Mektup

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste adlı roman kahramanı Atiye Hanım’a yazılmış, gelecekteki dostu olarak imzalanmış bir mektup.

Burgazada

Sevgili Atiye Hanım,
Zevciniz Behçet Bey’e yazılan mektup beni epey düşündürdü. Bir küskünlük hasıl oldu
içimde, bastıramadığım bir iç sıkıntısı, yarım kalmışlık belki, belki eksiklik.
Dışarı attım kendimi, niyetim bayrak tepeye kadar çıkmaktı ama ilk düzlükte mola verdim,
zira takatim kalmadı, kafam hep sizinle meşgul. Karganın havalandığı ağaç dalı sallandı,
kediler eteğime sürtündü, uzakta bir horoz öttü. Kiraz ağaçları çiçeğe durmuş ne gam, sarıya
kesmiş mimozalar. Karşımda Yassıada, Marmara’nın üstünde yol yol ışık huzmeleri.
“Peki ya zevcesi Atiye Hanım,” dedim, “o ne olacak? Böyle yarım kalamaz, böyle belirsiz,
hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi.” Kitabı tekrar aldım elime, Mahur Beste’nin sayfaları
boyunca izinizi sürdüm, hatta gerisin geri başa döndüm ve tekrar okudum. Her yerde aradım
sizi, renkli Bohemya billuru avizelerin altına baktım, denizin üstündeki odalara girip çıktım,
Mevlevi hanenin İstiklal’e açılan kapısında bekledim, bahçeyi kolaçan ettim göz ucuyla,
endişelendim. Ya kaçırdıysam. Atlı arabaları durdurdum, “uzun boylu, çok güzel gözleri var,
Arnavutköy’den, yazları Erenköy’den…” Yok, hiçbir yerde yoksunuz, kimse nerede
olduğunuzu bilmiyor, bununla kalsa iyi, kimse kim olduğunuzu bile bilmiyor, hatırlamıyor
sizi.
Marta Koyuna inenler ufaldı, nokta kadar kaldılar. Arkamda bir hışırtı, dönüp bakıyorum
kimse yok, ürküyorum. Kırık bir dal parçasına bastım. Hava serinledi. Gök yer yer maviye,
deniz griye döndü, önümü ilikledim, kapüşonumu geçirdim başıma, üşüyorum, kollarımla
göğsümü sardım, yokuş aşağı var gücümle indim. Kimse rahatsız etmesin diye bahçe kapısını
kilitledim, mutlaka bulmalıyım sizi, rastgele bir sayfa çevirdim. Tavan arasındaki odalardan
birine girdim, uzun ayaklı, saksonya işi koyu çimen yeşili lambanın olduğu odaya. Kocanızın

cilt mengeneleri, saatleri, eski el yazmaları, minyatürleri arasına eğilmiş lahiyaları incelerken
büyük kara bir örümcek saklandığı yerde huzursuzlandı.

“Behçet Beyefendinin merhum zevcesi Atiye hanımın bundan otuz beş sene evvel sırf kadın
inadını yerine getirmek için birdenbire küçük ve manasız bir hastalık bahanesiyle genç ve
güzel hayatına veda etti.”
Yo olmaz, bunu kabul edemezdim. Çünkü başladığı dönüşümü tamamlayamayan tüm
kahramanlar gibi Behçet Bey de korktu, kendi adına sizin yazgınızdan kaçmakta buldu çareyi.
Başka ne yapabilirdi ki, elinden hiçbir şey gelmezdi artık, ölüme ne çareydi.
Bir varmış bir yokmuş, bir narsist bir de onun nesnesi varmış masalıyla pış pışlaya dururken
kucağımda ben kendimi, gökten üç elma bekleye dururken düştüğüm içime, koca bir kozalak
düşmez mi kafama? Kendimi dinleyemez oldum.
Ve işte o an, size yazmaya karar verdim. Bir çitlembik ağacına konan Arap bülbülünün
neşesine kulak verecek, bana verilen hediyeyi, döngümü kırıp, kendimi kabul edecektim. Bu
benim kadar size de bağlı Atiye Hanım.
Ta içerden gelen uyarılara kulak asın ve lütfen ölmeyin, etrafınızdaki acımasız motiflere
bakın, annenize mesela, anneniz ve kayınvalidenizin müsebbiplerine; mollalara, haddimi
bağışlayın ama babanız ve kayın pederinize, hayatınızı elinizden alanlara. Onlar kapıldığınız
tuzakların ta kendisi olabilir mi? Size yerine koymanız için sunduklarına bir bakın, sevgileri,
ilgileri hangi açlığınızı giderdi? Bir kadını başı kesik bir tavuk gibi etrafında döndüren sonra
da celladın kapısına sürükleyen işte bu açlık hali olabilir mi?
Kusura bakmayın, hâl hatır sormadan, kendimi tanıtmadan doğrudan konuya girdiğim için
affedin beni. Bir kız kardeş bilin beni, içinde muhteşem bir öfke büyüten, düştüğünüz

