“İnanılmaz kırılgan bir dönemimdeydim. Adet kanamalarım başlayalı bir yıl oluyordu, memelerim oldukça görünür bir hal almıştı ve bundan utanıyordum, pis kokmaktan çekiniyor, sürekli yıkanıyordum, gönülsüzce yatıyor, gönülsüzce kalkıyordum. Tek rahatlığım, o dönemdeki tek güvencem babamın bana mutlak biçimde hayranlık duymasıydı.” (syf. 12)
Benim Olağan Üstü Akıllı Arkadaşım’la başlayan Napoli Romanları’nı bir solukta okumuş, Lenu ve Lila’nın ilişkisini haftalarca konuşmuştuk. Kırkların İtalya’sında doğan bu kızlara eşlik etmiş, neredeyse elli yıl süren arkadaşlıkları boyunca, fonda akıp giden, değişen dünyaya onların içine sızdığı kadarıyla tanık olmuştuk.
Kitapları kadar kimliğini gizli tutan, “okumayı seven için yazar sadece addan ibarettir,” diyen Elena Ferrante’nin gizemi de bizi heyecanlandırıyordu, tevazusu karşısında şapka çıkarıyor, hakkında türlü türlü varsayımlarda bulunuyorduk. Hatta kadın mı erkek mi olduğunu bile bilmiyorduk. Ama biz kadın olduğuna emindik. Evet, kadındı. Neden mi? Bu biraz sorarsan söyleyemem ama sormazsan anlatabilirim gibi bir şeydi.
Yeni kitabında Ferrante, yine kendi deyimiyle “magmaya dokunmuş” ama bu sefer soğumasını bile beklemeden servis etmiş ve önümüze koymuş. Yetişkinlerin Yalan Hayatı, kitabın adı bu ve daha adıyla bile, yaşlı bilge cadı, bize Sufragette filmindeki Meryl Streep gibi kısacık bir an göründü ve meydan okuyan son bir bakış atarak gözden kayboldu.
Son derece sert, çelik çekirdek bir konuyla bizi yüzleştiren kitap, ben anlatısıyla yazılmış. İyi eğitim almış anne ve babasıyla yukarı Napoli’de yaşayan 12 yaşındaki Givoanna bir gün kapalı kapılar ardından, babasının alçak bir ses tonuyla onu çirkin bulduğunu ve daha önce nadiren karşılaşdığı Vittoria halasına benzettiğini duyar. Canhıraş bir şekilde, kocasının akrabalarından nefret eden, ve görümcesinden çıplak bacağına tırmanan bir kertenkele misali iğrenen annesine kulak kabartır. Fakat onun yorumu da işe yaramaz, beklediği gibi değildir.
Klasik diller ve Antik Çağ edebiyatı okuyan Elena Ferrante ehil ellerinden çıkardığı mitolojik karakterleri Güneş Tanrısı ve onu ifşa eden kız kardeşi Ay Tanrıçası’nı, sert, rasyonel ve dikte edici ağabey ile duygusal aşkınlık halindeki moddan moda giren, çileden çıkmış kız kardeş ilişkisine metaforize etmiş. Küçük kızın gözünden, gerçekte uyumluluk adına söylenmeyen, söylenemeyen, görmezden geldiğimiz ne varsa kurgulamış ve edebiyatın sorumluluğunu yerine getirmiş.
Dersleri kötüye giden, bedenini ve dezavantaj olarak gördüğü genetik mirasını beğenmeyen, çirkin bulan, ergenlik sancılarıyla kıvranan Giovanni kavgaların, dövüşlerin, ağız dolusu küfürlerin eksik olmadığı tehlikelerle dolu Aşağı Napoli’ye halasını görmeye gider.
