Ulama

“Severim,” dedim “ben de severim,” dedi Gül

Şehrin kadim dolaylarında yürüyormuşuz. Sırtımı dayadığım pürtüklü duvarı otlar bürümüş. Gafil avlanmış elime uzanan elini sıkmadan önce pantolonuma silmişim, kızıl tozlu sağ elimi. “Bu şehir,” demiş, “bizi gördü, rüyalarımızı gördü, korkularımızı, arzularımızı ve hatta varsayımlarımızı bile gördü.”

Eski Barajdan dolmuşa bindik. Kırmızı deri koltuğu aşınmış, parmak çalmaktan süngeri çıkmış klasik arabalardı bunlar. Beni doktora götürdüler. Muhtemel Sularda indik. İlk kez hayatımda büyük şehir görüyordum ve büyülenmiştim. Doktor filan umurumda değildi. Zaten bir yerim de ağrımıyordu. Filmlerdeki gibi taksi dolmuşa kolejli kızlar bindi, formaları benim en güzel kıyafetimden daha güzeldi, lacivert mini etek ve beyaz gömlek, ayaklarında siyah makosenler. Derslerden filan konuşurken dikkat kesildim, ağızlarından ne çıksa kapıyor, yaptıkları her şeye hayran oluyordum. Şoföre para uzatırken Baraj Yolu dedi biri, diğeri Hastaneler Kavşağı, bir diğeri Abidin Paşa. Gevşek beliklerine, okul çantalarına, çillerine ve yarın yeniden birbirlerini görecek olmalarına imrendim. Çok değil altı yıl sonra yaşamımın tüm gidişatını belirleyecek olan bu şehirden akşam olmadan, kasabaya giden son otobüsle ayrıldım.

Daha tan yeri ağarmadan kalktım, annem kırmızı başlığımı akşamdan ütülemiş, sepetimi hazırlamıştı. Nemli ve soğuk ormanın yolunu tuttum. Yalnızdım ve Allah’a emanettim. Hazinem, annemin ceplerimin astarına diktiği muskam, sezgilerimdi. Kaçınılmaz olarak kurtla tanışacak, iyiyi kötüden ayırt etmeyi öğrenecek, büyüyecektim. Benden istedikleri iki şey vardı; “normal” olmam ve bir gün geri dönmem.    

Düşlerimin gerçekleşeceğine dair iddiası olan bu şehre geldiğimde ne yazık ki taksi dolmuşlar çoktan tedavülden kalkmıştı. Kısmet olmadı onlara bir daha binmek.    

Aydınlık yüzlü bu şehir naifliği, bilge tasasızlığıyla beni büyütecekti, ben de bu kızı. Bal kabağını at arabasına, kurbağayı prense dönüştüren sihir buradaydı.

“Severim,” dedim. “Ben de severim,” dedi Azize.

Tıknaz, dolgun yüzü temiz, duru ve sıcak bakışlı ciğerci Memet, elinde yarısı içilmiş çay bardağı, üstünde mavi iş önlüğüyle bırakmadı bizi anlatmadan. 

“Vali çağırmış, gitmemek olur mu? Olmaz elbet. Durdum divanına, buyrun valim dedim, beni emretmişsiniz “Memet,” dedi, “bilirsin seni severim.” “İç işleri filan,” dedi sonra. “Kaldırın,” demişler benim için anladın mı?  “Yapma,” dedi vali “gözünü seveyim yapma Memet! Vazgeç şu meretin festivalinden.” Anlamıştık anlamasına da, canımız sıkılıldı. Gösterdiği yoldan ilerledik.

Sayacılar kutsal kış güneşine yüz sürmüş tabansız deri ayakkabıları kurutuyorlardı dükkanların önünde. Azizin hikayeleriyle büyüdüğü güzel babasının, manifaturacı Fehmi beyin izini sürdük.

