“Anı yazmak ölümün elinden bir şey kurtarmaktır,” Andre Gide, syf347

Samuel Coleridge’nin dediği gibi inanmamayı erteliyor, yazarla beraber İstanbul’dan trene biniyorum, yolculuk hep yeniden başlayan bir zamana doğru. Hiçbir ezberin, hiçbir düzlüğün içinde kalıp sıkılmadan bir sonrakine geçiyor manzara. Hayat gibi. Esin Akalın’ın anılarını yazacak yaşta olması sadece topladıklarıyla ilgili değil, güngörmüşlük, esneklik ve onunla gelen tevazu bir tutam da tevekkülle ilgili. Kimseye bir şey kanıtlamak ya da beğenilmek kaygısıyla yazılmamış kitap, öylece, olduğu gibi. Belki tek kaygısı var ki bu da gönlünün yüceliğinden ileri geliyor, 19. Yüzyıla dayanan aile bireylerine gösterdiği ‘gelmeyen, kareye girmeyen kaldı mı?’ hassasiyeti. O kadar yanı başımdaydı ki herkes, yazarın dualarına amin derken, bu dünyadan ayrılmış olanlara rahmet dilerken buluyordum kendimi.
Seyahat, tarih, mitoloji, edebiyat, kadın, göç, tiyatro, aile ve maaile, coğrafya, kültür ve yemek isimleri her bir istasyona adını veren çiçek adları.
Ben de yazar gibi Musalar’ı çağırdım. Hesiodos’un içine “tanrısal sesleri” üfleyen, Zeus’un dokuz eş yürekli kızlarını. Sevgili İlham perileri, bana da söyleyin şarkıyı ve anlatın hikayeyi. “İyi ki edebiyat okumuşum! Edebiyat hayatın günlük çalkantılarıyla başa çıkmak için seçilmiş harika bir yol.” diyen kadının hikayesini anlatın bana.
“Ak kollu, altın tahtlı evlilik tanrıçası Hera bir elinde narı bir elinde zambağı ile Zeus’un ulağı Hermes’i hayırlı bir iş için yanına çağırmış,” ve genç Esin, çiçeği burnunda yeni gelin düşmüş yollara.
Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto kitabının yazarı Esin Akalın, gözlem yapmaya hazır ve donanımlı bir iç görüyle hem kendine hem dışarıya, dünyaya bakan gözle yazmış gördüklerini.
“Atlas okyanusu ve büyük okyanus arasında kalan Kanada. Atlantik, ailem ve sevdiklerim ile aramızda bizi birbirimize bağlayan bir köprü. Ama aynı zamanda bizi birbirimizden de ayırıp koparan en büyük engel.” Syf22
“Bu büyük şehirler insanda yalnızlığı aynen bir buz sarkıtıymış gibi hissettirirler. Keşke aramızdaki bariyerleri kaldırabilsek. Keşke dillerin ve renklerin şehrin gün doğumunda erimesine izin verebilsek.” Bu dua temennimiz olsa da hoca Kanada için “ülkesine geleni, kendi kimliğini bırakıp, yeni bir gömlek giymeye zorlamadı. Gelen diliyle, diniyle, kültürüyle ülkede kabul gördü.” diyerek içimize su serpiyor. “Mevlana bile sadece Hristiyanların haçında, Hintlilerin mabedinde, dağda, bayırda, dorukta, derinde, Mekke’de, Kabe’de aramamıştı ezoterik felsefenin baş sembolü Anka kuşunu (Phoenix) Alimlere de sormuştu, filozoflara da. Sonunda kalbinin içine bakmış ve görmüş ki, aradığı aynen öyle, kalbinde duruyor.”
Meryem suresinin 25. Ayetinde dediği gibi “Ye, iç, gözün aydın olsun.” Yazar yaban ellerde tam kırk bir çeşidi bir araya getirdiği Zekeriya sofraları kurdu. Farklı din, dil ve ırktan dostları bir araya getirdi. Onlar, her biri kendi kalplerinden geçen dualarla dileklerini tuttular.
