan çok saygıdeğer bir abimiz geldi. Nerdeyse üç kuşaktır buradalar, tekstil işi yapıyorlar, ihracat filan da var, aman efendim sefalar getirdiniz diyerek odamın kapısında karşıladım kendilerini. Önce soluklansın diye bekledim, en rahat deri koltuğuma buyur ettim. Bir bardak su ve kahve söyledim, cebinden çıkardığı ütülü mendiliyle alnındaki terleri sildi, yorgun ve çok üzgün görünüyordu. Ağlamaklı bir sesle mahallemizi övdü durdu, İstanbul’un orta yerindeki bu mutena semtimizin maneviyatı için çok endişeleniyor benden bunun gereğini yapmamı istirham ediyordu.. .Nasıl kayıtsız kalabilirdim bu duruma, kahroldum.”

Masanın etrafındaki muhtarlar belli belirsiz mırıldandılar. Sanki kaymakamın anlattığı acıklı hikayeden çok etkilenmişler de söyleyecek bir söz bulamıyorlardı. Belediyeden gelen bilmem hangi yetkili müdür oturduğu yerden doğruldu, sorusu olan var mıydı. Geçen hafta burda yaptığımız toplantıda sözüm ona başkanın kendisi gelecek, hep birlikte konuşacaktık. Beyefendinin zamanı kısıtlıydı ve bekleyemezdi, ayağa kalktı, gerilim üçüncü düğmeyi de ele geçirdi. Onunla beraber masadakiler de hareketlendi.

Elimi kaldırdım, “benim var” dedim. “Hayır muhtar değilim ama üç kuşaktır mahalleliyim, torunlarım benim gittiğim okullara gittiler, oynadığım sokaklarda oynadılar. Orası bir miras, bizim geçmişimiz, bakınız sokakların adı, “Arpa suyu” “Birahane” bu isimler haybeye konulmadı. Burada bir üretim oldu ve mahallenin kültürüne işledi. Nasıl yaparsınız? Benim hafızamı nasıl yok edersiniz?” diye ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi nefes almadan konuştum.

Birayı sevip sevmediğimi sordu, “ben içmem ama babam içerdi” dedim “o bir işçiydi, eve gelirken Bira bahçesine uğrar, asmaların, yemyeşil ağaçların arasında soluklanırdı. Kardeşlerimle onu orda karşılardık bazen, hafta sonları en güzel kıyafetlerimizi giyer annemi de alır birlikte gelirdik. Bahçenin ortalık yerinde Tekel’e ait ahşap geniş bir büfe vardı. Beli beyaz önlüklü garsonlar 5 litrelik ahşap bira fıçılarını, semaver gibi masamıza koyar yanına da kaşar peyniri getirirlerdi. Çoluk çocuk, konu komşu muhabbet ederdik orda. Başka başka semtlerden Pangaltı, Kurtuluş, Feriköy’den fesli, fötr şapkalı, kasketli adamlar hatta kalabalık gruplar halinde Kuleli Askeri Lisesinden öğrenciler, madam Katia’nın elinden çıkma şapkalarıyla kadınlar gelirdi. Ben yetişemedim ama babamın Bira Bahçesi’nde döküm demir üzeri ahşap sandalyelerde oturan, pütükare masa örtüleri üzerinde defterlerine bir şeyler yazan, çiziktiren Sait Faik’i ve Orhan Veli’yi de görmüşlüğü var .”

Anlattıkça yoruldum, azar azar bir şeyler değişmeye başladı, heyecanım duruldu. Gidenlerin ardından biraz daha kaldım orda, gökdelenlerin, gecekonduların, bağıra çağıra konuşan insanların, siren seslerinin arasında bir lokmacık şu bahçede kuş seslerini dinlerken masayı topladım.

Güneş batarken ters ışıkta bir şato gibi görünen, semtine adını veren Bomonti Bira fabrikasının avlusunda oyunlar oynar mıydık? Babam Orhan Veli’yi gerçekten görmüş müydü? Memleketten geldiğimizde annem Türkçe bile konuşamıyordu. Yıkanmaktan kevgire dönmüş, kenarındaki oyaların yer yer döküldüğü tülbentinden başka bir şey takmamıştı başına. Ev işlerinden bazen bunalır, sıcak basardı annemi o zaman saçlarını kulağının arkasına atar gibi tülbentini oraya sıkıştırır, kınadan kırmızıya dönmüş saçları, yaşlandıkça ufacık olmuş başından seyrelmiş otlar gibi görünürdü.

