Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto

“Anı yazmak ölümün elinden bir şey kurtarmaktır,” Andre Gide, syf347

Samuel Coleridge’nin dediği gibi inanmamayı erteliyor, yazarla beraber İstanbul’dan trene biniyorum, yolculuk hep yeniden başlayan bir zamana doğru. Hiçbir ezberin, hiçbir düzlüğün içinde kalıp sıkılmadan bir sonrakine geçiyor manzara. Hayat gibi. Esin Akalın’ın anılarını yazacak yaşta olması sadece topladıklarıyla ilgili değil, güngörmüşlük, esneklik ve onunla gelen tevazu bir tutam da tevekkülle ilgili. Kimseye bir şey kanıtlamak ya da beğenilmek kaygısıyla yazılmamış kitap, öylece, olduğu gibi. Belki tek kaygısı var ki bu da gönlünün yüceliğinden ileri geliyor, 19. Yüzyıla dayanan aile bireylerine gösterdiği ‘gelmeyen, kareye girmeyen kaldı mı?’ hassasiyeti. O kadar yanı başımdaydı ki herkes, yazarın dualarına amin derken, bu dünyadan ayrılmış olanlara rahmet dilerken buluyordum kendimi.

Seyahat, tarih, mitoloji, edebiyat, kadın, göç, tiyatro, aile ve maaile, coğrafya, kültür ve yemek isimleri her bir istasyona adını veren çiçek adları.

Ben de yazar gibi Musalar’ı çağırdım. Hesiodos’un içine “tanrısal sesleri” üfleyen, Zeus’un dokuz eş yürekli kızlarını. Sevgili İlham perileri, bana da söyleyin şarkıyı ve anlatın hikayeyi. “İyi ki edebiyat okumuşum! Edebiyat hayatın günlük çalkantılarıyla başa çıkmak için seçilmiş harika bir yol.” diyen kadının hikayesini anlatın bana.

“Ak kollu, altın tahtlı evlilik tanrıçası Hera bir elinde narı bir elinde zambağı ile Zeus’un ulağı Hermes’i hayırlı bir iş için yanına çağırmış,” ve genç Esin, çiçeği burnunda yeni gelin düşmüş yollara.

Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto kitabının yazarı Esin Akalın, gözlem yapmaya hazır ve donanımlı bir iç görüyle hem kendine hem dışarıya, dünyaya bakan gözle yazmış gördüklerini.

“Atlas okyanusu ve büyük okyanus arasında kalan Kanada. Atlantik, ailem ve sevdiklerim ile aramızda bizi birbirimize bağlayan bir köprü. Ama aynı zamanda bizi birbirimizden de ayırıp koparan en büyük engel.” Syf22

“Bu büyük şehirler insanda yalnızlığı aynen bir buz sarkıtıymış gibi hissettirirler. Keşke aramızdaki bariyerleri kaldırabilsek. Keşke dillerin ve renklerin şehrin gün doğumunda erimesine izin verebilsek.” Bu dua temennimiz olsa da hoca Kanada için “ülkesine geleni, kendi kimliğini bırakıp, yeni bir gömlek giymeye zorlamadı. Gelen diliyle, diniyle, kültürüyle ülkede kabul gördü.” diyerek içimize su serpiyor. “Mevlana bile sadece Hristiyanların haçında, Hintlilerin mabedinde, dağda, bayırda, dorukta, derinde, Mekke’de, Kabe’de aramamıştı ezoterik felsefenin baş sembolü Anka kuşunu (Phoenix) Alimlere de sormuştu, filozoflara da. Sonunda kalbinin içine bakmış ve görmüş ki, aradığı aynen öyle, kalbinde duruyor.”

Meryem suresinin 25. Ayetinde dediği gibi “Ye, iç, gözün aydın olsun.” Yazar yaban ellerde tam kırk bir çeşidi bir araya getirdiği Zekeriya sofraları kurdu. Farklı din, dil ve ırktan dostları bir araya getirdi. Onlar, her biri kendi kalplerinden geçen dualarla dileklerini tuttular. 

