Deniz Kabuğu

Kibare Nine’nin anısına…

Tohum ısmarlamış yaban ellere, bu sefer çok uzaklara. İzmir’den bile üç günde gelen gemi, Arşipel’in* bittiği yerden bir ayda gelmiş. Uzaklarda deniz maviden koyu menekşeye çaldı, kıpraştı, asma yaprakları tepemizde fısıldarken hava döndü. 

Bitez Yalısı

Okumam yazmam yok benim. Balıkçının getirdiği kitapların ne adlarını bilirim ne de içlerindeki alemi. Geldiğimizde yarım gavur dediler bize, sonra alıştılar. Rumca bilir, Rumca konuşurduk. Benim adam da bilmez bu yeni harfleri ama balıkçıyı boş çevirmez. Merdiven altları, mutfaktaki küçük masa, duvar dipleri boyum kadar kitapla doldu. Her dili bilirmiş meğer, ondanmış bunca mürekkep yalamışlığı, onca kitap. Ne ki gazete kağıdına benzerler, ellerimde kara bir iz bırakan. O yıllarda sarı saman kağıdını bulana bile aşk olsun. Dükkandakileri kaldırdım sandığa, en dibine sakladım. Nohutla mercimeği de üstlerine istif ettim. Yarı karanlık, rutubetsiz köşeye var gücümle ittim. Sokağa açılan avludan tarafa, kapının girişine çektim. “Deftere uzak koma şu sandığı,” diyor bizim bey, o daha veresiyeleri düşmeden, görmez tarafından çoluk çocuk avuçluyormuş akideleri. Dalgaların yaladığı duvar iyi gelmez kitaplara diyecek oldum, düğün mevlitlerine lokum lazım dedim. Şekerlenirler nemi görünce. 

Balıkçı geldiğinde, tahtadan yaptığı sırtıları* boyuyordu kocam. Buralarda bilmezlermiş meğer, ondan öğrendiler.  

“Mavinin sonundaki makiyi görüyorum,” dedim, elimi siper ettim gözüme. “He,” dedim, bel boyu duvara yaslanmış balıkçıya. “Yokuşun bittiği yerden Kerom’a* kadar.” 

Kayrak taşların üstüne bir sandalye çektim otursun diye, şişkin ceplerini gösterdi. İşi varmış. 

“Zakkum bunlar,” dedi, “begonvil, mor salkım, mimoza.” 

Tersaneye kadar gidecek, çorak yollara serpecekmiş rastgele. İki yaz mı geçti üstünden üç mü, azıcık esse kokuları gelmeye başladı. Gösterdiği yol boyunca çiçekler açtı sağlı sollu. 

“Bilirim ya!” dedim. 

Şu mor-turuncuları Girit’ten bilirim, pembe-beyazları İstanköy’den. Şimdi artık anam babam adlarıyla da bilirim. 

Bizimki, “mavi-beyaz olanı sana ayırdım,” dedi arkasından, “ortasına da kırmızı bir mercan konduruveririm…az kurusun.”

Kimseye benzemezdi giyimi kuşamı, siyah bir şapkası vardı yandan çarklı, tepesi düğmeli. Paçaları kısa bir pantolon giyerdi beyaza yakın. Terziye kendisi çizmiş, koca cepli; neler yoktu ki içinde. Başını eğmiş dallar için rengarenk ipler, demir başlı, çatal ağızlı bir kazma ve yıldızın döllemesini beklediği, yamru yumru, şekilsiz, bit kadar kara kuru tohumlar.      

Koltuğunun altında tuğla kadar iki kitap, dışı ağaçtan sert, sırtı kalın. Biri kara, biri kırmızı. Limandan geliyormuş, portakal kasasını gölgeye çekti, hava duru, güneş iğne gibi batıyor, kış erzakı pastırma sıcağına emanet. Naylon iplere bir pencereden diğerine patlıcan biber dizili. Bilezikle çevrili kuyu ağzını kapatan tahta perdeye usulca koydu kitapları. Küçük kıza sesledim kahve yapsın diye. Şükran boş tepsiyi göbeğine dayamış eğleşirken, kaş göz edip, “içeri koyuver” dedim emanetleri. Kahvesini rahat içsin balıkçı. “Ahh! Şimdiki aklım olaydı.” 

