Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.
Kadın istemeyerek de olsa gruptan ayrıldığına memnun oldu. Kimseye “a evet çok güzelmiş!” Demek, gülümsemek zorunda kalmayacaktı artık. Dünyanın dönmek için onun yürümesine, kendisiyle alakadar olmasına ihtiyacı vardı.
Aklı abbaralardaydı, kemerli geçitlerle birbirlerine bağlanan arka sokaklarda. Üst tarafında en çok kuyumcuların, aşağıda açık otoparkdan sonra da baharatçıların başladığı kalabalık caddede yürüdü ancak. Daracık dükkanlarında sergiledikleri takılarla tezat, güneşten rengi atmış plastik grisi cam raflara bakarak oyalandı.
Dünyada takamaz, insan içine çıkamazdı onlarla ama buralarda kadınların kulaklarına çengelle taktıkları, oyalı tülbentlerinin arasından sarkan, nerdeyse rengarenk işlemeli kadife fistanlı omuzlarına kadar inen, yakut taşlı, Mezopotamya figürlü altın küpelerine bayılırdı. Aniden durdu.
Vitrinde gördüğü şeye inanamadı. Çocuk dişini andıran, tek sıra sedefli inciden bir bilezik. Dünya bankasının verdiği krediyle büyük bir köyden daha büyük olan siteden, 100. Yıl sitesinden evlerini alırken annesi bütün altınlarını babasının avucuna tek tek bırakmıştı. “Satarken para da etmezdi, incili kalsaydı bari” diye bir kaç kez hayıflandı anne ama yeni prefabrik evinin orasını burasını düzeltmeye daldı, unuttu bileziği, bir daha da lafını bile etmedi.
Kapının önünde çay içen kuyumcu da, son yudumunu aldığı bardağı, ortası sararmış melamin tabağa koydu ve imamesi gümüşten tespihini çevirerek kadının arkasından içeri girdi. Annesininin tombul bileğine akraba düğünlerinde taktığı incili bileziğin biraz daha incesiyle çıktı kuyumcudan kadın.
Hiç görmediği dedesi muhtemelki evdeki tek kitabın, Kuran-ı Kerim’in arkasına o gün bir not düşmüş. 5 Mayıs 1940, Nurhan doğdu. Kurşun kalemle yazılmış, silik, önünden ve arkasından gelen hiç bir kardeşine nasip olmamış 80 yıllık, paha biçilmez değerde tarihi bir not.
Annesinin uzattığı bileğine inciliyi takacak ve “yeni yaşın kutlu olsun” diyecekti. Hiç hesapta olmayan bu alışveriş kadını heyecanlandırdı. Caddeyi üç kere daha boydan boya yürüdü ama sokağı bulamadı, otelin adını bile hatırlamıyordu. 400 yıllık tarihi bir konak demişti rehber, yıldızların altında, Harran ovasına nazır bir akşam yemeği vaadetmişti.
Gökyüzüne kapı komşusu olan bir şehirde gördüğünüz rüyalar tılsımını bir ömre yayar. Mardin gibi kendi içine kapalı şehirlerde duvarlar gece konuşur. Gölgesinde hikâyeler barındıran evlerin, geceleri el ayak çekildikten sonra kendi kendine konuşan hikâyeleri vardır. Kulak kabartmayı öğrendiğinizde şehir size sırlarını açar.
Murathan Mungan, Harita Metod Defteri
Gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık Mardin
Öğle sıcağının altında güneşlenen alıç, meşe makisi ve fıstık ağaçlarının içinden Mardin’e girdik. Önce şehrin girişindeki parke taşlı yolda, yokuş başında profilden gördük onu, adı dört bin yıldır değişmemiş olan kadim Mardin’i. Devasa bir organizma gibi ağır, yaşlı ve canlı.
Öğle yemeği için Cercis Murat Konağındayız, 1. caddedeki tüm yapılar gibi burası da güneşin altında sararmış Mardin taşından yapılma, sonradan restore edilerek restorana çevrilmiş bir konak. Kesme işinden sakız gibi beyaz patiska perdeler, bakırdan yapılmış, kapağını bile kaldırmakta zorlandığım büyük pilav tencereleri, duvarlarda asılı işlemeli aynalar, bakır helkelerin içine yerleştirilmiş lambalar, nişlere sıralanmış menekşelerle ince bir zevkle döşenmiş. Tertemiz, masalar pırıl pırıl, kumaş peçeteler kar gibi, kalaylanmış bakır sürahilerin içinde gül suyu ve mesafeli bir samimiyetle ortalıkta dört dönen garsonlar.
Cercis Murat Konağı
Ahşap merdivenlerden ikinci kata çıktık, öğle saatini epey geçtiği için bizden başka kimse yoktu, önceden hazırlanmış on kişilik masamızın önünde beyaz eldivenli garsonlar tarafından karşılandık, sanki her şey sadece bize özel ve sadece bizim içindi. Sofadaki, katlanır camlara yakındı masamız, manzaramız Mardin Ova’sı fakat Suriye tarafından, Güneyden’den gelen parlaklık gözümü alıyor o tarafa bakamıyordum. Yemek gelinceye kadar etrafı gezmek için oturduğum sandalyeden kalktım. Fonda Şam Konservatuarında hazırlanan albümden buğulu sesiyle bir kadın Süryanice şarkılar söylüyordu.
