Çok güzel bir ada, yemyeşil. Türkiye’ye çok yakın, hatta en yakın Yunan adası. Çizgili bir deftere notlar aldık giderken, ne yenir, nerelere gidilir, müzeler filan. Aman kaçırmayalım dedik, onu da görelim bunu da içelim. Maazallah hepi topu üç gün.
Kuzeye giderken Vathi’den sonra Kokkari’de durduk. Kutsal defteri çıkardım ve notlarımıza baktım, diyor ki “arpacık soğanı manasına gelen rüzgarlı bir kasaba.” Yanında parantez içinde bir de not, “gitmesek de olur.”
“Bana bırak,” diyor Samos, “ne gösterip ne saklayacağımı, nerede içecek suyun, nerede tadacak şarabın, nerede yiyecek bir lokma ekmeğin var? Ben bilirim. Vadetmem, ikram ederim.”
“Adada olmak böyle bir şey, madem birkaç günlüğüne geldin, geri döneceksin ana karaya, bana bırak o zaman. Örneğin, dünyanın her yerinde müzeler pazartesi günü kapalı olur. Malum, sen de tuttun Salı gününe bıraktın Arkeoloji müzesini. Bıraktın da ne oldu? Kapı duvar. Oradan Pisagor’un mağarasına koştun, yine kapı duvar. Allah’tan evlerin ve ailenin koruyucusu, tanrıça Hera’nın tapınağı açık alanda da tel örgüler arasından gördün 115 sütundan kalan tek bir tanesini.”
Akşamüzeri yani vaktin bereketi hala hüküm sürerken, sürekli dışarda ve her yer bizimken, mekanla ve insanla daha kolay bağ kuruyor, hep tanıdık yüzlerle karşılaşıyorken, bir aidiyet duygusu peydah oldu üzerimize. Ana kara uzak, oraya erişim zor, ha deyince gidemiyorsun. Mutlak olanla, iktidarla, babayla kurduğun ilişki zayıflıyor, bilinç dışı desen fora. Otoriteden uzak sana benzeyen insanlarla beraber bir çemberin içinde muhalifsin. Öylesine, durup dururken, sırada değilken sıra sana gelmiş gibi. Tevekkeli değil mi Yunanistan’da Komünist parti en çok oyu adalardan alır.
Kuşadası limanından feribota bindik. 29 Eylül sabahı saat 09:00. Türkiye ve Yunanistan arasındaki en kısa mesafeden, Dar Boğaz’dan geçtik, bir taraf Yunan bir taraf Türkiye, ikisinin de gözü birbirlerinin üstünde. Renkler henüz bir araya gelmeden, ışık vurmadan daha üstüne sisin, saklı gökkuşağının eşliğinde, ıtırlı yoldan adaya indik. Ünlü matematikçi Pisagor’un doğduğu antik liman kenti Pythagoria’ya. Kıyı turkuaz, sonrası lacivert, sırtını Kelkis’e dayamış, gözünü Ege’den alamayan kırmızı kiremitli, beyaz badanalı evler tertemiz. Gökyüzünü bile sirkeli sularla silmiş Hera. Tek bir kırık kulp, arnavut kaldırımlarında oynak bir taş, sıvası dökülmüş duvar, çiçeksiz saksı, mutsuz bir kedi yok.
Corner bardan sonraki ikinci sokakta Bakery fırın, ıspanaklı, peynirli ağızda dağılıveren börekler, İçi tıka basa kremalı baugatsa, biri kucağında biri eteğinde iki bebeli fırıncı kadın.
Pisagor plajı kilometrelerce uzun, solunda Samos kalesi, arkanda çam serviler arasında Psilanis Manastırı, ıtır ağacı, begonvil, çakıl taşları, Mythos birası.
Acropol otelde Aspasia karşıladı bizi. Güler yüzlü, temiz ve çok ilgili. Büyük annesinden almış adını, o da Miletli Aspasia’dan. kaldığımız otel, yemek yediğimiz tavernalar, küçük pastane ve barlar hep aile işletmesi. “Adaları neden yerli veyahut yabancı yatırımcılara açmıyorsunuz, zincir oteller filan” diye sorduklarında, ekonomiden sorumlu en baş bakan şöyle diyor. “O zaman kültürümüz yok olur ve aileler işsiz kalır.”
Metamorfoz kilisesinin denize nazır mezarlığı mini bir şehir gibi, kadınlar ellerinde fırçayla temizliyorlar yanını yönünü, beyaz mermerler güneşin altında parlıyor, her bir mezarın yanında torbalar dolusu toprak, atalarının küçük bahçelerini havalandırıyor, yeni çiçekler ekiyor kadınlar.
“Yunancada bir tabir var, buna “Patris,” denir. Baba toprağı, ata toprağı demek. Yunan aile deyince ailenin oturduğu mülkü de anlar. Tarımsal araziyi, sahip olduğu orman arazisini hatta atalarının mezarlarını anlar.
Kendi atanın toprağında gömülmek önemli bir şeydir. Yunanda doğa kavrayışı daima tanrısal olanla insani olanın yani ölümlünün bir arada olmasıdır. Her şeye, orada tanrısal bir şey olabileceğine ve ona yaptırım yapabileceği hürmetiyle yaklaşır. Biz bugün bir ağacı keserken ya da bir elmayı koparırken bu elmanın bir sahibi vardır diye düşünmüyoruz. Halbuki Yunan düşünür. Bu elmanın sahibi var, tanrısal bir sahibi. O sahiple bir ilişki kurar. Yunan atasının mezarına hürmetsizlik edilmesine izin vermez. Çünkü en önemli şey aslında o atalarının mezarlarının oluşturduğu geleneği sürdürmektir, “diyor, İlyada’yı orijinal dilinden çeviren Klasik Filoloji Profesörü Erman Gören.
30 Ekim Pazartesi, Kuzeye, yukarı çıkıyoruz, zeytin, dut, nar ve çam. Şarap müzesi kapalı. Sonra kıyın kıyın sahil yolu, incir, nar. Vathi limanı, Kokkari, yine çıkıyoruz, çınar, çam, meşe, Manolates dağ köyü, horoz ibiği, Pisagor kadehleri, Despinas tavernası, vanilyalı bademli dondurma, sarımsaklı ekmek. Kerkis dağının etekleri, Marathakampos köyü, Manolis’in reçineli şarabı, Coutsodontis winery, siesta saatinde ziyaretçi almayan mavi kubbeli Evangelista kilisesi, yeşim çiçeği.
Rivayete göre La Fontaine’ye ilham veren Ezop da buralardan geçmiş, aradık izini ama Samos pek oralı olmadı, bulamadık.
“Çay Agora’da içilir,” yemeğe gelmediğimiz için Çetin Bey sitem etse de mülteci kampından gelen Suriyeli Cemal çocukla bize çay ikram etti. İçerde bakır çay ocağı, Viyana’da bıraktığı kızının fotoğrafları. Geçmişi bizim oralardan, Antakya, Samandağı, Adana, Mersin. Son akşam yemeğimizi orada Agora’da yedik. Yunan salatası, kalamar ve Kuşadası’ndan getirdiği yeni rakı. Mercan, reyhan, okaliptüs.
1 Ekim Salı günü, Ayşegül ve Nüfer Nicoleta’nın nadiren açtığı dükkanına gittiler. Enjoyyourtrip, arabanın anahtarını bırakmaya. Gelirken zeytin toplamışlar, adanın ikramıymış.
Pisagor plajının hemen limandan başlayan ucunda oturmuş, feribot saatini beklerken hayıflandık. Buralar da güzelmiş, hem de çok güzelmiş, akşam da canlı müzik varmış, Yunan müzikleri. Yazarı kollektif, kadim kaynağından, isimsiz, tanıdık, içerden, dilinin ucuna gelmiş gibi, belli belirsizmiş de söze hacet yokmuş gibi mırıldandığımız tanıdık şarkılar. Dinlemiş kadar olduk.
Ve ayrılık saati geldi. Ana kara bizi bekler. Sağ sancak, sol iskele, istikamet gerisin geri Kuşadası. Teşekkürler, Memo, Nüfer ve güzel Ayşegül.
Fas’ı özlemiştim, ışığı ve tozu, sabah gürültüleri, bezden bir topla oynayan çocukların çığlıkları, balık satıcılarının bağırışları gözümde tütüyordu, portakal ağaçlarından ve yaşamdan gelen kokuların havaya karışmasını duymaya ihtiyacım vardı. Kent pazarından yükselen ve bizi çocukluk günlerine götüren belli belirsiz uğultuları duymaya ihtiyacım vardı. Nereye gidersem gideyim her yerde ülkemi bulmak istiyordum, onu özledikçe gözümde güzelleştiriyordum.
Tahar Ben Jelloun/Yalnızlar Hanı
16/4/24
Güzel saraylar enfes bahçeler vaad edildi.
“Hakikat yetmez; şair görmediğine bile tanıklık eder,” demiş Kavafis. Biz gördüğümüze tanıklık edebilsek bile ne ala. Yollar bizim hayretimizi ve hayranlığımızı arttırsın, hayal kaynağımız olsun. İstikamet İspanya üzerinden Endülüs’ün gölgesindeki Morocco.
Pilot müjdeyi verdi, alçalıyoruz. Barahas havaalanına, Madrid’e iniyoruz. Güzel bir Nisan öğleden sonrası. Yanımda ımıl ımıl İspanyolca ve İngilizce konuşuyorlar. “Seni seni” ya da “çok güzel” gibi sevgi dilleri Türkçe. Kitabımı okuyorum, Faslı yazar Tahar Ben Jelloun’un kitabı, Yoksullar Hanı. Yazarın belki de Fas’ta geçmeyen tek kitabı ama Marakeş arkasından, ta Napoli’ye kadar gelmiş.
Aynı gün Fez uçağı, artık dört kişiyiz, Madrid’den 1.5 saatlik ikinci uçak yolculuğu, kısmetse bir günde üç kıta; Asya, Avrupa ve Afrika.
Heyecanım yatıştı. Sakin ve huzurluyum, şu her şeyin yolunda olduğu varsayılan, vesveseden uzak, kendimi izlemediğim dakikalar. Yanıma dönüp sizinle yolculuk yapmak,” diye başlayan “keyifli, heyecanlı, damağımda zencefilli şeker tatlı bu yol” diyecekken vazgeçtim. Daha önümüzde on iki gün vardı. Sözün gücü, ne yapacağı belli mi olur. Durdum ve okumaya devam ettim.