kuyulara kalın bir urgan, yok olmaz elinizi keser o şimdi, merdiven sarkıtan bir dost. Tutun,
Atiye Hanım ne olur tutun, tutunun çünkü iş bize düşüyor, biz kadınlara, kusurlu
hayatlarımızda debelenmek yerine gelin tohum ekelim zira bize yaşama sevinci lazım, öfkeyle
zaman kaybetmeyelim. Çok fazla fedakârlık yapmamıza rağmen ortaya bir yaşam gücü
çıkmıyorsa, o zaman sorunlar başlar. Siz en iyisi başlamadan çıkın, ben buradayım. Hayat
tekrar tekrar hatırlatır. Size iyi gelen bir şey başardığınızda hissettiğiniz türden bir sevinci, bir
çocuk güvenini buluncaya kadar sizi zorlar. Adınızla çağırır sizi.
Tuhaf bir ses, insanı her an kendine çağıran belli belirsiz bir ses, duyuyor musunuz? Atiye
buraya bak, Atiye Hanım bu tarafa, Atiye Hanımcığım hu hu, Atiye kime diyorum, oraya
değil güzel kızım buraya.
Kayın pederiniz İsmail molladan vazgeçememek bir tuzak, orada sizin adınız yok. O kestane
ağacının altında, eve geç kaldığı hülyaların devamından size değil kendine sesleniyor, o sizin
adınız değil bizzat onun, yarım kalmışlığının adı. Lütfen onun yaldızlı arabalarına binmeyin,
mecaz anlamda söylüyorum elbette, babanızın yaldızlı kafeslerine de girmeyin, çıkın, sözde
daha iyi olanı sunsa da bütün bunlar sizin esaretiniz. Ansızın parke taşlı yollarda, lastik
tekerlekleri yağ gibi kayan siyah cilalı bir at arabası sallanarak durur, kapı açılır, küçük
merdiven iner ve hop biz içerdeyiz. Bazen hayır demek ne kadar zordur bilirim, hatta söz
konusu bile olmaz, ayol ne var bunda? Babamın, kocamın, sevgilimin arabası der bineriz.

Sizi görüp beğenen ve Allah muhafaza göreneklerin dışına çıkmaya cüret eden Şehzade
hazretleri, çocukluğundan beri size zaafı olan Doktor Fikret yahut rüyasında görse sizinle
evleneceğini hayra yormayacak Behçet. Kim bilir belki de bir lütuftur Behçet, şiirinizi
yazabilmeniz için bir fırsat. Diğer adaylara gelince, şu hülyasına daldığımız hayatların beyaz

atlı prenslerine. Geçmiş yaşamlar, dönmek için tehlikeli yerlerdir Atiye Hanım. Hangimiz
hayatımızda en az bir kere, geçmişin sayfalarını karıştırıp, kaçırdıklarımız için hayıflanmadık
ki? Bu da basit sevinçlerimize galebe çalan yine başka bir tuzak değil mi?

Günün sonunda biz yine kendimizle baş başa kalırız, ister şehzade olsun kocamız ki ne
şehzadeler gördüm, yeminle altı bağlar gazeli çıkan, ister idealist, tutkulu bir doktor ister
sanatçı ruhlu üstelik yakışıklı bir zabit. Tutku azalıp yazgı devreye girince inanın bir kadın
kendinden başka kiminle kalabilir ki?
“Ya aşk?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız ama ona ne engel olabilir ki? Yakaladığınız an
alın onu avuçlarınızın içine, ona gözünüz gibi bakın ama evlilikle aynı çekmeceye koymayın.
“Nasıl olsa yaşlanınca aşkın da hiçlikleri.”
Hay Allah! Zaman nasıl da hızla geçmiş, akşam olmuş neredeyse. *“Ne içindeyim zamanın ne
de büsbütün dışında. Yekpare, geniş bir anın parçalanamaz akışında.” Marta Koyundan, adada
denizden batar bu mevsim gün. Yazları İstanbul’dan, o zaman hayranlığım ve hayretim artar,
şahit olurum dünyanın döndüğüne, şaşırırım. Giderken büyük göz, kah pembe kah turuncu
menevişler bırakır adaya, gölgeli bir ışık düşer önüme.
Bu aralar arkadaşlık mevzu fazla köpürtülse de gün doğumunu ve batan güneşi sever gibi
severim onları, ilişkilerimde görünür olmayı, günde iki doz almayı.
Kadınlara, kadın arkadaşlara her daim ihtiyacımız var. Size reva görülmemiş olsa da gelin
biraz kaçamak yapıp az uzaklaşalım onlardan, etrafımızdaki erkeklerden. Şöyle kadın kadına
bir kahve içelim ne dersiniz? Yanında da kayısı likörü.

