Mor Oğlan

Anneme ve babama,

img_0672Çocuk her seferinde eğiliyor, sepetten bir parça çamaşır, bir tane de pürüzlü beton zemin üzerinde duran, el örgüsü emektar torbadan mandal alıp yaşlı kadına uzatıyordu. Başını her kaldırdığında güneş gözlerine giriyor, onları kıstıkça her şeyi anahtar deliğinden bakıyormuş gibi görüyordu. Yaşlı kadın çocuğun verdiği çamaşırları yan dönüp rüzgara karşı bütün gücüyle çırpıyor sonra dudaklarının arasına yerleştirdiği mandalı alıp ipe asıyordu. Bir ucu damdaki asmayı tutan demir çubuğa, diğer ucu da merdivenin üstünü kapatan saç levhaya tutturulan ipin üstü tamamen dolana dek tekrar ettiler. Kalan bir iki parçayı da asmanın dallarına serip aşağı indiler.Yemek hazırdı.

Genç kadın önce çocuğu giydirdi sonra koridordan annesine “biz çıkıyoruz” diye seslendi. Yaşlı kadın uzandığı divanın üstünde uyuyakalmıştı. Çamaşır yıkadığı gün çok acıkır, biraz fazla kaçırırırdı. Revahet çökmüştü üstüne. Annesinin kesik kesik horladığını duyan kadın işaret parmağını dudaklarına götürerek çocukla fısıltıyla konuştu. Anne ve çocuk dışarı çıktılar.  Kadın kapıyı hafif aralık bırakarak usulca çekti, dört basamaklı merdivenlerden indiler. Bahçe kapısını açıp sokağa çıktılar, kapının demirden dili yandaki nar ağacının dallarına takılınca metalik ses yarım kaldı.

Döndüklerinde yaşlı kadın uyanmış, dilimlediği elmayı yiyordu, torunuyla kızının sesini duyunca gerilmiş yüz kasları gevşedi, yerinde biraz doğruldu ama kalkamadı. Sehpanın üzerinde duran kumandayla televizyonu kapattı. Odayı katlanmış çamaşırların kokusu doldurmuştu. “Ne yapsam benimkiler böyle kokmuyor!?” dedi genç kadın, annesini yanaklarından öptü ve misafir odasını kullanabilir miyim diye sordu, biraz çalışması gerekiyordu. Annesi sorduğu için söylendi arkasından, genç kadın dönüp annesine öpücük gönderdi.  

Çocuk yaşlı kadının karşısındaki divana oturdu. Karnına doğru çektiği dizlerine çenesini yasladı. Ayak parmaklarının arasını ovalamaya başladı, çıkan kirleri biriktirip yuvarlıyor sonra da elinin tersiyle silkeleyip yerdeki halının üstüne doğru savuruyordu.  Anneannesi kızmadı ona, artık eskisi gibi titizlenmiyordu her şeye, “Anlat bakalım sürmeli gözlüm, nasıl geçti? Beğendin mi dedenin mahallesini?” Diye sordu, somurtan çocuğa. “Bak senin gibi bir misafirimiz gelecek birazdan, o da sekiz yaşındaymış”

“Ben dokuz yaşındayım!” Diye çıkıştı çocuk, o sırada yaşlı kadın “Onarlar’ın Ayşe Hanım geliyor, sizi duyunca geliniyle torunu da gelmek istemiş” diye seslendi kızına.

Çocuk bir hışımla yerinden kalktı ve odadan çıktı; elinde eski bir plastik bebekle geri döndü,  “annem beni kandırdı!!” Diye bağırdı. Elinin her hareketinde çıplak bebeğin mora çalan gözleri yuvasında hareket ediyor, cılız bir ses çıkıyordu. Yaşlı kadın kendini tutamayıp kıkırdadı. “Gel, otur da anlat bakalım n’oldu?” Dedi.  Bir yandan da meyve tabağını ileriye itti, boşalan yere eliyle vurarak, “haydi gel!..” dedi.

Çocuk bir bacağından tuttuğu kel bebeği bırakmadan “sokakta birilerini gördük, annem onlarla uzun uzun konuştu; dedemi de annemin dedesini de tanıyorlarmış, aşağıda Suriyeliler oturuyormuş, yukarda da normal insanlar; ama artık boşmuş, kimse oturmak istemiyormuş orda.” 

“Normal ne demek anneanne?”

Yaşlı kadın yine güldü, çocuk devam etti.

“Korku filmi gibiydi, bir kere bahçe kapısının üstünde üzüm filan yoktu, annem çocukken kolayca uzanıp toplarmış ya! Çürümüş otlar vardı etrafta ne çiçekler ne de muşmula ağacı.” 