Surlarla çevrili, dünya kültür mirası listesindeki Fez
Bu bir karşılamaydı, gerçek, belirleyici bir karşılama, buradayız. Bekliyoruz, içimiz ta derinlerden gelen bir neşeyle dolu, ya da ben köpürtüyorum, öyle bile olsa iyimserliğim tavan yaptığı, prozac etkili bir köpürtü bu. Her şey ve herkes çok güzel. Biraz önce yani saatler önce sabah kontuardaki kadına “ama siz de dinlemiyorsunuz, bagaj hakkım..” filan diyen ben karşıma dikilmiş “ya neydi o halin öyle diyerek,” beni utandırıyor.
Tumturaklı sözler etmeden yazıyorum, becerebildiğim kadar yalın ve kısa. Konuşurken yapamadığım gibi. Altımızda ışıldayan kıpırtısız bir deniz.
Pilot İngilizce, İspanyolca ve Arapça bir şeyler söyledi. Muhtemel Türkçe söylese de anlamayacaktım ne dediğini. İlk kez Afrika’ya gidiyorum, ilk kez Ryanair’e biniyorum.
Ve bir sürü ilk kez daha, Madrid çok güzel, bozkır yeşermiş, parlak, kırmızı ve sakin. İstanbul’dan sonra her yer sakin. Mal bulmuş mağribi gibiyim. Bu espiriyi yapmazsam olmazdı.
Solum Akdeniz, sağım Atlantik, bu da ilk kez.
Karşıdan karşıya geçiyoruz, Cebeli Tarık’tan, Okyanustan, Malaga’dan Fez’e, aşağıda gemiler nokta kadar.
Afrika’nın kuzey batı ucunda, Akdeniz’in güneyinde, Atlantiğin doğusunda, her gün yüz yüze baktığı, sadece 13 km uzaktaki komşusu İspanya ile mesafeli bir ilişkisi var fas’ın. Tarifa ile Tanger arası feribotla 40 dakika. Beşiktaş’la Burgaz kadar.
Akdeniz ve Atlas Okyanusunun birleştiği yer
Faslılar yazın Sevilla’ya mevsimlik işçi olarak çalışmaya gelirlermiş, çileklerin ömrü kadar olurmuş oturma izinleri.
Parfümün adı skandal, uçakta satılıyor,
Tarık Bin Ziyad, sen gemileri yaktın, biz bugün uçakla geçiyoruz adını verdiğin boğazı
Fas Kralı Monacco’daki sarayında yaşarmış. Ara sıra gelirmiş ülkesini ziyarete. Türkleri çok seviyorlar ve bize gıpta ediyorlar çünkü bizimki bizimle kalıyor, bizimle yaşıyormuş. Kocanın başında olması, her akşam eve gelmesi gibi bir şey galiba. Sağ kolunun pazusunu şişiriyor taksi şöförü Bilal, güçlü bir ülkeymişiz, onu anlatmak istiyor. İmreniyorlar bize.
Riyad, otel olarak kullanılan, tarihi, neredeyse 400, 500 yıllık evler. Bol kedili dar sokaklar serin ve nemli, kanalizasyonla rutubet arası nahoş kokulu. Ev sahibimiz İlyas, Fas’ın geleneksel kıyafeti cellabi ile karşıladı bizi.
17/4/24
Fez Çarşısı, Medina
Kırlangıç yuvasını camide yapmış. Üstü kafesli, bazen iki kişinin aynı anda geçemeyeceği kadar dar sokaklar, öyle ki, bazen birinin sırtını duvara yaslayıp beklemesi gerekiyor. Kapalı çarşı bir karınca yuvası kadar serin, gölgeli ve hareketli.
Kral gelecekmiş, tüm şehir hazırlanıyor. Buna rağmen Yahudi mahallesiyle Müslüman mahallesini yani rehber zıpçıktısı Ömer’e göre yeşille maviyi ayıran dere çöp içinde.
Taze nane kifayetsiz kalıyor tabakhanenin kokusuna, kediler hasta ve aç, çok zayıflar.
Esnaf çok ısrarlı değil, bir iki denemeden sonra üstelemiyor. Bakır, dokuma, argan yağı, kaktüs kremi ve yağı, sabun, bizim adına fes dediğimiz geleneksel şapka ve kıyafetler satılıyor.
Sokak lezzetleri bölümü apayrı, safran, çörek otu, kişniş ve bil umum baharat, envai çeşit turşu, zeytin, limon, hamur tatlıları, iki masalık kahveler ve buraların olmazsa olmazı Fas’ın birası nane çayı.
Turistleri epey kanıksamışlar, yani olağan bir gün ve olağan bir kalabalık onlar için. Ne çok kırılıp dökülüyorlar ne de kayıtsızlar.
Şehir Urfa gibi ya da Mardin, mimari çok benziyor. Her şey göklerin efendisi güneşten korunmak için. Evler minareler gibi dikdörtgen, dar ve derin, tıpkı kuyu gibi, tersine kuyu. Kum rengi irili ufaklı evlerin tavan göbekleri renkli vitrayla bezeli. Kuyunun dibi iç avlular, gündüz evin en serin yeri. Uyumlu bir Endülüs tarzı hakim mimariye, damlarda rengarenk ipe dizili çamaşırlar, gökyüzü kuş cenneti, kırlangıçlar, güvercinler ve serçelerle ayrıca adını bilmediğim nameli öten kuşlarla dolu. İç balkonlar yetmiyor, çare gün çekilirken terasa çıkmakta. Ben de bir sabah erkenden çıktım, daha gün hükmünü sürmeden, kara kanatlı, beyaz kafalı, sarı ayaklarıyla gökte süzülen şeyle neredeyse göz göze geldim, telaşsız genç bir leylekti bu, ergen olmalıydı. Almış başını kuzeye gidiyor, tek başına, belki Cadiz, belki Tarifa’ya.
Gürültülü, epey patırtılı bir şehir, kirli, pırıltılı, renk dolu, baharat dolu. Burası hem çekici hem ürkütücü, burası Afrika, burada Araplar yaşıyor, abartılı zevkleri olan, Fransızca bilen Müslüman ve Yahudi Araplar. Dinleri ayrı olsa da batıl inançları aynı.
Fatuma hepimizin kutsal anası, tuma sarımsak demek
“Fas’ta geleneklerine bağlı insanlar eşlerine “ev” derler,” diyor Ben Jelloun “Bu bir namus anlayışı, maçoların bir saçmalığı, evin dışarı çıkmadığını, isyan etmediğini ifade eder. Ev, içsel bir kavram, sıcak, tatlı. Kötü hava şartlarına karşı bir sığınak.”
Her şeye gücü yeten kral, cismi Monaco’da bir sarayda olsa da o burada, her yerde, dükkanlarda, döviz bürolarında, restoranlarda. Anayasal monarşiyle ülkeyi idare etmeye devam ediyor. O müminlerin amiri, ekonomi dahil bütün güç onun elinde. Kah üniformasıyla, kah lacivert takım elbisesiyle veyahut kırmızılar içinde, şık ve son derece modern giyinmiş karısıyla el ele olmak üzere her daim gözü üstümüzde. Dokuma tezgahlarını, dilencileri, namaz vakti ziyarete kapanan camileri, terasları, naneli çay içen turistleri, tabakhaneleri, Yahudi mahallesine giremeyen Omar’ı ve bizi görüyor.
Kuraklık kente göçü hızlandırıyor. Arap dünyasında okuma yazma oranı en düşük ülke, Fas. Acaba bu güneşin suçu mu?
Talih ve rastlantıların bir lütfu olarak tam umudu kesmişken dünyanın ilk üniversitesi Karaviyyin camiine girebildik. Elhamdülillah Müslümandım ama içerde benim için bir sürü yasak vardı, o canım avluya girmeme de izin çıkmadı.
“Adım İsmail,” diyor, “İbrahim’in oğlu,” meseli çok iyi bildiğimizi var sayarak yaptığı espiriye gülmemizi bekliyor. Türküz ve Müslümanız, gülümsüyor, bağ kuruyor ismiyle aramızda.
18/4/24
Yine Karaviyyin kompleksi içinde Al-Attarine Madrasa, parfüm ve baharat pazarının girişinde. İki katlı medreseye bronz parçalarla kaplı büyük bir ahşap kapıdan girdik. Kapı avluya açıldı. İkinci katta küçük, dar pencereli öğrenci odaları çilehaneleri anımsattı, iki taraflı açılan, (içerden ve dışardan) yemek kutuları var. İçerisi boş, çini zemin çıplak. Pencereler yeşil çatılı, beyaz minareli Karaviyyin camii ve koridorlarına bakıyor.
Mermerler Arap hat sanatı kufi yazılarla süslenmiş, zemin küçük çinilerle kaplı, duvarlar mozaik karolarla süslü.
Küfi tarzda çok sık yazan hattat sanatçısı Emin Barın’ın Feshanedeki “Ne senden Rükü ne Benden Kıyam” sergisi hali hazırda İstanbul’da devam ediyor; İslam hattının en eski çeşitlerinden. İsmini, 7. asırda bugünkü Irak’ın orta bölgesindeki Necef kenti yakınlarında kurulan ve bir dönem Abbasi Halifeliği’nin başkentliğini de yapmış, önemli kültür merkezlerinden Küfe’den almış
Hat sanatının erken dönemlerinden kalma pek çok Kuran-ı Kerim nüshasından da anlaşıldığı üzere sevilen bir yazı olan küfi’nin köşeli ve geometrik formları, onun sadece her çeşit yazma eserde değil, hacimselliğin vurgulandığı mimari yapılarda da bir süsleme unsuru olarak sıklıkla kullanılması sonucunu doğurmuştur. Bu geometrik niteliği, küfi yazıya biçimsel bir olanağı da tanımış ve Orta Asya’dan Mısır’a varıncaya dek, İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde küfinin değişik çeşitleri ortaya çıkmıştır. Sinilerden şamdanlara, kılıçlardan tabaklara varıncaya dek, pek çok zanaat ürünü bu yazıyla süslenmiştir. (Bu bölüm yukarda adını verdiğim sergiden alıntı.)
Jnan Sbil bahçeleri; 12.yy dan kalma Mavi kapıdan çıkıp soldan devam ediyorsun ve Medinenin yanı başında bir zamanlar krallığa ait uzun ağaçlar bambular ve envai çeşit bitkilerle, çeşmelerle dolu cennet bahçesinde gezebiliyorsun. Endülüs, Meksika ve Bambu bölümleri var. Tevekkeli değil bahçe Sevilla’daki Alkazar’ın bahçesine çok benziyor.
19/4/24
Marakeş
Bizim Adana gibi, yol boyu bulvarlar turunç ağaçlarıyla süslü.