“Ne olur benimle konuşsaydı bari şu adam, tatlı bir sohbete her şeyi feda edebilirdim,”
diyorsunuz ya demeyin, kabul edin ki şekerim bunlar böyleler, karı koca sohbeti denilen şey
henüz literatüre girmemiş bir şeydir, girseydi sizin, itiraf ediyorum benim de romantize
ettiğim türden bir şey değil, kısa, acil durumlar için ihtiyaca binaen yapılmış, çoluk çocuk,
akraba düğünü, yaklaşan bayram tatili, misafir haberi gibi durumlar için geçerli olup
kitaplardaki kurgularla uzaktan yakından alakası olmayan, üstelik kimsenin kimseyi
dinlemediği herkesin burnunun dikine gittiği ve ekseriyetle kavgayla biten bir nevi iletişim
şekli olarak geçerdi.
O yüzden darülmihen’den çıkın kuzum, hatta mümkünse Behçet Bey’i de çıkarın, istemiyor
mu? Bırakın kalsın o zaman ama siz toplayın tası tarağı ivedilikle çıkın oradan, ya da açın
pencereleri, içeri temiz hava girsin, geniş, huzurlu saatler, müzik, kadınlar, Cavide mesela,
bedesten, Şehzadebaşı, fantezi, inat, ille de inat.

“İşte refikası Atiye hanımefendi bu genç yaşında sırf bu inadı yüzünden ölmemiş miydi?
Bunu ancak bir kadın yapabilirdi.”
Demek ki bir kadın inadı yüzünden ölüme yatabildiği gibi ayağa da kalkabilir, lütfen kalkın,
lütfen yaşamayı seçin ve size biçilmiş bu yazgıyı üzerinizdeki ağır bir yün yorganı atar gibi
atın ve kalkın.
“Behçet Bey Atiye hanımın kendisiyle yaşamaktan bir türlü hoşlanmadığını hatta kocasından
nefret ettiğini iyice biliyordu. Ölümüne sebep de bu idi.”
Bakın gördünüz mü neyle itham ediliyorsunuz? Kendi kendini yok etti diyorlar arkanızdan,
kimse kendini kabahatli bulmuyor, bütün suçu size yüklüyorlar zira kocaman bir vicdan azabı
var ortada, kimin nereye koyacağını bilmediği. En iyisi unutmak. Unutulup gideceksiniz yani
Allah göstermesin. Bakmayın siz odanızı bir müze gibi tutan kocanıza, zamanın dışında

kalmış bütün eski, güzel, kıymetli şeylerin peşine düşen, o müzayede senin, bu bedesten
benim, olmadı sahaf dolaşan zevcinize. Hayatın en manalı şeyidir onun için; bu cins eşyalar
arasında geçirilen zaman, üzgünüm ama konunun sizinle uzaktan yahut yakından hiçbir
alakası yok.
Size düşense elinizdekiyle yetinmek, yetiştirildiğiniz terbiye gereği kaderin karşınıza
çıkardığı kocanızı sevmeyi öğrenmekti. **Kadın doğmadınız Atiye Hanımcığım, kadın
oldunuz, kadın olduk.