Orada kendi durumunu değiştirmek için duyduğu dürtüyle karanlık tarafa bakacaktır. Fakat bu bakış da tarafsız değildir. İçine doğduğu sınıf, eğitimi, anne-babasının ona verdiği özgüven, cesaret ve ifade özgürlüğüyle bakar yukarıdan aşağıya, tökezlese de vazgeçmez, sonuna kadar gider. Öte yandan hiçbir dini eğitim almamış hatta vaftiz dahi edilmemiş Giovanni, Yetişkinlerin Yalan Hayatı’nın ele aldığı kavramlardan pek çoğunu -babalık gibi mesela, teolojik kökeninden yakalar ve İncil’i okuyarak gideri tıkayan çer çöpün nereden çıktığını anlamaya çalışır. Bana kalırsa bu, okurun Ferrante’de ilk kez karşılaştığı bir yardım alma biçimi. “…Göklerde oturan Baba aynen Matteo’nun ve Luka’nın dizelerinde anlatılan ve karnı acıktığı için ekmek isteyen oğluna taşlar, yılanlar, akrepler veren baba gibiydi…Eğer konuyu kendi babamla tartışırsam ağzımdan şu sözün kaçma olasılığı vardı: Bu baba senden de beter.” (syf 207)
Kan bağı üzerinden temellenen her şey, aileye her çatlaktan azar azar sızan bir şiddet biçimine dönüşür ve bu biçimden de en çok kadınlar etkilenir.
Eril gücün emri altına alınan kadınlar,
Sınırlarını yitirmiş kadınlar,
Güzelliği ayağına dolanmış, başına gelenlere edilgence katlanmış kadınlar,
Yaralı, öfkeli, üzgün, neşeli kadınlar,
Tutkulu, hayal kırıklığına uğramış kadınlar,
Bir türlü kurtulamadıkları geçmişin izini taşıyan kadınlar,
Kendilerini denetim altında tutamayan, savrulan kadınlar.
Ferrante, çıkış yolu olarak hala bir değer olarak gördüğü eğitimi gösterir ve iyi ki de öyle yapar. Böylece Giovanni, kendisini ve çevresini denetim altında tutan o kudretli kadınlardan biri olmaya adaydır artık. Halasının ona hediye ettiği, elden ele dolaşan bilezikten, kefaret arayışından kurtulur ve kendine bir söz verir: Hiç kimsenin olmadığı biçimde bir yetişkin olacaktır.
29/01/21, Adana
Yelda Ugan S.
Ferda Erdoğan, Alev Akbaba, Meltem Yılmaz, Serap Özkan..size:))
Şişli’de, Hanımefendi sokakta otururduk. Güzel havalarda Nişantaşı’na kadar yürürdüm bazen. Çat kapı gidebileceğim en az üç kapım vardı oralarda. Osmanbey’den vururdum, ta Maçka’ya kadar. Bizimkinin akrabalarıydı ikisi, biri de Türkan. Türkan’la Büyük postanede aynı gün başlamıştık işe, o da stajyerdi ben de. Sonra kadroya alındık. Her ne kadar inkar etse de eniştesinin parmağı vardı bu kadro işinde. Öğle tatilinden dönüyorduk bir gün, meydanda ona rastladık, Yeni Cami‘nin önünde, “eniştem,” dedi Türkan. Avcumda kalan yemleri güvercinlere, parke taşlarının üzerine hızlıca serpip, aceleyle elimi eteğime silmiş, uzatmış, memnun olmuştum. Maliyede Milli Emlak müdürüydü halasının kocası, valilikten geliyormuş. Vedalaşırken lacivert, çizgili takım elbisesi ile son derece uyumlu gri fötr şapkasıyla selamladı bizi. O zaman memurlar şapka takarlardı.
Ertesi hafta enişte, postaneyle Eminönü Çarşısı arasında küçük bir ciğercide öğlen yemeği ısmarladı bize. Halam tembihlemiştir diye eğilip fısıldadı kulağıma Türkan.
“Madem öyle, bi ilgileniver bizim kızla,” demiştir.
Daha kapıdan girer girmez kelli felli babayiğit bir adam, cüssesinden beklenmedik bir çeviklikle karşıladı bizi. Ellerini koca göbeğini saran beyaz önlüğüne hızlıca sildi ve nerdeyse yerlere kadar eğilerek doğulu şivesiyle enişteye hürmetlerini sundu. Arkasından bir izzet, bir ikram, ömrümde görmedim öyle ilgi alaka. Enişte, post bıyıklarına kadar ağarmış ustanın yarı yaşında olmasına rağmen ona “abi” demesini tevazuyla karşıladı ve torunlara kadar tüm aile efradını tek tek sordu. Hepsi de çok şükür iyiydi ve sağlığına duacıydılar.