Türk olduğumuz öğrenince Atatürk diyerek sevinen, rastladığımız tek Fas’lı Ahmet’in riyadı, darül Ahmet, Ahmet’in evi. Dört katlı, son iki katı teras, son kat açık, diğeri kapalı. Açık olana çıktım en üst kata, kendimle ve hafif olmak hevesindeyim. Kızıl tonlarında evler, palmiyeler ve uzakta prizma minareler, hem tanıdık hem yabancı. Belki filmlerden belki de Osmaniye’den. Neşeli ama davetkar değil. “İster gel,” diyor “ister kaç, ben Marakeş’im.” Havada uzun bir kuş süzülüyor, kanat çırpmıyor, kafasını çeviriyor ve göz göze geliyoruz. Hayra alamet bir leylek, öyküsünü ilk kez anlatıyor. “Bunu yapmam için,” diyor, “senin Marakeş’e gelmen gerekiyormuş.” Doğum gününü kutlamak için doğum günü tarihini bilmeye gerek yok. “Ama o gün bugün,” dememe kalmıyor, “sandığın gibi Kuzeye gittim,” diyor, “Endülüs’e, bugün buradayım, yazgına göz kulak olmaya geldim.”
Orta çağdan kalma Jamaa El-Fna meydanı, öyle sevgiliye randevu verilen meydanlardan biri değil. Gerçek üstü, kobra yılan oynatıcılar, falcılar, kınayla dövme yapan kadınlar, maymunlar, portakal suyu satanlar, şifalı ot satıcıları, akrobatlar, hanutçular, birbirine karışan müzik sesi, göz teması kurmaktan imtina ettiğiniz ısrarcı satıcılar, tekinsiz, tuhaf, ucube, olağan üstü, sıra dışı, büyülü. Sakatların teşhir edilmesi de Allah’ın adı zikredilerek sadaka talep edilmesi de bize hiç yabancı bir şey değil. Alfred Hitchcock’un 56 yılında çektiği “Çok Şey Bilen Adam” ın ilk sahneleri bu meydanda geçer. Bugün kimse artık Doris Day kadar şık gezmiyor ve artık burası Fransız Fas’ı değil, en azından resmi olarak değil. Ve artık daha az peçeli kadın olsa da Kutubiye camiinin 67 metrelik minaresi 800 yıldır olduğu gibi yine orada.
Ya bir dakika durabilir misiniz, başım döndü diyesi geliyor insanın. Yarım dakika, yirmi saniye, on hı? Olmaz mı? Lütfen!
Kadın müzesi, Kuzey Afrika’daki ilk kadın müzesi. Faslı kadınların kültürünü sunmak ve korumak adına kurulmuş. “Sanat ve tarih arasında Faslı kadınlar,” sergisi de cabası.
“Morocco’dan önce her şey siyahtı, Marakeş bana renkleri öğretti.”
Ve “iyi giysiler mutluluğa pasaporttur,” diyen Yves Saint Laurent Müzesi, toprak tonlar, sırlı tuğlalar, Portekiz ve İspanya’ya has zellige (azulejo) seramikle kaplı. Botanik, Berberi kültürü, moda ve kostüm konulu belgeseller peş peşe sergileniyor.
Parlak kobalt mavisine boyanmış iç mekan, eskizler, fotoğraflar, ve aksesuarlar, elbiselerin her birine bir şiirin eşlik ettiği 60’lı yıllar; Ibn Khafaja, Alphonse De Lamartin, Divan Abü Najam Ahmed, Charles Baudelaire
Ceuta (Seyuta) ve Melila Afrika’daki İspanya toprakları
Ceren’in marifetiyle kadın kadına yapılabilecek en güzel şeylerden birini yaptık ve birbirimizin bütün kadınlık geçmişini bir parça havalandırmak, temizlemek üzere hamama gittik. Çünkü bizim canlı kalmamız için daha çok duyguya ve daha çok büyüye ihtiyacımız var. Habeşistanlı Amina, elleri şifalı, dili dualı, gönül zekalı bir tellak kadın. Buraya çalışmaya gelmiş. Hamam teşrifatçısı Meryem işaret parmağını büzdüğü dudaklarında gezdirince bahşişleri patron duymadan aramızda hallettik.
20/04/24
İç avlunun göbekli tavanına yağan yağmur, gök gürültüsü, esen rüzgar sabaha kadar sürdü. Olsun, buralara yağmur yağsın da bir gece de varsın uykusuz geçsin.
Sabah 7:30 da bizi sokağın başından aldılar. Bugün o gün, büyük gün, kısmetse yarın akşam üstü çöldeyiz.
Yüksek Atlas dağlarının sıralandığı bölge, Zagora. Fas nüfusunun üçte biri Berberi, günümüzde artık Araplaşmış Berberiler onlar.
Virajlı yollardan yukarı çıktık, çıktık ve çıktık; Atlas Dağları, rakım 2260
Ouarzazate şehrinde Ait-Benhaddou aynı zamanda doğal bir film platosu, çöl temalı pek çok film burada çekilmiş; Gladyatör, Arabistanlı Lawrence, Çölde Çay, İngiliz Hasta, Asterix ve Game of Thrones’un bazı bölümleri.
Ait-Benhaddou kasabası, palmiyeler arasında bir vaha ve ortadan akan bir nehir. 11.yy dan kalma. 22 yaşındaki Muhammet gezdirdi bizi, bu dürüst bakışlı çocuk kendi kendine yedi tane dil öğrenmiş. “Russell Crowe was here” derken memleketiyle gurur duyuyor, gözleri parlıyordu.
Yine epey bir yol aldıktan sonra Dades Valley’in gelincik, gül, nane, palmiye ve hatta begonvil manzaralı ve daha sıklaşan vahalarını yorgun bakışlarla izlerken birden canlandık, o da neydi öyle? Olağan üstü, sıra dışı, İspanyolların barro yani pudra veya seramik dedikleri renkte kaya formlarıyla bezeli Monkey Fingers’e gelmişiz meğer. Buranın fanilerle işi olamaz, kesin toprak ana Gaia’nın işi, bir gün toplamış çocukları, getirmiş buraya, salmış yavruları biraz hava alsınlar diye. Onlar da biraz toprak biraz suyla oynamışlar, Picasso’nun özendiği çocukça şeyler yapıp gitmişler. Fakat devasa boyutlarda, eh ne de olsa onlar yavru titan ve titanelermiş.
Dades Valley’de, gül vadisinde konakladık bu gece, adı mutluluk anlamına gelen Sevilla’lı Lettisia’yla tanıştık, İspanya Malaga’da doğmuş büyümüş Fas’lı Said ve arkadaşı Alvaro ile. Yarın bir o kadar saat, bugünkü kadar yine yol yapacaktık beraber, hep çölü konuşuyorduk, ya yağmur yağarsa diye endişeleniyor, bu ilk deneyim için kaygıyla karışık heyecanlanıyorduk.
21/4/24
Thingir’de Bedevi köyleri, vadiler, tajinli öğle yemekleri, hafif çiseleyen yağmur, dalında hurmalar, tatlı bir rüzgarın esmekte olduğu Toudgha El Oulia kanyonu, safran sarısına gelmeyen böcekler, kaktüs ipinden dokunmuş 300 yıl dayanan kilimler, ılgın, salkım söğüt ve zeytin ağaçları, Berberice merhaba; “Azul,” Ceren, Miguel, Mehmet.
Gri üniformalı kral muhafızlarını daha sık görür olduk, asayiş berkemal miydi o zaman? Yol aldıkça sahneyi ufak ufak develer aldı, keçiler ve çobanları da, kuraklık hissedilmeye, toz kokusu artmaya başladı. Rüzgarın önüne kattığı başıboş diken, çalı çırpı, naylon poşet, kuru kum, son molalar, bulanık gökyüzü, uzakta bir toz bulutunun dansı, sırtında ot balyası taşıyan, iki büklüm, gunduralı kadınlar.
Kiremit rengi kerpiç evlerin mavi kapıları kapalı.
Merzouga, sahra çölü kenarında bir kasaba. Ta Marakeş’ten geliyoruz, bu zahmetli yol iki gün sürdü, yaklaşık 11-12 saat yolda geçti. Yollar virajlı, şoförümüz neşeli, manzara canlı bir belgesel gibiydi.
Cemal çarçabuk aldı beni sırtına, ne o mırın kırın etti, nazlandı ne de ben, benim seçme hakkım yoktu, sanırım onun hiç yoktu. Sıkıca tutundum, önüm sıra gundurası altın sırmalı iki Bedevi yürüyor, kervanın iplerini çekiyorlardı. İşte geldim, şimdi ve buradayım. Çöl önümde çoğalıyor, dünya genişliyor. Ya bu deveyi güdecektim ya da güdecek, başka bir hal çaresi yok.
Uçsuz bucaksız bir hiçlik ya da çokluk, bal rengi kum tepeleri ya da İspanyolca camello, sahi çöl ne renk? Çölün dönüştürücü etkisi vardır derler, gözlerimi yumdum ve bana bir şey söylesin istedim. O sırada Cemal diz üstü kum tepesine gömüldü ve tam düşecekken toparlandı. Sanırım çölü kızdırmıştım, acelem neydi? Yaklaşık bir saat geçti geçmedi son kum tepesini de aştık ve aşağıda çadırlar göründü.
Bahtsız Bedevi gibi dolunay ilk akşamdan çıkmaz mı, “ille de ben,” dedi. Yıldızlar yağmadı üstümüze, ağzım burnum derken güneş battı, gece oldu, uzandım bir kum tepesine, elimle siper ettim gecenin güneşine, aldım kızları karşıma, ya da onlar beni karşılarına. Sahip oldukları tek gözü sırayla döndürdüler aralarında, tam üç kez gördüler beni. Sonrası bir şarkı, ateş, şarap, renk ve halay.
Çölden dönüş, gün doğumu ve 4 mil süren bir yürüyüş, evet cemalin yanında çölü yürüyerek geçtim. Ona Arapça sabah el hayr dedim ve çölden sadece fotoğraf aldım. Kapkara, iri bir bok böceği yoluna gitti, belki dün gece, belki az evvel bir kum tepesinden yuvarlanmış, aldığı yol kadar izi kalmış küçük bir taşla konuştu benimle.
Gerisin geri dönüyoruz, yine hiçlik, boynum kopana kadar çevirdim, gözden kayboluncaya, el çizgili dağlar başlayana kadar vedalaştım sahrayla.
Artık günlerden Pazartesi, öğle vakti, okul dağılmış, yol boyu caddeler öğrencilerle dolu, türbanlı kızlar neşeli ve dünyanın her yerinde olduğu gibi yüzlerinde son zilin hafifliği var. Artık onlar kendi dillerinde eğitim alıyorlar, Berberi alfabesi Arapça’nın yanında resmi olarak kabul edilmiş. Soldaki fotoğrafta göründüğü gibi sembollerle dolu, enteresan şekiller var. Mesela en alttaki iki harf “özgür kadın ve özgür erkek” anlamına geliyor. Ben onları palmiye ağacına benzettim.