Avludaki eski merdivenler zemin katın sonunda bir soba borusu gibi kıvrılıyor, dirsek verip ikinci kata çıkıyordu. Ferforje trabzanlar paslanmış,  köşeler yosun tutmuştu. Kadın önde temkinli adımlarla yavaş yavaş çıkıyor, sık sık arkasına bakıp çocuğu kontrol ediyordu. Yüksek bahçe duvarının üstünde hala bir kaç tane teneke kutu vardı, paslanmış ve kararmış yağ tenekeleri. Bir zamanlar dedesi onlara rengarenk sardunyalar, yıldız çiçekleri, adını her duyduğunda “ne komikmiş” dediği küpeli çiçeği eker, bahçeye gözü gibi bakardı. Üst katın teras çıkıntısının altı eski eşyaların atıldığı hurdalığa dönmüştü. Artık ayakları olmayan eski bir koltuğun altından banyo giderine benzeyen köpüklü sular aktı, yeşil sabun kokusu geldi burnuna, bayramlarda daha elini öpmeye fırsat bulamadan, büyük hala onu kallarının arasına alır, koca memelerinin arasına yüzünü gömer, sıkıca sarılırdı. O da böyle kokardı.

“Son basamağa gelmiştik ki karşı evin penceresinden bir kadın bize seslendi, annem dönüp el salladı, senin gibi beyaz bir örtü vardı başında ama senden yaşlıydı” İşaret parmağını yaşlı kadına iyice yaklaştırdı çocuk, iki yöne doğru bir kaç kere salladı, “işte böyle, çöp gibiydi” dedi.

“Baharda gelsen ne vardı, çiçek açıyor, ağaçlarımız meyve veriyordu..” Diye, üst üste üç kere aynı şeyi tekrar etti, annem de her seferinde dönüp gülümsedi.”

“Kapıyı hafifçe ittirince öyle bir gıcırdayarak açıldıki, korkudan bir kaç basamak aşağı indim, o sırada pencereye takıldı gözüm, hani, bize baharda gelseniz filan diyen kadını gördüğümüz pencereye, kimsecikler yoktu, pencere de perdeler de sıkı sıkı kapalıydı. Anneme n’olur gidelim diye yalvardım ama beni dinlemedi.

Sonra bütün cesaretimi toplayıp geri çıktım, annemin elinden tuttum, içerisi bir mağara kadar karanlıktı ve çok kötü kokuyordu. Annem beni kapının önünde bırakıp içeri girdi, salonun perdelerini açınca ortalık aydınlandı. Ben de bir adım attım ama diğer ayağım kapıdaydı. Salonun ortasında duran mor oğlanı gördüm, kaptığım gibi kapıya tekrar koştum -dönüşte koyduk ismini, bir elimle burnumu tutup annemi beklemeye başladım. Annem odaları da dolaştı, hiç korkmuyordu, sonra balkona çağırdı beni, mavi boyalı balkon kapısı hala duruyormuş, gelip görmeliymişim ama ben gitmedim.” 

Çocuk ayağa kalktı, gözlerini korkmuş gibi ayırarak, yaşlı kadına içeri nasıl girdiklerini gösterdi. Yaşlı kadının keyfi gittikçe artıyor, torununun sahnelediği oyuna katılarak gülüyordu. Anneannesi güldükçe çocuk daha da abartıyor, tek seyircisinin karşısında tiyatral oyununa kendi kurgusunu da katarak devam ediyordu.. Çocuk anlattıkça, yaşlı kadın kendini tutamıyor, elleri dizlerinde öne doğru eğilerek gülüyordu artık. 

Belki de gelin gittiği evden intikamını alıyordu böylece, zamanının sıra konaklarının en güzel olanından. Evden başka kimse kalmamıştı içini soğutacak, herkes sırayla göçüp gitmişti bu dünyadan. Kocasının ölümünden sonra da aile yükümlülüğünü yerine getirmeye hazırdı ama görümcelerinin gözünde “gelin” hükmü kalmamıştı artık.      

Yaşlı kadın, “ilahi çocuk” diyerek yerinden kalktı, başını geriye atıp, sırtını esnetmeye çalıştı ama kamburu buna müsade etmedi. Yatak odasına gitti, hiç üşenmedi, sandığın üstünde ne varsa tek tek indirdi, bohçalar, eski tip körükü bir bavul, büyük boy mağaza torbalarında çarşaf takımları, kumaş artıkları, yün, orlon ipliklerden kalanlar. Nihayet anne yadigarı ceviz sandığa ulaştı, beyaz iğne oyası sandık örtüsünü dikkatle topladı. On dakika sonra yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle çocuğun yanına oturma odasına geri döndü. 

