Morocco, Fas, El Mağribul Aksa

Fas’ı özlemiştim, ışığı ve tozu, sabah gürültüleri, bezden bir topla oynayan çocukların çığlıkları, balık satıcılarının bağırışları gözümde tütüyordu, portakal ağaçlarından ve yaşamdan gelen kokuların havaya karışmasını duymaya ihtiyacım vardı. Kent pazarından yükselen ve bizi çocukluk günlerine götüren belli belirsiz uğultuları duymaya ihtiyacım vardı. Nereye gidersem gideyim her yerde ülkemi bulmak istiyordum, onu özledikçe gözümde güzelleştiriyordum.  

Tahar Ben Jelloun/Yalnızlar Hanı

16/4/24

Güzel saraylar enfes bahçeler vaad edildi.

“Hakikat yetmez; şair görmediğine bile tanıklık eder,” demiş Kavafis. Biz gördüğümüze tanıklık edebilsek bile ne ala. Yollar bizim hayretimizi ve hayranlığımızı arttırsın, hayal kaynağımız olsun. İstikamet İspanya üzerinden Endülüs’ün gölgesindeki Morocco.

Pilot müjdeyi verdi, alçalıyoruz. Barahas havaalanına, Madrid’e iniyoruz. Güzel bir Nisan öğleden sonrası. Yanımda ımıl ımıl İspanyolca ve İngilizce konuşuyorlar. “Seni seni” ya da “çok güzel” gibi sevgi dilleri Türkçe. Kitabımı okuyorum, Faslı yazar Tahar Ben Jelloun’un kitabı, Yoksullar Hanı. Yazarın belki de Fas’ta geçmeyen tek kitabı ama Marakeş arkasından, ta Napoli’ye kadar gelmiş.

Aynı gün Fez uçağı, artık dört kişiyiz, Madrid’den 1.5 saatlik ikinci uçak yolculuğu, kısmetse bir günde üç kıta; Asya, Avrupa ve Afrika.

Heyecanım yatıştı. Sakin ve huzurluyum, şu her şeyin yolunda olduğu varsayılan, vesveseden uzak, kendimi izlemediğim dakikalar. Yanıma dönüp sizinle yolculuk yapmak,” diye başlayan “keyifli, heyecanlı, damağımda zencefilli şeker tatlı bu yol” diyecekken vazgeçtim. Daha önümüzde on iki gün vardı. Sözün gücü, ne yapacağı belli mi olur. Durdum ve okumaya devam ettim.

Surlarla çevrili, dünya kültür mirası listesindeki Fez

Bu bir karşılamaydı, gerçek, belirleyici bir karşılama, buradayız. Bekliyoruz, içimiz ta derinlerden gelen bir neşeyle dolu, ya da ben köpürtüyorum, öyle bile olsa iyimserliğim tavan yaptığı, prozac etkili bir köpürtü bu. Her şey ve herkes çok güzel. Biraz önce yani saatler önce sabah kontuardaki kadına “ama siz de dinlemiyorsunuz, bagaj hakkım..” filan diyen ben karşıma dikilmiş “ya neydi o halin öyle diyerek,” beni  utandırıyor.

Tumturaklı sözler etmeden yazıyorum, becerebildiğim kadar yalın ve kısa. Konuşurken yapamadığım gibi. Altımızda ışıldayan kıpırtısız bir deniz.

Pilot İngilizce, İspanyolca ve Arapça bir şeyler söyledi. Muhtemel Türkçe söylese de anlamayacaktım ne dediğini. İlk kez Afrika’ya gidiyorum, ilk kez Ryanair’e biniyorum.

Ve bir sürü ilk kez daha, Madrid çok güzel, bozkır yeşermiş, parlak, kırmızı ve sakin. İstanbul’dan sonra her yer sakin. Mal bulmuş mağribi gibiyim. Bu espiriyi yapmazsam olmazdı.

Solum Akdeniz, sağım Atlantik, bu da ilk kez.

Karşıdan karşıya geçiyoruz, Cebeli Tarık’tan, Okyanustan, Malaga’dan Fez’e, aşağıda gemiler nokta kadar.

Afrika’nın kuzey batı ucunda, Akdeniz’in güneyinde, Atlantiğin doğusunda, her gün yüz yüze baktığı, sadece 13 km uzaktaki komşusu İspanya ile mesafeli bir ilişkisi var fas’ın. Tarifa ile Tanger arası feribotla 40 dakika. Beşiktaş’la Burgaz kadar.