23/4/24
Gare Oncf
Marakeş Kazablanka
Bir kompartımanda sekiz kişiyiz, dördü biz, biri Alman, üçü Faslı, Faslı kadınlardan biri telefonundan komik videolar seyrederek kıkırdıyor. Gurbet tahammülü mü yoksa pencere kenarını bize veren arkadaşından ötürü mü bilmem, pek oralı olmadım. Gülmek bulaşıcıymış yüksek sesle dinlediği yetmiyor, bir de üstüne “viri viri viri ey estafurullah Yarabbi” diyerek kıkırdadıkça tüm kompartıman gülüyor.
Fransa işgalini sadece askeri yoldan değil özellikle eğitim ve kültür alanlarında da sürdürdüğü söylenir. Fransızca zorunlu, Arapça ibadet diliymiş. Casablanca’da Ricky’s kafeyi arıyoruz. Son derece mütedeyyin giyimli, orta yaşın üstünde bir kadın bizimle Fransızca konuştu, cadde isimleri, şarkılar, hitaplar hala Fransızca.
El Mağribul Aksa, İslam topraklarında Fas böyle anılıyor, uzak batı. Okyanus kıyısında, deniz kokan Kazablanka’da sadece iki saatimiz var.
Mağrip mimarisi, Endülüs, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, batı İslam dünyasında tarihsel olarak gelişen bir mimariden dünyanın ikinci büyük camii 2. Hasan da almış nasibini.
Okyanusun dibinde, 210 metre minaresiyle ihtişamı cihan değer bir cami. Sandığımdan çok daha genç 1994’te tamamlanmış, her ne kadar Selefiler, sömürge döneminde Fransızlar tarafından yapılan her şeyi gölgede bıraksın isteseler de mimarı ve tasarımcısı yine bir Fransız.
Kazablanka Tanger arası hızlı trenle 2 saat, otobüsle 6 saat sürüyor. Biz doğal olarak treni tercih ettik. Tek neden hız değil. Fas’ın çok iyi bir tren ağı var, hızlı, temiz ve dakik.
Tanger’deyiz, rivayete göre Berberi asıllı Emevi komutan Tarık Bin Ziyad, Endülüs’e buradan Tanca’dan çıkmış yola.
24/4/24
Tanger’de uyandık, pırıl pırıl, sirkeyle yıkanmış cam gibi parlıyor gökyüzü. Şafşavan’a gidiyoruz veya Mavi Şehire, gökyüzünü ve cenneti simgeleyen yere.
Binalardan yollara, duvarlardan toprağa günlerce Marakeş kırmızısı, çöl sarısı, bal rengi, kehribar, tarçın derken baharın yeşiliyle şenlendik. Bildik bir yerdeydik sanki ve tanıdık biriyle karşılaşmıştık.
Yemyeşil yamaçlarda Simyacı’nın Sandiego’su koyunlarını otlatıyor, geldiğimiz ülkenin hatta daha güneyin, piramitlerin hayalini kuruyordu. “Coğrafya kaderindir,” diyen İbn Haldun’un ruhu şad olsun. Mavi şehirliler daha kaygısız ve güler yüzlüler. Yolculuğumuz boyunca gördüğümüz en mutlu Faslılardı belki de. Şehirleri mavi, yamaçları yeşil, suları bol, daha ne olsun.
Koya bakan rüya gibi evleri, Endülüs surları, Medinası, sivil mimarisi, tarçınlı tavuğu, sokak lezzetleri, meydanları, limanı, yan yana yürüyen kadın ve adamları, denizlere çıkan sokakları, beyaz limanı ve bizi çölden beri arsız arsız takip eden dolunayı, Malabat burnu, casusları, beyazların ticaret limanı, doldurulmuş sahiliyle Bozkırın üzerine yemin ederim ki Tanca bizden bir şey sakladı.
Güneşin aydınlattığı iki deniz ve bir boğaz, sağ taraf Akdeniz, sol taraf Atlas okyanusu, ortası Cebeli Tarık, İspanyollar Gibraltar (Hibraltar okunuyor) İngilizler Cibraltar der ona.
Hani şöyle güverteye çıkıp, güneşin koyda alçalmaya başladığı saatlerde Afrika’ya el salladığım, günü okyanustan batırdığım, iki kıtaya da şahitlik ettiğim, ona hayalimde bir görüntü verdiğim bir yolculuk hayal etmedim desem yalan olur. Malum feribot bizi bir kapsülün içinde, kırk dakikada karşıya İspanya’ya ışınladı. Hep bu eski filmlerin, kitapların yüzünden, trenlerde de böyle oluyor, adalarda ve İstanbul boğazında da.
Tarifa’dayız, hayalimde tasarladığım gibi artık söyleyebilirim. Daha önce çalıştığım için girizgahı hatırlıyorum… Sakin ve huzurluyum, şu her şeyin yolunda olduğu varsayılan, vesveseden uzak, yani kendimi izlemediğim anda. Yanıma dönüp sizinle yolculuk yapmak,” diye başlayan “Faslı, Omarlı, argan yağlı, kaktüs ipli, sahralı, tajinli, faytonlu, gunduralı, cellabili ve zencefil şekerli bu yol” diyecekken durmaz, devam edebilirim…
Çok teşekkürler çocuklar, siz olmasaydınız biz oralara gidemez, Fas’ı göremezdik. Bize gösterdiğiniz sabır ve anlayış için, verdiğiniz koşulsuz sevgi ve nezaket için, hazırladığınız kusursuz ve zengin program için, cömertliğiniz, misafirperverliğiniz için, doğum günümde yanımda olduğunuz için tekrar tekrar teşekkürler. Bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapmak gerekirmiş, Ceren ve Miguel, tanıştığımıza çok memnun olduk. Birbirinize gösterdiğiniz bu karşılıksız özen daim olsun. Te amo mucho.
Morocco, Fez, Casablanca, Meknes, Rabat, Tanger derken daha Marakech’e varmadan Paris’te buldum kendimi. Fas’lı yazar Taha Ben Jelloun, yazar arkadaşı Jean Genet hakkında bir kitap yazmış, adı “Yüce Yalancı.” Genet bir Fransız ve Sartre’nin deyimiyle “o bir aziz, bembeyaz bir zenci.” Jelloun yazarla Paris’te, Gare de Lyon’da tanışmış ama Genet’in Fransa ile arası hiç iyi olmamış, ona “kilisenin büyük kızı,” diyor, Cezayir meselesi hakkında ikiyüzlü bulduğu ülkesine sırtını dönüyor. Hayatı boyunca Filistinli göçmenlerin yaşadığı insanlık dışı koşullar hakkında tanıklık etmek için her şeyi yapmaya kararlı olan Genet, ezilen, yok sayılan, topraksız, vatansız insanlardan yana koymuş tavrını.
“Bana Filistin kamplarından, orada tanıştığı Filistinli bir savaşçı olan Hamza’dan, Hamza’nın annesinden, patlak topla oynayan çocuklardan, tozdan, susuzluktan, kadınların onurundan söz etti.” (Yüce Yalancı kitabından)
Epey sayfa sonra Jelloun ve Genet, beni Derrida’ya götürdüler. Derrida 74 yılında yayımlanan Glas adlı kitabını Genet’e ithaf etmiş. Ben unuttum Fas’ı, Berberileri, çölü, Chefchaouen’ı, develeri filan, bu iki adamın dostluğuyla ilgilenmeye başladım. Derrida Hegel’in felsefesiyle Genet’in yazılarının bir okumasını yapmış Glas’ta.
Kitabın Türkçe çevirisini ararken, Derrida yukarı, Genet aşağı, Sartre, Simon derken ben başa, Fas’a döndüm yeniden, ilk kez Avrupa’da olmayan bir ülkeye gidiyordum kısmetse, ilk kez Afrika kıtasına ve ilk kez Müslüman bir ülkeyi ziyarete. Ortak paydamız İslamiyet, muhtemel oraya gittiğimde sıklıkla camii görecek ve beş vakit ezan sesi çalınacaktı kulağıma. Ülkemle hiçbir farkı olmaksızın burada anlamadığım Arapça ezanı orada da anlamayacak ama dile aşina olacaktım ister istemez.
Aydım mı, aydınlandım mı bilmem ama kendime sordum; velev ki ben Arpça bilseydim ne olurdu? Bu bir zenginlik mi yoksa zaman kaybı, hatta bir çeşit regresyon mu olurdu? (kitapta “gerileme” yi sık sık bu kelime ile dile getirmiş yazarlar, ya da bize öyle çevrilmiş.) Derrida diyor ki, “Bu devrim değil, bu bir dil darbesi, hafıza kaybı, bellek yitimi.” Yani bir gerileme. Kuşkusuz ve şüphesiz, hikmetinden sual olamayacak kadar eminim ki Latin harfleri temel eğitimim olarak kalmalıydı. Ya Arapça da yanında gelseydi? Şimdi üniversitelerde yapılan yan dallar gibi, hiç değilse seçmeli bir ders olarak, öğrenmeye en müsait olduğumuz yaşlarda, ilkokulda, iki dilde okuyabilseydik, yazmaktan geçtim, duyduğumuzu anlasaydık. Öyle cami hocalarından, kuran kurslarından filan değil, ehil ellerden öğrenseydik. Zira ben Güneyde, Suriye sınırında, küçük bir kasabada doğmuşum. İstanbul’a gelinceye kadar da oralarda, Doğu Akdeniz’de yaşadım. Kültüre ve dile çok yakın ama aynı zamanda bir marifetmiş gibi mesafeli ve yabancıydım. Nedenleri malum, o zamanlar bu, bir dil, eğitim ve kültür politikasıydı. Bu politikaların tersinden yürüdüğü günümüz kadar, en az o yıllar da kusurlu ve gölgeliydi. Arapça bilseydim ne olurdu? En iyi ihtimalle zengin bir dağarcığım, hayal gücüm ve bilgim olurdu. Dinimle arama kimse giremez, Tanrı kelamını anlar, ezberlediğim duaların ne dediğini bilirdim. Kuran’da borçlar hukuku okunurken ağlamaz, çıkışı olmayan çukurların tehdidinden, bilinmeyen cehennem azabından, şeytanın şerrinden, annemin bakışlarından korkmazdım. Zira korku esastı, hele bilmediğin bir dilde korku, nazik ve kibar olmayı engeller, başkalarına merak duymayı yasaklardı.
