Sevilla, ya da nam-diğer İşbiliye

 

Zeus’un ölümlü bir kadından olan oğlu Herakles (Roma mitolojisinde Herkül) Atlas okyanusu tarafından Avrupa Kıtasıyla Afrika Kıtasının kıstakla yani ince bir kara parçasıyla  birbirlerine bağlı oldukları yere, şimdiki Cebelitarık’ın önüne gelir. İki eliyle kıstası tutar ve o dillere destan gücüyle Atlas okyanusuyla, bir göl gibi kapalı bir deniz olan Akdeniz’i birleştirir. Ondan sonra buraya, İber yarımadası tarafına, üstünde “Burdan öteye yok…” yazılı bir tapınak yaptırır. Mitolojiye göre Atlas okyanusu tanrıların mekanının başladığı yerdir. Dolayısıyla insan oğlu oraya gidemez. Bilinen dünyanın sonudur.  

Görüntü 8.04.2020 13.27 2
Santa Cruz Vadilkebir nehri tarafından Murillo bahçeleriyle başlar.

27 Ocak Pazar, Endülüs gezimizin son durağı Sevilla‘dayız. Kısa bir süre sonra evimizin önüne bile çıkmanın derin bir mevzu olacağı karantina günlerinden bir haber, olağan bir şey yapıyormuş gibi Sevilla’yı sokak sokak geziyoruz. Tren Cordoba istasyonunda duracak ve burası kaldı diye hayıflanacağız. Yanımda oturan Amerika’lı kadın küçük oğluna kendi dilinde İspanya’yı sevdin mi diye soracak. Uzak diyarlardan Çin’den gelen salgın haberleri en fazla bir kaç dakika ilgimizi çekecek, virüsün bir gün buralara kadar geleceğini, ellerindeki haritalarla kendi etraflarında dönen bu çeşit çeşit insanları evlerine kapatacağını rüyamızda görsek  hayra yoracağız.

Sevilla, çizgili defterime notlar aldığım, henüz yazılmamış son şehir.

Görüntü 9.04.2020 12.36
Benim adım Manolya, Güney Amerika’dan gelen bir göçmenim.

Cadiz’den aşina olduğumuz asırlık manolya ağaçlarının, palmiyelerin, begonvillerin arasından ressamın adını aldığı Murillo bahçelerini, kestirme bir yolu kullanır gibi geçip Santa Cruz’a, eski Yahudi Mahallesine giriyoruz. Globalleşen dünyanın epeydir kaymağını yediği sivil mimarinin otele dönüşen geleneksel evleri burda da nasibini almış. Evlerin Seramik döşeli davetkar iç avluları tanıdık bir şeyler söylüyor. Ortada küçük bir şadırvan, etrafında portakal ağaçları, toprak saksılarda tevekkül sahibi kalanşolar. Çek çekli bavullar, çocuk busetleri, ağır sırt çantalarının tek sıra seyreden trafiği taş döşeli daracık sokakta durmamıza izin vermiyor. Ancak bir kaç saniye ferforje kapının ajurları arasından, sonradan bakmak üzere bir, şanslıysak bir kaç fotoğraf çekebiliyoruz. Şadırvanın sesini dinlemeye vakit yok.

Görüntü 9.04.2020 12.43
Katedralin küçük, mütevazi şapelleri, çıkış kapısına açılan portakal bahçesi biraz abarttık der gibi özür diliyor.