Tohum ısmarlamış yaban ellere, bu sefer çok uzaklara. İzmir’den bile üç günde gelen gemi, Arşipel’in* bittiği yerden bir ayda gelmiş. Uzaklarda deniz maviden koyu menekşeye çaldı, kıpraştı, asma yaprakları tepemizde fısıldarken hava döndü. 

“Bunlar ağaç olacak,” dedi. 

Kalenin karaltısı üstüne kızıla çalmış çizgilere daldı gitti. Erken iniyor akşamlar, daha demincek ışılıyordu etraf, denizde oynaşıp duruyordu güneşin çocukları. Yalıya varmadan, kutu gibi beyaz badanalı, mavi kapılı, mavi pencereli evlerin bittiği çorak toprağı günlerce eşeledi durdu. Aş, ekmek, su, ayran taşıdık konu komşu. Kahvede erkek kalmadı yardıma gittiler. Sakin havalarda Tavşan Adası’na, Kargıcık Koyu’na, Kissebükü’ne kayıkla gider gübre getirirdi. Kale ağzına iki metre kalasıya tohumlar yerini buldu. Yasak kalkınca İstanbul’a gitmiş, fide getirmiş. Postanenin, okulun, belediyenin önüne ekmiş getirdiklerini. Cebinden çıkardığı lime lime olmuş bir kitaptan adlarını okudu, okaliptüsler, palmiyeler var ya! işte onun diktiği ağaçlar. Her yer ağaç oldu, duvarlar begonvil, sahiller zakkum sayesinde. Turuncu benekli bir deniz büyüdü karada. Greyfurt nedir bilmezdik. Bir de ta Akdeniz’in bittiği yerden getirmiş, çarşıya ekmiş diyorlar, sonra Mozoleye taşıdılar, ay gibi parlak, yelpaze yapraklı. Çok para dökmüş bu ağacın tohumuna, onca yoldan gelmiş. 

“Kıymetli” diyor, tutarsa.  

O gürül gürül, o masmavi sesiyle, “merhaba” dedi, kitapları yüklenmiş, geldi. Bizim bey saygıda kusur etmez, çok sever balıkçıyı, ayağa kalktı. Yazın dükkânın önüne diziyor çocuklar, turistler memleketlilerini görmüş gibi üşüşüyor başına kasaların, yapraklarını çevirip biri ötekine gösteriyor, alıyorlar da. Kışın kim ne yapsın bunları, çocuklar da anlamıyor. Aldım. 

“Çok lazım oluyor,” dedim, “turistler kapış kapış…” 

Kalanı da külah yapıyorum. “Ne kadar varsa getir!” Halbuki, yarısı sandıkta kalaydı, müzeye, kütüphaneye hediye ederdik, nerden bilecen, dünya meşakkati, peşine katmış kovalar bizi. Okul açıldı ya çoluk çocuğa boğaz lazım, leblebi, şeker koyacak külah. Kıyamadım amma, sökün edince okul dağılmış hepsi dükkâna. Üzerinde bizim İstanköy’de taştan oyulmuş insancıklar gibi yarı giyinik adamlar vardı. En heybetli olanın, ayağı sandaletli, nerdeyse döşüne değen sakalları gibi saçları kıvır kıvır, edep yerini örten bir kumaş dolamış sırtından beri gelen. Sağ elinde kabzalı bir mızrak, sol elinde kanatları uçmaya hazır kızgın bakışlı bir kartal. En soldaki kadın başaktan bir demet tutuyor kucağında, en sağdaki kartala tıslayan dili dışarda bir yılanı zapt ediyor tek eliyle, yüzü heybetliye dönük, icazet ister gibi.

Katerina’ya el edip, “gel hele,” demişliğim çoktur. Fısıldayıverirdim kulağına, “bana da bir mum yak hele bu Pazar.”

