Bazı günler üç gün Sürer

Senelerce senelerce evveldi, kırık bir handa yaşayan iki kız vardı, Sitare ve Kirke

Tanıştığımızda lisedeydik ne o çocuktu ne de ben, henüz ne o yetişkindi ne de ben.

Bizimle gelen her ne varsa kolaylıkla buluştu, bazı kayıp parçalar masanın altından, koltuğun kenarından, ağzı açık bir çantadan, yaramaz bir oğlan kardeşin cebinden çıkana kadar bekledi. 

Arkadaşlığımıza el yordamıyla ama zarafetle ve sabırla davrandık.   

Çipuraların yumurtalarını bıraktığı yer

Bodrum, Milas, Latmos, Bafa Gölü derken Beş Parmak dağlarından sağa döner, Menderes Deltası’na az yukardan bakan Söke Ovası’na varırız. 

Hepsi bu kadar, buraya kadar. Sonrasını pek değil hiç bilmem, giderken gelirken içinden geçeriz. Ya varmaya az kalmıştır. Veyahut daha ancak Söke’deyizdir.

Ege’yi bilmezdik, adını, haritada bir yeri olduğundan dahi emin değildik. Güneyliydik biz, coğrafya derslerinde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Doğu Akdeniz’den ötesi başka bir ülkeymişçesine diğer altı bölgeden Truman misali imtinayla uzak tutulur, otururduk oturduğumuz yerde, bizden beklenen buydu. Komşulara Suriye’den akrabaları gelir, biz ertesi günü beklerken onlar bayram yapardı. Sağımız Güney Doğu Anadolu, solumuz uzak vaatlerle dolu Batı.

Karina

Tütünlü çayı içmeden başlayamıyoruz, biri ıhlamur renginde açık, iki bardak çay. Nerede kalmıştık, hangi duyguda? İkimiz de henüz kendi sularımızda Ege’nin nevi şahsına münhasır çakıllı yalılarında bir gidip bir geliyoruz. Zira olmasalar da masada dört kişiyiz. Terbiyemiz kelimeleri itinayla seçse de duygulardan tutkumuzdan korkmaya talimliydik. 

Flamingo bardak altı, a ipiyle örülü mini masa örtüsü, hükmü kalmamış bir yılan gibi nişe kıvrılı yeşil tespih, lavabodaki Y harfi, kapının arkasına asılı havlular, yalanmış yutulmuş tertemiz lavabolar ve günde iki kere yıkanan balkon o ağacın altında bizi sabırla bekledi.

Beyaz gülüşü hiç değişmemiş, aniden geliyor, gölgesine karışıncaya kadar parlıyordu. Kendine has özel bir duruşu, özel yaraları vardı. 

:))

Biz onunla bir tarafında kitaplardan oluşan, ötekinde hayallerimizden, kağıt bir kayıkla iki ev arasındaki mesafe kadar uzun dünyayı su kanalları boyunca dolaşırdık. El alemle korkutulduğumuz yılların başındaydık daha; 14, bilemedin 15. Yere bakarak yürür, alçak sesle güler, saçlarımızı kulak hizasında kestirir, ikram saatinde çayları tazeler, görücüye çıkmazdık.       

Dünyaya dair bilgimizi el yordamıyla edinir, birbirimizin körpe ışığında büyürdük. Çıkarsamalar ve esinlenme yoluyla öğrenir, günlük hayattan devşirdiklerimizi hazine sandığımızda saklar, onlara gözümüz gibi bakardık. Kararlıydık ve zamanı gelince buralardan gidecektik.  

Kocaman bir karpuzu tutarmış gibi açtığı kollarını önde elleriyle birleştirdi. Dilek yarımadasını tarif ediyordu, Büyük Menderes Deltası Milli parkını, küçük sahili simli Karina’yı. Kahve fincanımla başka takımdan tabağının önlenemez aşkını, içi toprakla dolu kaya yarıklarını, kızıl çamları.

Denizin dibinde yer altı suları kaynıyormuş, tahta kazıklarla çevirmişler, çipuralar işte oraya bırakırmış yumurtalarını.  

“Samos hemen şurası,” dedi, yüzsen yüzülür, bir buçuk kilometre ya var ya yok. Uzakta, sazlıkların hemen önünde, birkaç pembe pelikan ince bacaklarının üstünde sığ denizin, Ege’nin tadını çıkarıyor. Ben de onun. 