Eve gidince babamın siyah-beyaz fotoğraflarından birini karşıma alıp dertleştim onunla. Sabahları işe gittiği zaman traş kolonyasını sürdüğü yere gider kokusunu içime çekerdim. Babam bira filan içmezdi, yani içerdi de öyle her gün içmezdi. Hikayesine hikayeler kattığım, onu kullandığım için özür diledim babamdan. Anlattıklarımı hatırlayınca gülesim geldi, baba dedim, iyi ki beyefendinin acelesi varmış yoksa ben Sümer’lerin bira Tanrıçası Ninkasi’ye kadar götürürdüm lafı, sonra kendimi tutamaz, babam; herkes kasabasını kutsal gölün yanında kurmak ister” derdi diye çivi yazılarından alıntı bile yapardım.

Mitra

11/10/19,

 

İçim

 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

img_5133

“yok yahu ne içkisi, 14 yaşındalar daha!” 

tekneyi annelere tanıtan adam utandı, “pardon” dedi “diğer grupla karıştırdım”  

Çok çalışıyor, her işe koşuyordu, gecelik veya haftalık kiralanan evlerle de ilgileniyordu.Turistler bayılıyordu bu eski binalara, cumbalarından sarkan petunyalara, rengarenk sardunyalara. Nemden şişmiş, zor açılan ahşap çerçeveli  pencerelerden, Avrupa’dan Asya’ya gider gelirler, gözleriyle yaptıkları bu yolculuğu inanamazlardı.

Ampul mü patladı onu çağırırlar, sıcak su mu akmıyor o aranırdı. Hatta  gecenin bir yarısı kapıların önüne musallat olmuş sokak köpeklerini kış kışlamak için bile.

“tamam abi hallederiz” dedikçe de üstüne kaldı her iş. Bütün gün dolap beygiri gibi döner durur, hışı  çıkardı. 

Ama tekne başkaydı adam için, daha iskeleden çıkarken bir hafiflik gelirdi üstüne, bir aşağı bir yukarı defalarca iner çıkar, mutfakla bar arasında mekik dokurdu. Konukların sayısına göre bazen alt kata bazen de yukarıya hazırlanan yemek masası toplanırken onun da işi biterdi. Çakır keyif misafirler ellerinde içkileriyle boğazı daha iyi seyredebilecekleri kenar köşelere çekilir, İstanbul’a methiyeler sunarlarken o da dolaptan bir kutu bira alır, arkaya, tek sandalyelik sığınağına geçer, tülden köpükleri seyre dalarak hayaller kurardı. O zaman yorgunluğu çıkar keyfine diyecek olmazdı. Daha da çok çalışacak, kim bilir belki onun da bir teknesi olacaktı. Boğazda süzülerek gidecekti tekne, Karadeniz’e doğru dümen tutarken Emine’ye  “bak ikinci köprü” diyecekti. Emine gözlerini kimse görmeden yumacak ve uzun koyu gölgenin içinden, başka bir aleme geçer gibi dilek dileyecekti. 

Kadın yürüdükçe ısındı, evden çıkarken duran yağmurun verdiği serinlikle yanılmış üst üste giymişti. Boğazın bulanık dalgaları yer yer turkuaz rengine döndü. Kuzeyden esen hafif rüzgarla bulutlar güneşi azad ettiler. Keşke daha önce çıksaydı evden, Tarabya’ya kadar yürürdü. 

Caddenin karşı tarafından gelen ve Israrla çalan korna sesi onun içindi. Karşıdan karşıya geçti. Minibüslerdeki gibi binek arabanın panelvan kapısı otomatik açılıverdi. Bir kahve için buluşmuşlar gibi cıvıldadı kadın önde oturan iki arkadaşına, karşılıklı hal hatır sordular. Arkada kalan tek kişilik yere oturunca araba koltuğunda oturan çocuğa döndü sonra, uyku mahmuru çocuk kadına yüz vermedi. Arada bir belli belirsiz bakıcısına gülümsemek dışında koca adam gibi pencereden boğazı seyretti.   

