Selanik, Manoli’de bir müze

 

“İşte oradalardı: Apollon, lirin ve ışıltılı yayın tanrısı. İkizi, ay ışığıyla aydınlanan Artemis, amansız avcı. Tanrıların demircisi, Promethus‘u bağlı tutan zincirleri yapmış olan Hephaistos. Üç dişli mızrağı dalgalara hükmeden, suratsız Poseidon ve hasatları bütün dünyayı besleyen bereket tanrıçası Demeter. Güçleriyle sarmalanmış halde zarafetle süzülmelerini seyrettim. Yürüdükleri yerlerde hava, açılıp onlara yol verir gibiydi.

Athena‘yı görüyor musun?” diye fısıldadım. Zihni şimşekten daha hızlı olan zeka tanrıçasıyla, gri gözlü savaşçıyla ilgili hikayeler her zaman pek hoşuma giderdi. Ama Athena yoktu…” (syf36)

                                                                                                       Ben, Kirke Madeline Miller

img_2421-pano
Her keşif bir sahip çıkmadır.

22/11/2019

Selanik, Paris ya da İstanbul gibi turistik bir şehir değil. Louvre müzesinde sıra beklerken ya da İstanbul’da tarihi yarımadayı dolaşırken görmeye alışık olduğumuz turist kafilelerine rastlanmaz burda. Nereye giderseniz gidin, sıra yok, beklemek yok. Şehir sizi mızmızlanmadan, kapris yapmadan ve şartlar öne sürmeden kolayca içine alır. Bu sabah Zeze’yle Manoli‘deki Arkeoloji müzesine gidiyoruz. Yaşlı Adam ve Deniz‘in Manolin‘i gibi ne güzel bir isim! Tıpkı sinemaya gitmek için olduğu gibi müzeye gitmek için de güzel bir gündü, soğuk ve ıslak. Tarih öncesi çağdan Roma dönemine kadar olan eserleri görecektik. Nihayet Yunanistan’da bir müze gezecektim ve Antik Yunan‘a ait tüm o mitlerin tanrılarıyla, kahramanlarıyla birinci elden tanışabilecektim. Dediğim gibi, beklemedik, hemen biletlerimizi aldık. Çantalarımızdaki fazlalıklarımızı, montlarımızı, berelerimizi filan bankodaki güler yüzlü kadının gösterdiği dolaba yerleştirdik.

img_2346
Genellikle, bilgeliği simgeleyen defne, zaferi simgeleyen mersin ağacı, barış ve huzuru simgeleyen meşe ve doğruluğu simgeleyen ağacının yaprakları betimlenir.

İlk bölüm, Antik dünyada bir ideoloji olarak altın: kağıt kadar ince işlenmiş altın yapraklı taçlara hayran kaldık. dallar kafaya oturtulacak şekilde bir kaç kere sarılmış, bizim çocukken papatyalardan yaptığımız taçlar gibi sade ve basit ama bir farkla, bunlar altın ustaların elinde dövme altından yapılmış. Mezar buluntuları, dinle, ekonomiyle, antropolojiyle kurdukları ilişki filan derken, “altı dakikada kadim Makedonya‘nın bin yılı” animasyonunu izliyorduk ki bir örnek okul formalı öğrenciler sardı etrafımızı. Zeze’nin yaşlarında, kızlı erkekli yirmi kadar çocuk. Okul öncesi eğitimi de sayarsak en az yaşları kadar, 15-16 kez müze gezmiş, görmüş geçirmiş çocuklardı bunlar. Birbiri aralarında konuşup şakalaşıyorlar, konuyla zorunlu olarak kurdukları bu ilişkiyi olabildiği kadar hafife alıyorlardı. Mevzu bizim ergene de sirayet etti ve pamuk ipliğine bağlı hevesi yavaş yavaş, aşina olduğum bir şekilde dağılıverdi. Nerden biliyormuşum onların ana kız Demeter‘le Persephone olduğunu, kafaları yokmuş ki! Ne balmumu kaplı ahşap defterler, ne Aristotales’in açık havada verdiği dersler, harfleri kazımak için kullandıkları sert kalemler filan da kar etmedi, olmadı.

img_2382
Büyük İskender, o benzersiz ve özgünlüğünü kaybetmeden zamansız bir model olmaya devam ediyor. Homeric destanlarının idealleriyle ortaya çıkan gerçek bir romantik.