Akdeniz ve Atlas Okyanusunun birleştiği yer

Faslılar yazın Sevilla’ya mevsimlik işçi olarak çalışmaya gelirlermiş, çileklerin ömrü kadar olurmuş oturma izinleri.

Parfümün adı skandal, uçakta satılıyor, 

Tarık Bin Ziyad, sen gemileri yaktın, biz bugün uçakla geçiyoruz adını verdiğin boğazı

Fas Kralı Monacco’daki sarayında yaşarmış. Ara sıra gelirmiş ülkesini ziyarete. Türkleri çok seviyorlar ve bize gıpta ediyorlar çünkü bizimki bizimle kalıyor, bizimle yaşıyormuş. Kocanın başında olması, her akşam eve gelmesi gibi bir şey galiba. Sağ kolunun pazusunu şişiriyor taksi şöförü Bilal, güçlü bir ülkeymişiz, onu anlatmak istiyor. İmreniyorlar bize.  

Riyad, otel olarak kullanılan, tarihi, neredeyse 400, 500 yıllık evler. Bol kedili dar sokaklar serin ve nemli, kanalizasyonla rutubet arası nahoş kokulu. Ev sahibimiz İlyas, Fas’ın geleneksel kıyafeti cellabi ile karşıladı bizi.   

17/4/24

Fez Çarşısı, Medina

Kırlangıç yuvasını camide yapmış. Üstü kafesli, bazen iki kişinin aynı anda geçemeyeceği kadar dar sokaklar, öyle ki, bazen birinin sırtını duvara yaslayıp beklemesi gerekiyor. Kapalı çarşı bir karınca yuvası kadar serin, gölgeli ve hareketli.  

Kral gelecekmiş, tüm şehir hazırlanıyor. Buna rağmen Yahudi mahallesiyle Müslüman mahallesini yani rehber zıpçıktısı Ömer’e göre yeşille maviyi ayıran dere çöp içinde. 

Taze nane kifayetsiz kalıyor tabakhanenin kokusuna, kediler hasta ve aç, çok zayıflar. 

Esnaf çok ısrarlı değil, bir iki denemeden sonra üstelemiyor. Bakır, dokuma, argan yağı, kaktüs kremi ve yağı, sabun, bizim adına fes dediğimiz geleneksel şapka ve kıyafetler satılıyor.  

Sokak lezzetleri bölümü apayrı, safran, çörek otu, kişniş ve bil umum baharat, envai çeşit turşu, zeytin, limon, hamur tatlıları, iki masalık kahveler ve buraların olmazsa olmazı Fas’ın birası nane çayı.

Turistleri epey kanıksamışlar, yani olağan bir gün ve olağan bir kalabalık onlar için. Ne çok kırılıp dökülüyorlar ne de kayıtsızlar.

Şehir Urfa gibi ya da Mardin, mimari çok benziyor. Her şey göklerin efendisi güneşten korunmak için. Evler minareler gibi dikdörtgen, dar ve derin, tıpkı kuyu gibi, tersine kuyu. Kum rengi irili ufaklı evlerin tavan göbekleri renkli vitrayla bezeli. Kuyunun dibi iç avlular, gündüz evin en serin yeri. Uyumlu bir Endülüs tarzı hakim mimariye, damlarda rengarenk ipe dizili çamaşırlar, gökyüzü kuş cenneti, kırlangıçlar, güvercinler ve serçelerle ayrıca adını bilmediğim nameli öten kuşlarla dolu. İç balkonlar yetmiyor, çare gün çekilirken terasa çıkmakta. Ben de bir sabah erkenden çıktım, daha gün hükmünü sürmeden, kara kanatlı, beyaz kafalı, sarı ayaklarıyla gökte süzülen şeyle neredeyse göz göze geldim, telaşsız genç bir leylekti bu, ergen olmalıydı. Almış başını kuzeye gidiyor, tek başına, belki Cadiz, belki Tarifa’ya.

Gürültülü, epey patırtılı bir şehir, kirli, pırıltılı, renk dolu, baharat dolu. Burası hem çekici hem ürkütücü, burası Afrika, burada Araplar yaşıyor, abartılı zevkleri olan, Fransızca bilen Müslüman ve Yahudi Araplar. Dinleri ayrı olsa da batıl inançları aynı.