Şükürler olsun ki hala hayranlık ve hayret duyabiliyor, tarih boyunca İslam toraklarında Mağribu’l- Aksa yani Uzak Batı olarak anılan Fas’ı merak ediyorum. Gitmeden önce meseller okumayı planlıyordum, Şehriyarla Şehrazatı, hatta bir kaç kelime Arapça öğrenmeyi bile. Bakalım, neye niyet neye kısmet.
Yapımı söken, “Yapısöküm”cü Cezayirli Derrida, bazıları ona “Delida” diyorlar:))
Solumuz kırk kocadan artakalan bakire dul; İstanbul ve onun meşhur silüeti,
Süleymaniye, Sultanahmet ve Ayasofya’da öğle ezanı okunuyor, Galata kıyama durmuş onları dinliyor.
Topkapı-Aksaray tabelası el ediyor, buradan!
Vatan Caddesi, Bezmialem vakıf üniversitesi
İstikamet Samatya, yani, Küçük Paris
Haseki,
Kızıl Elma
Cerrahpaşa kütüphanesi ve denizde pırıl pırıl bir huzur.
“Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayar ya insan.”
Narlıkapı’dan ustamın çocukluğuna giriyoruz. Kumlu, sırtı sarmaşıklı surların önü deniz, İrili ufaklı balıkçı tekneleri dizili, afilli kayıklar salınıyor aşağıda. Bir ileri bir geri.
Bahçede tavus kuşları, bahçede güller, bir görünüp bir kaybolan ürkek rahibeler. Manastırın yanı başı gazino, Müzeyyen Senar ve Hamiyet Yüceses icrayı sanat eyliyor. “Kimseden etmem şikayet.”
ocakta aşure kaynıyor.
Burası işte, denize inerdi bak!
Bir yürek ferahlığı, bir tür tasasızlık.
Çocukluk gibi bir şey bu, Gökyüzü gibi
Ustam buldun mu nefaseti?
Neşe sıradan bir haleti ruhiye.
Rumu, Ermenisi, Müslümanı… akşam üstleri piyasa yapılır, kilisede mum yakılır, Paskalyada ben sana, Ramazanda sen bana, yoktu ayrı gayrı.
Sirkeci-Halkalı tren hattı
50’lerde başlamış deniz doldurma sevdası
Birbirine yaslanmış 2-3 katlı kagir evler, pencere önü saksıda çiçekler, çuhalar mor, sardunyalar pembe, can suyunu veren artık musalar.
Şehrin kadim dolaylarında yürüyormuşuz. Sırtımı dayadığım pürtüklü duvarı otlar bürümüş. Gafil avlanmış elime uzanan elini sıkmadan önce pantolonuma silmişim, kızıl tozlu sağ elimi. “Bu şehir,” demiş, “bizi gördü, rüyalarımızı gördü, korkularımızı, arzularımızı ve hatta varsayımlarımızı bile gördü.”
Eski Barajdan dolmuşa bindik. Kırmızı deri koltuğu aşınmış, parmak çalmaktan süngeri çıkmış klasik arabalardı bunlar. Beni doktora götürdüler. Muhtemel Sularda indik. İlk kez hayatımda büyük şehir görüyordum ve büyülenmiştim. Doktor filan umurumda değildi. Zaten bir yerim de ağrımıyordu. Filmlerdeki gibi taksi dolmuşa kolejli kızlar bindi, formaları benim en güzel kıyafetimden daha güzeldi, lacivert mini etek ve beyaz gömlek, ayaklarında siyah makosenler. Derslerden filan konuşurken dikkat kesildim, ağızlarından ne çıksa kapıyor, yaptıkları her şeye hayran oluyordum. Şoföre para uzatırken Baraj Yolu dedi biri, diğeri Hastaneler Kavşağı, bir diğeri Abidin Paşa. Gevşek beliklerine, okul çantalarına, çillerine ve yarın yeniden birbirlerini görecek olmalarına imrendim. Çok değil altı yıl sonra yaşamımın tüm gidişatını belirleyecek olan bu şehirden akşam olmadan, kasabaya giden son otobüsle ayrıldım.
Daha tan yeri ağarmadan kalktım, annem kırmızı başlığımı akşamdan ütülemiş, sepetimi hazırlamıştı. Nemli ve soğuk ormanın yolunu tuttum. Yalnızdım ve Allah’a emanettim. Hazinem, annemin ceplerimin astarına diktiği muskam, sezgilerimdi. Kaçınılmaz olarak kurtla tanışacak, iyiyi kötüden ayırt etmeyi öğrenecek, büyüyecektim. Benden istedikleri iki şey vardı; “normal” olmam ve bir gün geri dönmem.
Düşlerimin gerçekleşeceğine dair iddiası olan bu şehre geldiğimde ne yazık ki taksi dolmuşlar çoktan tedavülden kalkmıştı. Kısmet olmadı onlara bir daha binmek.
Aydınlık yüzlü bu şehir naifliği, bilge tasasızlığıyla beni büyütecekti, ben de bu kızı. Bal kabağını at arabasına, kurbağayı prense dönüştüren sihir buradaydı.
“Severim,” dedim. “Ben de severim,” dedi Azize.
Tıknaz, dolgun yüzü temiz, duru ve sıcak bakışlı ciğerci Memet, elinde yarısı içilmiş çay bardağı, üstünde mavi iş önlüğüyle bırakmadı bizi anlatmadan.
“Vali çağırmış, gitmemek olur mu? Olmaz elbet. Durdum divanına, buyrun valim dedim, beni emretmişsiniz “Memet,” dedi, “bilirsin seni severim.” “İç işleri filan,” dedi sonra. “Kaldırın,” demişler benim için anladın mı? “Yapma,” dedi vali “gözünü seveyim yapma Memet! Vazgeç şu meretin festivalinden.” Anlamıştık anlamasına da, canımız sıkılıldı. Gösterdiği yoldan ilerledik.
Sayacılar kutsal kış güneşine yüz sürmüş tabansız deri ayakkabıları kurutuyorlardı dükkanların önünde. Azizin hikayeleriyle büyüdüğü güzel babasının, manifaturacı Fehmi beyin izini sürdük.
Yaratıcının biraz değişiklik istediği bir gündü, Alice’nin tavşanı gibi önüm sıra yürüyor, masereyi arıyordu. Çok yaklaşmıştık, zira tahin kokusu alıyorduk. Defalarca girdik, çıktık, dolandık, daireler çizdik, zikzaklar yaptık. Sokaklar artık bana oyunbaz bir kedinin karıştırdığı yumaklar kadar karmaşık gelmeye başladı. Hayalimde kocaman bir kazan canlandırıyordum, içinde yedi kolu aynı anda dönen bir dev anası küncü sağıyordu. Küçük küçücük, sacdan bir hanım kız karşıladı bizi, öyle bir sürü kolu filan da yoktu. Omuzunda susamla beslediği bir kumru, avucundan akan tahinle haznesini doldurduğu helkesi. Karşılıklı tezgahlarda işçiler dünyanın en tatlı işini yapıyor, cezerye kesiyorlardı. Her bir çeşidin tadına baktık. “Masere burası,” dedi yaşlı adam, koridorun sonundaki cam kaplama masasından kalkmadan. Döner koltuğu tüm atölyeye hakim. Duvardaki sinema afişi büyüklüğündeki eski fotoğraflara, gazete küpürlerine göre son maseracı ailesini, helvanın mucidi büyük büyük dedesi Hacı Ahmet’i memnun etmeyi başarmış. Ona inandık, hakikaten masere burasıydı. Yoksa 24 Teşrin 1945’de Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürlüğünden müsaade alır mıydı hiç.
Muhtemel yirmilerin ortası. Öğlen olmuş, okul dağılmış, Bediş ölü bir kuş görmüş kara bir kedinin ağzında. Midesi kalkmış, sekmemiş o gün eve giderken, durup Taşköprü’nün kemerlerini saymamış, sakız ağacı ve bici bici tuhaf bulmuşlar bu durumu. Ulus parkının önüne geldiğinde kalabalığı yara yara ilerlemiş, havada sallanan ayaklarını görmüş Karsantılı Ayşe’nin. O günden sonra hallenmiş durmuş halden hale. Bir türkü tutturmuş, aklına estikçe söylermiş Ayşe’nin bilmediğini, nerden bilsinmiş Ayşe hiç atın terkine biner miymiş yoksa, açmazmış bacaklarını, toplarmış eteklerini. Kocavezir’e berdel olarak gitmiş Ermeni’den dönme Bedriye. Saçlarını çok sevmiş kocası, her gece taramış, hem tarar hem methiyeler düzermiş Çukurova’nın cömert güneşi gibi parlayan saçlara. Kibrin göründüğü yerde bir musibet eşikte bekler. Daha adet bile görmemiş küçük gelin kayınvalidesine istediği makası dikiş kutusundan alıp getirdiğinde bukleleri kucağına düşmüş. Ne bilsin çocuk Bediş.
Büyük saati selamladım, o da beş kala beni. Birini sevdim mi onun hakkında her şeyi seviyorum, anglez bir dantele eğilişini mesela. Medreseden havalanan yüzlerce güvercin oluşunu. “İşte bu,” dedim, tam mutlu olunacak bir gün. Çok severim dedi ben de dedim. Sokak beni mıknatıs gibi çekti, çiçek dürbünü misali sürekli yeni bir şeyler gösterdi. Yılmaz Güney film icabı karısına diklendi sonra Allah ne verdiyse, Erciyes sinemasında kızılca kıyamet koptu, bir alkış, bir ıslık, hop oturup hop kalktı selamlık. Kemerli Taşköprüden aklın ötesindeki dünyaya iltica ettik. Kagir evler cumbalı pencerelere küstü.
Kalaycı Deveci dört kuşaktır iş başında. Bayağı çocuk gibi sevindim kazancılara gelince, Aziz de limonun yarısını sakladığına, beni sevindirdiğine sevindi. Zaten sensiz, Abidin’in Güzin’e dediği gibi, renksiz, eksik, eğreti ve hatta ayıp kaçardı buralar Aziz.
Antidepresan, yoga, nefes terapisi, psikolog, hipnoz, meditasyon yoktu o günlerde, vardıysa da bizi bozar, içimize kaçan cini öğlen rakısıyla çıkarırdık. Yine öyle yaptık. Sevgi ve arkadaşlık yokluğunda kim mutlu olabilir ki Aziz?
Eskiler her an okuyabilmek için bir şiiri veya bir güfteyi ezbere alırlarmış. O zaman, iyi ki bu şehir arkamdan gelmiş sevgili Kavafis. İyi ki aynı mahallede kocadık, iyi ki aynı evlerde kır düştü saçımıza Gül Azize.
Senelerce senelerce evveldi, kırık bir handa yaşayan iki kız vardı, Sitare ve Kirke
Tanıştığımızda lisedeydik ne o çocuktu ne de ben, henüz ne o yetişkindi ne de ben.