Görülecekler listemize katedral ziyaretiyle başladık. İyi ki de öyle yapmışız. Sevilla Katedrali, ya da Catedral de Santa Maria de la Sede karanlık ve kasvetli, olabildiğince  gotik. Camiden kiliseye dönüşürken sanki bir çeşit rekabete girilmiş. Daha yüksek, daha geniş, daha zengin. İnsanın böyle bir şeyi hayal etmesi için bile deli olması lazım; onca zahmet, onca zaman, onca servet! Duvarlarda resmedilen herkes çok mutsuz, özellikle İsa ve Meryem ana’ya uzun süre bakamıyorsunuz. Saf altından yapılmış altor pano, varaklar, kabartma heykeller, vitraj süslemeli yüksek pencereler. Yere göğe sığdırılamayan, her şehirde onun anısına yapılmış gösterişli eserlerle anılan Kristof Kolomb‘un mozolesi de burada. Rivayete göre kaşif Kolomb, onu üç kere uzak diyarlara keşfe gönderen kraliçeye kızmış da (artık aralarında ne geçtiyse?) “Beni sakın İspanya topraklarına gömmesinler” diye vasiyet etmiş. Bu nedenle mozole sembolik olarak dört kralın omuzları üstünde duran tabutla simgelenmiş. Gerçekten vasiyete sadık kalmak için mi böyle bir formata başvurulmuş bilinmez ama Kraliçe Isabel’in kulağına eğilip “Burdan öteye yol olabilir!…” deme cesareti gösteren Kolomb’a bu kadar kapris de mazur görülmeli. Giralda‘dan indiğimizde tevazu dolu küçük şapellerin birinde soluklandık. Her şey içerde kaldı ve çıkış kapısına açılan portakal bahçesi Katedralin aldığı kadarını geri verdi.

Görüntü 9.04.2020 12.29
Alcazar bahçeleri

Ününe Game of Thrones dizisinin bir kaç sahnesiyle ün katan Alcazar sarayına görece kolaylıkla girdik. Uzun bilet kuyruğu inanılmaz bir hızla ilerledi. Kuyrukta 72 millet birlikte bekliyoruz. Olağan bir şekilde, aramızda sosyal mesafe olmaksızın birbirimize dostane gülücükler gönderiyoruz. O zamanlar tahammül eşiğimiz çok düşük olsa da, ılık havada, Ayasofya kızılına boyanmış aslanlı kapının önünde sıkılmadan bekliyoruz. İnce uzun bir bahçeden at nalı kıvrımlar, ince sütunlar üstünde yüksek balkonlarla çevrelenmiş geniş bir meydana girdik. İslam sanatının Hristiyan sanatına bile isteye uygulanmış bu şahane eser karşımızda.

Görüntü 12.04.2020 14.50
Alcazar’da merdivenler

Özellikle Araplar hatta Persler‘e kadar uzanan süsleme sanatı, geometrik desenler, mozaikler, mermerlerin üzerinde yaratılan harikalar, ışığın en iyi şekilde kullanıldığı pencereler cennet tasviri bahçelere bakıyor, altın yaldızlı çiniler, magribi zanaatı seramik desenler. Sarayın her bir bölümü ortasında havuzu, üstü açık iç avlusuyla kesintisiz bir ilişki kuruyor. Geniş balkonlar çinili merdivenlerle sofalara iniyor. Güneş Tanrısı Helios‘un Sevilla’ya cömertçe gönderdiği ışığı havuz ve çeşme sularından parlak çinilere devir daim yapa dursun, iç avludan yasemin, portakal, limon çiçeklerine, tavus kuşlarının, egzotik bitkilerin olduğu bahçelerde sadece şifa bulmuyor, hafif de kafa yapan bir alemler arası yolculuğa çıkıyorsunuz.

Görüntü 12.04.2020 14.49
Plaza de Espana

Yıl 1492, Kristof Kolomb Amerika’ya doğru yola çıktı. Koca dünya kendi etrafında yine aynı hızla dönse de artık önlenemez bir şekilde küçülmeye başlıyor. Yeni dünyadan kahve, domates, patates, kakao, altın ve gümüş geliyor, iştahı kabaran eskisi daha fazlasını istiyor ve  Sömürge Dönemi başlıyor. Deniz kenarında olmanın hiçbir riskini taşımayan ama denizlere çıkabilen Endülüs’ün gözbebeği Sevilla, koloni ticaretinde önemli bir ticari merkez ve liman şehri olarak yükselişe geçiyor. Arapların Vadilkebir‘i Guadalquivir nehri Cadiz körfezinde Atlantik Okyanusuna varmadan önce Sevilla’dan geçiyor. İçinde deniz ticareti yapılan İspanya’da tek nehir. Macellan ve Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfe bu nehirden yola çıkmaları gibi teklere ve ilklere de sahip. Endülüs’lü çocuklara coğrafya dersinde en çok burdan soru geliyor olmalı.