Yaratıcının biraz değişiklik istediği bir gündü, Alice’nin tavşanı gibi önüm sıra yürüyor, masereyi arıyordu. Çok yaklaşmıştık, zira tahin kokusu alıyorduk. Defalarca girdik, çıktık, dolandık, daireler çizdik, zikzaklar yaptık. Sokaklar artık bana oyunbaz bir kedinin karıştırdığı yumaklar kadar karmaşık gelmeye başladı. Hayalimde kocaman bir kazan canlandırıyordum, içinde yedi kolu aynı anda dönen bir dev anası küncü sağıyordu. Küçük küçücük, sacdan bir hanım kız karşıladı bizi, öyle bir sürü kolu filan da yoktu. Omuzunda susamla beslediği bir kumru, avucundan akan tahinle haznesini doldurduğu helkesi. Karşılıklı tezgahlarda işçiler dünyanın en tatlı işini yapıyor, cezerye kesiyorlardı. Her bir çeşidin tadına baktık. “Masere burası,” dedi yaşlı adam, koridorun sonundaki cam kaplama masasından kalkmadan. Döner koltuğu tüm atölyeye  hakim. Duvardaki sinema afişi büyüklüğündeki eski fotoğraflara, gazete küpürlerine  göre son maseracı ailesini, helvanın mucidi büyük büyük dedesi Hacı Ahmet’i memnun etmeyi başarmış. Ona inandık, hakikaten masere burasıydı. Yoksa 24 Teşrin 1945’de Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürlüğünden müsaade alır mıydı hiç.      

Muhtemel yirmilerin ortası. Öğlen olmuş, okul dağılmış, Bediş ölü bir kuş görmüş kara bir kedinin ağzında. Midesi kalkmış, sekmemiş o gün eve giderken, durup Taşköprü’nün kemerlerini saymamış, sakız ağacı ve bici bici tuhaf bulmuşlar bu durumu. Ulus parkının önüne geldiğinde kalabalığı yara yara ilerlemiş, havada sallanan ayaklarını görmüş Karsantılı Ayşe’nin. O günden sonra hallenmiş durmuş halden hale. Bir türkü tutturmuş, aklına estikçe söylermiş Ayşe’nin bilmediğini, nerden bilsinmiş Ayşe hiç atın terkine biner miymiş yoksa, açmazmış bacaklarını, toplarmış eteklerini. Kocavezir’e berdel olarak gitmiş Ermeni’den dönme Bedriye. Saçlarını çok sevmiş kocası, her gece taramış, hem tarar hem methiyeler düzermiş Çukurova’nın cömert güneşi gibi parlayan saçlara. Kibrin göründüğü yerde bir musibet eşikte bekler. Daha adet bile görmemiş küçük gelin kayınvalidesine istediği makası dikiş kutusundan alıp getirdiğinde bukleleri kucağına düşmüş. Ne bilsin çocuk Bediş. 

Büyük saati selamladım, o da beş kala beni. Birini sevdim mi onun hakkında her şeyi seviyorum, anglez bir dantele eğilişini mesela. Medreseden havalanan yüzlerce güvercin oluşunu. “İşte bu,” dedim, tam mutlu olunacak bir gün. Çok severim dedi ben de dedim. Sokak beni mıknatıs gibi çekti, çiçek dürbünü misali sürekli yeni bir şeyler gösterdi. Yılmaz Güney film icabı karısına diklendi sonra Allah ne verdiyse, Erciyes sinemasında kızılca kıyamet koptu, bir alkış, bir ıslık, hop oturup hop kalktı selamlık. Kemerli Taşköprüden aklın ötesindeki dünyaya iltica ettik. Kagir evler cumbalı pencerelere küstü.  

Kalaycı Deveci dört kuşaktır iş başında. Bayağı çocuk gibi sevindim kazancılara gelince, Aziz de limonun yarısını sakladığına, beni sevindirdiğine sevindi. Zaten sensiz, Abidin’in Güzin’e dediği gibi, renksiz, eksik, eğreti ve hatta ayıp kaçardı buralar Aziz.   

Antidepresan, yoga, nefes terapisi, psikolog, hipnoz, meditasyon yoktu o günlerde, vardıysa da bizi bozar, içimize kaçan cini öğlen rakısıyla çıkarırdık. Yine öyle yaptık. Sevgi ve arkadaşlık yokluğunda kim mutlu olabilir ki Aziz? 

Eskiler her an okuyabilmek için bir şiiri veya bir güfteyi ezbere alırlarmış. O zaman, iyi ki bu şehir arkamdan gelmiş sevgili Kavafis. İyi ki aynı mahallede kocadık, iyi ki aynı evlerde kır düştü saçımıza Gül Azize. 

Yelda Ugan S.

28/12/23

AFARA

Hava pek bi kararsız, kışa mı geçsin, yoksa az biraz daha sonbahar mı kalsın?

locada kırmızı bi koltuk,

ahşap, sallanan,

Amanoslar’a bakan,

Ve artık sallanmayan.