Sarmalar, dolmalar, baklava, börek, kuru köfte derken “Potluck,” dedi hoca. Hiç duymadığım bir kelimeydi, merakla dinledim. “Pot, kap anlamına geliyor, luck şans, potluck sözcüğü ilk kez 16. yy da İngiliz Thomas Nashe tarafından kullanılmış. O dönemde beklenmeyen veya davet edilmemiş olan bir misafire yapılan ikrama atfen söylenen potluck lafı Türkçe’de “misafir umduğunu değil bulduğunu yer,” sözünün karşılığı olarak da düşünülebilirdi. Bugünkü modern anlamda kullanılması ise 29 yılında Amerika’da başlayan Büyük Buhran diye söz edilen ekonomik kriz döneminde başlamış. O zamandan beri kalabalık toplantılarda potluck usulü, herkesin bir kap yemek veya tatlı getirmesi Kuzey Amerika kültüründe alışılagelmiş bir adet.”
“Konuksever olmaktan geri kalmayın. Çünkü bu sayede bazıları bilmeden melekleri konuk ettiler. (İbraniler 13:2)”
Sofralar ayrı bir dünya iken yolculukları da yazar bir mizahi dille aktarır. Hiç delisiz mahalle olur mu? Yazarın çocukluk anıları arasından bulup çağırdığım deli Halise’nin, boynuna taktığı türlü çeşit çanta misali, ben de valizden çıkardıklarımı takıp takıştırıp devam ediyorum yola. Sürçü lisan ediyorsam af ola.
“Kırk yıldır yanıtını bulamadığımız “orası mı burası mı?” bağlamındaki o zor soru.” Syf65
Journey without end (bitmeyen yolculuk) Hocanın Kanada’da yazdığı tiyatro oyunu. Derya kız da oyunda rol almakla kalmıyor bir de annesinin yazdığı oyuna İngilizce isim koyuyor; Oyunun Türkçe ismi, Yusuf Nalkesen’e ait “Gitmek mi zor, kalmak mı?” şarkısından esinlenerek yazılmış.
“Ne wifi ne internet bize kanka… Mektupları süzüm süzüm süzülerek buraya getiren Zümrüdüanka.” Syf168
Mektup yazmanın ve almanın hazzına varan son nesil olarak “Anneniz Güzin” le sonlanan mektupların nefaseti bana çocukluğumu, annemle teyzemin mektuplaşmalarını hatırlattı. Ve onun, Güzin Hanımın yemekleri, Küçükyalı’da Kocadere’de saksı saksı yetiştirdiği güzelim çiçek adları; “sakız sardunya, katmerli kadife, camgüzeli, ortanca, telgraf, begonya, düğün, çuha, haseki küpesi, şebboy, zerrin, fulya, Manisa lalesi” Tılsımlı sözler gibi.
Hoca uzaklara kök salarken, anneye, sılaya duyduğu özlem, endişe ve kaygı da içinde büyüyor.
“Bilişsel ve davranışsal fonksiyon bozukluğu. Kızları tarafından seksen yaşında fark edilen bir babanın gün geçtikçe artan semptomları hakkında tuttuğum notlar Kral Lear hakkındaydı. Annem Lear’ın doldurduğu seksen yaşı çoktan geçmişti.” Syf61
“Tüm planlar ve programlar yerine ucu açık tehirler.” Syf65
“Kiraz ağaçlarının beyaz ve uçuk pembe çiçekleri.” Syf68
“Tıpkı Lear gibi haykırmak zamanıydı belki… Özellikle Avrupa’da erken modern dönemde yaşlılık hakkında araştırma yaparken üzerinde çalıştığım metin, Shakespeare’in King Lear adlı trajedisiydi. Tacını tahtını üç kızına bırakmadan önce “Hadi bakalım, beni ne kadar seviyorsunuz söyleyin önce. Ben de ona göre size toprak mal mülk bırakacağım,” diyen kralın öyküsü. “Ne kadar sevgi o kadar toprak…” diye yaşlılığında kızlarını karşısına dizen kralın ruh halinde beliren aşama aşama nevrotik belirtilere ve zihinsel acılarına odaklandığım bir bildiri içindi bu araştırmam. O ulu sevgiyi fani dünyadaki toprak ile eşdeğerde tutan kafası iyice karışık bir kral. Bugünkü gerontologlara göre Kral Lear anormal bir yaşlanma alameti gösteren klinik bir vaka idi. Hastalığına bugünkü tıbbın koyacağı teşhis bir alzaymır çeşidi olan demans hastalığıydı.” Syf333
Yaşlılarda bilişsel ve davranış bozukluğu yazarın deniz gözlü, pamuk renkli babaannesiyle ilgili anılarda da yerini alırken sanki ben de oradaydım.