“Bu toprak insanlık tarihinin en barışçıl çağlarına hakim olan Ana Tanrıçaların diyarıdır. Mezopotamya’da bahar kadının doğurganlığıyla gelir, bitkiler kadının bilgisiyle şifa dağıtır, buğday kadının becerisiyle ekmeğe dönüşür. Ana Tanrıçalar yaratıcılığı, bereketi, doğumu, gelişme döngüsünü temsil eder. Onlar bir coğrafyanın kaderinin yalnız erkek eliyle yazılamayacağını gösterecek kadar savaşçıdır…BİZ CESARETİMİZİ KADINLARDAN ALDIK”
Kadınların mutfakta, bahçede, tarlada, eğitim aldıkları atölyelerin olduğu fotoğraflarla doluydu duvarlar hemen yanlarında da yukardaki yazı asılıydı. Burası geleneksel yemeklerin turistlere abartılı bir sunumla ikram edildiği herhangi bir restoran değilmiş meğer. Mezopotamyalı kadınları, nahrinleri evden çıkaran, onları iş hayatına, üretime dahil eden, ayrıca Suriye’li mülteci komşu kadınlarına da iş imkanı sağlayan bir projenin devamıymış. Projenin mimarı da yukardaki yazının altında adı olan Ebru Baybara Demir.
Soğanlı yoğurt çorbası, yaprak sarması, kuru patlıcan ve soğan dolması, içli köfte, kaburga dolması, sumak şerbeti, irmik tatlısı ve Süryani şarabı. Elinize sağlık hanımlar, her şey çok güzeldi.
Bir sokaktan diğerine geçit veren Abbaralar
Kah dik ve yüksek taş merdivenlerlerden çıkarak kah abbaraların arasından geçerek Mardin’in dar sokaklarında akşama kadar yürüdük. Nasıl olsa bir kaç mihenk taşıyla otele kolaylıkla dönebilirdim. Gruptan ayrıldım, banka lazım bana, tütün lazım. Bankanın köşesinden Cumhuriyet çarşısına paralel bir alt sokaktan yürüdüm biraz. Kendi boylarındaki bir üzüm küfesinin önünde nöbet tutan iki kadın konuşmadan elleriyle karşılarındaki ayyakabıcıyı gösterdiler, daracık, hafif karanlık bir dükkan, naylon çocuk ayakkabıları var raflarda, tütüncü burasıymış. Köyünden getirmiş, yeni mahsul, eğer içerken boğazını yakmıyorsa iyi tütünmüş.
Şehrin kendisi gibi adı “Kadim” olan bir başka konakta, otelimizdeyiz artık ama otele dönerken hiç bir mihenk taşı çalışmadı ve bilmediğim bir şehirde başıma gelen en güzel şeylerden bir oldu….kayboldum. Adres sormadan oteli bulacaktım ama olmadı, Cumhuriyet caddesini dört döndükten sonra beşincide sordum artık.
Çöp kamyonları dar sokaklara sığmamış iş Kadifeye düşmüş!!
Terastan Mezopotamya’ya nazır akşam üstü kızıllığında Mardin’lilerin denizimiz dediği ovanın manzarası Ekim renginde. Hava biraz daha kararınca ışıklar tek tük yanmaya başladı. O zaman Suriye’yi, Nusaybin’i ve Kızıltepe’yi daha iyi seçer olduk. Yorgunluk kahvesi ve boğazımı yakmayan Mardin tütünüyle (ne yazık ki tütünün geldiği köyün adını unuttum) burda olduğum için bütün dinlerde Tanrı’ya şükrettim.
Mor Behram ve kızkardeşi Saro adına 569 yılında Süryaniler tarafından yapılmış Kırklar Kilisesi, Kuyumculara gelmeden, baharatçılardan hemen sonraki Ulu camii, Mardin Kalesinin önünde simetrik mimarisinin “ne ekersen onu biçersin” anlamına gelen Zinciriye medresesi, nereye çıkacağını bilmediğim daracık sokaklarda elinde tepsiyle karşıma çıkan bir Mardin’linin mırra ikramı, aslında “şeytanın gözü” demek olan nazar boncukları, annemin incili bileziği, bademli pilav, kapalı lahmacun sembusek. Çok kimlikli, çok sesli, çok renkli Mardin, herkesin ve hiçkimsenin olan ne varsa doyamadığım topraklar.
Bir mihrap camiden mi çıkıyor, kiliseden mi anlamıyorsunuz Mardin’de
Sabah daha saat 08:00 bile olmadan hazırlandık, Urfa’ya doğru yola çıkıyoruz. Hava şimdiden sıcak, akşamdan hazırladığım hırkayı, çorabı ve şalımı sırt çantama geri tıktım. Bir şey unutmuş olabilir miyim diye odaya tekrar çıktım ve etrafı son kez şöyle bir kolaçan ettim. Merakımı yenemeyip odanın sokağa bakan beyaz tül perdesini araladım. Bütün gece karşı evin merdiven başında oturan kadın yoktu, gitmiş, yerine kendi silüetinde sofaya uzana taş bir korkuluk bırakmıştı.