Fatuma hepimizin kutsal anası, tuma sarımsak demek

“Fas’ta geleneklerine bağlı insanlar eşlerine “ev” derler,” diyor Ben Jelloun “Bu bir namus anlayışı, maçoların bir saçmalığı, evin dışarı çıkmadığını, isyan etmediğini ifade eder. Ev, içsel bir kavram, sıcak, tatlı. Kötü hava şartlarına karşı bir sığınak.”

Her şeye gücü yeten kral, cismi Monaco’da bir sarayda olsa da o burada, her yerde, dükkanlarda, döviz bürolarında, restoranlarda. Anayasal monarşiyle ülkeyi idare etmeye devam ediyor. O müminlerin amiri, ekonomi dahil bütün güç onun elinde. Kah üniformasıyla, kah lacivert takım elbisesiyle veyahut kırmızılar içinde, şık ve son derece modern giyinmiş karısıyla el ele olmak üzere her daim gözü üstümüzde. Dokuma tezgahlarını, dilencileri, namaz vakti ziyarete kapanan camileri, terasları, naneli çay içen turistleri, tabakhaneleri, Yahudi mahallesine giremeyen Omar’ı ve bizi görüyor.

Kuraklık kente göçü hızlandırıyor. Arap dünyasında okuma yazma oranı en düşük ülke, Fas. Acaba bu güneşin suçu mu? 

Talih ve rastlantıların bir lütfu olarak tam umudu kesmişken dünyanın ilk üniversitesi Karaviyyin camiine girebildik. Elhamdülillah Müslümandım ama içerde benim için bir sürü yasak vardı, o canım avluya girmeme de izin çıkmadı. 

“Adım İsmail,” diyor, “İbrahim’in oğlu,” meseli çok iyi bildiğimizi var sayarak yaptığı espiriye gülmemizi bekliyor. Türküz ve Müslümanız, gülümsüyor, bağ kuruyor ismiyle aramızda.

18/4/24

Yine Karaviyyin kompleksi içinde Al-Attarine Madrasa, parfüm ve baharat pazarının girişinde. İki katlı medreseye bronz parçalarla kaplı büyük bir ahşap kapıdan girdik. Kapı avluya açıldı. İkinci katta küçük, dar pencereli öğrenci odaları çilehaneleri anımsattı, iki taraflı açılan, (içerden ve dışardan) yemek kutuları var. İçerisi boş, çini zemin çıplak. Pencereler yeşil çatılı, beyaz minareli Karaviyyin camii ve koridorlarına bakıyor.

Mermerler Arap hat sanatı kufi yazılarla süslenmiş, zemin küçük çinilerle kaplı, duvarlar mozaik karolarla süslü. 

Küfi tarzda çok sık yazan hattat sanatçısı Emin Barın’ın Feshanedeki “Ne senden Rükü ne Benden Kıyam” sergisi hali hazırda İstanbul’da devam ediyor; İslam hattının en eski çeşitlerinden. İsmini, 7. asırda bugünkü Irak’ın orta bölgesindeki Necef kenti yakınlarında kurulan ve bir dönem Abbasi Halifeliği’nin başkentliğini de yapmış, önemli kültür merkezlerinden Küfe’den almış

Hat sanatının erken dönemlerinden kalma pek çok Kuran-ı Kerim nüshasından da anlaşıldığı üzere sevilen bir yazı olan küfi’nin köşeli ve geometrik formları, onun sadece her çeşit yazma eserde değil, hacimselliğin vurgulandığı mimari yapılarda da bir süsleme unsuru olarak sıklıkla kullanılması sonucunu doğurmuştur. Bu geometrik niteliği, küfi yazıya biçimsel bir olanağı da tanımış ve Orta Asya’dan Mısır’a varıncaya dek, İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde küfinin değişik çeşitleri ortaya çıkmıştır. Sinilerden şamdanlara, kılıçlardan tabaklara varıncaya dek, pek çok zanaat ürünü bu yazıyla süslenmiştir. (Bu bölüm yukarda adını verdiğim sergiden alıntı.)

Jnan Sbil bahçeleri; 12.yy dan kalma Mavi kapıdan çıkıp soldan devam ediyorsun ve Medinenin yanı başında bir zamanlar krallığa ait uzun ağaçlar bambular ve envai çeşit bitkilerle, çeşmelerle dolu cennet bahçesinde gezebiliyorsun.  Endülüs, Meksika ve Bambu bölümleri var. Tevekkeli değil bahçe Sevilla’daki Alkazar’ın bahçesine çok benziyor. 