“Elimde babaannemin “karasu” diye söz ettiği Nevrol Cemal şurubu ile ayakta beklerdim. Osmanlıca reklamlarına “Asabiye için ilaç…” diye geçen bu şuruptan, Türk Eczacılık Tarihi Koleksiyonu’nda “Sinir hastalığına, baygınlığına, yürek çarpıntısına, güneş çarpmasına pek müessir devadır,” diye söz edilmekteydi.” Syf334
“Kadın, mahrem nesne”. Virginia Woolf’dan altı yıl sonra dünyaya gelen babaanne, kocasının ölümünden sonra evlatlarının yanında yaşamak zorunda kalır ve kendine ait bir evinin olmaması da demansını tetikler.
“Woolf, “Her kadının kendine ait bir odası olmalı,” derken çok farklı bir şey kastediyordu tabi. Feminist bakış açısını “’Kendinize ait bir oda’ edinin, “diye manifestoyu andıran bir biçimde özetlerken, Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sında, bu fani dünyada her şeyin geçici olduğu fikri ile örtüşen sözleri de vardı: “…Tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip, dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur.” O yıllarda Woolf yazarken babaannem de eve kapanıp en küçüğü sekiz yaşında olan altı çocuğunu büyütmekle meşguldü.” Syf338
Öte yandan ananenin durumu epey farklı; onun kendine ait kararları da olmuş, mesleği de. Yirmili yıllarda aradığı sevgiyi bulamadığı kocasından boşandıktan sonra çocuk yaşta iki kızını, yani yazarın annesini ve teyzesini, Anadolu’nun çeşitli kasabalarında ebelik yaparak yetiştirmiş. Ne büyük cesaret ve ne radikal bir karar! Cumhuriyet tarihinin sosyal ve kültürel uyanışını simgeleyen halkevlerindeki etkinliklere belediye kabilesi yani ebesi olarak katılmış, dul olması, iki kız annesi olması sosyal hayatını engellememiş.
Kondüktörün var gücüyle üflediği düdük sesine uyanıyorum, şimendifer tıslayarak Küçükyalı istasyonuna girerken, hemzeminden geçen iki küçük kıza, abla kardeşe el sallıyorum. Ellilerin sonu mu desem, altmışların başı mı? Heraklitos ne derse desin trenden inip kızların peşine düşüyor, şehri İstanbul’u geziyorum, karış karış. Kimse benim gelecekten geldiğimi bilmiyor.
Yazar benim gibi soruları olan herkese sürekli yakın geçmişin ayrıntılarını aktarır. Kültürel bellek işte bu satırlarla akar durur. Hakikaten merak ederdim, “lüküs kamaralar” var mıydı, kimler otururdu diye.
“O zamanlar vapurların arka kısımları birinci sınıf, ön kısımları da ikinci sınıf diye ayrılırdı. Bilet parasının üstüne bir lira ekleyerek lüx mevkide oturarak da geçilirdi karşıya. Birinci mevkiinin ikinci kattaki deri kaplı kanepelerinin olduğu bölümden geçip, lüx mevkideki özel koltuklara kurulmamız kimseye fiyaka atmak için değildi.” Syf256
“Unkapanı’nda Aybir veya Vefa kilisesi, tarihi 11. yy a dayanan. Kilise ziyaretimden sonra Unkapanı caddesinden karşıya geçip meşhur Karadeniz pidecilerinin olduğu sokaktan fatih camiine giderdim. Cami ziyaretinden sonra Malta çarşısı.”