Helenistik dönemde kadın artık agorada görünüyor, sınıfına göre erkeklerle beraber dini festivallere, tiyatrolara katılabiliyordu. Çekiciliğin, güzelliğin ve aşkın tanrıçası Aphrodite, Apollo ve Artemis‘in rölyefleri, Heracles, Zeus, Dyonysus derken ekru taşların, safran damarlı mermerlerin arasında duran büyük, koyu kahve bir kapının önünde sandalyede oturan üniformalı kadın özür dileyerek ayağa kalktı, “buraya kadar!” dedi. Müzenin geri kalanı tadilattaymış meğer.

Müzeden çıktığımızda ne soğuk kalmıştı ne de yağmur, pırıl pırıl bir Selanik dışarda bizi bekliyordu. Kordon‘da uzun uzun yürüdük. Selanik son ekonomik krizde akıl sağlığını bu kıyıya, Halkidiki‘ye kadar uzanan deniz kenarına borçlu diyorlar. Hala da büyüsüne inanılıyor. Denizle olan bu ayrıcalıklı ilişkisi, uzun ve her yerde hazır tarihi, öğrenci nüfusunun canlılığı ve canlılığın sayısız yaratıcılığı. Aynı zamanda hem kozmopolit hem de otantik kalabilmesi.

Körfezde gün batımı hiç olmadığı kadar güzel bu akşam üstü. Gitme vakti yaklaşıyor. Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. Tarihi eski yoldan, köylerin içinden, kestane, çınar, zeytin ağaçlarının arasından geçerken insanlar bize sıradan bir cumartesi sabahıymış gibi Kavala‘yı tarif edecekler. Sarı boyalı, demir bir köprünün üstünden geçmeden  şöyle göz ucuyla, son anda, üç insan boyundaki aslan heykeli Selanik’in son sürprizi olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Artık burada olmayanlara odaklanıp kendimi buluyorum. Güneşin neşesine diyecek yok, nasıl başarıyor bunu? Şimdi biraz fosfor kattı renklerine, ateşin sönmeden önce son bir kez harlaması gibi yeryüzüne parlak bir ışık indi. Sanki Körfezin üstünde buluttan bir Dağ, Olimpos Dağı yükseliyor. Kim bilir belki de bu, son akşam üstü değildir Thessalonika‘da.

07/01/2020, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Biz Evde Yokuz!

img_9549

Güneş tepemize bir tepsi büyüklüğünde yerleşene kadar çalışıyor, iğneyle kuyu kazıyorduk adeta. Kazıyorduk dediysem, bir şey kazmıyorduk aslında, 607 nolu açmada daha çok ince işler yapıyor gerçekten uğraşıyorduk. Burası daha önceki kazı sezonunda ortaya çıkarılmış büyük boyutlu, dikdörtgen bir çukur. üçe dört boyutlarında, iki metre yüksekliğindeydi ve aynı anda on kişinin çalışabileceği kadar genişti.  Savaşta açılan siperler gibi ama neyseki  kum torbaları da onlara ihtiyacımız da yoktu. Açmanın güney batı yönünde üç basamaktan oluşan toprak bir merdivenden iniyor, bir kısmı ortaya çıkarılmış taban mozaiğini fırçayla temizliyorduk,  asıl işimiz buydu. Kadın kılığında saklanan soylu bir adamın hikayesiymiş mozaikte anlatılan, burası da soylu ve sanat sever bir adamın eviymiş. O zamanlar oturma odasının ya da salonunun tabanına böyle bir mozaik döşetmek hem zengin olmak hem de tiyatroyla, sanatla uğraşmak demekmiş.