Bizimle gelen her ne varsa kolaylıkla buluştu, bazı kayıp parçalar masanın altından, koltuğun kenarından, ağzı açık bir çantadan, yaramaz bir oğlan kardeşin cebinden çıkana kadar bekledi.
Arkadaşlığımıza el yordamıyla ama zarafetle ve sabırla davrandık.
Çipuraların yumurtalarını bıraktığı yer
Bodrum, Milas, Latmos, Bafa Gölü derken Beş Parmak dağlarından sağa döner, Menderes Deltası’na az yukardan bakan Söke Ovası’na varırız.
Hepsi bu kadar, buraya kadar. Sonrasını pek değil hiç bilmem, giderken gelirken içinden geçeriz. Ya varmaya az kalmıştır. Veyahut daha ancak Söke’deyizdir.
Ege’yi bilmezdik, adını, haritada bir yeri olduğundan dahi emin değildik. Güneyliydik biz, coğrafya derslerinde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Doğu Akdeniz’den ötesi başka bir ülkeymişçesine diğer altı bölgeden Truman misali imtinayla uzak tutulur, otururduk oturduğumuz yerde, bizden beklenen buydu. Komşulara Suriye’den akrabaları gelir, biz ertesi günü beklerken onlar bayram yapardı. Sağımız Güney Doğu Anadolu, solumuz uzak vaatlerle dolu Batı.
Karina
Tütünlü çayı içmeden başlayamıyoruz, biri ıhlamur renginde açık, iki bardak çay. Nerede kalmıştık, hangi duyguda? İkimiz de henüz kendi sularımızda Ege’nin nevi şahsına münhasır çakıllı yalılarında bir gidip bir geliyoruz. Zira olmasalar da masada dört kişiyiz. Terbiyemiz kelimeleri itinayla seçse de duygulardan tutkumuzdan korkmaya talimliydik.
Flamingo bardak altı, a ipiyle örülü mini masa örtüsü, hükmü kalmamış bir yılan gibi nişe kıvrılı yeşil tespih, lavabodaki Y harfi, kapının arkasına asılı havlular, yalanmış yutulmuş tertemiz lavabolar ve günde iki kere yıkanan balkon o ağacın altında bizi sabırla bekledi.
Beyaz gülüşü hiç değişmemiş, aniden geliyor, gölgesine karışıncaya kadar parlıyordu. Kendine has özel bir duruşu, özel yaraları vardı.
:))
Biz onunla bir tarafında kitaplardan oluşan, ötekinde hayallerimizden, kağıt bir kayıkla iki ev arasındaki mesafe kadar uzun dünyayı su kanalları boyunca dolaşırdık. El alemle korkutulduğumuz yılların başındaydık daha; 14, bilemedin 15. Yere bakarak yürür, alçak sesle güler, saçlarımızı kulak hizasında kestirir, ikram saatinde çayları tazeler, görücüye çıkmazdık.
Dünyaya dair bilgimizi el yordamıyla edinir, birbirimizin körpe ışığında büyürdük. Çıkarsamalar ve esinlenme yoluyla öğrenir, günlük hayattan devşirdiklerimizi hazine sandığımızda saklar, onlara gözümüz gibi bakardık. Kararlıydık ve zamanı gelince buralardan gidecektik.
Kocaman bir karpuzu tutarmış gibi açtığı kollarını önde elleriyle birleştirdi. Dilek yarımadasını tarif ediyordu, Büyük Menderes Deltası Milli parkını, küçük sahili simli Karina’yı. Kahve fincanımla başka takımdan tabağının önlenemez aşkını, içi toprakla dolu kaya yarıklarını, kızıl çamları.
Denizin dibinde yer altı suları kaynıyormuş, tahta kazıklarla çevirmişler, çipuralar işte oraya bırakırmış yumurtalarını.
“Samos hemen şurası,” dedi, yüzsen yüzülür, bir buçuk kilometre ya var ya yok. Uzakta, sazlıkların hemen önünde, birkaç pembe pelikan ince bacaklarının üstünde sığ denizin, Ege’nin tadını çıkarıyor. Ben de onun.
Hiçbir şeyi kaçırmadan onunla yüksek sesle konuştuğum her şeyi yazmak istiyorum. Tazmin edilmeyi bekliyor olmamızı, medet umuşumuzu, çocukları, leke çıkarıcıları ve kadim şeylerle eleyip belediğimiz canım travmalarımızı. İkimiz de yaz evlerimizde yani arşivimizden uzak mekanlarda kalıyorduk. Açıkta da olsa artık kimsenin ilgisini çekmeyen sandıklarımız kapalı kapılar ardında, kilit altındaydılar.
Zaten kim ne yapsındı artık bakıştığımız oğlanları, anılarına sakladığımız gazete kupürlerini, fotoğrafları, okul gezilerini, sayfalar arasından kurutulmuş çiçekleri. zira biz bile bu tedavülden kalkmış dünyaya girmeyeli sokaklarında gezinmeyeli yıllar oluyordu.
O günlerde ne saf özgürlük ne de bir eğlence saklıydı ama onunla lise hayatı sineklerin bile aidiyetini kıskanan Prens Mişkin’i Dostoyevski’nin Budala’sını okumak gerçek bir maceraydı. Ertelenen ve hatta unutulmuş gelecek vaatleri saklıydı o günlerde. O da neyin nesiydi? Kaderimize boyun eğmeye gelince hala depara kalkıyor, yoruluyor, çayın altını yakıyorduk.
7-8 km içerde, Dilek dağlarını eteklerinden tuttuk. O yoğun sıcak rüzgar kesildi, Doğan Bey’de hava serinledi. Keşke adı ilk konulduğu gibi Rumca kalaydı, bir anı, bir miras gibi. Selanik’li, Bosna’lı mübadillerin göç ettiği Arnavut kaldırımlı sokaklar, tepemizde mor-pembe bulutlardan bir çatı altında huzurla yürüdük. Daha önümüzde koca bir gece vardı.
Yasak olduğundan değil, vallahi alakası yok, Doğan Bey kimdi, köye ne zaman gelmişti, kucağındaki kitabı, aslen nereli olduğunu, nereden geldiğini, sahi Rum’muydu atadan dededen, sormadık. Zinhar, yemin billah sormadık, terbiyeli kızlardık, saygılı, o sinek kovalar gibi savuşturduğu işgalci turistlere benzemiyorduk, halden anlardık. Abartılı bir nezaketle vedalaştık görmüş geçirmiş çınar ağacı, rengarenk çiçekler, taş ev, veranda, açık kapıdan görünen davetkar mobilyalar, beyaz işli perdeler ve yaşlı kadın çok güzeldi.
Akşam olunca hilalin kıvrımına, samanyolu manzaralı başköşeye buyur etti beni, oturdum. Sitare bana gökyüzünü, yurdunu anlattı. Altındaki saadetini, küçük parlak yıldızları, bilge Sirius’u, Venüs’ü, Şimal’i.
Sondan başladık, hep ordaymış gibi, yasaklı çekmecelere hiç dokunmadık. Kurcalamadık birbirimizi, kim ne kadar gösterirse kabulümüzdü; daha geniş, daha güzel, daha kötü, daha iyi. Ne fark ederdi ki.
Yemekler yapmış, kaplarda saklamış, hazırlanmış geliyoruz diye, tariflerini aldım, bildik mezeler ama onun elinden başka bir lezzetle çıkmışlar, temiz çarşaflar serdi, mis kokulu yastıklar verdi başımızın altına.
Arada bir sebepsiz kıvranıyoruz, daha çok kelime gidip gelmeliydi, daha çok duygu, onun limanından bana, benimkinden ona. Olmuyor eksik kalıyor, susuyoruz, susmanın konforu bize iyi geliyor. Telaşımın sırtını sıvazlıyor. Okaliptus ağaçlarının altında Suriyeliler oturuyor, hiçbir şey olmamış gibi nargile içiyorlar. Varlıkları bir yük gibi biniyor omuzlarımıza. Sıcak su, tuvalet yok, tek göz çadır.
Göbek deliklerimiz Çarşamba öğleden sonraları gibi ıslak ve yakın. İlk kez birlikte denize girmek Davutlar’a kısmet oldu,
Beklenen bildik, sonu gelmeyen anılarla dolu konuşmalarımız yine aniden kesildi. Yeniden sustuk, tava ekmeğinden dört parça kopardı, biri bana, biri ona, diğer ikisiyle de gölgelerimizi besledik.
Anlatacak daha bin bir gecelik malzememiz olmasına rağmen sustuk ve biriyle yetindik.
Burası alışılmışın dışında, adeta Babil kulesinin son demlerine benzeyen bir kule şehir, kat üstüne kat çıkılmış. Turkuaz Çoruh’a nazır, Kafkasör yaylasına kadar yükselmiş. Başım dönüyor.
Tibeti Kilisesi
16/8/22
Tarlalar tütün sarısı, kış için hayvanlara ot biçilmiş. Tıraşlı saçları bir oğlan çocuğu gibi tarazlı. Önemli geçit yolları üzerinde bulunan Şavşat Ardahan arasındayız Yavuz köyde. Hepimiz burada yaşamayı hayal ettik. Kartal’a göre bu bölgenin en güzel yerindeyiz. Asıl yaz başında gelinmeliymiş, yemyeşil olurmuş buralar, “her taraf çipçiçek.” Doğa daha munis, açık ve güvenli. Evler birbirine yakın, tek başına uzun yürüyüşlere çıkılabilir. Sosyalleşebilirsin örneğin sinema günleri düzenlersin, bu ay İran filmleri, gelecek ay Güney Kore. Huzur evi de var, bungalovlardan mütevellit.
Buralarda kaybolduk
Kaybolduğumuz yaylalarda çocuklarla ahbaplık ettik. Fıstık ikram ettik onlara, Osmaniye yer fıstığı. İyi ki kaybolmuşuz, bir tek ağaç kalmayasıya çıkmışız yukarı. İnin dediler, geri dönün sağdan kıvrılın kıyın kıyın. Ladin, gürgen, kestane göresiye devam edin.
Doing sports has something to do with happiness
Şavşat’ın Cevizli köyüne vardığımızda öğlen olmuş, kutsal hayaletler saati çoktan başlamıştı. Kimsenin elini kolunu kaldıracak hali yok. Köy kahvesine sığındık, gölgeler dolu, iskambil oynuyor sakinleri. Sakineler de yine iş başında, bakkala bakan teyze ceviz yok dedi mahcup. Üç yıldır üşüyorlarmış, daha olmadan dışı kara çalıyor, içi ölü cenin gibi kuruyormuş ayakları karnında. Gürcülerin Orta çağda yaptığı serbest haç haç planlı Tibeti kilisesinin, harabeden hallice manastırın izini sürdük. Google ne biliyorsa biz de o kadarız.