Üzerinde yağları cızırdamaya devam eden şişler gelip, boşlar gittikçe sıra bize geldi. İkimiz de çalışmak istiyorduk, burada ya da başka bir yerde devam etmek, vatana millete hayırlı olmak, bizden sonra gelen nesillere örnek teşkil etmek v.s. adeta coştuk, neredeyse ayağa kalkıp onuncu yıl marşını filan okuyacaktık. O zamanlar böyle denirdi, kendi ayaklarımızın üzerinde durmak, ekonomik bağımsızlık filan bilmezdik. Yoktu öyle dünyayı dolaşmak, çocuk da yapmak, kariyer de, “ben” demek, kendin için bir şey istemek ayıp kaçardı.
Aradan bir hafta geçti geçmedi, enişteye postanenin girişinde, demir dövmeli, kanatlı kapının önünde rastladık. Yüksek tavanlı holden geçip doğruca müdürün odasına gitti. On dakika sonra yine bizim gibi stajyer, uzun boylu, aydınlık bakışlı incecik bir oğlan, alnında biriken terlerle Türkan’a, müdürün onu odasında beklediğini söyledi. Sanki aşkını ilan ediyordu da elini ayağını nereye koyacağını bilmiyordu şaşkın.
On gün geçti geçmedi Ankara’dan bir yazı geldi. Türkan ve ben kadroya alınmıştık, stajyer çocuk da.
Türkan evlenince işi bırakmadı, kocasıyla devam ettiler. Zira uzun oğlanın heyecanı boşa değilmiş, bizim kız başlarda mırın kırın etti, tipim değil filan dediyse de bir yıl sonra evlendiler. Hepimiz emekliyiz şimdi. Benim eksik primleri bey dışardan yatırdı da ben öyle emekli oldum. Kimse duymasın, artık suçmuş böyle yapmak.
Çok severim Nişantaşı’nı, bazen kimseye uğramaz, vitrinlere baka baka Topağacı’na kadar yürür, Lebon’da bir kahve içer öyle dönerim eve. Reasürans çarşısından, bir çanta aldımdı bir gün, satıcı ısrar edince aynının ayakkabılarını da. Dağ çileği renginde göz alıcı bir kırmızıydı. Kocam “evde misafirlerini karşılarken giyersin, madem heves etmiş almışsın,” dedi. Kırmazdı beni, incitmezdi ama çok rafine bir zevki, sarsılmaz prensipleri vardı. Oğlan da ona çekmiş, neyse ki torun bana.
Rahmetli öğle yemeğini evde yerdi. Son zamanlarında giriş katındaki muayenehanesinden bir kat çıkıp da eve gelinceye kadar nefes nefese kalınca asansör kullanmaya başladı. O zaman anlamalıydım çok vakti kalmadığını ama insan konduramıyor işte. Mahallede eskiler doktor bey derlerdi ona. Elli yıllık esnaf yerini birer birer “kavun verim mi dayıma” diyenlere bıraktıkça, ağırına gider, sinirlenirdi onlara. “Ne münasebet canım, nerden dayısı oluyormuşum” der, söylenirdi. Ben de Nadide hanımdım, ablaları oldum. Artık teyzeleriyim.
Kimseye kırılmam, kolay kolay da kırmam. Ondan mıdır nedir geniştir etrafım. Yeşil zeytinin kırmasını, siyahın selesini, habersiz gelen misafiri severim. Bir kazan dolusu aşure yapıp konu komşuya dağıtmayı da. Ahbaplık olsun bana yeter ki. İpek halı, ince porselen olmasa da olur. Kahvenin yanında likörlü çikolatayı, bir de denize inen günü severim, havuçlu pilavı sevdiğim kadar.
Balıkçı kızına bırakmış tezgahı, hemen tanıdı beni, birazdan yenisi gelecek, onlar daha taze olur temizler eve gönderirim sen merak etme teyzem,” dedi.
Aklında olsun, oralardaki tek kadın balıkçı. Tanırsın hemen, bilirsin kimi dediğimi.
“Bilirim,” dedim. Başka ne söyleyeceğimi bilemedim. Hevesle devam etti.
“Sebzeyi de Lalezar var ya orada, baklavacı, onun tam karşısındaki manavdan al. Küçüktür ama bostanından gelir her şey, tazecik olur.”