Sonra gün batana kadar buluntuları torbalara yerleştiriyor, el yordamıyla kayıt tutup daha çok günlük tutar gibi rapor yazıyorduk. Buluntu dediysem burda şekli olan her şey – kuşa benzeyen, bilye şeklinde ya da yamuk ama renkli bir taş, oyma kemikten yapılmış objeler – değerli olabilirdi, ne aradığımı bilmeden bütün günü arayarak geçirdiğim, şimdi özlemle hatırladığım güzel günlerdi.

Şafakla berabere uyanıyor, hızlı bir kahvaltıdan sonra tekrar başlıyorduk. Ne fırçaların ne de boy boy malaların nasıl kullanılacağını bilmiyorduk. Ören yerlerinde, müzelerde gördüğümüz kazı fotoğraflarındaki antik şehirler gibiydi burası tek aşinalığımız burdan geliyordu. Sadece içimizden biri Üniversitede bir kaç yıl Arkeoloji klübüne devam etmiş, ama hiç kazı görmemişti. Biz yine de onu bilir kişi ilan etmiştik. O ne diyorsa yapmaya hazırdık. Bir de kazı evinde aletlerin ne işe yaradığını anlatan resimli bir arkeoloji sözlüğü bulmuştuk, hepsi buydu. Açma, mala, fırça, buluntu….sözlükten öğrendiğimiz kelimelerdi bunlar.    

Burada güneş daha önce hiç görmediğim bir güzellikte doğuyor. Tiyatro perdesi açılır gibi. Güneş ışınları önce yeryüzüne  45 derece eğik paralel bir çizginin arasından süzülerek iniyor. Yani öyle top gibi, kızıl renkte, yavaş yavaş büyüyen sonra da rengi açılarak gittikçe yükselen bir döngüden geçmiyor. Paralel çizgiler yan yana çoğalıyor sonra birbirleriyle birleştikçe çizgiler kayboluyor ve bir kaç dakika içinde hava aydınlanıyor. Sanki gökyüzü kocaman bir pencereydi ya da sahne ve her sabah görünmez bir el yavaş yavaş önündeki perdeyi çekiyordu. Güneşin yere kadar inen sis tabakasını delemeyip aralardan sızmak için yol araması gibi. Sonrasında kış güneşine benzeyen tam da ressamların aradığı türden parlak bir ışık dolduruyordu yeryüzünü.    

Antik kent kalıntılarının ortasına bırakılalı neredeyse bir hafta olmuştu. Bozkırın ortasına. İki kuru ağaçtan başka göz alabildiğine ufka kadar uzanan kızıl çorak bir toprak, orda burada küçük tepecikler oluşturan topraktan daha koyu, bakıra çalan kızıl renkte irili ufaklı kayalıklar vardı etrafta. Her gün, güneşin gelirken ve giderken, ışığının  kızıl rengiyle toprağın bakır rengi buluşuyor sadece bir kaç dakika seyrine doyum olmaz bir gösteriye dönüşüyordu. Sanki Apollon güneşi yeryüzünden çekerken Artemis gökyüzüne gümüşten yapılmış ayı takıyor, ertesi gün tersinden tekrar ediyorlar gibiydi.

Kazı alanının batısında kalan, koni şeklinde yükselen antik tiyatro kalıntıları arasında dolaşmayı seviyorduk. Hatta  sahneyle taş oyma koltuklar arasında kalan küçük bir geçitten sahnenin altında kalan gizli bir oda keşfettik. Burası sahnenin kulisi olmalıydı, oyuncuların kolayca girip çıkması gereken geçit ancak bir kişinin geçebileceği kadar daralmış üst taraftandan da yana doğru çökmüştü. Taşların üstünde yüzeyin deseni gibi duran lekeleri, mikroskopta gördüğümüz yapısı bozulmuş hücrelere benzetiyor, hangi hastalığın habercisi olduğunu tartışıyor hayali konsültasyon yapıyorduk.

