Selanik, Manoli’de bir müze

 

“İşte oradalardı: Apollon, lirin ve ışıltılı yayın tanrısı. İkizi, ay ışığıyla aydınlanan Artemis, amansız avcı. Tanrıların demircisi, Promethus‘u bağlı tutan zincirleri yapmış olan Hephaistos. Üç dişli mızrağı dalgalara hükmeden, suratsız Poseidon ve hasatları bütün dünyayı besleyen bereket tanrıçası Demeter. Güçleriyle sarmalanmış halde zarafetle süzülmelerini seyrettim. Yürüdükleri yerlerde hava, açılıp onlara yol verir gibiydi.

Athena‘yı görüyor musun?” diye fısıldadım. Zihni şimşekten daha hızlı olan zeka tanrıçasıyla, gri gözlü savaşçıyla ilgili hikayeler her zaman pek hoşuma giderdi. Ama Athena yoktu…” (syf36)

                                                                                                       Ben, Kirke Madeline Miller

img_2421-pano
Her keşif bir sahip çıkmadır.

22/11/2019

Selanik, Paris ya da İstanbul gibi turistik bir şehir değil. Louvre müzesinde sıra beklerken ya da İstanbul’da tarihi yarımadayı dolaşırken görmeye alışık olduğumuz turist kafilelerine rastlanmaz burda. Nereye giderseniz gidin, sıra yok, beklemek yok. Şehir sizi mızmızlanmadan, kapris yapmadan ve şartlar öne sürmeden kolayca içine alır. Bu sabah Zeze’yle Manoli‘deki Arkeoloji müzesine gidiyoruz. Yaşlı Adam ve Deniz‘in Manolin‘i gibi ne güzel bir isim! Tıpkı sinemaya gitmek için olduğu gibi müzeye gitmek için de güzel bir gündü, soğuk ve ıslak. Tarih öncesi çağdan Roma dönemine kadar olan eserleri görecektik. Nihayet Yunanistan’da bir müze gezecektim ve Antik Yunan‘a ait tüm o mitlerin tanrılarıyla, kahramanlarıyla birinci elden tanışabilecektim. Dediğim gibi, beklemedik, hemen biletlerimizi aldık. Çantalarımızdaki fazlalıklarımızı, montlarımızı, berelerimizi filan bankodaki güler yüzlü kadının gösterdiği dolaba yerleştirdik.

img_2346
Genellikle, bilgeliği simgeleyen defne, zaferi simgeleyen mersin ağacı, barış ve huzuru simgeleyen meşe ve doğruluğu simgeleyen ağacının yaprakları betimlenir.

İlk bölüm, Antik dünyada bir ideoloji olarak altın: kağıt kadar ince işlenmiş altın yapraklı taçlara hayran kaldık. dallar kafaya oturtulacak şekilde bir kaç kere sarılmış, bizim çocukken papatyalardan yaptığımız taçlar gibi sade ve basit ama bir farkla, bunlar altın ustaların elinde dövme altından yapılmış. Mezar buluntuları, dinle, ekonomiyle, antropolojiyle kurdukları ilişki filan derken, “altı dakikada kadim Makedonya‘nın bin yılı” animasyonunu izliyorduk ki bir örnek okul formalı öğrenciler sardı etrafımızı. Zeze’nin yaşlarında, kızlı erkekli yirmi kadar çocuk. Okul öncesi eğitimi de sayarsak en az yaşları kadar, 15-16 kez müze gezmiş, görmüş geçirmiş çocuklardı bunlar. Birbiri aralarında konuşup şakalaşıyorlar, konuyla zorunlu olarak kurdukları bu ilişkiyi olabildiği kadar hafife alıyorlardı. Mevzu bizim ergene de sirayet etti ve pamuk ipliğine bağlı hevesi yavaş yavaş, aşina olduğum bir şekilde dağılıverdi. Nerden biliyormuşum onların ana kız Demeter‘le Persephone olduğunu, kafaları yokmuş ki! Ne balmumu kaplı ahşap defterler, ne Aristotales’in açık havada verdiği dersler, harfleri kazımak için kullandıkları sert kalemler filan da kar etmedi, olmadı.

img_2382
Büyük İskender, o benzersiz ve özgünlüğünü kaybetmeden zamansız bir model olmaya devam ediyor. Homeric destanlarının idealleriyle ortaya çıkan gerçek bir romantik.