Çocuğun oturduğu kırmızı, çiçek desenli halının üstüne içi mavi çinili çinko bir tabak, boyası dökülmüş bir enfiye kutusu, iğne oyası bir kaç mendil, kat yerleri iyice eprimiş bir yelpaze ve bir de rengi solmuş yeşil bir fular koydu, çocuk fuları kahverengi peluş köpeğin boynuna dolarken yaşlı kadın “Annen seni kandırmadı!” dedi. Bir kaç şey daha söyleyecek oldu ama kapı çaldı. 

12/02/2019, Beşiktaş

Yelda UGAN

Edebiyat ve Patates Turtası Derneği

Epsilon Yayınları

Mary Ann Shaffer ve Annie Barrowsimg_6068

Çevirmen Fazıl Şimşek

Ekim 2009, 1. baskı

 

12 Ocak 1946 günü Londra’da yaşayan gazeteci yazar Juliet Ashton Guernsey’de yaşayan Dawsey Adams’dan bir mektup alır. “sizi tanıyorum, çünkü bende bir zamanlar size ait olan bir kitap var…” der Dawsey mektubunda.

Juliet, mektuba çok sevinir ve Dawsey’e hemen cevap yazar,

“Kitabın Guernsey’e nasıl ulaştığını merak ediyorum? Belki de kitaplarda onların mükemmel okuyucularına ulaşmalarını sağlayan bir tür gizli hedef içgüdüsü vardır…” (syf17)

Dawsey’in ilk mektubunda sözünü ettiği Edebiyat ve Patates Turtası derneği üyeleri de Juliet’e yazmaya başlarlar. Alman istilası sırasındaki okumalarını anlattıkları mektuplarlardır bunlar.  Juliet’in yazacağı kitabın konusu belki de bu dernek olacaktır.

Bir akşam Bayan Maugery Almanlar’dan güç bela sakladığı domuzuyla dostlarına bir ziyafet vermek ister; Dawsey, İsola, Booker, Eben…gece ne kadar dikkatli davransalar da evlerine dönerken, dışarı çıkma yasağını deldikleri için Alman askerlerine yakalanırlar. Elizabeth büyük bir cesaretle, sokağa çıkma yasağını deldikleri için ne kadar üzgün olduklarını ama edebiyat derneğinde okudukları “Elizabeth ve Onun Alman Bahçesi” adlı kitabı okurken çok keyif aldıklarını ve zamanın nasıl geçtiğini farketmediklerini söyler, acaba asker de  bu kitabı okumuş mudur? Ayak üstü uydurduğu bir yalandır oysa bu.

Ertesi sabah komutana ifade vermek üzere isimleri alınır. Öyleyse dernek de kurulmak zorundadır.

“Başlangıçta gerçek bir edebiyat derneği olmadığımızı söylemek doğru olur. Elizabeth, Bayan Maugery ve belki Booker’ın dışında, çoğumuz okul yıllarından beri kitaplarla pek haşır neşir olmamıştık. Kitapları, güzelim kağıtlara zarar vermekten korkarak Bayan Maugery’nin raflarından aldık. O günlerde böyle şeylerden zevk aldığım filan yoktu. Ancak Komutan’ı ve hapishaneyi düşünerek kitabın kapağını açmayı ve okumaya başlamayı başarabildim.” (syf83)

Burası Kuzey Fransa’nın Normandiya kıyılarında bir ada, Manş denizinde. Almanlar 30 Haziran 1940 da gelmiş ve 5 yıl boyunca adayı istila etmişler. Aynı zamanda bu ada Almanlar’ın 2. dünya savaşında işgal ettikleri tek İngiliz toprağı.

Tamamı mektuplardan oluşan, ince bir zevkin, aklın ürünü güzel bir kitap. İçi sürprizlerle dolu. Çok yakında filmi de çekildi. Sadece fragmanını izledim ama bu kısacık  tanıtımda bile herkesi tanıdım, kimin kim olduğunu biliyordum sanki.

Yazar, editör, kütüphane görevlisi, kitap satıcısı Mary Ann Shaffer’in tek kitabı Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Maalesef kitabının bu kadar beğenildiğini ve 20 dile çevrildiğini görememiş. Yeğeni Annie Brows kitabı tamamlamış ve yayına hazırlamış. Brows da yazar ve çok iyi bir iş çıkarmış; kitapta ikinci bir kalemin varlığı hissedilmiyor, tek elden çıkmış gibi.

Not: Guernsey adası Victor Hugo’nun 1855’den itibaren 14 yılını sürgünde geçirdiği ada. Hugo bu mavi, yeşil adayı çok sevmiş ve Sefiller‘i de burada yazmış. Aklıma Cevat Şakir geldi. Bodrum’a Kalebentlik olarak gönderilen Halikarnas balıkçısı.

21.10.2018 Gayrettepe

Sevgili Erdoğan Ugan’a

Mitra