Akşamları antik tiyatronun merdivenlerine oturur sohbet ederdik. Güneş gökyüzünde sabahın tersi bir devinimle batar,  kapanan perdenin üstüne binlerce yıldız konar ve biz onlara bakmaya doyamazdık. Birbirimize hikayeler anlatır bu tuhaf durumdan nerdeyse zevk alırdık. Duruma tevekkül edemeyecek kadar gençtik o zamanlar ama yine de içerde, derinlerde bir yerde ruhumuza iyi gelen bir şeyin farkındaydık. 

Kalıntılara neredeyse 1km uzaklıktaki derede içecek suyumuzu alıyor, akşamları da buz gibi suda biririmize aldırmadan yüzüyor, temizleniyorduk. Kazı evinde de banyo vardı ama burası iyiydi. Çocuklardan öğrenmiştik bu derenin varlığını yoksa bu çorak bozkırda aklımıza bile gelmezdi. Çocuklarla iyi anlaşıyorduk, bize rehberlik ediyorlardı, kazı alanının hikayesini bir de onlardan dinledik. Biz de onlara bir çeşit sağlık taramasından geçiriyor, ufak tefek yaralarına pansuman yapıyorduk. Çocuklardan duyan köy halkı akşamları da kendi şikayetleri için gelmeye başladı sonra. 

Uçaktan indiğimiz gün,  bize verilen adrese göre patoloji ana bilim dalı yazılı binanın önünde buluşacak, tanışma, program sunumu, laboratuvarların tanıtımı filan derken ilk günü böyle geçirecek sonra da vakitlice bize ayrılan yurtlara yerleşecektik. Ertesi günden itibaren çok sıkı bir çalışma bizi bekliyordu. Heyecanlıydık. 

Üniversite kampüsünün büyük ferforje süslemeli demir kapısından içeri girmiştik ki altmış yaşlarında, mavi gözlü, şişmanca bir bey bizi uyardı yanlış geldiğimizi, çalışmanın sahada yapılmak üzere antik kente gitmemiz gerektiğini söyledi. Nefes nefeseydi, kasketini çıkarıp alnında ve ensesinde biriken terleri sildi, kalan tek tük saçlarının arasından çıplak başı güneşin altında parlıyordu. Konuşurken, gözlerini kısarak havaya bakıyor, hiç birimizle göz teması kurmuyordu. Aniden arkasını döndü ve kapının karşısındaki yola park ettiği siyah bir minibüse doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Kasketini taktığı elini arkaya doğru benimle gelin der gibi sallayınca biz de onun ardından minibüsse yerleştik. 

Mavi spor bir çanta uzatıp cep telefonlarımızı kapatmamızı ve bilgisayarlarımızla beraber buraya çantanın içine koymamızı söyledi. Her bir eşyamız için çantanın içindeki kilitli poşetleri kullanacak ve torpido gözünden çıkardığı yapışkanlı stikırlara da adlarımızı yazacaktık. Böylece eşyalarımız karışmayacaktı. Bildiğimiz gibi hoca bu konuda çok katıymış ve talimatı kesinmiş, yapacak bir şey yokmuş.   

Hepimiz biririmize bakıp güldük. Demek görevimiz çok gizli ve ciddi bir görevdi. Bir yandan eşyalarımızı talimata uygun yerleştiriyor bir yandan da havaalanında hızlıca bir tanışmadan sonra aramızda ilk kez konuşuyor, şakalaşıyorduk. Şöförün telaşlı, acemi ama babacan tavırları bize iyi gelmişti. Ama telefonsuz ve bilgisayarsız ne kadar kalacaktık? Bu saha çalışması da ne demekti? Galiba, her şeyden ve herkesten uzak ironi olsun diye de adına antik kent dedikleri laboratuarda bir çeşit kampa girecektik. 

