Mor Gabriel, Deyrulumur

Elinden geldiği kadar iyilik yap, hem yakınlarına hem de yabancılara, Hoş ve tatlı sözlerle konuş, iyilerle ve hem de kötülerle..   Süryani Mor Efrem

img_0562

Deyrulumur, dünyanın ayakta duran en eski Süryani Manastırı, Süryanice “umur” yaşam demek

Çam ağaçlarının gölgelediği uzun parke yol hiç bitmesin istedim. Manastıra girmeden hemen kapının önündeki dut ağacının altındaki bankta kuş seslerini dinleyerek saatlerce oturabilirdim. Kireç boyalı meyve ağaçları, bayır aşağı ovaya inen tarlalar, köşeyi dönerken veya balkondan süzülür gibi geçerken belli belirsiz bir karaltı gibi görünen ama yanındakine gösteremediğin ürkek rahibeler..

Süryanice mor aziz, mort azize demek.

Sıramız geldi ve içeri girdik. Kemerli kapılardan geçtik, taş korkuluklara dokunduk, serin, koyu gölge duvar diplerinden yürüdük, havada temizlikle karışık hafif bir tütsü kokusu var. Her şey zahmetsizce ve kolaylıkla yapılmış gibi hafif. Tepedeki pencerelerden yeni günün ışığı ağır ve kalın parke taşların üzerine sanki ilk kez düşüyormuş gibi mahcup. Güneşin sararttığı kadim Mardin taşlarının yanakları al al kızarmış. 

Hah köyünde olduğu gibi yine, genç, yakışıklı ve son derece kibar, kot pantolon, spor ayakkabılı, fit bir Süryani rehber Kuryakos Acar karşıladı bizi. Biraz aksanlı ama güzel sesiyle ve Türkçesiyle Manastırın Mardin’de yaşayan bir Süryani tarafından kibrit çöpünden yaptığı maketini anlatmaya başladı. 

Sonradan olunmayan, doğulan, Hiristiyanlığı ilk kabul eden bir kavim Süryanilik.

Kendi içinde mezheplere ayrılmışlar; Protestan, Katolik, Keldani, Ortodoks, Nasuri

Ana yurtları burası, Mezopotamya, kökleri 5.500 yıl öncesine uzanıyor. Hıristiyanlık geçmişleri ise sadece 2.000 yıllık.

Kökeni Asurilere, Aramilere, Akadlara ve Babillilere kadar uzanıyor.

Daha çok bulundukları yer Mardin, Cizre, Hasankeyf ve Nusaybin’i kapsayan Tur Abdin bölgesi, yani Süryanice bölgenin adı “Kulların Dağı” demek.

70’lerden sonra çok göç olmuş. Nerdeyse 10 bini İstanbul‘da olmak üzere bugün Türkiye’de 15 bin Süryani kalmış.

Deyrulumur ya da Mor Gabriel Ayasofya ve Karya Kiliselerinden sonra en güzel en eski tavan mozaiklerine sahip,

397 yılında iki aziz rüyalarında Mikail meleği görmüşler, melek yapmalarını istediği manastırın yerini göstermiş onlara.

1615 yıllık bir geleneği ve manastır yaşam tarzını bugün de sürdürüyor. İçinde aktif olarak 60 kişi yaşıyor ve aktif olarak ibadet de eğitim de devam ediyor. Öğrenciler burayı yurt olarak kullanabiliyorlar. 

5. yy’dan bugüne kadar yüzlerce rahip geçmiş burdan belki de binden fazla. İlahiyat fakültesiymiş o zamanlar. Yunanca, Farsça ve Süryanice dillerinde eğitim vermiş.

Harç yok, ne bir parça çimento ne de tuğla. Taşlar birbirine geçecek biçimde tasarlanmış. kilit taşları ve sıkıştırma yöntemi kullanılmış.

Bağlı oldukları merkez Suriye, fakat şimdi savaştan dolayı Lübnan’a taşınmış.

Moğol imparatoru Timur’un istilasına uğramış, manastırda ne kadar altın, gümüş varsa talan etmiş Timur’un ordusu.