Helenistik dönemde kadın artık agorada görünüyor, sınıfına göre erkeklerle beraber dini festivallere, tiyatrolara katılabiliyordu. Çekiciliğin, güzelliğin ve aşkın tanrıçası Aphrodite, Apollo ve Artemis‘in rölyefleri, Heracles, Zeus, Dyonysus derken ekru taşların, safran damarlı mermerlerin arasında duran büyük, koyu kahve bir kapının önünde sandalyede oturan üniformalı kadın özür dileyerek ayağa kalktı, “buraya kadar!” dedi. Müzenin geri kalanı tadilattaymış meğer.

Müzeden çıktığımızda ne soğuk kalmıştı ne de yağmur, pırıl pırıl bir Selanik dışarda bizi bekliyordu. Kordon‘da uzun uzun yürüdük. Selanik son ekonomik krizde akıl sağlığını bu kıyıya, Halkidiki‘ye kadar uzanan deniz kenarına borçlu diyorlar. Hala da büyüsüne inanılıyor. Denizle olan bu ayrıcalıklı ilişkisi, uzun ve her yerde hazır tarihi, öğrenci nüfusunun canlılığı ve canlılığın sayısız yaratıcılığı. Aynı zamanda hem kozmopolit hem de otantik kalabilmesi.

Körfezde gün batımı hiç olmadığı kadar güzel bu akşam üstü. Gitme vakti yaklaşıyor. Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. Tarihi eski yoldan, köylerin içinden, kestane, çınar, zeytin ağaçlarının arasından geçerken insanlar bize sıradan bir cumartesi sabahıymış gibi Kavala‘yı tarif edecekler. Sarı boyalı, demir bir köprünün üstünden geçmeden  şöyle göz ucuyla, son anda, üç insan boyundaki aslan heykeli Selanik’in son sürprizi olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Artık burada olmayanlara odaklanıp kendimi buluyorum. Güneşin neşesine diyecek yok, nasıl başarıyor bunu? Şimdi biraz fosfor kattı renklerine, ateşin sönmeden önce son bir kez harlaması gibi yeryüzüne parlak bir ışık indi. Sanki Körfezin üstünde buluttan bir Dağ, Olimpos Dağı yükseliyor. Kim bilir belki de bu, son akşam üstü değildir Thessalonika‘da.

07/01/2020, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Adıyaman

“İşte gördüğün gibi Tanrılara gerçekten layık olan bu heykelleri ben diktirdim. Aynı taştan yapılmış, aynı tahtlar üzerinde oturarak duaları işiten tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurdum.

Zamanın tahribine dirençli bu tapınak mezarın temellerini göksel tahtların en yakınında atarak buranın ileri ulaşmış talihli bedenim için sonsuz bir istirahat yeri olsun istedim.

Muzaffer büyük kral Antiochus adil ve göze görünür tanrı, kendi lütufkarlığından kaynaklanan işleri sonsuzluğa aktarabilmek için kutsanmış taht kaidelerine dokunulmaz harflerle yazdırdı.

Ata hükümdarlığını devraldığım zaman dindarlığım nedeniyle tahtıma bağlı krallığı tüm tanrıların ortak yurdu yaptım. Onları kendi soyumun talihli köklerinin geldiği Pers ve Helenlerin eski usullerine göre çeşitli biçimlerde tasvir ettim.

Zamanın akışı içinde her kim, bu ister bir kral, ister bir hükümdar olsun tanrılara saygısızlık edip bu anıta zarar vermeye kalkarsa her türlü felaket başına gelsin.”

                                                                                             Komagene Kralı Antiochus

7f294987-1907-49d5-a743-122c3540da4c
Fotoğraf sevgili rehberimiz İrfan Tanrıverdi’nin

Urfa’nın Kuzeyine, ya da azıcık Kuzey Batısına doğru sabah erkenden yola çıktık, güneşli güzel bir gün. Yol üstündeki köylerin etrafı bakımlı fıstık ağaçlarıyla çevrili. Urfalılar kızmıyor mu acaba Antep fıstığı denmesine? Gerçi çiğköfte kimin kavgası buraların tarihi kadar eskidir. Şıllık tatlısına Mardin de bizim der, Urfa da. Kebap konusuna hiç girmeyelim, Adana mı, Urfa mı, Antep mi, ya baklava? Onlar tartışa dursunlar ben Diyarbakır’dan başlayan yolculuğumda önüme konan her şeyi afiyetle yedim. Onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen yediğim hiç bir şeyden ya da içtiğim rahatsız olmadım. Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama bu yemekleri her gün üst üste İstanbul’da yeseydim mide fesatından üç gün kıvranırdım. Pişirenin de, yetiştirenin de, yufkayı açanın, fıstığı toplayanın da ellerine sağlık.