Kampüsün önünden minibüsse bindikten sonra otobandan doğu yönünde şehrin içine girmeden bir saat kadar ilerledik. Havaalanından gelirken de otobandan gelmiş, yine şehrin içine girmeden, bize verilen talimata uyarak üniversitenin servis araçlarına binmiştik. Şehir hep uzakta, sadece bir silüet halinde görünmüştü. Sevimsiz, kurşun rengi duman üfleyen bacalarıyla devasa büyüklükte fabrikalar, tırlar ve kamyonlarla dolu benzin istasyonları, kirli sarı renkte binlerce metrekareye yerleştirilmiş, nakliyecisini bekleyen mallarla dolu  depolardan sonra sağ tarafımızda ufkunda belli belirsiz gri mavi dağları gördüğümüz sanki karanın içine sonradan sokulmuş bir deniz gibi körfezle karşılaştık. Denizdeki yüzlerce gemi uzaktan oyuncak gibi görünüyorlardı. İlerledikçe körfez yerini iki taraflı envai çeşit ağaçların toplandığı bir ormana bıraktı. Bir ara burada, ormanlık alanda, otobandan fazla uzaklaşmadan hızlıca yenip içilen küçük bir restoranda mola verdik. Tekrar yola çıktığımızda ağaçlar seyrekleşmeye başladı ve biz bayır aşağı bozkıra doğru ilerledik. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, biraz uyumuşum. Bozuk yolun sarsıntısıyla uyandım. Otobandan çıkmış, toprak bir yolda çıplak dağlara doğru ilerliyorduk ki uzaktan antik kent kalıntıları görünmeye başladı. Geldik galiba dedim içimden gülerek. Bir kaç dakika sonra “işte burası!” Dedi şöför, “eşyalarınızı unutmayın” diyerek  kontağı kapattı ve minibüsten aşağı atladı. Akşam serinliğine rağmen yine ter içindeydi. Hepimiz biririmize şaşkınlık ve biraz da korkuyla bakıyorduk artık, şaka mıydı bu? Artık eskisi kadar sevimli görünmeyen şöförümüz “Ha az kalsın unutuyordum” diyerek telaşla tekrar minibüse bindi Bize iki klasörden oluşan mavi dosyaları uzattı. Hoca göndermiş, biz ne yapacağımızı biliyormuşuz, konuştuğumuz gibiymiş ama yine de bu dosyalarda günlük program tüm ayrıntısıyla yazıyormuş. Şöför koltuğuna tekrar yerleşince de mavi spor çantayı işaret ederek emanetleriniz bende merak etmeyin dedi ve bizi toz içinde bırakarak gitti.

Akşamın alaca karanlığında öylece kalakaldık, sırt çantalarımız ve bavullarımızın etrafında. Herkes biririne bakıyor ve bir açıklama bekliyordu. Elbette içimizden biri bütün bu olup bitenler hakkında bir şeyler biliyor olmalıydı. Ya da bu neydi? Her birimiz bir şeyler söylüyor, sesimiz gittikçe duyduğumuz korkuyla yükseliyor ama kimseden mantıklı bir söz çıkmıyordu. 

img_9505

Biz çaresiz birimizin ağzından çıkacak bilir kişi kelamı beklerken ellerini kollarını sallayarak bize doğru, karşıki tepeden yokuş aşağı koşan iki kadın göründü uzaktan. Kadınlar “Hoşgeldiniz!”  Dediler defalarca, duydukları sevinçten biraz utanıyor, saklamaya çalışıyor, istemsizce ellerini ağızlarına götürüp gülmelerine engel olmaya çalışıyorlardı.   “erken geldiniz, bugün beklemiyorduk sizi!….” diye onlar hep bir ağızdan konuşurken, her birimizin üstünde bakışları sırayla dolaştıkça seslerinin neşeli tınısı azar azar yok oldu. Hocayı sordular önce, niye yoktu, gelmeyecek miydi, sonra da tanımadığımız bir kaç isim daha saydıktan sonra boş bakışlarımıza, anlamsız bir kaç kırık dökük cümlemize aldırmadan bizi yine geldikleri gibi neşeyle sarıp sarmalayıp antik tiyatronun arkasında kalan barakalara adının sonradan kazı evi olduğunu öğrendiğimiz yere götürüp yerleştirdiler.        