Arabayı park eden kadın pratik açılan kapıdan kolaylıkla çocuğun kemerini çözerken beriki “ yolda çok acayip bir şey oldu” dedi “çok saçma, polis bizi durdurdu ve kimlik sordu, Nezihe yeni gelmişti, Ticaret odasının önündeydik daha, kimliklere baktı, burda çalışıyorum dedim, etkinlik müdürüyüm, biri Kıbrıs biri İngiliz biri Türk, sorduğuna soracağına pişman oldu” 

Arkadaşının anlattıklarına onunla beraber güldü. Demek bakıcı İngilizdi, zaten vardı bir tuhaflık, arabadan inerken çocuğu almadı.

Tekneyi gezdirecek adam “bir dakikaya kadar ordayım” demişti telefonda, o da Japon olmalıydı, Türk’ler beş dakikadan önce gelmezdi. Çocuk kaldırımda sabahki Mayıs yağmurundan kalma küçük göletlere girip çıkıyor, kuru yerlerde spor ayakkabısının izi kaybolana kadar yürüyordu. Sonra bütün çocuklar gibi sevdiği şeyi tekrar tekrar yaptı. Keyfi yerine geldikçe etrafındakilere gülücük atıyor, bıdır bıdır konuşuyordu.  

Arkadaşları gibi ince bir şeyler giyseydi keşke, bazen üstüne bile takmadan bir sonraki yıla kaldırdığı baharlık onca kıyafeti varken… kışlık kazağından utandı ve çıkarıp küçük kırmızı sırt çantasına yerleştirmek için dikkatlice katladı.

Yukarı, teknenin ikinci katına çıkarlarken bakıcı ve çocuk aşağıda kaldılar. Bitmek bilmeyen telefonlardan bulduğu aralarda etkinlik müdürü mesleğinin verdiği yetkin bir pratiklikle, yağmura karşı önlemleri var mıydı, o gece kaç kişi çalışacaklardı, yemek listesinden mezeleri çıkarsınlardı derken yine bir telefon girdi araya, “İçim’le beraberiz, o da bir etkinlik için tekne bakıyor…” dedi telefondaki sese.

Aşağı indiklerinde İçim kucağındaki çocuğu teknenin ahşap dümeniyle oyalıyordu. Diğer iki anneye “tuvaletlere baktınız mı?” diye sordu müdür, telefonu elinde kalmıştı, bakmamışlardı.

Aklına bile gelmemişti, telaşlandı, öğretmeninden emir almış küçük bir öğrenci gibi adamın arkasından kamaraların olduğu alt kata indi, işi şansa bırakmak istemeyen öğretmen de arkasından….tuvalet kağıdı asılı tutamaç, lavabo, klozet, yine de klozetin içine eğilip baktı, oyalandı biraz, başka ne olabilirdi ki, yan yana iki küçük kapı üstlerinde endişeye mahal vermeyecek kadar açık kadın-erkek sembolleri, çocukların karıştıracak halleri yoktu ya..ayy! Karıştırsalar n’olurdu. Adam onun öyle oraya buraya uzun uzun baktığını görünce  pimpirikli bir anne sanmıştı “o gece bu katta bir kadın arkadaşımız da görevli olacak” dedi.

İlk işiydi, okul bile bitmemişti daha, part time çalışıyordu ama okuldan kalan tüm zamanını orda geçirdiği, severek yaptığı bir işti. Babasının bankadaki müdürüne benzemiyordu onun müdürleri, havalı isimleri vardı, herkes birbirini adıyla çağırıyor, kimse takım elbise giymiyor, kravat takmıyordu. Babasına genel merkezden, Ankara’dan talimat gelmedikçe Adana’nın sıcağında ceketini çıkaramaz, yarım kollu gömlek bile giyemezdi. Bir gün büyük bir parti verdi şirket, Beyoğlu’nda depo gibi kocaman bir yere, sadece onlar için açık, loş ışıklı bir mekana gittiler. Ahşap, yuvarlak bir sahnede bütün şirket dans etmişler, sabaha kadar eğlenmişlerdi. Neyi kutladıklarını hatırlamıyordu şimdi. Mekanda tek tuvalet olmasını pek önemsemedi, burda işler böyledi demek ki. Hatta bütün gece abartılı bir rahatlıkla girdi çıktı tuvalete, elini yıkarken girene çıkana selam verdi, küçük sohbetler etti onlarla, hepsi de erkekti, tuhaf bir şekilde tuvalette hiç kadın görünmedi bütün gece. İş arkadaşlarından birinin karısıyla çok iyi anlaşmıştı, muhabbet koyulaşınca onunla beraber gittiler bu sefer tuvalete…kadını takip etti, koridorun sonundan sağa döndüler, bordo kapının üstünde bir kadın resmi vardı, şapkalı bir kadın, çiçekli şapkalı. 