Şövalesindeki resme bakarak, “bu kürkü rahmetli, Paris seyahatimizdeyken almıştı,” dedi. Ateş tuğlası bir duvarın önünde, ahşap sandalyesinde oturan kadının yeşil kürkü etek boyundaydı.
“Israr etti de öyle aldım. Yoksa utanırım, tuhaf gelir bu kürkle annemlere gitmek, görgüsüz gibi. Ben böyle deyince, “sen de o zaman sadece benim yanımda giyersin,” dedi ve eğilip boynumdan öptü. Traş losyonunun kokusu tüm vücuduma yayılan ılık bir nefes gibi girdi içeri. Elimde olsa onu orda tutar, bitmesin diye her gün azar azar içime çekerdim.”
Yaşlı kadın önündeki yarı tamamlanmış resme bakıyor, iki yanına belli belirsiz figürler çiziyordu. İyi bir usta elinde kesilmiş gri saçları resimdeki gibi kulak hizasındaydı. İlerleyen yaşına rağmen hala sevilmiş, seven bir kadının kırılgan zarafeti vardı üstünde.
Karikatüre merak sardım. Karga burunlar, kepçe kulaklar, koca memeli kadınlar, sarkık gıdılı erkekler çizecektim. Çizgili pantolonlu kızın bir ayağı yerde diğeri yıldızlarda olacaktı. Ama işte buradayım, beyaz saçlı teyzelerin arasında. Tutturdu, “halk eğitim var işte aşağıda, ona git,” diye. Basit ve geçici bir hevesti nasıl olsa benimkisi, önemsiz bir tutku. Post yapısalcı seminerlerden belediyenin dikiş kursuna gidiyordum. Bu nasıl bir iç dünyaydı. Bende kursa gitmekti asıl olan. Seramik, heykel veya psikodinamik film okumaları. Sonra kendi kendimi geliştirirdim evde, ne istiyorsam alırdı. Halbuki, kocamın gözünde isteklerimin, çiseleyen yağmur kadar bile etkisi yoktu.
“Hayır, hayır! İki olsun” dedim, kantinde para üstü veren oğlana. Olsun ikisi de sade olsun. Tereddüt ettiğimi görünce yılışarak sırıttı zıpır, ne anladıysa artık, sersem. Resmi neredeyse bitirmişti döndüğümde “bak!” Dedi, kahvesini alırken, o da sade içermiş. Bu soldaki oğlum, aynı rahmetlinin gençliği, bu sağdaki hayta da benim torun.”
Yek, eve döndüğünde annesine “hayatım boyunca ben bu kızları anlamayacağım!” diyecek.
Hayretle karışık, sevinçle attığı çığlıkla hepimiz yüzümüzü ona döndük. Eğilmiş, defne dallarının arasından dikkatle bakıyordu. Seyrek yaprakların içinden, uzattığı kolunu büyük bir özenle kendine doğru çekerken, çocukla göz göze geldik. Belli ki, müjdesinin ilk habercisi olarak beni uygun görmedi. Gözlerini kaçırdı ve değecek başka bir çift göz aradı kendine. Neyseki çok geçmeden, aradığından daha fazlasını buldu. Herkes yeni doğmuş karetta karettayla ilgileniyor, sorular soruyordu. Acaba annesi nerdeydi? Bulduğu yerde yumurta kabuğu var mıydı? Bugünlerde ay hilalden halliceydi, yolunu şaşırmış, sahildeki cafenin ışığına mı yürümüştü yoksa? Ama ne kadar açık renkliydi, yeşil harelerle bezeli kabuğu yumuşacıktı daha. Gerçekten karetta mıydı yoksa vadiden gelen bir kara kaplumbağası mı? Sonunda miniği, onu bulan çocuğun elleri arasında dalgıç hocasına gönderdik. Hoca ne yapacağını bilirdi.