Her gün mavi dosyalardaki günlük plana büyük bir ciddiyetle uyuyorduk  ama notlarda yazan çoğu şeyi de anlamıyorduk. Çizimler metinlerden daha çok işimize yarıyordu. Onlara bakmayı, aramızda yorum yapmayı seviyorduk. Bilmediğimiz  neredeyse her şeye,  refleks olarak netten bakmak üzere olmayan telefonlarımıza  davranıyorduk. Hatta ilk bir kaç gün adeta kıvrandık, ellerimiz titredi. Sanki her sabah bu iki kuru ağacın dalına asılı bir zarf buluyor, sonra zarfı açıp günün bilmecesini öğreniyorduk. Sonra da kafa kafaya verip kirpiklerimize kadar toz içinde kalıncaya kadar çalışıyorduk.

Burada, antik şehirde kazı yapılmaya başlanalı neredeyse 15 yıl olmuş. Zamanla köylülerle kazı ekibi arasında sıkı bir bağ oluşmuş. Bize her gün yemek getiren kadınların anlattığına göre -ilk gün bizi karşılayanlar- hoca özellikle köydeki kadınlardan yardım istemiş, Böylece kazı sezonu boyunca gelen ekip köy kadınları için bir geçim kaynağı olmuş.

Asıl işleri, yani hocanın onlarla yaptığı anlaşma, ekibi doyurmak ama yıldan yıla gönülden verebilecekleri ne varsa vermeye hazır olmuşlar. Yırtılan tulumları dikmişler, kazı evini temizlemiş, derleyip toplamışlar, ekip gelmeden havalandırmışlar. Erkekler sırayla kazı alanına gönüllü bekçilik yapmış, hatta başlarda kaba işlerde günlük ücretle çalışmışlar, çobanlar keçilerini kazı alanından uzak tutmuşlar. Çocuklar yaz boyu getir götür işlerini yapmışlar. Karşılığında bolca kitapları, defterleri olmuş, biraz da okul harçlıkları. Ekip artık biliyormuş, yanlarına bir kaç çocuk kitabı, 1-2 kalem almadan olmazmış.  Yani burası köye hem renk hem refah getirmiş. Artık sadece kazı mevsimine göre hazırlık yapılıyormuş öncesi ve sonrasına göre.  O yüzden bizi gördükleri gün şaşırıp yabancılamışlar. Çünkü gün gün bilirlermiş her şeyin zamanını.   

Sabahları gün doğmadan, akşam da batmadan kalıntıların kuzey doğu yönündeki diğerine göre daha büyük olan ağacın altına yemeğimizi bırakıyorlardı. Rahatsız etmek istemiyorlarmış, biz burdan alırmışız, bir şeye ihtiyacınız olursa söylemeliymişiz, bize iyi bakmazlarsa “hoca” onlara kızarmış sonra. Kimdi bu hoca? Onu görebilecek miydik? Var mıydı gerçekten, yoksa bu tuhaf oyunun bir parçası mıydı? Hiç bir şey bilmiyor, anlatılanları ancak şüpheli bir gerçeklikle anlıyorduk. İyi ama bütün bunların bizimle ne ilgisi vardı?! 

Birbirimizi tanımıyorduk, farklı okullardan geliyorduk. Bu sene mezun olan adaylar arasından  seçilmiştik. İki ay kadar sürecek, patoloji üzerine yapılacak bilimsel bir çalışmaya katılacaktık. Bunun için aylarca çalışmış sonra da yüzlerce kişiyi arkamızda bırakarak seçilmiştik. Antik kazı ekibinde olmak, belki içimizden bir kaç kişinin hayali bile olacak kadar güzeldi, heyecan vericiydi ama patoloji ile ne ilgisi vardı çözemiyorduk, bu bir ön çalışma mıydı? Sabrımızı ne bileyim yeteneklerimizi, yapabileceklerimizi ölçmek, bizi sınamak için bir yöntem miydi. Yoksa ta en baştan, antik çağlardaki iskelet yapısından mı başlayacaktık her şeye.