Sarmalar, dolmalar, baklava, börek, kuru köfte derken “Potluck,” dedi hoca. Hiç duymadığım bir kelimeydi, merakla dinledim. “Pot, kap anlamına geliyor, luck şans, potluck sözcüğü ilk kez 16. yy da İngiliz Thomas Nashe tarafından kullanılmış. O dönemde beklenmeyen veya davet edilmemiş olan bir misafire yapılan ikrama atfen söylenen potluck lafı Türkçe’de “misafir umduğunu değil bulduğunu yer,” sözünün karşılığı olarak da düşünülebilirdi. Bugünkü modern anlamda kullanılması ise 29 yılında Amerika’da başlayan Büyük Buhran diye söz edilen ekonomik kriz döneminde başlamış. O zamandan beri kalabalık toplantılarda potluck usulü, herkesin bir kap yemek veya tatlı getirmesi Kuzey Amerika kültüründe alışılagelmiş bir adet.”

“Konuksever olmaktan geri kalmayın. Çünkü bu sayede bazıları bilmeden melekleri konuk ettiler. (İbraniler 13:2)”

Sofralar ayrı bir dünya iken yolculukları da yazar bir mizahi dille aktarır. Hiç delisiz mahalle olur mu? Yazarın çocukluk anıları arasından bulup çağırdığım deli Halise’nin, boynuna taktığı türlü çeşit çanta misali, ben de valizden çıkardıklarımı takıp takıştırıp devam ediyorum yola. Sürçü lisan ediyorsam af ola.

“Kırk yıldır yanıtını bulamadığımız “orası mı burası mı?” bağlamındaki o zor soru.” Syf65

Journey without end (bitmeyen yolculuk) Hocanın Kanada’da yazdığı tiyatro oyunu. Derya kız da oyunda rol almakla kalmıyor bir de annesinin yazdığı oyuna İngilizce isim koyuyor; Oyunun Türkçe ismi, Yusuf Nalkesen’e ait “Gitmek mi zor, kalmak mı?” şarkısından esinlenerek yazılmış.

“Ne wifi ne internet bize kanka… Mektupları süzüm süzüm süzülerek buraya getiren Zümrüdüanka.” Syf168

Mektup yazmanın ve almanın hazzına varan son nesil olarak “Anneniz Güzin” le sonlanan mektupların nefaseti bana çocukluğumu, annemle teyzemin mektuplaşmalarını hatırlattı. Ve onun, Güzin Hanımın yemekleri, Küçükyalı’da Kocadere’de saksı saksı yetiştirdiği güzelim çiçek adları; “sakız sardunya, katmerli kadife, camgüzeli, ortanca, telgraf, begonya, düğün, çuha, haseki küpesi, şebboy, zerrin, fulya, Manisa lalesi” Tılsımlı sözler gibi.

Hoca uzaklara kök salarken, anneye, sılaya duyduğu özlem, endişe ve kaygı da içinde büyüyor. 

“Bilişsel ve davranışsal fonksiyon bozukluğu. Kızları tarafından seksen yaşında fark edilen bir babanın gün geçtikçe artan semptomları hakkında tuttuğum notlar Kral Lear hakkındaydı. Annem Lear’ın doldurduğu seksen yaşı çoktan geçmişti.” Syf61

“Tüm planlar ve programlar yerine ucu açık tehirler.” Syf65

“Kiraz ağaçlarının beyaz ve uçuk pembe çiçekleri.” Syf68

“Tıpkı Lear gibi haykırmak zamanıydı belki… Özellikle Avrupa’da erken modern dönemde yaşlılık hakkında araştırma yaparken üzerinde çalıştığım metin, Shakespeare’in King Lear adlı trajedisiydi. Tacını tahtını üç kızına bırakmadan önce “Hadi bakalım, beni ne kadar seviyorsunuz söyleyin önce. Ben de ona göre size toprak mal mülk bırakacağım,” diyen kralın öyküsü. “Ne kadar sevgi o kadar toprak…” diye yaşlılığında kızlarını karşısına dizen kralın ruh halinde beliren aşama aşama nevrotik belirtilere ve zihinsel acılarına odaklandığım bir bildiri içindi bu araştırmam. O ulu sevgiyi fani dünyadaki toprak ile eşdeğerde tutan kafası iyice karışık bir kral. Bugünkü gerontologlara göre Kral Lear anormal bir yaşlanma alameti gösteren klinik bir vaka idi. Hastalığına bugünkü tıbbın koyacağı teşhis bir alzaymır çeşidi olan demans hastalığıydı.” Syf333

Yaşlılarda bilişsel ve davranış bozukluğu yazarın deniz gözlü, pamuk renkli babaannesiyle ilgili anılarda da yerini alırken sanki ben de oradaydım.

