Edebiyat ve Patates Turtası Derneği

Epsilon Yayınları

Mary Ann Shaffer ve Annie Barrowsimg_6068

Çevirmen Fazıl Şimşek

Ekim 2009, 1. baskı

 

12 Ocak 1946 günü Londra’da yaşayan gazeteci yazar Juliet Ashton Guernsey’de yaşayan Dawsey Adams’dan bir mektup alır. “sizi tanıyorum, çünkü bende bir zamanlar size ait olan bir kitap var…” der Dawsey mektubunda.

Juliet, mektuba çok sevinir ve Dawsey’e hemen cevap yazar,

“Kitabın Guernsey’e nasıl ulaştığını merak ediyorum? Belki de kitaplarda onların mükemmel okuyucularına ulaşmalarını sağlayan bir tür gizli hedef içgüdüsü vardır…” (syf17)

Dawsey’in ilk mektubunda sözünü ettiği Edebiyat ve Patates Turtası derneği üyeleri de Juliet’e yazmaya başlarlar. Alman istilası sırasındaki okumalarını anlattıkları mektuplarlardır bunlar.  Juliet’in yazacağı kitabın konusu belki de bu dernek olacaktır.

Bir akşam Bayan Maugery Almanlar’dan güç bela sakladığı domuzuyla dostlarına bir ziyafet vermek ister; Dawsey, İsola, Booker, Eben…gece ne kadar dikkatli davransalar da evlerine dönerken, dışarı çıkma yasağını deldikleri için Alman askerlerine yakalanırlar. Elizabeth büyük bir cesaretle, sokağa çıkma yasağını deldikleri için ne kadar üzgün olduklarını ama edebiyat derneğinde okudukları “Elizabeth ve Onun Alman Bahçesi” adlı kitabı okurken çok keyif aldıklarını ve zamanın nasıl geçtiğini farketmediklerini söyler, acaba asker de  bu kitabı okumuş mudur? Ayak üstü uydurduğu bir yalandır oysa bu.

Ertesi sabah komutana ifade vermek üzere isimleri alınır. Öyleyse dernek de kurulmak zorundadır.

“Başlangıçta gerçek bir edebiyat derneği olmadığımızı söylemek doğru olur. Elizabeth, Bayan Maugery ve belki Booker’ın dışında, çoğumuz okul yıllarından beri kitaplarla pek haşır neşir olmamıştık. Kitapları, güzelim kağıtlara zarar vermekten korkarak Bayan Maugery’nin raflarından aldık. O günlerde böyle şeylerden zevk aldığım filan yoktu. Ancak Komutan’ı ve hapishaneyi düşünerek kitabın kapağını açmayı ve okumaya başlamayı başarabildim.” (syf83)

Burası Kuzey Fransa’nın Normandiya kıyılarında bir ada, Manş denizinde. Almanlar 30 Haziran 1940 da gelmiş ve 5 yıl boyunca adayı istila etmişler. Aynı zamanda bu ada Almanlar’ın 2. dünya savaşında işgal ettikleri tek İngiliz toprağı.

Tamamı mektuplardan oluşan, ince bir zevkin, aklın ürünü güzel bir kitap. İçi sürprizlerle dolu. Çok yakında filmi de çekildi. Sadece fragmanını izledim ama bu kısacık  tanıtımda bile herkesi tanıdım, kimin kim olduğunu biliyordum sanki.

Yazar, editör, kütüphane görevlisi, kitap satıcısı Mary Ann Shaffer’in tek kitabı Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Maalesef kitabının bu kadar beğenildiğini ve 20 dile çevrildiğini görememiş. Yeğeni Annie Brows kitabı tamamlamış ve yayına hazırlamış. Brows da yazar ve çok iyi bir iş çıkarmış; kitapta ikinci bir kalemin varlığı hissedilmiyor, tek elden çıkmış gibi.

Not: Guernsey adası Victor Hugo’nun 1855’den itibaren 14 yılını sürgünde geçirdiği ada. Hugo bu mavi, yeşil adayı çok sevmiş ve Sefiller‘i de burada yazmış. Aklıma Cevat Şakir geldi. Bodrum’a Kalebentlik olarak gönderilen Halikarnas balıkçısı.

21.10.2018 Gayrettepe

Sevgili Erdoğan Ugan’a

Mitra

 

Halikarnas Balıkçısı

 

img_5080Denizciler aralarında konuşurken kendilerine has bir dil kullanırlarmış. Aganta burina burinata da bu dilin bir parçası, denizci deyimi ya da bir komut. “Serenlerin üstündeki üst ve alt yelkenleri tut!” demekmiş anlamı.Bilenler, İtalyanca kökenli olduğunu söylüyorlar. Malum, Akdeniz’in çok eski zamanlardan gelen yaygın denizci dili, ya Venedikliler’den ya da Cenevizliler’den miras kalmıştır.

