Üstün Gelen Duygu, İçtenlikti

Babası ona, sadece ona..onunla ilgili bir şey soracaktı, belki sormayacak da söyleyecekti “sen,” dedi. Gerisini getiremedi, seyyar kalaycı tahta perdeli kapıyı zorla  ittirirken tumturaklı bir küfür savurdu, sırtındaki ağır kazana da, menteşelerinden biri kopmuş, nemden şişmiş kapıya da fena halde geçirdi.

Kadının çıplak ayakları keçi kılından dokunmuş kaba kilimin üstünde telaşla gezindi. Ardiye olarak kullanılan odada, üst üste duran koliler, ütü masası, üzerleri kaneviçe işinden  mor menekşe uçlu çarşafla örtülmüş yatak, yorgan denkleri arasında dolaştı. 

“Siz de gelir misiniz? Çay demlerim” diyen hemşiresini doktor ikiletmemiş onlarla gelmişti. Yol yorgunluğu, tıka basa yediği kavurmalı, kıymalı-yumurtalı, otlu-kaşarlı pidelerin yanında bol soğanlı  salata rehavetini arttırmış, üşümüştü kadın. 

Doktor bey sipariş almaya gelen garson çocuğa “hepsinden getir, misafirimiz var,” demiş, arkasından da kadına dönmüş, “şehirde yediklerinize benzemez, buranın havası başkadır,” diyerek gülmüş, orta parmağıyla gözlüğünü burnunun üstüne yerleştirmişti. Ekimin ortalarıydı, kardeşi sıkı sıkı tembih etmese yazlık kıyafetleriyle gelir, sıcağın hala hüküm sürdüğü memleketinden çıkarken üşüyeceğini hayal bile edemezdi. Formika elbise dolabıyla yüklük arasına özenle yerleştirilmiş, onu otogarda görür görmez kardeşinin elinden aldığı küçük, kırmızı çantasını tanıdı. Hiç sevmezdi kırmızıyı halbuki, üzerinde kırmızı bir şey taşımaktan utanır, sanki herkes ona bakıyormuş gibi gelirdi. İşyerindeki arkadaşlarının yeni yıl hediyesi, yün hırkasını hala sakladığı ambalajından özenle çıkarıp giydi. Soket çoraplara gitti eli, sonra vazgeçti. Eprimiş parmak uçlarını beğenmedi, bir de rengi, bu turuncu-yeşil çizgiler lacivert hırkasına hiç uymuyordu, o böyle canlı renkleri de sevmezdi ama yeğeni çantasını ödünç verirken “çıt çıtlı gözde çorap da var” demişti arkasından. 

Omuzunun üzerinden açılan kapıya doğru baktı. Doktor beydi gelen, “çaylar da tepside kaldı” dedi gülerek, gözlüğünü düzeltti “şimdi gelir,” dedi “sağlık ocağından aradılar, ufak bir pansuman.” Kadın kızkardeşinin ona haber vermeden gitmesine şaşırmadı, yeğeniyle birlikte kaldığı küçük kızkardeşi de hemşireydi, alışkındı ondan. Asıl şaşırtıcı olan doktorun ilgisiydi, bu tuhaf nezaketi.

Odanın kuzeye bakan penceresine doğru ilerlerken doktor, kilime methiyeler düzdü, “kök boya bu” dedi, “burada, dağ köylerinde dokunuyor. Şimdiden kar yağmaya başlamış oralarda, çok soğukmuş,” dedi tepesi karlı dağları gösterirken “olsun” dedim, bana güldüler. “Kurtlar varmış, ayılar arabaların üstüne çıkarmış, vahşi hayvanlarla oyun olmazmış.” 

“Dur bakalım, bahara” dediler, 

“Nisan Mayıs gibi gideriz”

“Dört gözle bekliyorum baharı,” dedi doktor. Sanki dağlara tırmanıyor, elinde asası, sırtında çantası, soğuktan kızarmış burnuyla, her nefes alışında gözlükleri buğulanıyor, ayağını her bastığında sert topraktan gelen ses ona bir şarkı gibi geliyor, sarp kayalıklarla çevrili tepelerin arasında gizlenmiş zümrüt rengi bir gölü keşfetmiş gibi gönlü genişliyor, gözleri parlıyordu. 