19/4/24

Marakeş

Bizim Adana gibi, yol boyu bulvarlar turunç ağaçlarıyla süslü.

Türk olduğumuz öğrenince Atatürk diyerek sevinen, rastladığımız tek Fas’lı Ahmet’in riyadı, darül Ahmet, Ahmet’in evi. Dört katlı, son iki katı teras, son kat açık, diğeri kapalı. Açık olana çıktım en üst kata, kendimle ve hafif olmak hevesindeyim. Kızıl tonlarında evler, palmiyeler ve uzakta prizma minareler, hem tanıdık hem yabancı. Belki filmlerden belki de Osmaniye’den. Neşeli ama davetkar değil. “İster gel,” diyor “ister kaç, ben Marakeş’im.” Havada uzun bir kuş süzülüyor, kanat çırpmıyor, kafasını çeviriyor ve göz göze geliyoruz. Hayra alamet bir leylek, öyküsünü ilk kez anlatıyor.  “Bunu yapmam için,” diyor, “senin Marakeş’e gelmen gerekiyormuş.” Doğum gününü kutlamak için doğum günü tarihini bilmeye gerek yok. “Ama o gün bugün,” dememe kalmıyor, “sandığın gibi Kuzeye gittim,” diyor, “Endülüs’e, bugün buradayım, yazgına göz kulak olmaya geldim.”

Orta çağdan kalma Jamaa El-Fna meydanı, öyle sevgiliye randevu verilen meydanlardan biri değil. Gerçek üstü, kobra yılan oynatıcılar, falcılar, kınayla dövme yapan kadınlar, maymunlar, portakal suyu satanlar, şifalı ot satıcıları, akrobatlar, hanutçular, birbirine karışan müzik sesi, göz teması kurmaktan imtina ettiğiniz ısrarcı satıcılar, tekinsiz, tuhaf, ucube, olağan üstü, sıra dışı, büyülü. Sakatların teşhir edilmesi de Allah’ın adı zikredilerek sadaka talep edilmesi de bize hiç yabancı bir şey değil. Alfred Hitchcock’un 56 yılında çektiği “Çok Şey Bilen Adam” ın ilk sahneleri bu meydanda geçer. Bugün kimse artık Doris Day kadar şık gezmiyor ve artık burası Fransız Fas’ı değil, en azından resmi olarak değil. Ve artık daha az peçeli kadın olsa da Kutubiye camiinin 67 metrelik minaresi 800 yıldır olduğu gibi yine orada. 

Ya bir dakika durabilir misiniz, başım döndü diyesi geliyor insanın. Yarım dakika, yirmi saniye, on hı? Olmaz mı? Lütfen!

Kadın müzesi, Kuzey Afrika’daki ilk kadın müzesi. Faslı kadınların kültürünü sunmak ve korumak adına kurulmuş. “Sanat ve tarih arasında Faslı kadınlar,” sergisi de cabası.

“Morocco’dan önce her şey siyahtı, Marakeş bana renkleri öğretti.” 

Ve “iyi giysiler mutluluğa pasaporttur,” diyen Yves Saint Laurent Müzesi, toprak tonlar, sırlı tuğlalar, Portekiz ve İspanya’ya has zellige (azulejo) seramikle kaplı. Botanik, Berberi kültürü, moda ve kostüm konulu belgeseller peş peşe sergileniyor.

Parlak kobalt mavisine boyanmış iç mekan, eskizler, fotoğraflar, ve aksesuarlar, elbiselerin her birine bir şiirin eşlik ettiği 60’lı yıllar; Ibn Khafaja, Alphonse De Lamartin, Divan Abü Najam Ahmed, Charles Baudelaire

Ceuta (Seyuta) ve Melila Afrika’daki İspanya toprakları 

Ceren’in marifetiyle kadın kadına yapılabilecek en güzel şeylerden birini yaptık ve birbirimizin bütün kadınlık geçmişini bir parça havalandırmak, temizlemek üzere hamama gittik. Çünkü bizim canlı kalmamız için daha çok duyguya ve daha çok büyüye ihtiyacımız var. Habeşistanlı Amina, elleri şifalı, dili dualı, gönül zekalı bir tellak kadın. Buraya çalışmaya gelmiş. Hamam teşrifatçısı Meryem işaret parmağını büzdüğü dudaklarında gezdirince bahşişleri patron duymadan aramızda hallettik. 