“Mola burina grandi, tira mola maestra!” diye bağırılınca, biz de söylenenleri yapınca geminin başı rüzgardan açılmaya koyulur. İşte o zaman burinaları mola, trinket yelkenini tumba ederiz. Bazılarımız pruva serenlerini prassiya tokaya alır. Dümenci dümen yekesini ortaya getirir. “Aganta akuta flok!” denince flok skutolarını çeker, kasarız. Artık bütün yelkenler rüzgarla dolmuştur. İşte o zaman, son emir, yani “Aganta burana burinata!” kumandası verilir. Kayık şarıl şarıl rüzgarın gözüne işler.” (syf39)

Halikarnas Balıkçısı,

“…Yokuş Başına Geldiğinde Bodrum’u Göreceksin…Sanmaki, Sen Geldiğin Gibi Gideceksin…”

Cevat Şakir, 1946 yılında yazmış Halikarnas Balıkçısı’nı. Bendeki kitap Bilgi Yayınları’ndan, 51. baskı Mart 2018 tarihli. İlk baskıları da 1976

Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 günlü sayısında, ” Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?” başlığıyla yayımlanan, asker kaçakları ile ilgili yazısı yüzünden Cevat Şakir, üç yıl kalebentlikle (cezaya carptırılan suclunun, uzak bir yerde bulunan bir kaleye kapatılması) Bodrum’a sürülür. Cezası bittikten sonra Bodrum’a yerleşir ve 1947’ye kadar orada kalır. Vasiyeti üzerine çok sevdiği Bodrum’a defnedilir. Gümbet türbe tepesinden seyre dalar çok sevdiği Halikarnasını.

Mezarlık selvilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatardı. Fakat orada erkek hısım akrabamın mezar taşlarına rastlanmazdı. (syf7)

Türk edebiyatında ilk kez, ekmeğini denizden çıkaran insanlar kitaplara konu olmuşlar. Balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler…İyi ki de olmuşlar. Kırklı yılların Bodrum’unun, kayıt defteri, arşivi olmuş roman. Küçüklüğünden beri denize tutkun Mahmut’un anlatımıyla, erkeklerini denize kurban veren kadınların, ona küskün ama onsuz içi boşalan kasabalı erkeklerin, yarı aç, yoksul çocukların, mesafesiz köylerin, çaresiz insanların hikayesi.

Küçük Mahmut babasıyla yaptığı ilk yolculuğunu, Bodrum’dan Milas’a gidişini anlatırken bakın nerelerden geçiyorlar. İkisi de yürüyorlar, karadalar ama çocuk Mahmut’un gözü hep denizde, yönünü onunla buluyor. Yanlarında yürüyen sahipsiz bir köpek yavrusu gibi, bir görünüyor bir kayboluyor deniz.

Babam bir iş peşinde Milas’a gidecekti. Deniz seferi değil, kara yolculuğu idi ya, beni de aldı. Bodrum’dan siftah çıkıyordum. Çocukluğumu hatırladıkça bu seyahat mutlaka gözümün önüne gelir. Babam ata eşşeğe binmezdi. Çünkü ayağına hiç üşenmezdi. Ben de ona çekmişim. Bacaksızın biri olduğum halde çok yörüktüm. Yola düzüldük. Bodrum’dan yokuş yukarı tırmandık. Yokuşbaşı denen tepeyi aşınca, denizi arkamızda bıraktık. Fakat biraz sonra deniz yine önümüze çıktı. Çünkü yarımadanın öteki yüzüne varmıştık.  (syf13)

Şimdi olmayan derelerin, üzerindeki otel inşaatlarından görünmeyen adaların yanından geçiyor Mahmut.

Ben hem dinliyor hem de etrafıma bakınıyordum. Torba denilen dere, denize kavuştu. Oradan sonra yolumuz, kendini bir türlü denizden koparamıyor, kıyı boyunca kıvranarak denize yoldaşlık ediyordu. (14)

Salı adaları ve Apostol adası sanki muallakta sallanıyorlardı. Yolumuz bazan baş döndürücü uçurumları kıyılayarak, bazen çam gölgeleri altından kayarak denize iniyordu. (167)

Kimileri, Mahmut bu deniz sevdasından vazgeçsin istemiş, kimileri el verip “rastgele” demişler.