Karınca başı kumların üstünde zorlukla yürüyen çiftin ayak seslerine döndüm. Az ileriye, dağ keçilerinin ayakları altından yuvarlanan bir kaya parçasının yanına teşkilatı kurdular. İki sandalye, arkalarına sapını kuma gömdükleri rengarenk bir şemsiye, ortaya da, üzerine radyoyu yerleştirdikleri formika bir masa. Kadın daha oturmadan denize zor attı kendini, diğeri sandalyesinde öne doğru kaykıldı, birasının kapağını sonra da radyoyu açtı. Tanıdık bir erkek sesi, tanıyamadığım bir kadınla düet yapıyor. “beni sevmesen de, görmesen de hayat sürerdi yine ama kendimi sevmezdim şimdiki kadar” Şarkı derin mevzulara girdikçe kadın saçlarındaki deniz sularını kumlara damlatarak adama gülümsedi.
Milas’ın orta yerinden, o koca göbeğinden Muğla Yatağan yoluna zahmetsizce girdik. Usta şöförümüz, benim sakin ve her daim ne yapacağını bilen arkadaşım buraları avucunun içi gibi biliyor. Sıcak ama kuru bir Ağustos sabahı, Bodrum’dan aldığımız böreklerle kahvaltımızı yaptık. Çınar, akasya ve çam ormanlarının arasından geçerken gözüm bir köy kahvesi arıyor. Ah bir kahve molası versek! Ama ne gezer, köylüler polen, arı sütü, kekik balı, taze incir ve soğuk sıkım zeytin yağı dizdikleri tezgahları bekliyorlar. Sade, No Ordinary Love’ısöylüyor. “I gave you all the love I got” Yarı Açık pencereden tezek kokusu geliyor, belki çağrıştırdığı için, belki gerçekten çiğ süt kokusu da alıyorum.
Marmaris, Köyceğiz, Fethiye…rampa iniyoruz. Karşımızda Gökova Körfezi, her yüzyılda bir denizden doğan, gizemli bir ülke gibi heybetli dağları hala dumanlı. Köyceğiz’de çocuklara soruyoruz, “ne kadar kaldı?” diye, arka koltuktan çıt çıkmıyor, dönüp kulaklıklarını işaret ediyorum. Kulaklarımı göstererek, Dalyan’dan sonra lütfedip cevap veriyorlar. Tekneye iki saatimiz kalmış. Yol bizi nerdeyse Babadağ’a çıkaracakmış gibi yükseliyor. Deep Purple Soldier of Fortune’ı söylüyor. Güllerin arasından yürüyorum, beton yol ateş gibi yanıyor, Ümit apartmanı iki numaralı dairenin kapısının önündeyim. Öğrenci evinden sesler geliyor, bir müddet dinliyorum. “Many times I’ve been a traveller” diyor hepsi bir ağızdan. Kırmızı ışıkta durunca, Melt gülümsüyor, “nerelere gittin öyle” diyor.
Sabahları 06:00, 06:30 gibi kara sineklerin münasebetsiz öpücükleriyle uyanıyoruz. Güneş üstümüze doğuyor. Faralya’dan yükselip, saat 19:00 a kadar elinden geleni yapıyor. Küçük çadırımızın önünde, iki sünger şiltenin üstünden, uyku tulumlarımıza sarılı halde etrafı kolaçan ediyor, komşuları dikizliyoruz ister istemez. Dışarda uyanmak, yıldızların altında uyumak kadar tuhaf, yabancı, acayip ama büyüleyici bir şey.
Burası, sırtını dayadığı Babadağ’a doğru daralan, üç tarafı kaya duvarlarla çevrili bir vadi. Kelebekler vadisi, adı bu ama henüz sadece bir tane kelebek gördüm. O kadar büyük ve renkleri göz alıcıydı ki, galiba bir “kaplan kelebeğiydi” Nazlanarak geçti yanımdan. Velhasıl pek ilgilenmedim, “nasıl olsa” dedim “daha nicelerini göreceğim günler var önümde” Sen misin erteleyen..Vadi bir daha kelebekleri göstermedi bana. Tıpkı ilk geceki gibi, sırt üstü uzanmış yatıyorum, kollarım başımın altında, samanyoluyla uzun uzun bakışıyoruz. Daha Küçük Ayı’nın takım yıldızları dağın ardından kaybolmamış. Birden çizgi filmlerdeki gibi kuyruğundan ateşler saçarak bir yıldız kayıyor. Hiç istifimi bozmuyorum, “vay be!” Filan da demiyorum, yani olağan sanıyorum. Vadi buna da bozuluyor, gözümü kırpmadan saatlerce bakmama rağmen bir daha o kadar görkemlisine rastlamıyorum. Bizim keloğlana, “İstanbul’un taşı toprağı altın” demişler. O da kafaya koymuş bir kere, çıkınını sopasına bağlamış, düşmüş yollara. Az gitmiş, uz gitmiş. Neyse, varmış İstanbul’a. Kaldırım çatladığında parlayan bir şey görmüş, eğilmiş. Bir de bakmış ki bu bir altın para. Elinin tersiyle parayı fırlatmış bizimki, cebine atmaya gerek bile duymamış, nasıl olsa her yer bunlarla dolu diye.