20/04/24

İç avlunun göbekli tavanına yağan yağmur, gök gürültüsü, esen rüzgar sabaha kadar sürdü. Olsun, buralara yağmur yağsın da bir gece de varsın uykusuz geçsin.  

Sabah 7:30 da bizi sokağın başından aldılar. Bugün o gün, büyük gün, kısmetse yarın akşam üstü çöldeyiz.

Yüksek Atlas dağlarının sıralandığı bölge, Zagora. Fas nüfusunun üçte biri Berberi, günümüzde artık Araplaşmış Berberiler onlar. 

Virajlı yollardan yukarı çıktık, çıktık ve çıktık; Atlas Dağları, rakım 2260 

Ouarzazate şehrinde Ait-Benhaddou aynı zamanda doğal bir film platosu, çöl temalı pek çok film burada çekilmiş; Gladyatör, Arabistanlı Lawrence, Çölde Çay, İngiliz Hasta, Asterix ve Game of Thrones’un bazı bölümleri.

Ait-Benhaddou kasabası, palmiyeler arasında bir vaha ve ortadan akan bir nehir. 11.yy dan kalma. 22 yaşındaki Muhammet gezdirdi bizi, bu dürüst bakışlı çocuk kendi kendine yedi tane dil öğrenmiş. “Russell Crowe was here” derken memleketiyle gurur duyuyor, gözleri parlıyordu.  

Yine epey bir yol aldıktan sonra Dades Valley’in gelincik, gül, nane, palmiye ve hatta begonvil manzaralı ve daha sıklaşan vahalarını yorgun bakışlarla izlerken birden canlandık, o da neydi öyle? Olağan üstü, sıra dışı, İspanyolların barro yani pudra veya seramik dedikleri renkte kaya formlarıyla bezeli Monkey Fingers’e gelmişiz meğer. Buranın fanilerle işi olamaz, kesin toprak ana Gaia’nın işi, bir gün toplamış çocukları, getirmiş buraya, salmış yavruları biraz hava alsınlar diye. Onlar da biraz toprak biraz suyla oynamışlar, Picasso’nun özendiği çocukça şeyler yapıp gitmişler. Fakat devasa boyutlarda, eh ne de olsa onlar yavru titan ve titanelermiş.

Dades Valley’de, gül vadisinde konakladık bu gece, adı mutluluk anlamına gelen Sevilla’lı Lettisia’yla tanıştık, İspanya Malaga’da doğmuş büyümüş Fas’lı Said ve arkadaşı Alvaro ile. Yarın bir o kadar saat, bugünkü kadar yine yol yapacaktık beraber, hep çölü konuşuyorduk, ya yağmur yağarsa diye endişeleniyor, bu ilk deneyim için kaygıyla karışık heyecanlanıyorduk. 

21/4/24

Thingir’de Bedevi köyleri, vadiler, tajinli öğle yemekleri, hafif çiseleyen yağmur, dalında hurmalar, tatlı bir rüzgarın esmekte olduğu Toudgha El Oulia kanyonu, safran sarısına gelmeyen böcekler, kaktüs ipinden dokunmuş 300 yıl dayanan kilimler, ılgın, salkım söğüt ve zeytin ağaçları, Berberice merhaba; “Azul,” Ceren, Miguel, Mehmet.

Gri üniformalı kral muhafızlarını daha sık görür olduk, asayiş berkemal miydi o zaman? Yol aldıkça sahneyi ufak ufak develer aldı, keçiler ve çobanları da, kuraklık hissedilmeye, toz kokusu artmaya başladı. Rüzgarın önüne kattığı başıboş diken, çalı çırpı, naylon poşet, kuru kum, son molalar, bulanık gökyüzü, uzakta bir toz bulutunun dansı, sırtında ot balyası taşıyan, iki büklüm, gunduralı kadınlar.

Kiremit rengi kerpiç evlerin mavi kapıları kapalı.

Merzouga, sahra çölü kenarında bir kasaba. Ta Marakeş’ten geliyoruz, bu zahmetli yol iki gün sürdü, yaklaşık 11-12 saat yolda geçti. Yollar virajlı, şoförümüz neşeli, manzara canlı bir belgesel gibiydi.