Kadın onu hayranlıkla dinlerken, elinde tuttuğu çorabını, yabancı bir erkekten iç çamaşırını saklar gibi avuçlarının içine sakladı. Doktor boğazını temizledi, kavakların arkasındaki boş tarlaya bakan pencerenin beyaz patiska perdesini çekip kadına doğru yaklaştı. “Hırkan,” dedi, “yumuşacık.” Elini kadının omuzlarından saçlarının arasına daldırdı. Eğildi, kadının dudaklarının bittiği yere minik bir öpücük kondurdu. Kadın heyecandan deli gibi atan kalbini kontrol edemiyordu. İlk kez, hayatında ilk kez, bir erkek onu öpmüştü. 

Kendi yaşlarında, belki bir kaç yaş daha büyük ama gürbüz pembe yanaklarından daha otuzuna bile varmadığı anlaşılan bir adam hemen her gün şirkete  uğrar bölge müdürünün şeffaf camekanla çevrili odasında iş konuşurlardı. Büyük bir şehirde üniversite okumuş ve babasından devir alacağı işler için piyasa ziyaretleri yapıyordu bu genç adam. Rüştünü ispat etmek isteyen her  yeni aday gibi  bir an önce klübe dahil olmak için can atıyordu, iş dünyası da onu aralarına almakta hiç bir sakınca görmedikleri bu yeni namzet için ellerinden geleni ardına koymuyor, gerektiği yerde gerektiği kadar sırtını sıvazlıyordu. Hiç şüphe yoktu ki, istediği icazet önünde sonunda ona cömertçe sunulacaktı.

Ellilerinin ortalarındaki müdür, oğlan geldiğinde onu ayakta karşılar, sıktığı eliyle masasının önündeki deri koltuklardan birini gösterir ve kendisi de yanındaki tek kişiliklerden birine geçerdi. “Bu karşılıklı oturma biçimi müşterinize; bakın, sizinle aynı seviyedeyim, arkadaş gibiyiz anlamına gelir, ortamı rahatlatır” derdi gevrek gevrek gülerek. Geleceğin bu işte olduğunu, bir gün mobil telefon kullanmayan kimse kalmayacağını, hatta insanların evlerindeki sabit hatları bile kapatacaklarını idda ederdi. Müdür ne kadar çok kar etmekten, paradan konuşursa iki adamın kahkahaları da o kadar çok yükselir, kapısında bölge müdürü yazan cam kapıdan çıkar, camekanları aşıp çalışanlara kadar gelirdi.  

Kadının ailesindeki erkekler gülmezdi. Ağabeyleri köydeki evlerinin hemen yanından başlayan on dönümlük tarladan hasatı kaldırdıkları gün yorgunlukları çıkar, gözlerinin içiyle gülerlerdi. Öyle ulu orta paradan, borçtan konuşmak ayıp kaçardı. Hele yüksek sesle gülmek!   

Müdür genç adamı kapıya kadar geçirir, o da çıkarken kadına uğrar, yeni telefon modelleri üzerine sorular sorardı. Bugün, dün, ondan önceki gün.. ve daha önceki gün kadın, adamın uzattığı eli sıktı. “Güle güle Osman abi,” dedi, “yine bekleriz.” Müdür defalarca uyarmıştı müşterilere abi abla diye hitap etmeyeceksin, bey hanım diyeceksin diye. Sonra vazgeçmişti, kadın çok iyi satış yapıyordu. Bu profesyonel pazarlama yöntemleri burda işlemeyecekti anlaşılan. Osman abi ve müdür yemeğe çıkarlarken bir gün kadını da davet ettiler. Daveti müdür yaptı. Yemekten sonra vedalaştıkları, Osman’ı arabasına kadar geçirdikleri, iki sokak boyunca ofise yürüdükleri o gün, “Osman iyi çocuk,” dedi müdür. Kadın o günden sonra ne yaptıysa havalı  arabalara,  yeni nesil kahvelere, etekli masa örtülü kebapçılara alışamadı bir türlü.  

“Sahibi arkadaşımız olur,” dedi bir gün Osman, mobilya mağazasının önünden geçerken, ahşap bir mutfak masasının üstünde duran sepete takılmıştı kadının gözleri, kalın bir ipten sıkıca örülmüş limon sarısı bir sepet, uzun uzun baktı. Sepet diyecekti, vazgeçti.

Kadın akşam yemeğinden sonra uzun uzadıya oturdukları mutfakta kızlara, anahtarlığı çıkarıp Osman’ın tespihi gibi sallıyor, omuzlarını kibirle dikleştiriyor, göğsünü şişiriyor “fena mı oldu” diyor “13 yaşımızdan beri çalışıyoruz”  kızlar kırılıyorlardı gülmekten. Daha ellerinde net bir koca tarifi olmasa da politikacılar gibi kendine “biz” diyen bir adamın koluna girme ihtimali bile ürkütüyordu onları.  