Vadide zaman, uzayıp sünen, dertop olup kısalan kabuklu bir böcek gibi. Bazen bir saat beş dakikada geçiyor. Bazen beş dakika üç saat direniyor. Gece tuvalete gideceksen her saniye bir çelik çekirdek. Bugünün dün gibi olması, ya da tersi, tuhaf bir şekilde sıkıcı gelmiyor, bilakis şey gibi, nasıl desem? Hah! Mesela film setindeyiz. Yönetmen elinde megafonla komut veriyor. “Tamam, baştan alıyoruz…” Sanırım anlatamadım ama neyse.
Gençler, aynı yerde, aynı saatte yine karşımızdalar, chil out müzik dinliyorlar. Mütemadiyen çıs tak çıs tak çıs.. meğer “kafa güzel” ritmiymiş bu, ancak öyle tahammül edebilirmiş insan. “Ot kokusu da gelmiyor” diyorlar, “evet gelmiyor” diyorum, çok bilirmişim gibi. Kumların üstünde etrafa yayılmış altı kafası güzel kah ayakta, kah uzanmış, kah dizlerini karınlarına çekmiş, kıyıda demir atmış tekneler gibi sallanıyorlar. Rüzgar nerden eserse artık. Ne zamandır onları kesen bir adam aniden cebinden çıkarır gibi büyük bir hopörler getiriyor çocuklara. Adam ve arkadaşı İngilizce konuşuyor onlarla, daha kısa boylu, sakalları kırlaşmış olanın boynundan göbeğine kadar uzanan tespihe benzeyen kolyesi, eğildikçe beline sardığı peştamaline kadar iniyor. Uzun boylu iri yapılı olanı İsrail’den geldiklerini duyduğum anda tanıyorum. Gayrettepe’deki komşularımdan, filmlerden, Paris Charles de Gaulle havaalanında, Tel Aviv uçağının kapısına doğru ilerleyenlerin simalarından tanıyorum. Başına küçük bir takke konduruyorum, takkenin kenarlarından çıkan, kulak hizasına kadar inen zülüfler ekliyorum bir sağa bir de sola ve uzun ayak bileklerine kadar inen siyah bir cüppe giydiriyorum. İşte oldu! O kadar oralı yani. Kolonu görünce “no no no” ve bir daha “no” diyoruz Ortadoğulu komşularımıza, ama duymuyorlar bizi, kolonu bağlıyorlar. Müzik hakikaten fark ediyor, daha bir çekilir kılıyor kolon çıkan sesi. Kuru yaprak ve çalılarla yapılmış çardağın altındaki kafeden gelen çan sesinden sonra adımızı duyar duymaz kah kahveleri, kah biraları almaya giderken biz bile sallanıyoruz, kafamız güzelmiş gibi, yavaş yavaş. İsraillilere benzemeyen İsrailli, kızların fotoğraflarını çekiyor. Karşılığında bir tutam gençlik iksiri aldığını kimse fark etmiyor. Thomas Mann’ın Venedikte Ölüm’ü geliyor aklıma. Aschenbach’ın salgın hastalık günlerindeki ölüme, gençliğe, sanata ve güzele tutkusu. Melt’e “hadi!” diyorum, “denize girelim”
Çocuklar deneme dalışındalar, Def ikisine dalış hocasıyla beraber rehberlik ediyor. Nep daha önce gelmediği vadide “ilkler” biriktiriyor. Yek, döndüğünde annesine diyecek ki, “hayatım boyunca bu kızları anlamayacağım.” Ahşap şezlonga vuran hasır şemsiyenin gölgesine sığınan çocuğa babası çıkışıyor, “kalk” diyor. Bugün son günümüz, tadını çıkar, arkadaşlarınla oyna, denize gir!” Almanya görmüş Melt yine on ikiden vuruyor. “Çocuklarla ilgilenmenin onlara etkinlik bulmak olduğunu sanıyoruz.” Diyor. Müzik devam ediyor, ben arada bir sallanıyorum. Çocuk mevzusu peşimizi bırakmıyor. “Belki otuz yaşında bir kahve içerler ha!” Diye bu sefer çok ileri bir tarihe atıyoruz. İkimizin de kızlardan umudu kalmadı.