İlla bir şey diyeceklerse bırakın, “Atiye bu uzun yolu, kadın inadının zoruyla, kendisine karşı
beslediği inançla geçti,” desinler. Demeseler de olur ama “helal olsun,” da desinler ayol.
Pardon, heyecanlandım biraz, lütfen affedin beni, kendimi tutamadım, kırk yıllık ahbapmışız
gibi yükseliverdim birden. Şekerim filan da demişimdir Allah bilir.
Müsaadenizle devam ediyorum, bu makûs kaderden sıyrılın bir an önce kuzum. O hasta yüzde
daha manalı olan bir çare tebessümle, kocanıza, “fazla kederin yeri olmadığını, bu çilehanede
kadının en az lazım gelen şey olduğunu…” dediğinize inanmak istemiyorum. İnce hastalık,
narin, hassas, solgun, bir çare yakıştırmalar yaparak ortalıktan, ayak altından, göz önünden
çekip tıktıkları o hastalık kokan yatak odalarından çıkın zira yapı harcımız yıldızlardandır
bizim, sizin yıldızınızsa kızarmadı bile daha. Çıkın ki biz de çıkalım, kalkın ki biz de
kalkalım. Hayattan intikam alacaksak ölerek değil yaşayarak alalım, nasibimizi arayalım, ya
buralarda bir yerdeyse, yanı başımızda. Atiye Hanım her şeye rağmen hayat güzel. Bütün bu
hülyalar, saadet hülyaları avucunuzun içinde küllerinden yeniden doğacaklar ne olur
yapmayın.
“Asıl dava derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek, ölümlü hayata şahsi
bir çeşni vermektir,” öyleyse size neden bu kader layık görüldü neden gitmenize yahut

kendinizi gerçekleştirmenize müsaade edilmedi de ibreti alem için ölüme terk edildiniz.
“Istırap gündelik ekmek, ölümse sadece bir kaderdi. İkisinden de kaçılamazdı.” Bakmayın siz
onlara, ölüm davetsiz bir misafirdir çağrılmaz ve aslına bakacak olursanız yaşamda da yeri
yoktur.
Kaç kere ablalarınız boşanmanız için ısrar ettiler ama yanaşmadınız, boşanın, boşansaydınız
filan demiyorum zira defalarca geldiğim o eşikten henüz ben de geçmiş değilim. Benim size
sormak istediğim; sebep kayın pederiniz miydi, size pazarlıksız verdiği dostluk, onu
üzemezdiniz, öyle mi? Üstelik Behçet de yarım kalırdı. Bütün ömrü boyunca yerinden
kımıldanmadan kaçmak, firar etmek diye çırpınan Behçet. Öyle ki giden kadın hikayelerine
bile tahammülü yoktu zevcinizin, zira size örnek olmasından korkuyordu.
Ama siz yine de gittiniz, kendinizi yok etme pahasına gittiniz, hem de ona yani kocanıza
endişeye mahal bırakmayacak bir şekilde gittiniz. Olmaz Atiye Hanım böyle gitmek olmaz,
bunu saymıyoruz.
“Bir cami, bir kahve, bir Pazar yeri, köprü başı, bir düğün alayı hele her cinsinden musiki beni
ölümden kurtarıyor gibi geliyor bana,” diyor İsmail Molla ve sizin varlığınızda korunuyor
ölümden. Haydi sizi de koruyalım ölümden o vakit, size de bulalım bir müzik aleti, bir defter,
bir kalem, bir sakız ağacı gölgesi, dönecek bir kavşak, bir yol ayrımı, bir kına gecesi, bir
tebdil kıyafeti.

Kayınvalideniz, kayınpederinizle evlendiği günden itibaren hayattaki bütün saadetini bu
iradeye itaatte ve onun heveslerine katlanmada görmüş. Bana çok tanıdık geldi Atiye Hanım,
size de öyle geldi mi? Tıpkı anneniz, tıpkı siz, tıpkı annem, tıpkı ben gibi, çok tanıdık.