“Yedikuleye doğru uzanan Topkapı, Ayasofya, Sultanahmet. İstanbul siluetinin mavimsi, morumsu ve bazen de gül rengine boyanmış o harika manzara tasvirleri.”
“Mısır çarşısının keskin baharat kokuları, kavrulmakta olan sarı leblebi kokularını içime çeke çeke Mahmutpaşa’daki çeyiz eşyaları ve ıvır zıvır hediyeliklerin bulunduğu dükkanların önünden geçip Kapalıçarşı’ya doğru yürürdüm. Bedesteni dolaşıp Kuyumcular çarşısındaki vitrinlere bakıp, Çukur muhallebicide bir mola verir, sonra Nurosmaniye kapısına doğru yol alırdım. Ondan sonra hedef tabi Sultanahmet olurdu. Sarayın kapısından girmeden önce Barok stilde inşa edilmiş olan 18. yy meydan çeşmelerinden en çarpıcı örneklerinden biri olan 3. Ahmet çeşmesinin fotoğrafını çekmek için elim fotoğraf makinama giderdi.” Syf122
“Beyoğlu’nun ünlü pasajları, Elhamra, Halep, Atlas, Şark, Aznavour, Hazzopulo.”
“Kadıköy Baylan’ın kupgriyesi, Kolombo et lokantası, Ali Baba dondurmacısı, Hacı Bekir, Cafer Erol, Beyaz Fırın, Turşucular
Ve bir cümle yankılanır sürekli bu İstanbul tanıklıklarında. “İstanbul’da İstanbul’a özlem duyarak yaşamak.” Syf124
Samsun’da geçen çocukluk, gökyüzü gibi hafif, yeryüzü gibi güvenli. Benden bir önceki nesil olan yazar Esin’in çocukluk tekerlemeleri çok tanıdık hatta aynı. Bilmem kaç yıl arayla, bilmem kaç kilometre mesafeyle oynadığımız aynı oyunlar, geçmişten gelen aynı tekerlemeler
“Yerde ne var yer boncuk
Gökte ne var gök boncuk
Annenin adı ne? Fatmacık
Kaldır beni hoppacık.”
Yazar, “Benim Kral Priamos’un Kraliçe Hecabe’den doğma kızı Kassandara’nın Troya’da olacak olayları önceden görüp söylemesi gibi uzağı gören bir kehanet becerim yok kuşkusuz” dese de inanmayın, işaretler uslu durmamış, muştulamışlar ona sevdiğine kavuşacağını. Esin hocanın Maryland Üniversitesinin kampüsünde karşısına çıkan dört yapraklı yoncalar büyümüş, kaç bahar görmüşler, kaç kış geçirmiş, çoğalmış, taşmış ama dökülmemişler.
Bir sebep lazım ya! yazara bırakıyorum sözü. “Halen Üsküdar Üniversitesi’nin hem iletişim fakültesi hem de İngilizce çeviri ve mütercimlik bölümlerinde farklı dersler veren Feride Zeynep Güder, ayrıca okulunda bir televizyon programının yapımcısı ve başarılı sunucusuydu. Profesörlüğe hazırlandığı bu dönemde bu anı kitabımın ilk okuyanı olarak editörlüğünü yapma cömertliğini göstermesi de benim için çok değerliydi. Kendisine şükran duygularımın yanı sıra, koltuklarımın kabarması için sebepler epey kabarmıştı.” Syf291
Valizimde İstanbul, Kısmetimde Toronto kitabıyla bizi bir araya getiren de Feride Zeynep Güder oldu. Lise arkadaşımın yazdığı önsözü gururla okusam da benim için iki akademisyen çalışması veyahut kadın dayanışmasıydı olan biten ve ne güzeldi.
Feride’nin önsözde dediği gibi “sabredip içeri giren okurun önüne her katmanda hem mizahın hem acının harmanladığı öyküler çıkmakta.” Tıpkı adıyla müsemma Penelope’nin sabrı gibi.