Bir tuhaflık olduğunu biliyor ama olacakları beklerken de tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Çok zor da olsa hepimiz kadınların geldiği köyden, köyün tek telefonundan ailelerimize fazla ayrıntıya girmeden sağ salim olduğumuzun haberini verdik. Bir daha da aklımıza ne telefon ne de internet geldi. Çünkü zaten hiç bir yerde telefon çekmiyormuş. Köyde bir kaç kişide cep telefonu varmış, istersek kullanabilirmişiz. 

Geleli nerdeyse bir hafta olmuştu, bu sabah, bilge kadının -büyük olan ağaca bu ismi takmıştık- bize sunduğu keçi sütünün tüm nimetleriyle dolu kahvaltımızı yaptıktan sonra kazı evinde  bulduğumuz tulumları giydik. Tiyatronun taş merdivenlerine oturup günün bilmecesini çözmek üzere hocanın kutsal kitabını açmıştık ki  ufuk çizgisinde tozu dumana katarak bize doğru siyah bir arabanın geldiğini gördük. Yaklaştıkça büyüyor; yaşlı ve kızgın bir hayvan gibi şöför gaza bastıkça homurdanıyordu. Bu bizi buraya getiren minibüsün ta kendisiydi. Kalıntılarla amfi tiyatro arasında kalan dar çıkıntıya girmeden durdu. Sanki aylardır burdaymış ve hep burada kalacakmışız gibi şaşırdık. Kimseyi beklemiyorduk.  Hayretle yeni  gelenlere baktık. Minibüsün yandaki sürgülü  kapısından  bizim yaşlarımızda dokuz-on kişi indi.  Minibüsden aşağı inen herkes önce bizim tarafa bir göz atıp kısa bir baş selamı veriyor, ardından aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Yaşlı şöförümüz bizim bulunduğumuz tarafa bakmadan telaşla indi ve koşarak öndeki diğer  koltuğun kapısını açtı. Önünde kavuşturduğu ellerinin arasında buruşturduğu kasketiyle hazır ol vaziyetinde bekledi. Suçlu bir çocuk gibiydi. Suratı kıpkırmızı ve dokunsan  ağlayacak haldeydi. Sürekli terliyordu ama mendilini çıkarıp silinmeye bile cesareti yoktu.  Önce üçüncü bir ayak gibi ucu metal ahşap bir baston göründü açık kapının arasından. Bastonun yere sağlam bastığından emin olduktan sonra beyaz deriden, özel yapım biri diğerine göre daha yüksek tabanlı spor ayakkabılar da tek tek göründü. Toz içindeki kızıl bozkır toprağına bastılar. Arabadan inerken zorlanmasına rağmen şöförün uzattığı elini hışımla iten, İnce, uzun boylu bir kadındı inen. Yetmiş vardı belki, belki daha fazlaydı, alımlı hoş bir kadındı. Çatık kaşlı, ince dudakları sımsıkı kapalı, kızgın ve sinirli görünüyordu. Elinin küçük bir hareketiyle arabadan çantalarını indirmeye devam eden ekip  komutanlarından emir bekleyen askerler gibi yaşlı kadının etrafında toplandılar. kadın iki elini de bastonuna dayayarak kısa bir kaç şey söyledikten sonra herkes “tamam hocam” diyerek, kovanı terkeden işçi arılar gibi dağıldılar. Yalnız bir kişi yaşlı kadının yanında kaldı, sanırım hocanın asistanıydı bu rastık saçlı, küpeli adam ve görünen o ki asistan da şöför gibi hocanın gazabına uğramıştı, yüzü renkten renge giriyor, telaştan eli ayağına dolanıyordu.    