O zaman ne yapıyoruz Atiye Hanımcığım? Dışarı çıkıyoruz, ev insanı yutar. Size, annenize,
kayınvalidenize biçilen kadere razı olmuyoruz. Şöyle Arnavutköy’e kadar inin, boğaz havası
alın, çekin ciğerlerinize kadar, sonra bırakın, bir daha çekin bir daha bırakın. Sana söylemesi
kolay diyorsunuz bana söylemesi kolay. Bugün de kadın hala ikinci cins, menopoz denilen
illetle uğraşıyoruz mesela, bilim bu konuda pek bir gevşek, o kadar iş varken diyorlar
önümüzde, hükümetler bu konuda yavaş, daha önemli sorunları varken diyorlar sırada, ya
sistem çökerse diyorlar ne olur bizim halimiz, ateşe daha çok odun atıyorlar, savaşlar
çıkarıyor, çocukların ölmesine göz yumuyorlar, kadınlar desen ölmüyorlarsa deliriyorlar, biz
yine de delirmeyi seçelim ölmek yerine.
Tebdili kıyafet çıkın mesela, Göksu’ya yanaşmış hayalet bir kayıkla karşıya geçin, ay parlasın
gül cemalinizde yeni terlemiş olsun bıyıklarınız, omuzlarınız dar, kalçalarınız geniş. Behçet
mi? Kocanı düşünme, o kendi var olamayışıyla meşgul, içi yangın yeri. Onun işi de kolay
değil, o da en az sizin kadar bedbaht, o da en az sizin kadar kayıp, belki sizden daha kayıp
çünkü kendisiyle fazla meşgul. Kızlara türlü yasaklamalar erkeklereyse yükümlülükler.
Hatırlıyor musunuz? Kocanızı bir kapı aralığından ilk defa gördüğünüz gün kederinizden
bayılmıştınız. Sonra kalktınız, boyun eğdiniz ve kadınlık vazifelerinizi yerine getirdiniz. Siz
düşünce kalkmayı bilen bir kadınsınız. Lütfen bu sefer de kendiniz için kalkın, ne olur kalkın.

Bir çocuğun başını okşayın mesela, bir kız çocuğunun, biz onlara dezavantajlı çocuklar
diyoruz, yoksul, sahipsiz, okula gitmek yerine evlenen çocuk gelinler. Pozitif ayrımcılık filan
da diyoruz ama siz boş verin bizim ne dediğimize, her zaman olduğu gibi, her çağda olduğu
gibi yine gereğinden fazla konuşup duruyoruz. Şimdi bakın size ne anlatacağım; uzun
zamandır hayatımızı işgal eden ve adına “sosyal medya” dediğimiz bir şey var, anlatması

kolay değil, siz daha televizyon nedir bile bilmiyorken ama deneyeceğim. Bir oda düşünün,
herkesin kendi gazetesini çıkardığı bir oda, odacık, ne kadar görünmek istersen o kadar
göründüğün bir yer, istediğin zaman istediğin kadar girebildiğin, gerçekte olmayan ama
olandan daha gerçek bir yer. İçeri yalnız giriyorsun, her şeyi söylemek, konuşmak, ifşa etmek,
kendini ya da dilediğini, şimdi ikisi de pek trend yani pek makbul. Sonra usulca çıkıyorsun,
istersen kapıyı çarparak çık, kimse onunla ilgilenmiyor aslına bakarsanız, ilgilendikleri, o da
şansınız varsa yani önemseniyorsanız, arkada, çıktıktan sonra odada bıraktıklarınız. Sistem
hepsini kayıt altına alıyor, dilediğine gösteriyor dilediğinden saklıyorsunuz. Ya da öyle
sanıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki ifşa oluvermişsiniz, burası biraz karışık, şimdilik
dedikodu gibi bir şey olduğunu bilin yeter. Üstelik kendi kendinizin dedikodusu yapılsın diye
uğraştığınız öyle acayip bir yer. Paylaşmak deniyor buna, gittiğin yerleri, okuduğun kitapları,
çocuklarını, yeni kıyafetlerini, düğün, doğum günü törenlerini, saçına kullandığın yağı,
inanmayacaksın şimdi ama ne yediğine hatta kocanla ne halt ettiğine kadar, o manada değil,
kavgalarınız, barışmalarınız, sana getirdiği bir demet çiçekle kulağına fısıldadığı aşk dolu
sözler, o kadar yani. Ha bir de şöyle bir özelliği daha var, girip çıkmadan gireni çıkanı,
pencereden komşulara bakar gibi izleyebilirsiniz.
Mahremiyetten ve derinlikten yoksun bir alem olsa da iyi tarafları da yok değil.
Örgütlenebiliyorsun mesela, kendin gibi insanlara gitmeden gidebiliyorsun, onlar da
gelmeden gelebiliyorlar sana. Uzak yakın fark etmiyor ama günümüzde artık herkes birbirine
hatta kendine bile eşit uzaklıkta olduğu var sayılırsa bu bir sorun teşkil etmiyor. Senin gibi
düşünen, hep söylemek istediğin ama bir türlü söyleyemediğin şeyleri söyleyen cesur
insanlara hayranlık duyuyorsun, beğenerek, yorumlar yazarak destekliyorsun onları, yani
odaya girmeden odadan çıkanların bıraktıklarına bakarak yapıyorsun bunları. Zira insanlar
hala görünmek, beğenilmek, onaylanmak istiyorlar, değişen bir şey yok anlayacağınız sadece
yöntem değişti o kadar, yanlışlıkla dantelalı bir mendil düşürmüyoruz yani artık o delikanlının