Cemal çarçabuk aldı beni sırtına, ne o mırın kırın etti, nazlandı ne de ben, benim seçme hakkım yoktu, sanırım onun hiç yoktu. Sıkıca tutundum, önüm sıra gundurası altın sırmalı iki Bedevi yürüyor, kervanın iplerini çekiyorlardı. İşte geldim, şimdi ve buradayım. Çöl önümde çoğalıyor, dünya genişliyor. Ya bu deveyi güdecektim ya da güdecek, başka bir hal çaresi yok.

Uçsuz bucaksız bir hiçlik ya da çokluk, bal rengi kum tepeleri ya da İspanyolca camello, sahi çöl ne renk? Çölün dönüştürücü etkisi vardır derler, gözlerimi yumdum ve bana bir şey söylesin istedim. O sırada Cemal diz üstü kum tepesine gömüldü ve tam düşecekken toparlandı. Sanırım çölü kızdırmıştım, acelem neydi? Yaklaşık bir saat geçti geçmedi son kum tepesini de aştık ve aşağıda çadırlar göründü. 

Bahtsız Bedevi gibi dolunay ilk akşamdan çıkmaz mı, “ille de ben,” dedi. Yıldızlar yağmadı üstümüze, ağzım burnum derken güneş battı, gece oldu, uzandım bir kum tepesine, elimle siper ettim gecenin güneşine, aldım kızları karşıma, ya da onlar beni karşılarına. Sahip oldukları tek gözü sırayla döndürdüler aralarında, tam üç kez gördüler beni. Sonrası bir şarkı, ateş, şarap, renk ve halay.

Çölden dönüş, gün doğumu ve 4 mil süren bir yürüyüş, evet cemalin yanında çölü yürüyerek geçtim. Ona Arapça sabah el hayr dedim ve çölden sadece fotoğraf aldım. Kapkara, iri bir bok böceği yoluna gitti, belki dün gece, belki az evvel bir kum tepesinden yuvarlanmış, aldığı yol kadar izi kalmış küçük bir taşla konuştu benimle.   

Gerisin geri dönüyoruz, yine hiçlik, boynum kopana kadar çevirdim, gözden kayboluncaya, el çizgili dağlar başlayana kadar vedalaştım sahrayla.

Artık günlerden Pazartesi, öğle vakti, okul dağılmış, yol boyu caddeler öğrencilerle dolu, türbanlı kızlar neşeli ve dünyanın her yerinde olduğu gibi yüzlerinde son zilin hafifliği var. Artık onlar kendi dillerinde eğitim alıyorlar, Berberi alfabesi Arapça’nın yanında resmi olarak kabul edilmiş. Soldaki fotoğrafta göründüğü gibi sembollerle dolu, enteresan şekiller var. Mesela en alttaki iki harf “özgür kadın ve özgür erkek” anlamına geliyor. Ben onları palmiye ağacına benzettim.  

23/4/24

Gare Oncf

Marakeş Kazablanka

Bir kompartımanda sekiz kişiyiz, dördü biz, biri Alman, üçü Faslı, Faslı kadınlardan biri telefonundan komik videolar seyrederek kıkırdıyor. Gurbet tahammülü mü yoksa pencere kenarını bize veren arkadaşından ötürü mü bilmem, pek oralı olmadım. Gülmek bulaşıcıymış yüksek sesle dinlediği yetmiyor, bir de üstüne “viri viri viri ey estafurullah Yarabbi” diyerek kıkırdadıkça tüm kompartıman gülüyor.

Fransa işgalini sadece askeri yoldan değil özellikle eğitim ve kültür alanlarında da sürdürdüğü söylenir. Fransızca zorunlu, Arapça ibadet diliymiş. Casablanca’da Ricky’s kafeyi arıyoruz. Son derece mütedeyyin giyimli, orta yaşın üstünde bir kadın bizimle Fransızca konuştu, cadde isimleri, şarkılar, hitaplar hala Fransızca.  

El Mağribul Aksa, İslam topraklarında Fas böyle anılıyor, uzak batı. Okyanus kıyısında, deniz kokan Kazablanka’da sadece iki saatimiz var.

Mağrip mimarisi, Endülüs, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, batı İslam dünyasında tarihsel olarak gelişen bir mimariden dünyanın ikinci büyük camii 2. Hasan da almış nasibini.