Bir saat geçti geçmedi uyandım, manzarayı kaçırmak istemiyordum ama içim geçmiş. On dakika sonra Bozova’daki terasta toplandık. Sevgili rehberimiz İlhan Atatürk barajını anlatıyordu,

img_0767-1
Erzincan dağlarından gelen Fırat Basra Körfezi’ne gidiyor.

8 türübün

Debisi saniyede en yüksek 5 bin, en düşük 250 metre küp

2 milyon delgi,

200 bin ton çimento,

Baraj 83’te yapılmaya başladı, 90’da gövde bitti,

32 milyar dolarlık GAP projesi kendini amorte etti…

Rakamlar, rakamlar… oysa ben Asur kralı Nemrut’dan beri Harran’a kavuşsun istenen Fırat’ı büyülenmiş gibi seyre daldım. Onu anlatmak için sıfata ihtiyacı olmayan kelimeler aradım ama bulamadım. Bulutların arasından sızan gün ışığı kah Fırat’ın yatağına, kah etrafındaki dağlara gölgeler düşürüyor, onun ilgisini çekmeye çalışıyor ama efsane Fırat pek oralı olmuyor. Batıyla doğu arasındaki doğal sınır Fırat, antik adıyla Euphrotes sadece onunla oyunlar oynamak isteyen güneşin çocuklarına değil, geçit törenini hayranlıkla izleyen etrafında kim varsa hepsine kayıtsız akıp gidiyordu.

Adıyaman’a yaklaştıkça bulutlar saf tuttu, iyice yanaştılar birbirlerine. Rüzgarsız havada ince bir yağmur başladı. On dakika geçti geçmedi, yağmur durdu, bulutlar bırakacakları yağmurun burası olmadığına karar verdiler, toplanıp kuzeye, Fırat’ın geldiği yöne doğru gittiler.

Adıyaman için Güneydoğu’nun çıkmaz sokağı derler. Kendi kazanında kaynamış, içerde diğer kültürlerden fazla etkilenmemiş. Belki de Komagene’nin  1800 yıldır sır olarak kalması da bu yüzdendir.

img_0800
Karakuş Tümülüsü adını Güney sütunundaki bu kartal heykelinden almış.

Karakıuş Tümülüsü,

Nemrut Dağı’nın tam karşısındayız. Karakuş Tümülüsünde. Kartallar Antiochus’a çoktan haber uçurmuştur geleceğimizi. Birazdan o sivri dağın tepesinden bu tarafa baktığımda tümülüs bir çakıl taşı kadar bile görünmeyecek. Komagene krallığının eski Kahta yolu üzerinde, dağlık bölgenin bittiği yerdeki aile mezarlığı burası. Kahta ırmağının geniş vadisinden Krallığa ait tüm toprakların muhteşem manzarasına hakim bir yer.

Çakıl ve kum kaplı koni şeklinde bir tümülüs. Belki de tümülüs böyle tanımlanan bir şey. Defineciler burayı da rahat bırakmamış Doğudaki sütunun üstündeki aslan heykelinin başını aşağı indirmişler ama götürememişler. Diğer iki sütunda kartal ve boğa heykelleri oturtulmuş. Doğudaki sütun üzerindeki yazıtlara göre bu anıt mezar Komagene kralı Mithridates’in (Nemrut dağındaki anıtın sahibi Kommagene Kralı Antiochus’un oğlu) annesi İsias, kızkardeşi Antiochis ve yeğeni Aka’ya aitmiş.

1d9ebfc7-a1a0-4164-ad12-87a98b62a618
Cendere, dünyanın halen kullanılmakta olan en eski köprüsü. Fotoğraf Ayfer Kuralay

Cendere Köprüsü,

Nemrut’dan önceki son durak; 3200 yaşındaki Cendere Köprüsü. Kahta ve Sincik’i birbirlerine bağlayan köprü Cendere çayının üzerine kurulmuş ve yapılırken çimento kullanılmamış. Kanyondan çıkan dere cılız bir çay akıntısı gibi aslında, iyi güzel de, yani ne gerek vardı bu kadarına Septimus Severus diyeceği geliyor insanın. Gerçi bu fedakar ve ince düşünceli Roma İmparatorunu sevdim aslında ben, köprünün üstündeki sütunların her biri  eşi ve iki oğlu olmak üzere dört kişilik ailesinin isimlerini taşıyormuş.