Kuryakos’un ardından koridorları geçerek taşların rengi gibi aydınlık bir salona, ayin bölümüne giriyoruz. Klasik her kilisede olduğu gibi oturma düzeni iki taraflı ahşap sıralarla sağlanmış. Bir de namaz varmış Süryani kiliselerinde, halkla beraber namaza durulur, secdeye girilirmiş bu salonda

Hıristiyan inancına göre günahkar doğan çocukların vaftiz töreni de bu salonda yapılıyor. Vaftiz kurnasını gösterirken Kuryakos bunun yani günahkar doğmanın ve ardından vaftiz edilerek günahlardan arınmanın sembolik olduğunu aslında Adem ve Havva’nın ilk işledikleri günahın affı için yapıldığını İncil’den bir hikaye anlatır gibi anlatıyor.

Süryanice toplam 33 harften oluşuyor. Yazılışı da sağdan sola.

Tur Abdin bölgesindeki tüm kiliseler gibi burası da çok sade, heykel, resim ve ikon yok.

Süryanilerin el sanatlalarından bir tanesi de bez basma, bunu yapan teyze Nasra Şammashindi bir kaç sene önce ölmüş. Şimdi kullanılanlar bilgisayar baskısı. Onun yaptıkları, kök boya, taş ve tahta baskısıymış, hatta Nasra teyzenin dokuma tezgahından bir kaç parça Mardin müzesinde sergileniyormuş artık.

Kilisedeki resimler temsili ama nişlerin içindeki 15 mezar gerçek, Mor Gabriel de dahil 12 bin aziz gömülmüş buraya, son defin 1984’de yapılmış, artık mezar olarak kullanılmıyor.

Doğu’dan gelecek olan Hz. İsa’ya saygıdan, ölüler oturur vaziyette Doğu yönünde defnedilirmiş.

Burası Süryaniler için Kudüs’den sonra gelen ikinci kutsal mekan.

Soru sormaya, biraz da sohbete zaman yok, bir sonraki grup bizim çıkmamızı bekliyor. O güzelim taş yoldan çıkışa doğru yürüdük, güneş iyice yükseldi, öğlen oldu. Mezopotamya ovasına nazır, safran çayı içmeye Deyrülzafaran manastırına gidiyoruz.

Yelda UGAN

31/10/19 Geos Tur

 

 

Midyad

 

img_0483

AŞKA GELMEK

Bir telkâri ustasına gitsem, Uzun gecelerden kalmış Bir uykunun dağınıklığında, Dilimdeki sözcükleri Maharetiyle buluştursam.

Dalgalar biliyorum Gümüş suyu renginden Ve sevdalar biliyorum Cemal’in, Edip’in dilinden; Ben anlatsam, o işlese tel tel.

Fikret Çelik

 

Hevsel Bahçelerini arkamızda bıraktık, ekilmeyi bekleyen, sürülmüş bereketli topraklar, yer yer anız yanıklarıyla kararmış tarlalar ve nihayet son toplamayı bekleyen cılız pamuk tarlalarıyla Mardin il sınırını geçtik. Kükürtlü tütün rengindeki sararmış otların üstünde meşe makisi ve çiçeksiz zakkumlar. Sümer, Babil, İbrani, Süryani, Arami adı Tişri olan namı diğer Teşrini evvelin ortalarındayız artık, bağ çoktan bozulmuş, Süryani şarapları için üzümler toplanmış. Uzaktan ufacık görünen derelerin etrafındaki kerpiç evli köyler ve ince minareleri. Toprağın rengi kahveden kızıla döndü, pembe oldu, kızgın güneşin altında göz kamaştıran ekruya kadar açıldı. Kabala kasabasından sonra şeftali ağaçlarının altında kısa bir mola verdik. Henüz isimlerini bilmiyorum ama kızların yüzü artık aşina.

img_0467

Diyarbakır’daki siyah bazalt taş artık geride kaldı. Burda ocaktan çıkarıldığında yumuşak, kolayca işlenebilen, güneşi ve suyu görünce sertleşen, beyaz kalker (Katori) taş kullanılıyor. Kalker taşı üç yıl içinde Katori adı verilen bir kabuk bağlıyor, rengi safran sarısına dönüyor ve ne soğuk ne de sıcak geçiriyor. Şehre girerken, her yerin ve her binanın hatta mezar taşlarının bile tarihi olduğu için bu taştan yapıldığını sandım önce. Süryani taş ustalarının göçünden sonra bu sanat da can çekişmeye başlamış ama belediyenin açtığı kurslar ve geriye kalan bir kaç ustanın azimli çırakları sayesinde tekrar canlanmış.