Endurdun kaşlaruni, endurdun kaşlarinu babani mi öldürdüm.
Feci bir çevre kirlenmesi, pek çok yerde açılan hes’ler dağların, su kaynaklarının yapısını bozmuş. Üşüyen sadece cevizler değil, keyfi yok hiçbirinin, yukardaki yeşil gibi bakmıyorlar, canları sıkkın. O devasa plastik borular yakışmadı buralara. Tıpkı değişen coğrafya adları gibi.
Deriner barajı, Artvin-Şavşat karayolu üzerinde 249 metre yüksekliği ile Türkiye’nin en yüksek, Dünya’nın 6. Yüksek barajı. Borçka’dan da geçecek ve Çoruh’a dökülecek.
Artvin
Artvin’e uğrasak mı yoksa Hopa’ya kadar devam mı etsek? Eski bir dosttan haber bekliyoruz, oldukça eski bir arkadaş. Belki bir kahve içimlik onunla buluşacak, Artvin’de mola verecektik.
Sevdiğimu almazsam aldığımı severum, Neyedeyim dostlarım. Sevdim mi tam severim.
Geceyi Artvin’de geçirdik. Döne döne çıktık Artvin’in yokuşlarını vardık teraslardan adı Çardak olana. Burası alışılmışın dışında, adeta Babil kulesinin son demlerine benzeyen bir kule şehir, kat üstüne kat çıkılmış. Turkuaz Çoruh’a nazır, Kafkasör yaylasına kadar yükselmiş. Başım dönüyor. Oturduğum yerde dahi her an düşecekmiş korkusu yaşıyorum. Artvin’lilerin bu zor coğrafyaya rağmen şehirlerine duydukları aidiyet duygularına şapka çıkarıyorum. Bir masanın etrafında o gün tanışanlar, bir hafta önce tanıştıklarına memnun olanlar ve birbirini otuz yıldır görmeyen iki kadınla kendi halimize bırakılmadan türküler söyledik. Kutlanacak ne varsa kutladık, saz çaldı Artvin’li dostlarımız, bugüne kadar duymadığımız Karadeniz ve Gürcü türküleri, iyi ki bırakmadılar bizi.
Yaylalar bozulup da, bağlardaki hasat toplanmadan, kız hazırlığını tamamlamadan, velhasıl karşı dağlara kar yağmadan gidiyoruz.
Sisler ardından gelen çan sesleri, tezek kokusu, boşluğa bakan teraslar, tepeden tırnağa yeşil tüten dağlar, sevgili şöförümüz Kartal ve rehberimiz Kaçkarlı Viking Muco, hoşçakalın. Her şey için çok ama çok teşekkürler!
Algo se muere en el alma cuando un amigo se va.
Bu da İspanyol kuzenlerimizden gelen duygusu bize epey tanıdık, melodram yüklü bir ayrılık şarkısı.
Bir arkadaş gittiğinde ruhta bir şey ölür. Ve silinemeyecek izler bırakır.
Bütün vadi sessizliğe büründü biz giderken, hoşçakal Karadeniz.
Duvar tarlalarda köke sap olmuş kadınlar çay topluyor, lahana, fasulye, pazı ekiyorlar.
Dağlar, kokulu dağlar
15/8/22 Pazartesi
Karadeniz’in en doğusu, Macahel’deyiz. Gürcistan’ın ufukta çizdiği sınıra iyice yaklaşmış ve zamansız bir anın içinde kala kalmıştık. Üzerimize inen buhar çisentiye çeviriyor, farkında olmadan yabani otlar gibi kırağı çalıyorduk. Utangaç kertenkeleler, kelebekler ve çiçekler güneşin rehberliğinden, bir o kadar da otoritesinden uzak yüzlerini sisler arasından gelen belli belirsiz bir ışığa dönmüş yapabileceklerinin en iyisini yapıyor, açıyorlardı. Her yer rengarenk çipçiçekti. Sarı,beyaz, mor kumarlar ya da orman gülleri. Yaylalar aniden bir masal sahnesinden çıkar gibi sisler arasından beliriyor, şeyler arasındaki tüm keskin çizgiler kaybolup varla yok arasında kalıyordu.
Dağlar kokuli dağlar, sevda okuli dağlar..
Hem sosyal hem ekonomik hayat, görünmez bir kadın gücünün sırtında. Erkekler için bu keyfiyet en azından artık iktisadi değil de sanki daha çok kültürel. Görev dağılımı çok net. Şehre gittiklerinde belki daha esnek olabilirler ama buralarda eski tas eski hamam. İremit adı Gürcüce‘den geliyor, dişi geyik manasında. Evinin adıyla müsemma Sevda hanım hafif ve esnek adımlarla yürüyor. Yürümüyor adeta süzülüyor. Ayak bileklerinde biten pantolon paçaları, sanki bir peri kızının dokunuşuyla değdikleri her yerde kusursuz bir iz bırakıyor. O, yeterki tahturlu odadan mutfağa, mutfaktan yeşil tüten sofaya bir kere salınsın. Temiz tertemiz bir ev, her yer sabun kokuyor. Sevda hanımın kocası ve kızlarıyla yaşadıkları 250 yıllık evlerinde uyandık bu sabah. Peynirden reçele, tereyağdan sütlaca, mıhlamaya, silordan, malaftoya, simindiye, taze fasulye turşusuna. Bitmedi, kuzinede patates, kara lahana, pazı kavurma, her şey güzel ve güleç yüzüyle Sevda hanım ve şürekasının eseri. Sabah bizi uğurlarken telaşsız acelesiyle, “çisenti olur,” diyor “en çok.” Ahıra yetişmesi lazımmış, bana, arkadaşlarıma, kocasına, hatta kendine bile mesafeli, toplantıya yetişmesi gereken bir iş kadını misali ahıra yürüyor. Dedim ya yürümüyor, süzülüyor.
Tahturlu odada hemşirelerim
Birbirlerinden uzak, çok uzak evler kaya diplerine kondurulmuş. Malum, ekilecek alan çok az. Duvar tarlalarda kökle sap olmuş kadınlar çay topluyor, lahana, fasulye, pazı ekiyorlar. Özel bir dilleri var. Uzaktan uzağa, kulaktan kulağa çalınan. Anlar anlamaz, bilir bilmez, ben de sesliyor, taklit ediyorum. Köyün delisi misali kimse oralı olmuyor.
İremit evi
Doğan ve Kartal neredeyse göz hizamızda uçuyorlar. Efeler köyüne yürüyoruz, uzak dağların konik tepeleri Gürcistan. İki yanımız diz boyu çortuk, fil kulaklı yaprakların yüzüne bakan yok, keçiler saplarına teşne. Birlik Avrupa Gürcistan ile çok derin ve kapsamlı bir ticari anlaşma yapmış. Ben duyduklarımın yalancısıyım, hani Putin’e diyorlar, Ruslara karşı filan. Önlem almak manasında. Ne olur ne olmaz. Gerisi anlaşma kadar derin bir mevzu. Türkler’e “gözünüzün üstünde kaşınız var, üzgünüz,” derken Gürcü’ler kolaylıkla alıyorlarmış vizelerini.
Sevda hanımın evinden Macahel
Lazlar serender diyor bizim nalyaya, mandalina, demir elması, ince hurma, mısır, kabak saklıyorlar buralarda. Artık biliyoruz, farelerden korumak için kalın direklere asılan ayaklı kiler evleri nerde olsa tanıyoruz.
Maral Şelalesi
Maral şelalesi 63 metreden tek bir kırılımla akıyor, nerden bakarsam bakayım ebem kuşağıyla göz göze geliyoruz. Şelaleye inen merdivenleri Murat bey yapmış, patika yolu da. Misafir karşılar gibi karşıladı bizi, doğruldu, çeki düzen verdi üstüne başına. Hayat ona güzelmiş. Öyle dedi Kartal, kırk yıllık ahbap gibi selamlaştılar. Ortancalar ekmiş girişe, bizimkiler hortensia dedi. Ne güzel geldi kulağa. Tanıdık bir tat gibi, az baharatlı gibi biri diğerinden, demek İspanyolcası benzermiş Türkçesine. Murat bey hem anlattı hem sepetini ördü biz gidesiye.
Murat bey
Ses veriyular, yalçın kayalıklar.
Bu maceralar parayla ölçülmez. İki milyon versen yaşanmaz.
Buranın yerli hayvanları burada güreşirler. Yusufeli, Ardahan, Şavşat otuyla tosun beslenir. Buranın otu nemli. Orda şimdi Temmuz Ağustos’un yoncasını otunu biçersin kışın verirsin hayvana yağlı otu. Ben burda bir ay oldu biçeli kurutamadım. Bunu yiyen tosunla onu yiyen bir midir?
Demirel gibi, mazot vardı da ben mi içtim. Başbakanım bu mazot işi ne olacak? Ben tanker miyim? Hahaha!!
Kivi var, yapana her şey var. Köyde çalışacaksın, beş dakika durmayacaksın. Hasat zamanı fasulye, lahana, armut, elma, böğürtlen toplayacaksın.
Karayemiş alın da! armut alın!
Ablam kalan karayemişleri iki peçetenin arasına sardı. Bin küsür kilometre yol gidecekler beraber. Enişteme götürüyor, en kuzeyden en güneye. Şekere iyi gelirmiş.
Yayla çolukla çocukla olur, sabah 5 te hayvana çıkacaksın.
Bir gün bir grup geldi, üç kere sordular, ne yemek var? boloki var dedim sonunda. Turp demek boloki. Turup turup haha haa!!.
Hep yağdı ya geç kaldı bu sene. “Nisan’da dedim herhalde bu sene fındık yok!” Mayıs ayında bir yürüdü.
Aşk kalmadı diyorsun. Sevgi yok...
Murat beyin sohbetine doyum olmaz, vedalaştık ve düşeyazdık yollara.
Çamlıhemşin’e bağlı Çat köyünden, bizi döşünde uyutan Toşi dağ evinden ayrılıyoruz bu sabah. İlk ziyaretimiz köyün hemen altı şimşir ormanları ya da mezarlığı. Olası sebeplerden biri, kızılağaçlar diğeri ise mantar hastalığı.
“Doğadan alaylı, okumamış biri olarak” diyor Muco, “kızıl ağaçlar heyelan bölgesinde hemen çoğalırlar. Sadece yakılmak için toplanır, başka da bir işe yaramazlar. Kızılağaç aşırı bir şekilde büyür, yapraklarını açınca orman nefes alamaz. Yukardan baktığında daha net görünür. Ormanı boğar, güneşi kapatır ve şimşir ağaçlarını kurutur. Yaklaşık on yıldır her gün ölüyorlar. Diğer sebebe gelirsek, Sibirya’dan gelen kömürle beraber kaçak yollardan içeri giren mantarlar.”