Ben daha onları sayamadan, öğrendim ki sütunlar bugün üç tane kalmış…keşke doğal afet filan olsa!! Büyük oğlan baba ölünce tehdit olarak gördüğü küçük oğlanı ortadan kaldırmış, hem de onu hatırlatan ne varsa her şeyi. Hiç yaşamamış gibi. Maalesef çok tanıdık, bildik bir hikaye. Korku!! Neyse, kanyondan gelen sular da pek cılız akıyor ne gerek vardı bu kadarına filan diyordum ya! Kazın ayağı öyle değilmiş meğer. Yakınlarda yeni bir köprü yapılmış eskisinin karşısına, maksat Cendere trafiğe kapansın ve artık korunsun diye fakat bizim bu yeni köprüyü ilk yağmurlarla başlayan seller alıp götürmüş. Kısa bir süre sonra yeni bir köprü daha yapmışlar, bu seferki daha sağlammış…Pardon Septimus!!

 

img_0835
Antiochus’un küçük muhafızı

Nemrut Dağı,

Giderek hiçliğin merkezine doğru yükseliyorum. Ufukta bulutlarla aynı renk buz mavisi Fırat ve Nemrut’un etek uçlarına kadar uzanan tütün rengi ovalar. Gökyüzünde dünyanın en şanslı iki kartalı durgun havada asılı kalmış gibi süzülüyorlar, neredeyse göz göze geleceğiz onlarla. Akıllı rehberimizin yaptığı planlama sayesinde biz yukarı çıkan tek grubuz. Kısa bir süre sonra onlar da arkamda kalınca astronotu yani beni uzay gemisine bağlayan hortum da koptu. Panik atak, baş dönmesi, tansiyon, nefes darlığı ne gelirse kabülümdü ama hiç biri gelmedi ve ben Hermes’den ödünç aldığım kanatlı sandaletlerle uçmaya devam ettim. Yedi benekli uğur böceği şahidim olsun ki Antiochus’la yaptığımız anlaşmaya sadık kaldım ve ona ait tek bir çakıl taşı dahi almadım yanıma.

Dağ üzerine oturtulmuş bir dağ gibi,

Kireç taşından yapılmış bir tümülüs,

UNESCO Dünya miras listesinde,

Deniz seviyesinden 2150m yüksekte,

Ölümsüzlüğü ve tanrılaşmayı dilemiş bir kral,

Asurlulardan kaldığı sanılmış önce,

Kral Antiochus ve beş tanrı heykeli, Tanrılar arasında en yüksek makamda olan Zeus, Zeus’un oğlu Apollon, Tanrı Zeus ve ölümlü Alkmene’nin oğlu Herakles ve bereketi simgeleyen Kommagene Tanrıçası ve koruyucu hayvan heykelleri; kartal ve aslan,

Heykellerin arkasında eski Grekçe harflerle yazılmış, Okuyana doğrudan seslenen 232 satırlık edebi kitabe.

Makedonya’ya bakan Batı terasındaki heykellerle  Pers ülkesine bakan Doğu terasındakiler birbirinin aynı.

img_0839
Antiochus baba tarafından İran (Pers) anne tarafından Yunan (Helen) Makedonya’dan Mısır’a kadar ilerleyen Büyük İskender’in yeğeni

Gölgesine sığınılacak tek bir ağaç yok.

En yakın su kaynağı üç saat uzaklıkta

Heykeller doğal yollarla yıkılmış.

Heykellerin tarzı Helenistik, Pers ve Hitit, bunlara ek olarak Komagene kültürü

Helenistik dönemin en önemli keşiflerinden biri,

Fırata egemen olmak Pers ülkesine, Hindistan’a ve Mezopotamya’ya çıkan yolları kontrol etmek demekti. Ona egemen olan ülkenin iyi bir gelir elde etmesini sağlıyordu. Sınırdı ve iletişim yoluydu.

Komagene de muhteşem Fıratın kıyısına kurulan krallıklardan biriydi.