Çekül vakfı tarafından restore edilmiş büyük bir taş konak, kademe kademe dört kat yükseliyor, dar ve dik merdivenlerden son kata çıktığımızda bozkırın ortasındaki Midyat güneşin altında bir sanat eseri gibi parlıyor. Midyat’lılar şehirlerini yaklaşık iki bin yıldır işledikleri gümüş gibi işlemişler. Karşımızda silindir minaresiyle Midyat’ın en genç Kilisesi Mor Şarpel (1950)

img_0468

Damların üzerinde renk körü akrepleri şaşırtmak için mavi boyalı, yerden otuz santim yükseklikte demir somyalar var. Güney Doğu’da yaygın bir adet bu, sıcak yaz gecelerinde bir parça serinleyebilmek için insanlar damlarda uyurlar. Dört tarafı dal kazıklar ve yatay latalar perdeleri taşımak için, günbatımı zamanında kadınlar pamuk yatakları yayıp düzeltiyorlar, sonra karyolaların üzerine sinekten ve bil umum böcek, yılan ve haşreden korunmak için beyaz perdelerini ya da namı diğer cibinniklerini yayıyorlar. Ta ki her ev damında tüm ailenin geceyi geçirebileceği bir düzenek kurulana kadar. Sabah gün doğumunda her şey eski halini alıyor, yataklar toplanıyor, perdeler indiriliyor.

img_0491Yakın zamana kadar hristiyan nüfusun müslüman nüfustan fazla olduğu tek yer Türkiye’de Midyat ilçesiymiş ama Hiristiyanlığı ilk kabul eden topluluk Süryaniler burada, köylerinde baskı altında kalmışlar ve özellikle 70’lerden sonra 95’e kadar Avrupa’ya, Avustralya’ya göç etmişler.

Süryanilerde ibadet güneşin doğuşuyla başlıyor, üçer saat arayla günde yedi kez tekrarlanıyor. Mardin ve Midyat çevresinde bulunan çok sayıda manastır ve kiliseden dolayı bu bölge Tur Abdin, yani Tanrı hizmetkarları olarak tanınıyor.

Manastırların çoğu temel tüketim maddelerini etraflarındaki geniş tarlalardan ve bahçelerden kendi imkanlarıyla üretiyor.

Güneş batarken kralların ve alimlerin yeri Hah, Anıtlı köyü’ndeki Meryem Ana manastırına gidiyoruz. Kuzey Mezopotamya’da küçük bir köy, Midyat’a 29, Dicle’ye de 40 km uzaklıkta, mimari olarak Tur Abdin’in incisi bu manastır, yolda öyle söylüyorlar. Aynı zamanda bölgenin yani Tur Abdin’in arkeolojik merkezi, Hiristiyanlığın kabulünden sonra 40 tane kilise yapılmış bölgeye, harabelerin çoğu da manastır ve kiliselere ait.

IMG_0487

Manastırın bahçesinde oyun oynayan 6-7 yaşlarında küçük kız çocukları ve genç bir rahip karşıladı bizi, rahip olduğunu kendini tanıttıktan sonra anlıyoruz, çok genç, yakışıklı, modern giyimli biri, beyaz spor ayakkabılı, kot pantolonlu, yirmili yaşlarında, belki otuz ama hiç göstermiyor. Aksanlı ama son derece düzgün bir Türkçe’yle bize manastırı anlattı. “Ortadoğu tarih boyunca savaş içindeydi” dedi “80 ve 90’larda Batı’daki çocuklar ninnilerle uyurken, buradakiler mermi sesleriyle uyudular. Şu an Nusaybin’dekiler ne durumda kim bilir?”