Sahile gitmişsin rüzgarla buluşmaya, denizle anlaşmaya. Pazarlık etmişsin onlarla; “hele bugün bi durun,” demişsin; “baş tacımız geldi, yarın bakarız.”

Ağrımadık, incimedik senden, sizden yana.

Ne güzel komşumuzdun,

Sen de bizim baş tacımızdın.

Depo, antrepo,

Gemiler,

Gişeler,

Tırlar,

Yolumuz grisi bol, mavisi az, beyazı seyrek, pembesiz bir gökyüzü. 

Yüzüncü yıl uyurken gelirdin, gazete bırakırdın kapıya, ayda bir kere de Milliyet Sanat,

Liman,

Turuncu zürafa vinçler,

Demir çelik, 

Fabrika bacaları, 

Toz çelik,

Habib-i Neccar onlar mı Alaattin Amca, 

ya şu uçan kuşlar, kumru mu, gülün adı, ince kum, Kutadgu Bilig? 

Biberli, katıklı, zeytin, sürk ve tandır ekmeği,

Palmiye, okaliptüs, dut, çam ve hambelis,

Babı Ali’den alaylı Hatay, Adana muhabiri,

Samandağ Hıdırbey köyü; “bu ağaç Hz Musa ile yaşıt,” 1973 Milliyet gazetesi birinci sayfadan verilen haberin

A tipi gümrüklü antrepo

Kızıl, kahve ve sarı,

Pac otogarı, 

Sonrası Kırıkhan, ilk gençliğim,

Ta Muaviye ve oğlu Yezitten beri İsraf saltanatının mimarlarına, Emevi zihniyetine kızardın, pırıltısından çok zırıltısı olan insanlarla işin olmazdı. 

Kış geceleri künefe yapardın küçük bir tüpte,

Yeni bir şehir yükseliyor, sözüm ona depreme en dayanıklısından laf aramızda. Eli göğsünde, en kravatlısından, en gülecinden, en vaat eden, en aday adayından,

Güneş uyumaz buralarda, ara sıra kestirir, n’apsın yaz yorgunu,

Bahçelerde sarı naylon tepeler

Telis çuvalda portakal, limon, mandalina, vs. 

Bazen bilmem kaç günlüğüne kapatırlar hesabını, 

Korkuyorlar senden, çünkü gazeteciler ıskartaya çıkmaz, emekliye ayrılmaz onlar,

Ağzı olmayan kadınlar dediğin için, çocuk, istismar, Tanrının Antakya’ya bahşettiği Asi, hak, hukuk, eğitim filan dediğin için korkuyorlar di mi?  

Damlarda çelik ve camdan sfenksler gün topluyor, yanlarında kendinden menkul uydu alıcıları

Bardak halt etmiş, kovayla yağıyor mübarek,

Islak dağlar,

Denetim istasyonu,

Antakya’ya gelen tren gelinler,

Yağmurla delisi dışarda çaylar, beton viyadükler,

Ta ta ta taammm! 

Sahnede bi kamyon; en kırmızı, en damperlisinden,

O vakit söz Müslüm babada,  

“Kafamız bizden hesap soramaz arkadaş, çünkü biz onu hep güzel yaşattık.”

El Mukaddim,

“Ne demişiz biz, bugün batarsa güneş, yarın yeniden doğar.”

Güzeldik biz, sizinle daha da güzeldik Alaattin amca, 

Sezer teyze, Gözde, ablam ve annemle seni andık, “haberdar et,” dedi annem duasını toplarken.

Islak sarı benekli bahçeler

Organize sanayi

E91

Bitmeyen işler yüzünden yüz süremediğimiz antik kalıntılar,

Sarı kantaron vari devasa çalılar,

Kızıl, Ayasofya rengi kınalı toprak,

Fıstık,

Yer fıstığı, kadiri daha mutlak olan epey uzakta,

Kadirli Yolu

Afara Arapça mı Alaattin amca, bahçe ve bostanlardaki kalıntı, bitkinin son kalan döküntüsü, hani toplayıcıların hakkı olan?!

Ve

Sana bi sagu yazdım ağıt yerine, haberin oldu mu, adını andım sayfanda? Kadife çiçeğin emin ellerde, sen nurlarda uyu e mi?

16 Aralık 23, Osmaniye

Yelda Ugan S.