“Elimde babaannemin “karasu” diye söz ettiği Nevrol Cemal şurubu ile ayakta beklerdim. Osmanlıca reklamlarına “Asabiye için ilaç…” diye geçen bu şuruptan, Türk Eczacılık Tarihi Koleksiyonu’nda “Sinir hastalığına, baygınlığına, yürek çarpıntısına, güneş çarpmasına pek müessir devadır,” diye söz edilmekteydi.” Syf334

“Kadın, mahrem nesne”. Virginia Woolf’dan altı yıl sonra dünyaya gelen babaanne, kocasının ölümünden sonra evlatlarının yanında yaşamak zorunda kalır ve kendine ait bir evinin olmaması da demansını tetikler.

“Woolf, “Her kadının kendine ait bir odası olmalı,” derken çok farklı bir şey kastediyordu tabi. Feminist bakış açısını “’Kendinize ait bir oda’ edinin, “diye manifestoyu andıran bir biçimde özetlerken, Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sında, bu fani dünyada her şeyin geçici olduğu fikri ile örtüşen sözleri de vardı: “…Tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip, dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur.” O yıllarda Woolf yazarken babaannem de eve kapanıp en küçüğü sekiz yaşında olan altı çocuğunu büyütmekle meşguldü.” Syf338

Öte yandan ananenin durumu epey farklı; onun kendine ait kararları da olmuş, mesleği de. Yirmili yıllarda aradığı sevgiyi bulamadığı kocasından boşandıktan sonra çocuk yaşta iki kızını, yani yazarın annesini ve teyzesini, Anadolu’nun çeşitli kasabalarında ebelik yaparak yetiştirmiş. Ne büyük cesaret ve ne radikal bir karar! Cumhuriyet tarihinin sosyal ve kültürel uyanışını simgeleyen halkevlerindeki etkinliklere belediye kabilesi yani ebesi olarak katılmış, dul olması, iki kız annesi olması sosyal hayatını engellememiş.

Kondüktörün var gücüyle üflediği düdük sesine uyanıyorum, şimendifer tıslayarak Küçükyalı istasyonuna girerken, hemzeminden geçen iki küçük kıza, abla kardeşe el sallıyorum. Ellilerin sonu mu desem, altmışların başı mı? Heraklitos ne derse desin trenden inip kızların peşine düşüyor, şehri İstanbul’u geziyorum, karış karış. Kimse benim gelecekten geldiğimi bilmiyor.

Yazar benim gibi soruları olan herkese sürekli yakın geçmişin ayrıntılarını aktarır. Kültürel bellek işte bu satırlarla akar durur. Hakikaten merak ederdim, “lüküs kamaralar” var mıydı, kimler otururdu diye.

“O zamanlar vapurların arka kısımları birinci sınıf, ön kısımları da ikinci sınıf diye ayrılırdı. Bilet parasının üstüne bir lira ekleyerek lüx mevkide oturarak da geçilirdi karşıya. Birinci mevkiinin ikinci kattaki deri kaplı kanepelerinin olduğu bölümden geçip, lüx mevkideki özel koltuklara kurulmamız kimseye fiyaka atmak için değildi.” Syf256

“Unkapanı’nda Aybir veya Vefa kilisesi, tarihi 11. yy a dayanan. Kilise ziyaretimden sonra Unkapanı caddesinden karşıya geçip meşhur Karadeniz pidecilerinin olduğu sokaktan fatih camiine giderdim. Cami ziyaretinden sonra Malta çarşısı.”

“Yedikuleye doğru uzanan Topkapı, Ayasofya, Sultanahmet. İstanbul siluetinin mavimsi, morumsu ve bazen de gül rengine boyanmış o harika manzara tasvirleri.”