Patrona iletirim dedi tekneyi gezdiren adam kadınlara, telefonunu cebine koyarken gözleri  denizden yansıyan güneş ışığı gibi parladı. Haberler iyiydi, Emine’nin temizlediği katın müşterisi uçağı kaçırmış, yarın sabaha kalmıştı gelmesi, “acele etme” demişti Emine’ye “hem bir dakikaya kalmaz gelir yardım ederim sana, rahat rahat, uzun uzun temizleriz” 

Çocuklu kadın, diğer iki çocuğuyla ilgili sıraladığı işleri yüzünden oğlanı araba koltuğuna yerleştirdi ve  konforlu arabasına binip gitti. 

Mesai bitmişti nasılsa, İçim sahilden geçen otobüslerden birine binecek ve evine gidecekti. Vedalaşırken “tekneyi beğendiniz mi?” Diye soracak oldu kadın, “sizin etkinliğiniz için uygun muydu bari” de diyebilir iki laf edebilirdi. İçim kısa bir süre İngiliz bakıcı olduğundan bir haber yolun karşısındaki durağa yürüdü.  

Eski kocasıydı arayan, ona da cevap verecek, kapatacaktı telefonunu söz verdi. Arkasında sipariş almak için bekleyen garsonu fark etmedi etkinlik müdürü “Siz iyisiniz” dedi arkadaşına. Sanki ülke ekonomisinin içinde bulunduğu konjonktürel daralma ile ilgili master tezini sunacakmış gibi; “şiddetsiz iletişimi öğrendik” dedi kadın, yine dili aklından önce çalışmış, hiç niyeti yokken kocasına getirmişti lafı, yanında bir kaç afili bilir kişi isimleriyle de sosladı konuşmasını. Kendisi bile inanmadı anlattıklarına, havada asılı kaldı kelimeler. 

Arnavutköy iskelesi de akşam üstü trafiğinden nasibini alıyor, bir dolup bir boşalıyordu. Ellerinde sarı çiçek buketleriyle vapurdan inen kadınlar trafik ışıklarından kararlı bir şekilde yolun karşısına geçiyorlardı. Boğaz’a bakan asırlık yalıların arkasındaki sokaktan yürüyerek devam ettiler. Beyaz badana boyası rutubetten yer yer kalkmış ahşap bir binanın önünde “burası” dedi İçim daracık bir kapının önünde başlayan ve  terasa çıkan ahşap merdivenlerin önünde durdular. “en üst kata, terasa çıkın, manzarası da güzel”  dedi İçim iki kadına, nişanlısıyla gelirlermiş buraya, teknede evlenmek istiyormuş, ya da anneler, teyzeler gittikten sonra doyasıya eğlenecekleri her yer olurmuş, Eylül’deymiş düğün.

25/06/2019, Gayrettepe

Yelda UGAN

Fotoğrafçı Çocuk

 

img_5813

Bir şey sormamış “mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz” dermiş.

 

Feriköy sular idaresinde işim çok çabuk bitti. Planladığım bir şey değilken Kuyulubağ sokağının mezarlık tarafında buldum kendimi, aradan nerdeyse on beş yıl geçmiş, sokak çok değişmişti. Şurda lunapark vardı eskiden, boş arsanın içinde dönme dolap, atlı karınca, balerin kadının eteklerindeki her bir dantel oyuntusuna yerleşmiş koltuklar kışın  terk edilmiş hurda yığınları gibi küskün durur, bahar gelince yeniden boyanır, çocuk cıvıltısıyla şenlenirdi. Kardeşler apartmanının önünden geçerken dayanamayıp üstten ikinci zile bastım. Elimi gözüme siper edip arkaya doğru bir kaç adım attım, teras katta oturan var mıydı acaba?