Hiçbir şeyi kaçırmadan onunla yüksek sesle konuştuğum her şeyi  yazmak istiyorum. Tazmin edilmeyi bekliyor olmamızı, medet umuşumuzu, çocukları, leke çıkarıcıları ve kadim şeylerle eleyip belediğimiz canım travmalarımızı. İkimiz de yaz evlerimizde yani arşivimizden uzak mekanlarda kalıyorduk. Açıkta da olsa artık kimsenin ilgisini çekmeyen sandıklarımız kapalı kapılar ardında, kilit altındaydılar.

Zaten kim ne yapsındı artık bakıştığımız oğlanları, anılarına sakladığımız gazete kupürlerini, fotoğrafları, okul gezilerini, sayfalar arasından kurutulmuş çiçekleri. zira biz bile bu tedavülden kalkmış dünyaya girmeyeli sokaklarında gezinmeyeli yıllar oluyordu.

O günlerde ne saf özgürlük ne de bir eğlence saklıydı ama onunla lise hayatı sineklerin bile aidiyetini kıskanan Prens Mişkin’i Dostoyevski’nin Budala’sını okumak gerçek bir maceraydı. Ertelenen ve hatta unutulmuş gelecek vaatleri saklıydı o günlerde. O da neyin nesiydi? Kaderimize boyun eğmeye gelince hala depara kalkıyor, yoruluyor, çayın altını yakıyorduk.   

7-8 km içerde, Dilek dağlarını eteklerinden tuttuk. O yoğun sıcak rüzgar kesildi, Doğan Bey’de hava serinledi. Keşke adı ilk konulduğu gibi Rumca kalaydı, bir anı, bir miras gibi. Selanik’li, Bosna’lı mübadillerin göç ettiği Arnavut kaldırımlı sokaklar, tepemizde mor-pembe bulutlardan bir çatı altında huzurla yürüdük. Daha önümüzde koca bir gece vardı.

Yasak olduğundan değil, vallahi alakası yok, Doğan Bey kimdi, köye ne zaman gelmişti, kucağındaki kitabı, aslen nereli olduğunu, nereden geldiğini, sahi Rum’muydu atadan dededen, sormadık. Zinhar, yemin billah sormadık, terbiyeli kızlardık, saygılı, o sinek kovalar gibi savuşturduğu işgalci turistlere benzemiyorduk, halden anlardık. Abartılı bir nezaketle vedalaştık görmüş geçirmiş çınar ağacı, rengarenk çiçekler, taş ev, veranda, açık kapıdan görünen davetkar mobilyalar, beyaz işli perdeler ve yaşlı kadın çok güzeldi.   

Akşam olunca hilalin kıvrımına, samanyolu manzaralı başköşeye buyur etti beni, oturdum. Sitare bana gökyüzünü, yurdunu anlattı. Altındaki saadetini, küçük parlak yıldızları, bilge Sirius’u, Venüs’ü, Şimal’i.

Sondan başladık, hep ordaymış gibi, yasaklı çekmecelere hiç dokunmadık. Kurcalamadık birbirimizi, kim ne kadar gösterirse kabulümüzdü; daha geniş, daha güzel, daha kötü, daha iyi. Ne fark ederdi ki.

Yemekler yapmış, kaplarda saklamış, hazırlanmış geliyoruz diye, tariflerini aldım, bildik mezeler ama onun elinden başka bir lezzetle çıkmışlar, temiz çarşaflar serdi, mis kokulu yastıklar verdi başımızın altına. 

Arada bir sebepsiz kıvranıyoruz, daha çok kelime gidip gelmeliydi, daha çok duygu, onun limanından bana, benimkinden ona. Olmuyor eksik kalıyor, susuyoruz, susmanın konforu bize iyi geliyor. Telaşımın sırtını sıvazlıyor. Okaliptus ağaçlarının altında Suriyeliler oturuyor, hiçbir şey olmamış gibi nargile içiyorlar. Varlıkları bir yük gibi biniyor omuzlarımıza. Sıcak su, tuvalet yok, tek göz çadır. 

Göbek deliklerimiz Çarşamba öğleden sonraları gibi ıslak ve yakın. İlk kez birlikte denize girmek Davutlar’a kısmet oldu,

Beklenen bildik, sonu gelmeyen anılarla dolu konuşmalarımız yine aniden kesildi. Yeniden sustuk, tava ekmeğinden dört parça kopardı, biri bana, biri ona, diğer ikisiyle de gölgelerimizi besledik.

Anlatacak daha bin bir gecelik malzememiz olmasına rağmen sustuk ve biriyle yetindik. 

Gelmiyoruz buralara be El, bir gelmiyoruz.

Yelda Ugan S.

5/8/23, Bitez

Bazı günler üç gün Sürer” için bir yorum

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.