ayakları ucuna, kalfalarla, mahalleden küçük bir oğlan çocuğunu üç beş mecidiyeyle yahut
şekerle ikna edip kokulu mektuplar da göndermiyor kimse kimseye. Ama hala geçerli olan bir
şey varsa o da aynası iştir kişinin. Hareket yoksa, hep laf, hep lafügüzaf da bir yere kadar,
solup gidiyorsun, ilgilenmiyor artık kimse seninle, o odada ne halt ettiğinle.
Neredeyse sabah olacak, tan yeri ağarmaya başladı, kuşlar çoktan uyanmış, az evvel
İstanbul’a doğru erkenci bir leylek sürüsü uçtu adanın üzerinden, hayra alamet gibi.
Kalktım, haydi siz de kalkın, pencereleri açtım, siz de açın ki içeri bahar girsin, yağmur yüklü
bulutlar, toprak kokusu girsin. Erguvan mevsimi, kirazlar çiçeğe durdu çoktan, ıhlamur
ağaçlarının dumanı üstünde. Ne kadar şanslı olduğunu bir bilsen, ***“Bin kocadan arta kalan
bakir dul İstanbul,” hala güzel ama eskisi kadar, senin gördüğün kadar değil. Dağ taş beton
oldu, hiç iyi bakmadık, bakamadık ona.

Sen kalk ki ben de kalkabileyim, sen çık ki ben de çıkabileyim ve benden sonrakiler. Seninle
başlamadı diyorlar, kollektif bilinç filan diyorlar, ben de işte yukarda sana anlatmaya
çalıştığım odalara gire çıka öğreniyorum bütün bunları, bu manada çok faydasını gördüm
oraların Allah var. Şimdi senin bu ruh halin var ya melankolin filan, sana aktarılmış, atandan
dedenden, nenelerinden aktarılmış, nasıl desem onların yapamadığı içinde kalan ne varsa,
sana geçiyormuş, korkuları, mesela ateşten mi korkmuşlar sen de korkuyormuşsun, bal rengi
gözler, çene üzerindeki yarık kadar, adını sorsalar yüzün mü kızarıyor, yine sebep onlarmış,
blokajlar, tıkanıklıklar, kendini var edememe halleri vs.
Üstelik kan bağı olması da gerekmiyormuş, kollektif dedikleri de bu olsa gerek. Şu tehlikeli
miras. Yani hepimiz birbirimizden sorumluyuz. Bilmem anlatabildim mi? Derine kazmak
lazım, daha çok okumak, araştırmak ama zaman denilen şu illet yok mu yetmiyor, bitmeyen
işler yüzünden odaklanamıyoruz hiçbir şeye, her şey yarım yamalak, öyle tedrisatından

geçebileceğimiz kimse de kalmadı. Biz de oda oda dolaşıp olmaya çalışıyoruz, ne demiş
varoluşçular, “kendini nasıl yaparsan öyle olursun.” Bir de feminist bir yazar var, adını
unuttum şimdi, acayip bir kitap yazdı, kadın anayasası gibi bir şey. Kitabın adı Kurtlarla
Koşan Kadınlar, ****“talihin kucağına atılmış bir kurban mı, anne-kız el ele tutuşup yukarı
çıkmayı beklemek mi yoksa kendimizi özne olarak talep etmek mi?” Nasıl kışkırtıyor bu
sorular beni bir bilseniz, bayrağı elime alıp çıkasım geliyor sokaklara.
Farkındayım, satırlar ilerledikçe ne edebi dikkatim ne de nezaketimden eser kalmadı. “Siz”
demez oldum artık size, bağışlayın. Aramıza belli bir yanılma payı koymaksızın samimiyetle
yazdım size. Bir kadından istenilen her şey var sizde, ılık nefesinizle muhakkak bir yerlerde
bir gül ağacı yetişecek, çiçekler açacak, bahar gelecek.
Kendimi dinlemekten alıkoydunuz beni Atiye Hanım, teşekkür ederim, hoşça kalın, siz de
bana yazın olur mu? İyi ki karşılaştık, iyi ki ta oralardan buralara geldiniz, değip dokundunuz
bana, iyi ki varsınız.

Gelecekteki dostunuz,

Yelda ugan S.

21/7/25

*Ahmet Hamdi Tanpınar

**Simone de Beauvoir

***Tevfik Fikret

****Clarissa P. Estes