Otobüs şöförünün yerini alıp kontağı çalıştırdığını duyunca, muavinin “kimse kalmasın” diye bağıran sesi yarısında çatladı, arkasından gülerek öksürdü. “Arayacağım” dedi doktor, avucunda sıkıca tuttuğu kağıdı göstererek. Kadının spor çantası doktorun omuzunu yana kaydırmış, gömleğini kırıştırmıştı. Kadın külçe gibi ağır çantasını doktordan alırken, utanmakla gülmek arasında gidip geldi. Kardeşi memlekete götürsün diye elma, erik, dut kurularını tıka basa çantasına doldurmuş, bir bidon da pekmez tutuşturmuştu eline. İkisi de sabah erkenden doktorun geleceğini, “aman doktor bey” demeye kalmadan, ahşap kapının önünde duran çantayı der top edip kapacağını hesaba katmamışlardı. 

Otobüs seyrek evlerin etrafını çevreleyen meyve bahçelerinin arasından geçti. Birbirlerinin bahçelerine misafirliğe giden tavuklar, saman balyalarıyla dolu römorklar, en çok da sağ tarafta kıvrılarak akan dereye giden ineklerin konvoyu otobüsü yavaşlatıyor. O zaman kadın uykudan uyanmış gibi nerde olduğuna bakınıp yüreği kabarıyordu. Otobana geldiğinde otobüs beşinci vitese geçip kesintisiz bir ritimle ilerlemeye başladı. Kısa bir aradan sonra kadın, gündüz düşlerine tekrar yattı. Neydi o? Rüya mıydı? Her bir ayrıntısının üstünden tekrar tekrar geçti. Dilinin üstünde tutup damla damla içti. Gülüşünü içine çekti, hayalinde doktorun ince beyaz ellerini ellerinin arasına aldı, parmaklarını, uzun parmaklarının arasından geçirdi. Belli belirsiz ılık kokusu geldi burnuna, vücuduna yayılan hararet kasıklarına kadar indi.  

Uzandığı yerden otların üzerinde gezdirdi ellerini. Söylenir gibi, “fare kulağı sarmış yine her tarafı,” demişti babası bir gün. Hayal meyal hatırlıyordu onu, belki de hatırlamıyor da uyduruyordu. İkisi de bahçedeydi, elleri eteğinde, çömeldiği yerden hayranlıkla ona bakıyordu. Ne kadar da heybetli görünüyordu. Tam göz göze geleceklerdi ki güneş girdi aralarına. Babası ona, sadece ona, onunla ilgili bir şey soracaktı, belki sormayacak da söyleyecekti “sen,” dedi. Gerisini getiremedi, seyyar kalaycı tahta perdeli kapıyı zorla  ittirirken tumturaklı bir küfür savurdu, sırtındaki ağır kazana da, menteşelerinden biri kopmuş, nemden şişmiş avlu kapısına da geçirdikçe rahatladı.

Eğilmiş, gözlerini otların arasında dikkatle gezdirmiş, biraz daha eğilmiş, görememişti kulakları. Kalktı, limon ağacından sola döndü. İki büklüm oldu tel kapıdan girerken, gıdaklayarak kaçışan tavuklara aldırmadan biraz saman koydu raflara. Kocaman br inci tanesi gibi parlayan perçemlinin yumurtalarını tanıdı, birini şalvarının bir cebine ötekini diğer cebine koydu. İbiği iki gözünün ortasına sarkmış, annesi de bu ismi takmıştı ona, “perçemli” kümeste bir tek onun yumurtaları beyazdı. Ilık yumurtalar şalvarının ince kumaşından geçip tenine değdi.

İnekler ağızlarından salyalar akıtıyor, içtikleri sular çenelerinden boyunlarına iniyordu, papatya desenli soluk mavi şalvarını dizine kadar çemredi. Naylon terliklerini kıyıda bırakıp dereye yürüdü, su beline kadar geldi, suya düşen bir dal parçası gibi bıraktı kendini. Sallanan parmaklarının ucundan derenin suyu damlıyor, elleri boşluğu tutuyordu. Dev bir sarı kantaron otuna benzeyen kavak ağaçları yattığı yerden ona göz ucuyla bakıyor, sonbahar esintisiyle zapt edemediği gün ışığını kadının gözlerine kaçırıyorlardı. Burası köyün sonundaki kum yatağıydı. Ne kadar hızlı gelmişti. Uyumuş muydu yoksa! Kendi kendine gülümseyerek cık cıkladı, hiç insan suda uyuyabilir miydi?