Okyanusun dibinde, 210 metre minaresiyle ihtişamı cihan değer bir cami. Sandığımdan çok daha genç 1994’te tamamlanmış, her ne kadar Selefiler, sömürge döneminde Fransızlar tarafından yapılan her şeyi gölgede bıraksın isteseler de mimarı ve tasarımcısı yine bir Fransız.

Kazablanka Tanger arası hızlı trenle 2 saat, otobüsle 6 saat sürüyor. Biz doğal olarak treni tercih ettik. Tek neden hız değil. Fas’ın çok iyi bir tren ağı var, hızlı, temiz ve dakik.

Tanger’deyiz, rivayete göre Berberi asıllı Emevi komutan Tarık Bin Ziyad, Endülüs’e buradan Tanca’dan çıkmış yola.

24/4/24

Tanger’de uyandık, pırıl pırıl, sirkeyle yıkanmış cam gibi parlıyor gökyüzü. Şafşavan’a gidiyoruz veya Mavi Şehire, gökyüzünü ve cenneti simgeleyen yere. 

Binalardan yollara, duvarlardan toprağa günlerce Marakeş kırmızısı, çöl sarısı, bal rengi, kehribar, tarçın derken baharın yeşiliyle şenlendik. Bildik bir yerdeydik sanki ve tanıdık biriyle karşılaşmıştık.

Yemyeşil yamaçlarda Simyacı’nın Sandiego’su koyunlarını otlatıyor, geldiğimiz ülkenin hatta daha güneyin, piramitlerin hayalini kuruyordu. “Coğrafya kaderindir,” diyen İbn Haldun’un ruhu şad olsun. Mavi şehirliler daha kaygısız ve güler yüzlüler. Yolculuğumuz boyunca gördüğümüz en mutlu Faslılardı belki de. Şehirleri mavi, yamaçları yeşil, suları bol, daha ne olsun. 

Koya bakan rüya gibi evleri, Endülüs surları, Medinası, sivil mimarisi, tarçınlı tavuğu, sokak lezzetleri, meydanları, limanı, yan yana yürüyen kadın ve adamları, denizlere çıkan sokakları, beyaz limanı ve bizi çölden beri arsız arsız takip eden dolunayı, Malabat burnu, casusları, beyazların ticaret limanı, doldurulmuş sahiliyle Bozkırın üzerine yemin ederim ki Tanca bizden bir şey sakladı. 

Güneşin aydınlattığı iki deniz ve bir boğaz, sağ taraf Akdeniz, sol taraf Atlas okyanusu, ortası Cebeli Tarık, İspanyollar Gibraltar (Hibraltar okunuyor) İngilizler Cibraltar der ona. 

Hani şöyle güverteye çıkıp, güneşin koyda alçalmaya başladığı saatlerde Afrika’ya el salladığım, günü okyanustan batırdığım, iki kıtaya da şahitlik ettiğim, ona hayalimde bir görüntü verdiğim bir yolculuk hayal etmedim desem yalan olur. Malum feribot bizi bir kapsülün içinde, kırk dakikada karşıya İspanya’ya ışınladı. Hep bu eski filmlerin, kitapların yüzünden, trenlerde de böyle oluyor, adalarda ve İstanbul boğazında da.  

Tarifa’dayız, hayalimde tasarladığım gibi artık söyleyebilirim. Daha önce çalıştığım için girizgahı hatırlıyorum… Sakin ve huzurluyum, şu her şeyin yolunda olduğu varsayılan, vesveseden uzak, yani kendimi izlemediğim anda. Yanıma dönüp sizinle yolculuk yapmak,” diye başlayan “Faslı, Omarlı, argan yağlı, kaktüs ipli, sahralı, tajinli, faytonlu, gunduralı, cellabili ve zencefil şekerli bu yol” diyecekken durmaz, devam edebilirim…

Çok teşekkürler çocuklar, siz olmasaydınız biz oralara gidemez, Fas’ı göremezdik. Bize gösterdiğiniz sabır ve anlayış için, verdiğiniz koşulsuz sevgi ve nezaket için, hazırladığınız kusursuz ve zengin program için, cömertliğiniz, misafirperverliğiniz için, doğum günümde yanımda olduğunuz için tekrar tekrar teşekkürler. Bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapmak gerekirmiş, Ceren ve Miguel, tanıştığımıza çok memnun olduk. Birbirinize gösterdiğiniz bu karşılıksız özen daim olsun. Te amo mucho.

12/5/24

İstanbul,

Yelda Ugan S.