“Mısır çarşısının keskin baharat kokuları, kavrulmakta olan sarı leblebi kokularını içime çeke çeke Mahmutpaşa’daki çeyiz eşyaları ve ıvır zıvır hediyeliklerin bulunduğu dükkanların önünden geçip Kapalıçarşı’ya doğru yürürdüm. Bedesteni dolaşıp Kuyumcular çarşısındaki vitrinlere bakıp, Çukur muhallebicide bir mola verir, sonra Nurosmaniye kapısına doğru yol alırdım. Ondan sonra hedef tabi Sultanahmet olurdu. Sarayın kapısından girmeden önce Barok stilde inşa edilmiş olan 18. yy meydan çeşmelerinden en çarpıcı örneklerinden biri olan 3. Ahmet çeşmesinin fotoğrafını çekmek için elim fotoğraf makinama giderdi.” Syf122

“Beyoğlu’nun ünlü pasajları, Elhamra, Halep, Atlas, Şark, Aznavour, Hazzopulo.”

“Kadıköy Baylan’ın kupgriyesi, Kolombo et lokantası, Ali Baba dondurmacısı, Hacı Bekir, Cafer Erol, Beyaz Fırın, Turşucular

Ve bir cümle yankılanır sürekli bu İstanbul tanıklıklarında. “İstanbul’da İstanbul’a özlem duyarak yaşamak.” Syf124

Samsun’da geçen çocukluk, gökyüzü gibi hafif, yeryüzü gibi güvenli. Benden bir önceki nesil olan yazar Esin’in çocukluk tekerlemeleri çok tanıdık hatta aynı. Bilmem kaç yıl arayla, bilmem kaç kilometre mesafeyle oynadığımız aynı oyunlar, geçmişten gelen aynı tekerlemeler

“Yerde ne var yer boncuk

Gökte ne var gök boncuk

Annenin adı ne? Fatmacık

Kaldır beni hoppacık.”

Yazar, “Benim Kral Priamos’un Kraliçe Hecabe’den doğma kızı Kassandara’nın Troya’da olacak olayları önceden görüp söylemesi gibi uzağı gören bir kehanet becerim yok kuşkusuz” dese de inanmayın, işaretler uslu durmamış, muştulamışlar ona sevdiğine kavuşacağını. Esin hocanın Maryland Üniversitesinin kampüsünde karşısına çıkan dört yapraklı yoncalar büyümüş, kaç bahar görmüşler, kaç kış geçirmiş, çoğalmış, taşmış ama dökülmemişler.

Bir sebep lazım ya! yazara bırakıyorum sözü. “Halen Üsküdar Üniversitesi’nin hem iletişim fakültesi hem de İngilizce çeviri ve mütercimlik bölümlerinde farklı dersler veren Feride Zeynep Güder, ayrıca okulunda bir televizyon programının yapımcısı ve başarılı sunucusuydu. Profesörlüğe hazırlandığı bu dönemde bu anı kitabımın ilk okuyanı olarak editörlüğünü yapma cömertliğini göstermesi de benim için çok değerliydi. Kendisine şükran duygularımın yanı sıra, koltuklarımın kabarması için sebepler epey kabarmıştı.” Syf291

Valizimde İstanbul, Kısmetimde Toronto kitabıyla bizi bir araya getiren de Feride Zeynep Güder oldu. Lise arkadaşımın yazdığı önsözü gururla okusam da benim için iki akademisyen çalışması veyahut kadın dayanışmasıydı olan biten ve ne güzeldi. 

Feride’nin önsözde dediği gibi “sabredip içeri giren okurun önüne her katmanda hem mizahın hem acının harmanladığı öyküler çıkmakta.” Tıpkı adıyla müsemma Penelope’nin sabrı gibi.

Kitap aynı zamanda bir kariyer serüveni, İstanbul’da başlayan, çoluk çocuğa karışsa da Kanada’da devam eden o muazzam eğitim hayatı. Bu serüvende Mina Urgan hoca olarak, Azra Erhat ILO’dan iş arkadaşı olarak yerlerini almışlar.