Daha ne olduğunu anlayamadan havada bir kaç saniye el ve ayaklarıyla var gücüyle çırpınsa da paldır küldür yere düştü ve ıslak basma elbisesi, altındaki şalvarıyla kumlara yapıştı. Yarı bellerine kadar ıslanmış erkekler ter ve tütün kokuyorlardı. Havadaki kolunu hızla aşağı çeken biri, kamyon şöförüne indir! diye bağırdı. Ne olup bittiğini anlamadan tepesine yağmur gibi akan  karınca başları büyüklüğündeki kumlar arasında kayboldu. Ağzına, burnuna giriyorlar, gözlerini korumak için sımsıkı kapatıyor, nefes almakta zorluk çekiyordu. Kaygan bir şeye değdi eli, sonra diğer eli. Huylandı ama çekemedi. “Sıkı tutun” dedi genizden gelen bir ses. ilk denemede metal bir duvara çarptı başı, gözlerinden yaş geldi acıdan, içi kalktı. İkincide “başını göğsüne daya, omuzlarının içine çek,” diye bağırdı yine genizden gelen ses. Bu sefer başını korumuştu. Omuzlarından bir iki sıyrık aldı o kadar.

Nihayet otların üstüne sırt üstü düştüklerinde kıpırdayacak hali kalmamıştı yorgunluktan. Yanı başındaki kireç taşlarına bakarak derin bir oh çekti. Son bir çabayla doğruldu ve ceplerini yokladı, yumurtalar hala ılıktı.  

Osman telefonunu kapatır kapatmaz adını içinden tekrar ettiği mağazaya doğru aceleyle yürüdü. Karısı ona gözleriyle bankonun arkasında duran kasiyeri işaret etti ve kendisine hürmetle bakan mağaza müdürünün yardım teklifine “lütfen,” dedi, belli belirsiz bir gülümsemeyle. Kocası terli parmaklarının arasındaki kredi kartını cebine sokuştururken koşar adım elleri kolları paketlerle dolu iki mağaza elemanının arkasından zorlukla yürüyen karısına yetişti. Sağ koluyla kadının belini kavradı.  

Doktor o akşam aradı, sonra bir daha, bir daha aradı. Kadın yanına çağırdı onu, o da yine ikiletmedi, geldi. O gece, doktorun kadının yanına, bir kalp atışı kadar yakınına geldiği gece, Osman’ın bir gelini oldu. Aile büyükleri gelinin Osman için uygun olduğuna karar verdiler. Balayından döndükleri gün gelin ahşap mutfak masasının üstünde duran sepeti çöpe attı. Zira mutfak lila rengindeydi, limon sarısı olmazdı. 

Kadın doktoruna çok iyi baktı. Beyaz önlükleri sakız gibi, tertemiz olurdu adamın, kolalı gibi ütülerdi kadın onları. Köye gittiklerinde el üstünde tutulur, sobanın arkasındaki mindere, baş köşeye buyur edilirdi. En sevdiği yemekler pişerdi köy evinin mutfağında o gelince, yufka ekmek şehriyeli bulgur pilavı, bostandan kopup gelen marul salatası ve mis gibi kokan köy tavuğu. Kara kazanda kaynayan, mevsimin ilk mısırı damada ikram edilirdi. Hiç insan bunları bırakıp gitmek ister miydi?

Kadın Osman’a ve karnı burnundaki karısına görünmemek için avm nin döner kapısına zor attı kendini, tanıdık kimseyi görmek, sorulara cevap vermek istemiyordu. “Gitti!” diyemiyordu hala, dudakları titriyordu. Dışarı çıkar çıkmaz güneşten yanan gözlerini korumak için elini alnına siper etti.

10/11/20, Beşiktaş

Yelda Ugan S.

Not: Yukardaki fotoğrafı Selanik’te bir haftalığına kiraladığım evin duvarından çektim. Dolayısıyla sanatçısından izin alamadım. Umarım görürse kızmaz.

 

Maskem mi? Çantamda!

1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri 

 

img_8674
Bitez yalısı

Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre  nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.

img_8841
Anastasiopolis

Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada Kissebükü Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.

Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek  için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.

Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.

img_8786
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?

Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki  Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”

Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.

Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”

img_8781
Devedikeni

Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.

Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.

fd5d09b7-c445-44e8-97fc-b9ef847f2106
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron

Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.

“hanımefendi maskeniz?”

uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.

Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”

27/05/2020, evden

Yelda Ugan S.