 

img_0824
Yerdeki başlar ve başsız gövdeler

M.Ö 3. yy da Komagene Kralı Antiochus’un dayısı Büyük İskender Doğu Batı sentezine dayalı bir imparatorluk hayal etmişti ama ömrü yetmedi.

İskender’in ardından generalleri bölgede küçük krallıklar kurdular.

Yani ortalık iyice karıştı ve Romalılar doğuya geçmek için Komagene’yi istiyordu.

Derler ki, Antiochus Romanın güvenini kazandı ve Fıratın kıyısındaki ticari açıdan çok zengin bir şehir olan Zeugma şehriyle ödüllendirildi ve oradan kazandığı paralarla bu anıtları yaptırdı.

Kral Antiochus’un mezarı bulunamadığı için taşlar hala gizemini koruyor. Muhtemel ki tapınak tamamlanamadı ve Kral da onları dünya gözüyle göremedi ama Nemrut dağını görmeye dünyanın dört bir yanından akın akın insanlar geldi, merak ettiler, ilgilendiler, kimisi daha dönüş yolunda kralın adını unuttu, kimisi hatırlıyordu, Komagene miydi neydi? Kimisi aylarca kamp kurdu buralara, eski Grekçe’yi kendi diline çevirdi, kralın mezarını aradı, Antiochus söyledi o yazdı. Kimisinin içinde kaldı, hava bulutluydu ve gün batımını izleyemedi, doğuşuna yetişemedi.

Ya Hititler? Onlara ne oldu!?

Kahta,

img_0867
Malatya Pötürge ve Adıyaman arasında kalan Karadut Köyü

Terasın metal koruluklarına yaslandım, Kem Boğazı Torosların uzantısı Ankar Dağlarının önünden aramızda daracık bir nehir yatağı gibi uzanıyordu. Kervanlar geçermiş eskiden burdan, İpek Yolu üzeriymiş. Manzarayı görür görmez Midyat’dan aldığım Süryani şarabı geldi aklıma, tam zamanıydı. Alelacele gerisin geri koştum. Oda kapısının arkasında dilsiz bir uşak gibi hiç kapris yapmadan beni bekleyen bavulum istediğim şeyi hemen verdi bana. Yan yana iki tane U şeklindeki taş binaların arasında tribişon sormak için mutfağı ararken kadınlar soğanın çiğden koyulmasında hem fikirlerdi ama huzurevi konusunda ikiye ayrıldılar. Mutfaktan bir kadeh şarapla terasa döndüğümde yüzlerini buruşturan tatsız konu kapanmış dillerinden hiç düşmeyen en güzel bölüme geçmişlerdi; torunlar.

Akşam üstü Nemrut’un hemen altındaki Euphrat oteldeyiz, heykellerle aramızda sadece dokuz kilometre var. Burda biraz sallıyor olabilirim, sanki aslında dağdan indikten sonraki mesafe 9 km. Kahta’ya bağlı Karadut Köyündeyiz. Gün batımını terastan izlerken Abuzer bey geldi yanımıza dedesinden kalma geniş avlulu bir evleri varmış burda, sonradan otele çevirmişler, daha otel filan yokken, sadece derme çatma, eski bir köy evi varmış avlunun ortasında. Çinli’ler Nemrut’a çıkmadan önce bu avluda çadır kurarlarmış o zaman. Abuzer beyin ninesinin, evde hazırladığı yufka ekmek, peynir, bahçeden topladığı domates ve salatalıklarla kahvaltı yaparlarmış. Otel fikri de böylece kaçınılmaz olarak devamında gelmiş. İyi ki de gelmiş, akşam akasya, ceviz ve meşe ağaçlarıyla çevrili bostanlardan toplanmış patlıcan güveci ve meyhane pilavından sonra tekrar terasa çıktık. Hava serinlemişti, üzerimize bir şeyler aldık, otelin tüm ışıklarını kapattılar ay yıldızlarla kaplı gökyüzüne dağların ardından ağır bir misafir gibi yavaş yavaş salına salına geldi, baş köşeye geçti. Defalarca kayan yıldızlardan hiç birini göremedim, dileğimi hazırladım, gözümü dört açtım, görenlerin çığlığından hemen sonra o tarafa baktım ama olmadı.

Yarın Ver elini Rum Kale, Zeugma, Halfeti..

Yelda UGAN

24/11/2019, Geos Tur