“Rüyamda gördüm,” derdi ertesi gün, “bizim Olymposlu gibi göğü gürleten, şimşeği çakıp savuran bir adam geliyor kapına, elinde gümüş bir tas. Uzatıyor sana, sen de kana kana içiyorsun. Hiçbir şeyciğin kalmayacak be Kibare, bekle hele. Yüreğini ferah tut, eli kulağında,” der. Ne tasa kalırdı bende ne de dert. 

Usulca kopardım ilk sayfasını, kıvırdım, şekerle doldurdum. İkiye katlanmış bir sayfa düştü ayaklarımın dibine, kafası traşlı oğlana seslendim, önlüğün sağ tarafı kendinden daha kara, koca bir cep izi, soldaki cebin iki yanı sökük, düştü düşecek. Beyaz yakası göğsünde sallanıyor, terlemiş, teke gibi kokuyor mübarek, aklı dışarda, arkadaşlarında, burnunu çeke çeke kekeleyerek okudu. Ce-vat Şa-kir Ka-ba-ağaç-lı Ce-be-ci İs-tik-lal Mah-ke-me-si Teb-li-gat-na-me. 

Ahşabı kararmış masaya eğildi, o uğursuz kâğıdı tıkıştırdığı cebinden bir deniz kabuğu çıkardı, dünyanın yarısı diğer yarısını bekler gibi tam ortadan kesik, eğimli, kulak gibi içe kıvrık, şişkin karnını dikenleriyle çevirmiş, defterin üstüne bıraktı. Sihir var sanki içinde, ne zaman elime alsam, yüzleri gelir gözümün önüne, kulağıma dayar seslerini duyarım. İkisi de rahmetli oldu. Kocama iki yaz, balıkçıya daha fazla. Balıkçı, balıkçı dediğime bakmayın, ana caddeye adını verdiler ölmeden az önce.                      

21/06/21, Bitez

Yelda Ugan S,

*Hareket halindeki tekne veya bot üzerinde suya atılan yemin ya da sahte balığın gezdirilmesi sistemiyle yapılan ava sırtı balıkçılığı denir.

*Kerom, Gökova

*Arşipel, Ege denizi

R.A.D.İ.K.Y.A

 

Yokuş başından aşağı, sahile indim. Ahşap yeşil köprüye kadar yürüdüm. Konu komşuya, gelinciklere, güneşle beraber uyanan karahindibalara, balıkçı teknelerine, gökyüzünde belli belirsiz duran mehtaba, portakal ağacına, Bodrum yarımadası ile İstanköy arasında uzanan denize, kedilere, bulutlara, parktaki çocuklara, bana göre zeytin ona göre iğde olan ağaca, hatta rögar kapaklarına bile fısıldadım; R.A.D.İ.K.Y.A. açılmış!!

img_9944
R.A.D.İ.K.Y.A

Ne çay suyu koydum bu sabah ne de yumurtaları çıkardım dolaptan, peynire zeytine de dokunmadım, domates de dilimlemedim. Hazırlandım; taktım, takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm ve kahvaltıya, Bodrum merkeze indim.

Kumbahçe Mahallesi Mandalin sokakta kalan tek mandalina bahçeli eve kahvaltıya gidiyorum. Heyecanım oraya ilk defa gittiğimden filan değil. Her daim açık kapısından güle oynaya girdiğimiz; yediklerimizin düşlere, muhabbete, gülüşlere dönüştüğü, sofralarına oturduğumuz bildik bir ev burası. Mor çiçekli kanaviçe perdeli yatak odalarında uyandığımız, her birinin günlük işlerden kopardığı halkalarına tutunduğumuz kadınların evi. Ama bu sefer mevzu başka, çünkü bu evin artık bir adı var; R.A.D.İ.K.Y.A!!

img_9947
Benimki açık olsun karahindiba çiçeği renginde açık..

Kireç badanalı, üç katlı bir evin giriş katından Güneye bakan Radikya’nın ananesi Giritli, adı da ordan geliyor. Her derde deva, şifa anlamına geliyor Yunanca’da.