“Bu kekler, börekler…ayol çay da var!” “ aşağıdan ev sahiplerin getirdi sen banyoyu temizlerken, kızları geldi, ‘yorulmuşsunuzdur da’ dedi, ‘annem gönderdi’ bence kasıtlı göndermiştir kadın, ne var ne yok bir baksın diye, evlerini bekar bir kadına verdiler ya bu gelip gitmelerin peşini bırakmazlar artık, bir bahane bulur ikide bir çıkarlar yukarı”, “Ermeni kızım bunlar, bizimkilere benzemezler, daraltma beni şimdi, gardiyan arasaydım gelir miydim buralara, kendim olmaya geldim İstanbul’a” “Safım benim sen öyle san, çok daha tutucu olur bu insanlar, azınlık psikolojisi işte, dört açarlar gözlerini, apartmana giriş çıkış saatine kadar çetelesini tutarlar bak görürsün, kimle girdin, kimle çıktın da cabası”

Yer sofrasının kıyısına oturunca anladım yorulduğumu, kollarım da ıslanmıştı,  hırkamı çıkarırken sert bir şey geldi elime, cebimde bir şey vardı, siyah beyaz eski bir fotoğraftı bu, çıkarıp ev sahibinin gümüş rengi metal tepsisine bıraktım, kırışmış ve biraz da ıslanmıştı. Banyodaki kalorifer peteğinin arkasına düşmüş, kıyamamıştım atmaya.   

Arkadaşım gider gitmez kapı çaldı. Yerdeki açılmamış kolilerin arasından atlaya zıplaya geçip kapıyı açtım, ev sahibinin kızıydı gelen. Bu ne hızdı?  

“Tepsi içerde, salonda”  ön terasa bakan odayı gösterdim, hava serinlemişti, “arka terasın kapısını kapatıp hemen geliyorum.” Arkada iki oda daha var ama evin en aydınlık, en ferah odası olduğu için yer yatağımı buraya koymuştum, geriye kıyafetler ve kitaplar kalıyordu, bir masam bile yoktu daha. Bir kaç tane de mutfak eşyası.

Döndüğümde yatağın kenarına ilişmiş, tepsiye  bıraktığım fotoğrafa bakıyordu. Mahcup oldu beni görünce, kusura bakma filan diyecek oldu ama ben de yanına oturdum. “Şu sağdaki beyaz bereli çocuk benim…evet herkes öyle sanıyor, erkek çocuğu gibi, böyle çok fotoğrafım var benim, dayım çekti. Çocukluk işte, dayım sadece beni çekiyor sanırdım.” Sene 79 olabilirmiş, dokuz-on yaşlarındaymış o zaman. Nerdeyse yaşıttık.

Bazen ben de dayımla gider ona yardım ederdim. Bir vaftiz töreninden dönüyorduk o gün, Kiliseye gittiği zaman annem dayımla gitmeme izin verirdi. Birden bire yağmur yağmaya başladı, yanımızda şemsiye filan da yok, makinalar ıslanmasın diye bir tentenin altına sığındık. Özcan abinin sesini duyduk bir ara, bizi içeri aldı, arkadaşlarıyla beraber tepsiden bozma bir masanın etrafında oturmuşlar, başlarının üstünde sigara dumanından bir bulut, akşama  gidecekleri maçı konuşuyorlardı. Özcan abi dayıma “çek bakalım Aram kardeş” dedi. Dayım benim de fotoğrafa girdiğimi son anda farketti, Kurtuluş son duraktan eve gelene kadar sıkı sıkı anneme birahaneye girdiğimizi söyleme diye tembih etmişti.

Dayı İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş, jandarma önüne geleni toplamış bir gün, üstünden bir mektup çıkmış, sadece adres yazıyormuş Allah’tan. “Karakoldan Özcan abi almış dayımı o gün, dayım bir hafta sonra ortalıktan kaybolunca anlattı bize.  Annem her gün binbir tembihle gönderirdi onu okula, “Aman ha!” derdi, “bak ortalık çok karışık!” 