Kitap aynı zamanda bir kariyer serüveni, İstanbul’da başlayan, çoluk çocuğa karışsa da Kanada’da devam eden o muazzam eğitim hayatı. Bu serüvende Mina Urgan hoca olarak, Azra Erhat ILO’dan iş arkadaşı olarak yerlerini almışlar.
“Mitolojiye ilgi duymama neden olan ve daha ötesi bana mitolojiyi sevdirense malum eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı, usta yazar Azra Erhat idi.” Syf 291
“Yapraklar gibidir insan soyu
Bir yandan rüzgar bakarsın onları döker yere,
Bir yandan bakarsın bahar gelir,
Yenilerini yeşertir, yeşertir ormanı.” (İlyada VI çeviren Azra Erhat)
Tiyatro tutkusu, 17. Ve 18.yy da Avrupa sahnelerinde Türklerin imajıyla ilgili doktora tezi ve bütün bu birikimi Türkiye’ye gelerek öğrencilerine aktarması paha biçilmezdi benim için. Nasıl özendim, keşke şu dersleri son sıranın ucuna ilişerek de olsa ben de dinleyebilseydim; Aydınlanma dönemi edebiyatında güncel konular, Shakespeare’den sonra İngiliz edebiyatının en önemli yazarı sayılan John Milton’dan seçmeler, Paradise Lost (cennetten Kovulma) mesela, Edebiyatta Mitoloji, Sahne ve edebiyat; Bernard Shaw’ın Pygmalion’u ve adını duyduğum an vurulduğum, Goethe’den Genç Werther’in Anıları, Faust, Victor Hugo Hermani gibi kitapların incelendiği Romantik Kahraman.
“19. yy’ın en önemli akımlarından bir olan Romantizm, bir önceki dönemin neo klasik akımına bir tepki olarak ortaya çıkmış. “Sanat ve edebiyatta Fransız devriminin uyandırdığı bir başkaldırı ve özgürlük ruhunu yansıttığından derse Fransız ihtilalini anlatmakla başlardım.” Büyük İskender’le başlayan Batı Kültürü ve Medeniyetleri dersi. Makedonya’dan kalkıp Mısır’a hatta Hindistan’a kadar uzanan bir imparatorluk kuran Büyük İskender Truva’ya kadar gidip Akhilleus’un mezarına çelenk bile koymuştu.” Syf121
“Öğrencilerime eserler hangi dönemde yazılırsa yazılsın, özünde yine insanı, bizi, bugünü anlatmaktaydı der ve okuduğumuz her eserde günümüzle bağlantı kurmalarını öğütlerdim.”
“Gılgamış Destanı’nın ölümsüzlüğü arayan kralının öyküsü bitince,” ben de hocam ve öğrencileriyle Mezopotamya’nın Uruk kentinden Homeros’un Truva’sına doğru yol aldım. “Krallar kralı Agememnon’un kardeşi Menelous’un karısı Helen’i Paris onların evinde misafirken, bir yığın malla birlikte kaçırdığı için çıkan Truva savaşını” okumaya. Hemen bir Azra Erhat çevirisi aldım ve yanı başıma koydum.
Sonra taşlar yerine oturdu. Feride Zeynep Güder boşuna tutuşturmamıştı bu kitabı elime. Yazarı tarafından adıma imzalanmış bu güzel hayat hikayesini. Kitabın son sayfasına geldiğimde iyi ki dedim, iyi ki Feride.
“Efsane füsundan gelir, bir güzelliğin karşısında kendinden geçilir.” Diyor ya yazar, aynen öyle oldu hocam, harika bir yolculuktu, çok teşekkürler.
“İlim ilim demektir/ilim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Bu nasıl okumaktır. Ben gelmedim kavga için/benim işim sevgi için/Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim.” Yunus Emre syf266
Hoş geldiniz Esin hocam, sefalar getirdiniz.
Yelda Ugan S.
30/1/24, İstanbul
Not: Sayfa numaralı olsun, olmasın; tırnak içine aldığım tüm cümleler, Andre Gide, Samuel Coleridge, Yunus Emre alıntıları ve andığım mitolojik karakterler Valizimde İstanbul Kısmetimde Toronto kitabından alıntılardır.