Seyrek gölgesine tünediğimiz Hayıt ağacının tohuma çalan çiçekleri ay çekirdeği gibi kokuyor. Bir tutam koparıp kitabımın arasına koyuyorum. Okuyamıyorum. Hep bir karşı argüman var, kale duvarı gibi kalın ve yüksek sarp kayalıklardan kopup gelen bir parçayı sahilden alıp kağıt tutamacı gibi yüreğime bastırıyorum, zapt edemiyorum kendimi.
Güneş denizden batacak. Yanımdaki çalılıktan gelen kekik kokusu genzimi yakıyor. Nep yanıma geldi, Melt yerini aldı ve ritüel başladı. Kara sinekler, küçük kara sinekler, İğne dişli, küçük kara sinekler, “iyi geceler” mi demeye geldiniz? Başını çıkaran asamı içine itiyorum, “Şşşşşt” diyorum, “hangi güzel olmayandan korkuyorsun?” Güneşin kızkardeşi Luna süzülerek geliyor.
Sabah 06:30 kahvaltı daha başlamamış ama bir fincan kahve almama izin veriyorlar. İnce yer yatağının yüzüme çektiği çizgiler ve üstüne yattığım buruşmuş sol göz altım, kahve iznimi kolaylaştırmış olmalı. Berbat görünüyorum. Kirke’nin en keskin büyüleri, meyve sinekleri gibi aklımda uçuşuyor, dile gelmeyi bekliyorlar. Direniyor, elimin tersiyle itiyorum. İçimde bir ateş beni akşamdan beri kavuruyor. Ufukta belli belirsiz duran mor perde birazdan kapanacak. Karaağacın dalları arasından denize bir pencereden bakar gibi bakıyorum. Dışarısı çok geliyor. Vadi daha fazla dayanamıyor halime, biraz fazla üstüme geldiğinin farkında, yüzlerce balık taş sektirir gibi defalarca denizin üzerinden yay çizerek uçuyorlar. Kılım kıpırdamıyor, “Gerek yoktu” diyorum, “ama yine de teşekkürler.” “O zaman” diyor, elini çenesine koymuş düşünüyor. Vadi bugün iyi gününde, vaz geçmiyor. “Sen seversin” diyor “böyle şeyleri.” Gözleri parlıyor, hiç oralı olmuyorum. Küçük bir çocuk gibi, koca vadiye kapris yapıyorum.
Kelebekler:))
Güneş Faralya‘dan kopmuş, oluk oluk akıyor üstümüze. Gölgeleri önlerine düşmüş, olduklarından daha yakın ve daha çoklar. Belli belirsiz anlar gibi oluyorum aralarındaki sırrı, bir hafiflik geliyor üstüme. Tekne uzaklaştıkça ellerimiz yağmuru yakalamaya çalışan silecekler gibi daha hızlı gidip geliyor. Kesmiyor, tişörtümü çıkarıp sallıyorum.
Yan yana oturmuş somurtan Nep ve Yek’e döndüm, “Çocuklar bana söz verin” dedim, şelalenin kalan kısmını bir dahaki sefere yürüyeceğiz ve ben ne kadar yaşlanırsam yaşlanayım koluma girecek, benimle geleceksiniz.” Bir gün tekrar vadiye dönecek olma fikri hoşlarına gitti. İki çocuk da tamam der gibi kafalarını sallayıp güldüler. Tekne ilerledikçe vadi küçüldü, küçüldü…duvarlarını arkamızdan bir kapı gibi ağır ağır birbirine yaklaştırıp kapattı ve görünmez oldu. Ölü Deniz’e kadar bir daha hiç konuşmadık.