Sabah serinliğinde hocanın beyaz keten elbisesinin etekleri bir güvercin kanadı gibi hafifçe dalgalandı, bir eliyle bastonunu tutarken  diğer eliyle de bombesi siyah kurdeleli bej rengi şapkasını düzeltti. Heybeti yalnızca kendinden aldığı bir güçle dengeleniyor, otoriter ama saygın hali etrafına sorgusuz bir güven veriyordu. Herkes halini ve tavrını ona göre ayarlamıştı. Hocanın bize ilgisiz ve uzak duruşunu diğerleri de taklit ediyor, yokmuşuz gibi davranıyorlardı. Anlaşılan bizi sona bırakmışlardı, öncelik kazı alanının selametiydi.

Herkes yerine yerleşip birbirleriyle uyumlu bir ritim tutturunca  nihayet varlığımız hatırlandı. Rastık saçlı asistanla,  elinde kağıt  bardakların ve kahve dolu bir termosun bulunduğu tepsiyle ekipten biri daha yanımıza geldi. Kısa bir tanışma faslının ardından kahvelerinimizi doldurup tiyatronun taş merdivenlerine oturduk. Güneş biraz etkisini arttırmıştı ama hava hala serindi. Asistan anlattıkça önce dudaklarımızı ısırarak yere bakmaya, sonra kıkırdamaya en sonunda da yüksek sesle patlayan kahkahalarımıza engel olamadık. Şöförümüz yani Ziyaver günleri karıştırmış, aslında o şöför de değilmiş ama herneyseymiş, bir hafta sonra havaalanından alacağı ekibi, bir hafta önce gidip alanda bulamayınca telaş içinde okulun önünde gördüğü ilk ekibi yani bizi aradığı ekip sanmış. Sonrası malummuş. Hoca o sırada “Antik çağda tedavi yöntemleri” gibi bir adı olan konferansa katılmak üzere patoloji profesörü ile beraber yurt dışındaymış. İkisi de birbirlerinden habersiz akşam kaldıkları otelin lobisinde maillere cevap vermeye çalışırken biri kayıp ekipten diğeri de kazı alanında olmaması gereken ekipten bahsedince telefonlar, mailler filan derken hoca köyü aramış. her şey yolundaymış, bu seneki ekip biraz garipmiş yani diğerlerine benzemiyormuş ama iyi çocuklarmış hem hepsi doktormuş da..

Yaklaşık üç ay kadar sonra artık son günlerimizi geçirdiğimiz patoloji laboratuarına bizim, ekibimiz adına bir mektup geldi. Arkeoloji bölümünün antetli zarfını görünce heyecanlandık.  Mektup hocadan geliyordu. El yazısını hemen tanımıştık. Her gün sabah duası eder gibi büyük bir ciddiyetle başına toplandığımız, mavi klasörlere yerleştirilmiş beyaz sayfaların üzerindeki zarif el yazısıydı bu. sabırsızlıkla zarfı açtım ve yüksek sesle okudum. Ordan ayrılırken büyük bir tevazuuyla defalarca özür dilediği halde mektup yine özürle başladı ve    her birimizi ayrı ayrı kutladı. Aslında bu tuhaf yanlışlığa rağmen hiç bir şeye zarar vermediğimiz için bir teşekkürdü bu aynı zamanda. Zarfın içinde bir de davetiye vardı. Kırk yıldır, hocanın asistanlık günlerinden beri birlikte çalıştığı, depo sorumlusu, buluntuların envanterini tutan  yaşlı Ziyaver emekli oluyordu ve onun için verilecek partiye biz de davetliydik.

O gün dönüş yolunda bizim keyfimizin yerinde olduğunu ona hiç kızgın olmadığımızı, hatta iyi ki günleri karıştırdı da bizi apar topar buralara getirdiğini söyledikçe nasıl da rahatlamış hatta yolda şarkı bile söylemişti.

Yelda UGAN

26/02/2019, Gayrettepe