“Mitolojiye ilgi duymama neden olan ve daha ötesi bana mitolojiyi sevdirense malum eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı, usta yazar Azra Erhat idi.” Syf 291

“Yapraklar gibidir insan soyu

Bir yandan rüzgar bakarsın onları döker yere,

Bir yandan bakarsın bahar gelir,

Yenilerini yeşertir, yeşertir ormanı.” (İlyada VI çeviren Azra Erhat)

Tiyatro tutkusu, 17. Ve 18.yy da Avrupa sahnelerinde Türklerin imajıyla ilgili doktora tezi ve bütün bu birikimi Türkiye’ye gelerek öğrencilerine aktarması paha biçilmezdi benim için. Nasıl özendim, keşke şu dersleri son sıranın ucuna ilişerek de olsa ben de dinleyebilseydim; Aydınlanma dönemi edebiyatında güncel konular, Shakespeare’den sonra İngiliz edebiyatının en önemli yazarı sayılan John Milton’dan seçmeler, Paradise Lost (cennetten Kovulma) mesela, Edebiyatta Mitoloji, Sahne ve edebiyat; Bernard Shaw’ın Pygmalion’u ve adını duyduğum an vurulduğum, Goethe’den Genç Werther’in Anıları, Faust, Victor Hugo Hermani gibi kitapların incelendiği Romantik Kahraman.

“19. yy’ın en önemli akımlarından bir olan Romantizm, bir önceki dönemin neo klasik akımına bir tepki olarak ortaya çıkmış. “Sanat ve edebiyatta Fransız devriminin uyandırdığı bir başkaldırı ve özgürlük ruhunu yansıttığından derse Fransız ihtilalini anlatmakla başlardım.” Büyük İskender’le başlayan Batı Kültürü ve Medeniyetleri dersi. Makedonya’dan kalkıp Mısır’a hatta Hindistan’a kadar uzanan bir imparatorluk kuran Büyük İskender Truva’ya kadar gidip Akhilleus’un mezarına çelenk bile koymuştu.” Syf121

“Öğrencilerime eserler hangi dönemde yazılırsa yazılsın, özünde yine insanı, bizi, bugünü anlatmaktaydı der ve okuduğumuz her eserde günümüzle bağlantı kurmalarını öğütlerdim.”

“Gılgamış Destanı’nın ölümsüzlüğü arayan kralının öyküsü bitince,” ben de hocam ve öğrencileriyle Mezopotamya’nın Uruk kentinden Homeros’un Truva’sına doğru yol aldım. “Krallar kralı Agememnon’un kardeşi Menelous’un karısı Helen’i Paris onların evinde misafirken, bir yığın malla birlikte kaçırdığı için çıkan Truva savaşını” okumaya. Hemen bir Azra Erhat çevirisi aldım ve yanı başıma koydum. 

Sonra taşlar yerine oturdu. Feride Zeynep Güder boşuna tutuşturmamıştı bu kitabı elime. Yazarı tarafından adıma imzalanmış bu güzel hayat hikayesini. Kitabın son sayfasına geldiğimde iyi ki dedim, iyi ki Feride.

“Efsane füsundan gelir, bir güzelliğin karşısında kendinden geçilir.” Diyor ya yazar, aynen öyle oldu hocam, harika bir yolculuktu, çok teşekkürler. 

“İlim ilim demektir/ilim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Bu nasıl okumaktır. Ben gelmedim kavga için/benim işim sevgi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim.”     Yunus Emre syf266

Hoş geldiniz Esin hocam, sefalar getirdiniz.

Yelda Ugan S.

30/1/24, İstanbul

Not: Sayfa numaralı olsun, olmasın; tırnak içine aldığım tüm cümleler, Andre Gide, Samuel Coleridge, Yunus Emre alıntıları ve andığım mitolojik karakterler Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto kitabından alıntılardır.

Maskem mi? Çantamda!

1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri 

 

img_8674
Bitez yalısı

Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre  nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.

img_8841
Anastasiopolis

Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada Kissebükü Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.

Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek  için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.

Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.

img_8786
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?

Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki  Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”

Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.

Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”

img_8781
Devedikeni

Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.

Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.

fd5d09b7-c445-44e8-97fc-b9ef847f2106
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron

Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.

“hanımefendi maskeniz?”

uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.

Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”

27/05/2020, evden

Yelda Ugan S.