Şimşir ağaçları için çok üzgünüz, kel başa bile tarak yapacak ağaç kalmayacak yakında. Zilkale’ye uzaktan el salladık, İpek Yolu üzerinde bir otelmiş aslında, kapısı her yolcuya açık bir kervansaray. Belki konuk ettiği ağır misafirleriyle, çok gizli ticari toplantılarıyla, uzağı hatta çok uzağı gören kule odalarıyla öyle alelada bir yol geçen hanı olmasa da zamanının oteliymiş orası, Hiltonu.
Çinçave köyü
Şenyuva köyündeyiz. Nam-ı diğer Hemşin’in Çinçave köyü, yaban mersinli sakızlı muhallebiyle kahve içtik Zua Kafede. Köylerine sahip çıkmış, tası tarağı toplayıp gelmişler buraya. Yazın köy, kışın İstanbul. Sanki Moda veya Cihangir’de bu kafe, içerde Nora Jones çalıyor, “Come away with me!” Renkli kaplarda tek tutam ortanca dikili, limon otu kokuyor içerisi, biraz da adaçayı. Muco aklımıza sokmuş bir kere kuşlar, boynuzlar, gaga ağızlı sürahileri yapan kadınları bekliyoruz, Bozayı’nın açılmasını. Toprak renkleriyle, yeşilin tonlarıyla pişirilmiş enteresan takıları, Kaçkarlar’dan esinlenmiş seramik kapları.
Kardeş köprüler, Verda-Yelda-Işık
İki küçük kız kardeş denebilir
Arhavi-Ortacalar çifte köprüsüne
Eteğindeler Kamilet vadisi’nin
İki derenin birleştiği yerde
Dilerim bu şiir yazılmaktayken
Doğa onarmış olsun kendini
HES’ler kurulup bozulur ama
Yiterse bulnmaz Kamilet Vadisi
Ataol Behramoğlu’nun 2020’da yazdığı şiir büyük metal bir tabelaya yazılı, köprülerin hemen önünde, iki ayağı üzerinde duruyor iki insan boyunda. Yukarda ilk ve son kıtalarını aldım sadece. Uzun ve güzel bir şiir.
Sıcak, nemli, yapışkan bir hava. Havadaki nem yetmezmiş gibi arada bir şebnem tanesi kadar çisileyen ılık yağmur. Ağlayan yorgun ve ıslak çocuklar. “Daha karpuz kesecektik nereye gidiyorsunuz da!” Bizi uğurlayan mısırcı ve güleç karısı. Şelalenin aktığı dere huzursuz, beton kokusu alıyor, içi sızlıyor, iş makinaları açlıktan homurdanıyor, daha fazla ağaç daha fazla toprak istiyor, yerine moloz dökeceği büyük çukurlar açıyor. Doymuyor, çınar ağaçları kirli, üzgün ve kaygılı. Şelalenin asma köprüsü evlere şenlik, uzun yüksek ve pek oynak.
Zilkale
Delik deşik edilmiş vadi, sağımız moloz yığını, solumuz devasa iş makinalarından ödü kopan solgun ladin ve ardıç ormanı. 750 metre yükseklikteki Mençuna şelalesine merdivenle çıktık. Bacaklarım titriyor, kaçıp gidesim var buralardan. Bildik bir Ağustos buğusu değil bu incir yetiren. Suskun, içine ağlayan nemli bir öfke.
Mençuna şelalesi
Öğle yemeği için Hopa’ya uğradık. Sınır alameti tırlar kilometrelerce kuyruk olmuş, ölü dinazorlar gibi uç uca. Borçka’da durmadık. Şöförümüz Kartal’ı arı soktu. Kovanı varmış onun da Muco gibi köyde. Bize bal toplamak istemiş kahvaltı için bir tutam, “gerçek bal yesinler,” demiş, “tazecik, dumanı üstünde.” İyiyim filan diyor ama göz kapağı davul gibi şiş. Hava kararmadan Macahel’e yetişsek bari, Sevda hanımın 250 yıllık evi İremit’e.
Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan. Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş.
#Uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yaz adımı. Refik Durbaş
13/8/22 Cumartesi
Palovit şelalesi bugün çok meşgul, malum cumartesi. Onunla fotoğraf çektirmek için bile sıraya girmek, beklemek gerekiyor. Bizim ne o kadar zamanımız ne de sabrımız var. Yol uzun. Amlakit’e kadar arabayla çıktık. Sağ tarafımız derin bir uçurum. Ölmez de sağ kalırsam, uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yazacağım adını söz. Bismillahirrahmanirrahim.
Mühürlenmiş (ağzına kadar balla dolu olan) kovanları toplamaya gelmiş, boz bir ayıyla göz göze gelmesin mi? Kartal kırılıyorlar gülmekten, sanırsın kırk yıldır görüşmüyorlar. Sonra Muco alıyor sazı eline, teleferiğe binmiş bir gün, yerden 400 metre yüksekte, yolculuk bir yayladan diğerine, tam ortasında asılı kalmasın mı? Elektrikler kesilmiş. Oysa benim ödüm kopuyor sağıma baktıkça. Hiç gülesim yok! Ne ayıyla burun buruna gelmeye ne de iki yayla arası salınmaya.
Pokut yaylası
Amlakit Hazindak arası zorlu bir parkur için hazırlanıyoruz. El ele tutuştuk, kutu kutu pense oynar gibi daire olduk. Gözlerimiz kapalı ve hepimiz kendi dilimizde ve dinimizde ona şükranlarımızı sunduk. Kartal ve Muco el çabukluğuyla iki basamak merdiven yapıverdiler kaşla göz arasında. Son yağmurlardan epey aşınmış önceki. Tüm yolu Hazindak yaylasına varıncaya kadar ormanın içinden tırmanarak kat edeceğiz. Dünden idmanlı olsak da ayı kaçırma ayini pek başarılı olmadı. Muco’ya göre bizden çıkan ses fare bile ürkütmezmiş. Sık ağaçların boyları neredeyse 60-70 metre. Bu kadar türlü çeşit ağacın, kayın, gürgen, kızılağaç ve kestanelerin arasından kaçmak da mümkün değil. Patika yol daracık, solumuz dik bir yamaç, sağımız daha dik bir yokuş.
Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan. Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş.
Hazindak yaylasında Meryem hanıma uğradık. Mini Çamlık kafeye. Kahveyle olur mu? Bir tabak hamsili kek, kete ve efsane tat elmalı baklava da yanında. Tek başına çalışıyormuş. İçerde kuzine sobası, üstünde nefis yemek kokuları gelen dizi dizi tencereleri. Çocuklar yazın gelmek istemiyorlarmış, zira internet yokmuş. Kocası da ha keza, uzak diyarlarda. Parmaklarımızı yaladık nerdeyse, bir tabak bir tabak daha! Mahçup oldu. “Elma çok ya buralarda, onları değerlendiriyorum,” dedi. Sanki keramet elmadaymış gibi.
Hazindak yaylası
Meryem hanım bir sonraki misafirlerine hazırlana dursun biz yeniden düştük yollara. Yine çisenti başladı, yollar çamur, görüş mesafemiz belli belirsiz dağ zirveleri ve yol kenarlarındaki çiçekler kadar. Bulutlardan da yukardayız. Uzaktan, tüten ormanın az ilerisinden Pokut yaylası göründü. Artık neredeyse göz gözü görmüyor, büyülü bir gerçeklikle iç içeyiz sanki. Yine çatısı teneke saçtan tahta evler, tül perdenin arkasındaymış gibi fulü çiçekler, inekler, tosunlar ve tek tük insan silüetleri.
İspanya’nın köylerinde de nalyalar varmış, bizimkiler tanıdık birini görmüş gibi şaşırdılar. Bazıları sanat eseri gibi hakikaten, nakışlar filan kondurulmuş kapılarına, oymalar yapılmış çatı ağızlarına. Uzun uzun inceledi Salva, kendi dilindeki horreoların fotoğraflarını çekti. Galiçya’nın her bir yanı nalya, oralarda ince uzun olsa da yiyecekleri farelerden, börtü böcekten koruyan bu kiler evler birbirlerine çok benziyormuş.
Yayla kafede, sis manzaralı terasta çaylarımızı içerken nihayet sordum Muco’ya, bu Kaçkarlar ne ola ki, nerede başlar nerede biterler?
Rize İkizdere’de başlar. Denize göre Bayburt’un önünden. Denize paralel. Bir kol Batum’a iner, diğeri Şavşat’a. Erzurum İspir Hadeçur yaylasından Başhemşin yaylasına gelir. Oradan Kaleibala’ya ve Çat’a iner. Çat bizim konakladığımız Toşi dağ evlerinin bulunduğu, Fırtına deresinin yamacındaki köy. Ne diyordum? Kaçkarlar Zilkale’den geçer. Mollavesise iner, Üskürt’e çıkar. Üskürt’den Hemşin’e, Hemşin’den geçip Cia kalesinden gezer, Pazar’a, limana iner.
Aştım Üskürt dağını az vururum kar ilen
Uzun yollar tükenur
Gidilurse yar ilen
Pokut yaylasından sonrası yine bir hayal alemi, yine en çok mora, az biraz sarıya kesmiş kesintisiz bir çiçek bahçesi ve baştan ayağa çiy tanesi.
Galiçyalı Horreo,
“Benim tohumlarım,” dermiş Muco’nun babanesi, onları eski bezlerin arasında biriktirir, sarar sarmalar, dağıtırmış konu komşuya. Her türlü bitkinin tabirine hakimmiş zamanında. Akşam oturmasına gittik rehberimize, tohumcu nineyi dinlerken kuzinenin üstünde çay demledi. “Dedemin nalyasından getirdim bu direkleri” dedi, “tek başıma,” tevekkeli ona buralarda boşuna Kaçkarlı Viking demiyorlar. Tüm tavanı tutan uzun kalasa çevirdik başımızı, hepimiz o tarafa bakınca aheste bir kertenkele hızlandı. “Ot kabıydı,” dedi. “Demet demet ada çayı sarkardı tavan kirişlerinden, geven, ıhlamur, dul avrat, oğul otu.
Orada, ahşap bir nişi yuva bilmiş uzanmış yatıyor sere serpe. Çay demini ala dursun sayfalarını karıştırdık gelişi güzel. Her birimizin ağız kenarında az muzip bir yarık, elden ele dolaşıverdi kitap. Yazan tanıdık, oraya bırakan daha tanıdık, hem de bildik. Dünya ne küçük.