Yokuş başından aşağı, sahile indim. Ahşap yeşil köprüye kadar yürüdüm. Konu komşuya, gelinciklere, güneşle beraber uyanan karahindibalara, balıkçı teknelerine, gökyüzünde belli belirsiz duran mehtaba, portakal ağacına, Bodrum yarımadası ile İstanköy arasında uzanan denize, kedilere, bulutlara, parktaki çocuklara, bana göre zeytin ona göre iğde olan ağaca, hatta rögar kapaklarına bile fısıldadım; R.A.D.İ.K.Y.A. açılmış!!

Ne çay suyu koydum bu sabah ne de yumurtaları çıkardım dolaptan, peynire zeytine de dokunmadım, domates de dilimlemedim. Hazırlandım; taktım, takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm ve kahvaltıya, Bodrum merkeze indim.
Kumbahçe Mahallesi Mandalin sokakta kalan tek mandalina bahçeli eve kahvaltıya gidiyorum. Heyecanım oraya ilk defa gittiğimden filan değil. Her daim açık kapısından güle oynaya girdiğimiz; yediklerimizin düşlere, muhabbete, gülüşlere dönüştüğü, sofralarına oturduğumuz bildik bir ev burası. Mor çiçekli kanaviçe perdeli yatak odalarında uyandığımız, her birinin günlük işlerden kopardığı halkalarına tutunduğumuz kadınların evi. Ama bu sefer mevzu başka, çünkü bu evin artık bir adı var; R.A.D.İ.K.Y.A!!

Kireç badanalı, üç katlı bir evin giriş katından Güneye bakan Radikya’nın ananesi Giritli, adı da ordan geliyor. Her derde deva, şifa anlamına geliyor Yunanca’da.
Bir gün mavi gözlerini tavana dikip düşünmeye başlamış, muzip bir gülümseme inmiş dudaklarına, “tabi ya!” demiş, “neden daha önce akıl edemedim. Yemek pişirmeliyim!! Sevdiklerime, dostlarıma, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma..” Kalkmış, bu tılsımlı sözleri arka arkaya tekrar etmiş, bir kum tepesini düzeltir gibi elinin tersiyle ne var ne yoksa süpürmüş, koca bir mutfak olmuş. Ocağın altını yakmış, önce parlaklığını görmüş, sesini duymuş ve kokusu gelmiş burnuna. Bahçeye açılan verandaya, mandalina ağaçlarının altına birer masa hazırlamış. Yarı bellerine kadar kireç boyalı ağaçların rengindeymiş masalar. Bahçe duvarını saran turuncu akşam sefalarının, sardunyaların, saksılardan salınan petunyaların arasında gezinmiş.

Yumurtalı ekmeğime muammara sürerken denizden gelen esintiyle domates fidelerinin keskin kokularını duydum. Duvar diplerini gösterdi. Atıkları gömdüğü topraktan çıkmışlar; kullanılmış çay, yumurta kabuğu, sebze kabukları aralarında anlaşmış domates çekirdeklerine omuz vermişler. Artık güneşe bakıyor, baktıkça da yüzleri kızarıyormuş çerilerin.
“Rum kadınları Nisan sonu, bilemedin Mayıs başı konu komşu toplanır köyün etrafındaki, kırlara, tepelere gider, radikya otu toplarlarmış. Biz de onlardan öğrenmişiz.” diyor beline sıkıştırdığı mutfak beziyle elini silerken “nasıl toplanacağını, salatasını yapmayı, kavurup börek içi hazırlamayı, yoğurtlamayı, turşu kurarken maya niyetine ve hatta şarabını yapmayı.”
Elimdeki radikyalar zamanın geldiğini söyledi* ve karşı kıyıdan buraya, burdan oraya göç başladı. Kadınlar ağlamalarından ve gülmelerinden topladıkları ne varsa eteklerine doldurup gelirken getirdiler ve burda adı karahindiba olan radikyaların kuru çiçeklerini rüzgara bırakıp üfler gibi yeni hayatlarının içine üflediler. Dantel perdelerine, etamin yastık kılıflarına, iğne yumaklarına, dikiş makinalarına, yemek kazanına, reçel kavanozlarına, siyah beyaz fotoğraflarına ve orda kalanlara.

Burdakiler önce burun kıvırmış, şüpheyle bakmışlar “her şeyin kendi tadı kendi başına güzel” diyor, otlardan türlü çeşit yemekler yapıyormuş gelenler. “bahçeye bir Giritli girdi, ineklerimiz aç kaldı” diye telaş etmişler önce, ama olmuş bir kere. Radikyanın tohumları Bodrum‘un bahçelerine, meşe çalılarının aralarına, kedi otlarının diplerine, bodur çamların gölgesine, kantaronların sarısına karışmış. Radikyalar, hem hayatın ve zamanın geçiciliğine hem de devamına simge olmuş buralarda. Bu sadık, güçlü ve kalender otlar toprağa, böceklere, insanlara ve tüm dünyaya şifa olmuşlar.
Kışın bahçeden topladığı mandalinalarla yapmış reçeli, mücverin kabağı Uyku Vadisi’nden, kütür kütür tazecik yeşil biberli salatanın çökeleği Ödemiş’ten gelmiş. Omletler çeşit çeşit, benim favorim otlu veya kabaklı olanı.
Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi, kahvemi içerken arkama yaslandım, birbirlerine simetrik duran iki ayva ağacına takıldı gözüm, “daha önce farketmemiştim” diyorum. Çocuklar bahçede, çimlerin, fare kulaklarının arasından buldukları radikya çiçeklerinin üzerine nefeslerini üfleyip onları gökyüzüne gönderip gülüşüyorlar.
14/07/2020
Yelda Ugan S.
* “I held a dandelion that said the time had come” Elton John’un Curtains şarkısından