…Babam da yanık sesiyle, “sakın ha denizci olayım deme!” derdi. Ne var ki kasabanın bütün sokakları, her ne kadar sağa sola sapsalar da eninde sonunda denize çıkıyorlardı. (syf7)

Mahmut ne yapmış etmiş daha çocuk yaşından başlamış, çok sevdiği denizle yarenlik etmeye. Yıllarca çalışmış, bir keresinde büyük bir gemide ocakçılık bile yapmış. Sevinçten ağladığı da olmuş, yatacak yer, yiyecek ekmek bulamadığı da. Yirmili yaşlarına geldiğinde karaya çıkmış, evine dönmüş.  O buralarda yokken çocukluk aşkı erkek Fatma’nın başına gelenler,  babasının ve annesinin ard arda sahipsiz ölümleri, uykusuz ıslak geceler, ölümle burun buruna bir hayat. Derken denize küsmüş bir dönem, toprak sahibi Zeynel ağanın kızı Ayşe’yle evlenip bir çeşit iç güveysi olmuş. Köye yerleşmiş, bostan ekip dikmiş, ortakçılara tahsilata gitmiş.

Denizci hayatının türlü türlü cilvelerini Çömlekçi köyünde, merada besiye çekilen inek gibi, ahırlı, kümesli, gübreli bir hayatla değişmiştim. (171)

İlk zamanlar toprak  güven vermiş Mahmut’a, vericiliğini sevmiş, bir öyle bir böyle olmayışını, söz dinleyişini, uysallığını ve sadakatini. Ama karısının zoruyla gittiği tahsilat işini kıvıramamış.

Sessiz toprak sesli denize benzemiyordu. Ona verdiğim emeğe, binbir renk, binbir  güzel koku ve çiçekle cevap veriyordu. Sanki kendisine karşı gösterdiğim alakadan dolayı bana karşı şükran duyuyordu. Onu sapanla sürdüm mü, sürülen yeri sapana sadık kalarak, açılan izi muhafaza ediyordu. Atılan tohumu bağrına kabul ediyor, onu sımsıcak tutuyor, nemli tutuyor ve uçar hayvanlardan gizleyerek koruyor ve koynunda yavruyu emziren ana gibi besliyordu. Ta ki günü gelince atılan tohum, canlı bir usareyle yeşil ve çiylerle titrek gelin gibi bir fidan olarak bana mis gibi kokan çiçeğiyle tat sızan yemişini, ” Bak nasıl büyüttüm sana!” diye veriyordu. Toprak tam bir kadın kadıncıktı, okşanmaktan hoşlanıyordu. (138)

Günler geçtikçe nasıl çocukluğunda öğretmeninin baskısına, dayaklarına dayanamadıysa, Karısı Ayşe’ye de, durağan köye ve köylülere de dayanamaz olmuş, dışarda hissetmiş kendini. Kara insanının mal ve para hırsı huzursuz etmiş onu.

Ona göre erkek dediğin hep koparmalı, hep yan durup yalman çıkarmalı (148)

Ah o çamuru bal şeker olan İstanbulumuzdan da olduk (180)

Ne zamandır deniz onu çağırır olmuş, bostanda fasulyeleri, domatesleri toplarken, toprağı belleyip, çok sevdiği sardunyaların, sarmaşıkların arasında dolaşırken gündüz düşlerinde, geceleri rüyasında denizi görmüş. Ruhu orda, denizde kalan aslını ve arkadaşlarını özler olmuş.

Onu uzun uzun şarıldata şarıldata ve her sıcak damlasının ayrı ayrı keyfine vararak içerdik. Dumanı bile gözümüzü şenlendirirdi de hepimiz birden iyimser olur, dünyayı gül pembe görür, gülüşür şakalaşırdık.

Mahmut uzun bir aradan sonra karısıyla beraber Bodrum’a gitmiş, Ayşe’nin bir akrabasının düğününe. At üstünde epey yol almışlar, daha kasabaya varmadan, muhtemel ki yokuş başında, uzaktan, soluk mavi denizle göz göze gelmiş ve o günden sonra bir daha köye dönmemiş.

“…Bir yerde de eski bir Yunan harabesinin, asırların rüyasına dalgın, güneşte uyumakta olduğunu görmüştük. Kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde kalmış bu taşlara asırlar mı sinmişti ne? Onlarda ancak zamanın, gelmiş geçmiş şeylere verebileceği bir azamet ve güzellik vardı. Ben o zaman çocuktum. İnsanları yaşlarına göre hep babalarım, analarım, kardeşlerim sayardım. Kendimi dünyada bir sığıntı, bir çile çekici değil, beklenen bir misafir, dünyayı da cennet sanırdım. Gördüklerimi aç bir süngerin suyu içtiği gibi, hep içime çektim. (17)

 

Mitra,

11.10.2018, Petek