Bir gün mavi gözlerini tavana dikip düşünmeye başlamış, muzip bir gülümseme inmiş dudaklarına, “tabi ya!” demiş, “neden daha önce akıl edemedim. Yemek pişirmeliyim!! Sevdiklerime, dostlarıma, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma..” Kalkmış, bu tılsımlı sözleri arka arkaya tekrar etmiş, bir kum tepesini düzeltir gibi elinin tersiyle ne var ne yoksa süpürmüş, koca bir mutfak olmuş. Ocağın altını yakmış, önce parlaklığını görmüş, sesini duymuş ve kokusu gelmiş burnuna. Bahçeye açılan verandaya, mandalina ağaçlarının altına birer masa hazırlamış. Yarı bellerine kadar kireç boyalı ağaçların rengindeymiş masalar. Bahçe duvarını saran turuncu akşam sefalarının, sardunyaların, saksılardan salınan petunyaların arasında gezinmiş.

img_9942
Kahvaltıda mücver mi var?

Yumurtalı ekmeğime muammara sürerken denizden gelen esintiyle domates fidelerinin keskin kokularını duydum. Duvar diplerini gösterdi. Atıkları gömdüğü topraktan çıkmışlar; kullanılmış çay, yumurta kabuğu, sebze kabukları aralarında anlaşmış domates çekirdeklerine omuz vermişler. Artık güneşe bakıyor, baktıkça da yüzleri kızarıyormuş çerilerin.

Rum kadınları Nisan sonu, bilemedin Mayıs başı konu komşu toplanır köyün etrafındaki, kırlara, tepelere gider, radikya otu toplarlarmış. Biz de onlardan öğrenmişiz.” diyor beline sıkıştırdığı mutfak beziyle elini silerken “nasıl toplanacağını, salatasını yapmayı, kavurup börek içi hazırlamayı, yoğurtlamayı, turşu kurarken maya niyetine ve hatta şarabını yapmayı.”

Elimdeki radikyalar zamanın geldiğini söyledi* ve karşı kıyıdan buraya, burdan oraya göç başladı. Kadınlar ağlamalarından ve gülmelerinden topladıkları ne varsa eteklerine doldurup gelirken getirdiler ve burda adı karahindiba olan radikyaların kuru çiçeklerini rüzgara bırakıp üfler gibi yeni hayatlarının içine üflediler. Dantel perdelerine, etamin yastık kılıflarına, iğne yumaklarına, dikiş makinalarına, yemek kazanına, reçel kavanozlarına, siyah beyaz fotoğraflarına ve orda kalanlara.

img_8781
Türkçe’de karahindiba, Yunanca’da radikya, İngilizce’de Dandelion derler bana ama çocuklar tüm dillerde beni üflerken gözlerini kacaman açarlar.

Burdakiler önce burun kıvırmış, şüpheyle bakmışlar “her şeyin kendi tadı kendi başına güzel” diyor, otlardan türlü çeşit yemekler yapıyormuş gelenler. “bahçeye bir Giritli girdi, ineklerimiz aç kaldı” diye telaş etmişler önce, ama olmuş bir kere. Radikyanın tohumları Bodrum‘un bahçelerine, meşe çalılarının aralarına, kedi otlarının diplerine, bodur çamların gölgesine, kantaronların sarısına karışmış. Radikyalar, hem hayatın ve zamanın geçiciliğine hem de devamına simge olmuş buralarda. Bu sadık, güçlü ve kalender otlar toprağa, böceklere, insanlara ve  tüm dünyaya şifa olmuşlar.

Kışın bahçeden topladığı mandalinalarla yapmış reçeli, mücverin kabağı Uyku Vadisi’nden, kütür kütür tazecik yeşil biberli salatanın çökeleği Ödemiş’ten gelmiş. Omletler çeşit çeşit, benim favorim otlu veya kabaklı olanı.

Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi, kahvemi içerken arkama yaslandım, birbirlerine simetrik duran iki ayva ağacına takıldı gözüm, “daha önce farketmemiştim” diyorum. Çocuklar bahçede, çimlerin, fare kulaklarının arasından buldukları radikya çiçeklerinin üzerine nefeslerini üfleyip onları gökyüzüne gönderip  gülüşüyorlar.

14/07/2020

Yelda Ugan S.

* “I held a dandelion that said the time had come” Elton John’un Curtains şarkısından