Çıkışta duvara yaslanmış gün batımını seyrederken 17-18 yaşlarında erkek çocukları aralarında sohbet ediyorlardı, arkadaşlarının hitabından duydum, ben de ona “Mikail!” diye seslendim, “nece konuşuyorsunuz?”, “Süryanice” dedi, “Aramice ve İbranice harflerle de yazarız.”

Köyün tamamı Süryani, 3km uzaklıkta bir köy daha varmış, iki pazarda bir bu komşu köyün papazı gelir ayin yaparmış, demek ki bizim genç rahibin henüz ayin yapma yetkisi yok.

Süryani Kiliseleri diğer hiristiyan kiliselerine oranla daha sade, duvar resmi, fresk ya da mozaik yok denecek kadar az, ikonografi bezelerle süslü perdeler var, bu perdeler de yine altın ve gümüş işlemeciliği telgari sanatı, el yazmacılığı, terzilik gibi kültürlerine ait olan basmacılık geleneğinden geliyor ve ustalar artık çıraksız.

Güneş kızıllığını bizi Batman’a kadar kor bir ateş gibi takip eden dolunaya bıraktı. 90’lı yıllarda kadın intaharlarıyla adını duyduğum, hafızamda da karanlık geçmişi olan bir şehir Batman. Neden geceyi orda geçirecektik hiç bir fikrim yoktu. Gercüş’den sonra bir yolcu gemisi kadar büyük en az yedi tane düğün salonu saydım, hepsi de önlerine lüks arabaların park ettiği, ışıltılı aydınlatmasıyla dopdolu salonlar. Batmanlı’lar evleniyorlardı. Şehre daha girmeden büyük alt geçitler, üst geçitler, kilometrelerce devam eden yarısı tamamlanmış inşaat halindeki binalara hayret ettim. Geniş caddeleri, Fransız balkonlu yeni apartmanları ve güzel insanlarıyla Batman beni çok şaşırttı. Elbette bu bir vitrindi ve herkes böyle yaşamıyordu, kadınlar gecenin on birinde bu kadar rahat, yalnız başına arka sokaklarda yürümüyordu. Otelimiz İstanbul’dakileri aratmayacak kadar pırıltılı ve büyük bir alışveriş merkezinin karşısında. Çok yorgun olmamıza rağmen dışarı çıktık. Hava çok güzel, hafif serin, iki tarafı ağaçlı uzun cadde gündüz gibi aydınlık, çoluk çocuk dışarda, restoranlar, mağazalar, cafeler, kitapçılar dolu. Biz de kuzenle beraber, turdaki aşinalıkdan bir tık ilerlemiş arkadaşlarımızla Artuk bey kahvesine girdik. Envai çeşit, çukulata ve şekerle yedi çeşit kahveden, üç çeşit bitkiden yapılma dibek kahvelerimizi içtik. Sunumu da lezzeti de kusursuzdu. “Emine” dedim sipariş alan garsonun metal yaka kartından adını okuyarak, “ne var ne yok buralarda, sen daha muhtemel doğmadan -ki öyleymiş daha 17 yaşındaymış, Batman’dan kötü haberler gelirdi n’oldu, iyi misiniz?? Emine’ler beş kardeşmiş, tek erkek kardeşiyle beraber burda hem çalışıyor hem de lisede okuyormuş, “kadınlar kendi kendilerini kurtardılar” dedi “var yine canımızı sıkan haberler ama artık tek tük, otobüs şöförü kadınlarımız bile var, belediye de iyi çalışıyor, zaten burda HDP’den başkasına oy çıkmaz” bir sır verir gibi masaya yaklaşarak fısıldadı, “kayyum olacak diye bazen daha iyi çalışıyorlar!!..”

img_0502

 

 

Pırıl pırıl gözlerinin içi gülüyor Emine’nin, ayakkabı almayı çok seviyormuş, maaşının birazını ailesine veriyor, kalanı da kendisine harcıyormuş.  Bir arkadaşı geldi daha biz ordayken salonun ortasında uzun uzun sarıldılar birbirlerine, iki kız kol kola molaya çıktı, vedalaşamadık Emine’yle bizim de gidip yatmamız lazım artık… yarın Hasankeyf;

 

 

Yelda UGAN

27/10/19, Geos Tur