
Morocco, Fez, Casablanca, Meknes, Rabat, Tanger derken daha Marakech’e varmadan Paris’te buldum kendimi. Fas’lı yazar Taha Ben Jelloun, yazar arkadaşı Jean Genet hakkında bir kitap yazmış, adı “Yüce Yalancı.” Genet bir Fransız ve Sartre’nin deyimiyle “o bir aziz, bembeyaz bir zenci.” Jelloun yazarla Paris’te, Gare de Lyon’da tanışmış ama Genet’in Fransa ile arası hiç iyi olmamış, ona “kilisenin büyük kızı,” diyor, Cezayir meselesi hakkında ikiyüzlü bulduğu ülkesine sırtını dönüyor. Hayatı boyunca Filistinli göçmenlerin yaşadığı insanlık dışı koşullar hakkında tanıklık etmek için her şeyi yapmaya kararlı olan Genet, ezilen, yok sayılan, topraksız, vatansız insanlardan yana koymuş tavrını.
“Bana Filistin kamplarından, orada tanıştığı Filistinli bir savaşçı olan Hamza’dan, Hamza’nın annesinden, patlak topla oynayan çocuklardan, tozdan, susuzluktan, kadınların onurundan söz etti.” (Yüce Yalancı kitabından)
Epey sayfa sonra Jelloun ve Genet, beni Derrida’ya götürdüler. Derrida 74 yılında yayımlanan Glas adlı kitabını Genet’e ithaf etmiş. Ben unuttum Fas’ı, Berberileri, çölü, Chefchaouen’ı, develeri filan, bu iki adamın dostluğuyla ilgilenmeye başladım. Derrida Hegel’in felsefesiyle Genet’in yazılarının bir okumasını yapmış Glas’ta.
Kitabın Türkçe çevirisini ararken, Derrida yukarı, Genet aşağı, Sartre, Simon derken ben başa, Fas’a döndüm yeniden, ilk kez Avrupa’da olmayan bir ülkeye gidiyordum kısmetse, ilk kez Afrika kıtasına ve ilk kez Müslüman bir ülkeyi ziyarete. Ortak paydamız İslamiyet, muhtemel oraya gittiğimde sıklıkla camii görecek ve beş vakit ezan sesi çalınacaktı kulağıma. Ülkemle hiçbir farkı olmaksızın burada anlamadığım Arapça ezanı orada da anlamayacak ama dile aşina olacaktım ister istemez.
Aydım mı, aydınlandım mı bilmem ama kendime sordum; velev ki ben Arpça bilseydim ne olurdu? Bu bir zenginlik mi yoksa zaman kaybı, hatta bir çeşit regresyon mu olurdu? (kitapta “gerileme” yi sık sık bu kelime ile dile getirmiş yazarlar, ya da bize öyle çevrilmiş.) Derrida diyor ki, “Bu devrim değil, bu bir dil darbesi, hafıza kaybı, bellek yitimi.” Yani bir gerileme. Kuşkusuz ve şüphesiz, hikmetinden sual olamayacak kadar eminim ki Latin harfleri temel eğitimim olarak kalmalıydı. Ya Arapça da yanında gelseydi? Şimdi üniversitelerde yapılan yan dallar gibi, hiç değilse seçmeli bir ders olarak, öğrenmeye en müsait olduğumuz yaşlarda, ilkokulda, iki dilde okuyabilseydik, yazmaktan geçtim, duyduğumuzu anlasaydık. Öyle cami hocalarından, kuran kurslarından filan değil, ehil ellerden öğrenseydik. Zira ben Güneyde, Suriye sınırında, küçük bir kasabada doğmuşum. İstanbul’a gelinceye kadar da oralarda, Doğu Akdeniz’de yaşadım. Kültüre ve dile çok yakın ama aynı zamanda bir marifetmiş gibi mesafeli ve yabancıydım. Nedenleri malum, o zamanlar bu, bir dil, eğitim ve kültür politikasıydı. Bu politikaların tersinden yürüdüğü günümüz kadar, en az o yıllar da kusurlu ve gölgeliydi. Arapça bilseydim ne olurdu? En iyi ihtimalle zengin bir dağarcığım, hayal gücüm ve bilgim olurdu. Dinimle arama kimse giremez, Tanrı kelamını anlar, ezberlediğim duaların ne dediğini bilirdim. Kuran’da borçlar hukuku okunurken ağlamaz, çıkışı olmayan çukurların tehdidinden, bilinmeyen cehennem azabından, şeytanın şerrinden, annemin bakışlarından korkmazdım. Zira korku esastı, hele bilmediğin bir dilde korku, nazik ve kibar olmayı engeller, başkalarına merak duymayı yasaklardı.
Şükürler olsun ki hala hayranlık ve hayret duyabiliyor, tarih boyunca İslam toraklarında Mağribu’l- Aksa yani Uzak Batı olarak anılan Fas’ı merak ediyorum. Gitmeden önce meseller okumayı planlıyordum, Şehriyarla Şehrazatı, hatta bir kaç kelime Arapça öğrenmeyi bile. Bakalım, neye niyet neye kısmet.
Yapımı söken, “Yapısöküm”cü Cezayirli Derrida, bazıları ona “Delida” diyorlar:))
Yelda Ugan S.
6/5/24, İstanbul