Bir kız vardı, bazen dayımla mektup gönderirdi, dayım da onu kıramaz, kızın iyice katladığı küçük kağıtları akşamları fotoğraf çektiği mekanlara gelen sahiplerine verirdi.” 

Dayısı inkar etse de bilirmiş, kıza sevdalıymış aslında, Beyazıd meydanında görürmüş bazen onu, Sahaflar tarafından gelirmiş, güvercinlerin arasından, başı önde yürür, kırmızı el örgüsü hırkasının omuzlarına siyah saçları düşermiş. 

Fotoğrafçı çocuk derlermiş ona, kimse adını bilmiyormuş, “eve gelmediği gecenin sabahı annemle Özcan abiye gittik. Okuldan sonra doğruca onun dükkana giderdi.”

Bir şey sormamış, mektup sana değilse açılmaz, hele de sevda mektubuysa hiç okunmaz dermiş. Sonra haddi hesabı kesilmeyen mektuplar ve delikanlılar derken kıza içerlemeye başlamış ama ona hayır da diyemiyormuş. Hiç öyle bir kıza da benzemiyormuş aslında.  

Fotoğraf makinasıyla okula gittiği ilk gün “bizi çeker misin?” demiş kız, dört arkadaş birbirlerine sarılıp poz vermişler. Sonra ortadaki idari binayı göstermişler, “oraya getirirsin.” Hangi bina olduğunu anlamadığı için mi,  kıza daha o gün vurulduğu için mi bilinmez siyah cübbelerinin ardından uzun uzun bakmış gidenlere. 

“Annemle beraber defalarca Beyazıd’a gittik, bir keresinde insaflı bir jandarma o büyük kapıdan geçmemize izin verdi. Özcan abi de vardı yanımızda, doğruca idari binaya gittik ama bütün asistanlar göz altındaydı.” nerde olduklarını da söyleyemezlerdi, hangi birini söyleyeceklerdi, listeyle mi dolaşıyorlardı. 

Kızın arkadaşlarıyla fotoğrafını çektiği o gün, dayısı Özcan abinin dükkanına uğramış ve o günden sonra da  sık sık gider olmuş oraya. “Annem rahatsız olurdu, istemezdi dayımın oraya takılmasını. Ayakkabısının ökçesine basarak külhanbeyi gibi yürümesini sevmezdi, arabasının önüne janjanlı harflerle Arjantin 78 yazdırmıştı, böyle siyah beyaz alevler sarmış gibiydi sanki arabayı.” Gülmesini tutamayıp, küçük bir kahkaha attı “Dükkanın vitrini kendisi çekmiş gibi Hayat dergilerinden koparıp çerçevelettiği futbolcu fotoğraflarıyla doluydu, görgüsüz derdi annem”

İşaret parmağımı dudaklarıma götürdüm “söz” dedim, “aramızda.” Misafirim gittikten sonra kolonun arkasında kalan çıkıntıdaki pencereyi buldum, evi tutarken gazete kağıdıyla kaplı, üstünden defalarca boya geçilmiş bu pencereyi önemsememiştim. Tırnağımla biraz kazıyınca aşağısı, ev sahibimin çift kanatlı giriş kapısının önü, gri siyah taş zemin göründü. 

“Bir akşam, galiba yaygara yaparım da komşular duyar diye annem beni buraya gönderdi, o zaman eski eşyalarımız, kilerimiz, depomuz gibiydi burası, aşağıdan gelen tıkırtıları duyunca içerdeki pencereden baktım, annem fısıltıyla konuşarak dayıma sarıldı, çok zayıflamış, bitkin görünüyordu. Özcan abi elindeki poşeti anneme uzattı ve tespihli eliyle bir baş selamı verip hızlıca merdivenlerden aşağı indi.”  

Pencereden bir kadın başını uzattı, türbanlı yaşlıca bir kadındı, iki yanından saçları üç numara traşlı çocuk başları göründü, kadın onları bağırarak azarladı, çocuklar beyaz tül perdenin ardından göründükleri gibi kayboldular.

Artık burda oturmuyorlarmış, yurt dışına mı taşınmışlar neymiş, caddede fotoğrafçı Özcan varmış, o bilirmiş.

20/06/2019, Gayrettepr         

Mitra