Lopez de Rueda‘da kaldığımız, küçük bir meydana bakan, bir örnek balkon saksılarında lavanta çiçekleri ekili otel Murillo nehir kenarındaki kuleye Toro del Oro yani Altın Kule‘ye çok yakın.

Görüntü 13.04.2020 12.01
Altın Kule’den Guadalquivir nehri

Bir zamanlar nehirden gelecek tehlikelere karşı 13. yy da yapılan kule artık turistler için bir müze, şehre bir bakış. Encarnacion meydanındaki Metropol Parasol’dan sonra modası geçmiş bir görme biçimi, bir sahipleniş.

Görüntü 12.04.2020 14.46
Plaza de Toros

Plaza del Toros. 18. yy’da yapılmış, 1200 kişinin hep birlikte boğa güreşlerini seyredebileceği  bir arena. Altın Kule‘yi arkanıza alıp kuzeye doğru Guadalquivir boyunca, yürüyerek varmanın mümkün olduğu makul bir uzaklıkta. Büyük nişli pencereleri İspanyol bayrağının renklerine boyanmış. Arkaya doğru genişleyen, dışardan daha çok (ikisine de gitmişliğim yok ama) hipodromla stadyum arası bir yapıya benzeyen, her halinden ona iyi bakıldığı belli olan, keyfi yerinde bir bina.

Görüntü 12.04.2020 14.46 (1)
İçerisi de bayrak renginde..kumun sarısı, at nalı localar ve kendini boğa sanan bir gezgin

Biletimizi aldık ve uzun, kireç beyazı loş koridorun duvar süsleriyle oyalanıyoruz. Kovboy kapılarının ardından renkli boğa heykellerinin bulunduğu dar odalara uzaktan bakmak serbest, ellemek yasak. Anneler, babalar sarı kafalı bücürleri zor raptediyorlar. Yazık onlara, benim bile boynuzlarına, kah bacaklarının arasında duran kah sırtına çıkmış boğaların kuyruğunu elliyesim var. Sıra bize geldi, dünyanın en zengin boğa güreşi müzesini gezmeye resim galerisinden başladık. Ressamlar İspanyol ya da o muhteşem Endülüs ışığında resim yapmaya gelmiş gezgin sanatçılar. Konu boğa güreşi, mekan arena olan yüzlerce resimden sonra asıl hazinenin bulunduğu bölüme geldik. Sanki Nürnberg mahkemelerini geziyoruz, koyu gri elbiseli rehber kadın aşırı ciddi, aksanlı İngilizcesinden hiç bir şey anlamıyorum. Mimiksiz yüzündeki sabit bakışlarıyla o, bir gardiyan edasıyla anlata dursun ben görüş alanından yavaş yavaş çıkarak genç ölen matadorlara, seyirci önüne çıkmadan önce muhtemel son duaları için girdikleri küçük şapele, tüylü şapkalarına, dar, siyah kaşe pantolonlarına, saten ayakkabılarına, kırmızı pelerinlerine farkında değilmişim, istemeden olmuş gibi, belli belirsiz dokunuyorum. Kulağımda operanın notaları. Sert zemine ayakkabısının topuklarıyla vurarak tutkuyla dans eden kadının etrafında el çırpan onlarca Sevilla’lı kadın ve erkeğin arasında ben, onbaşı Don Jose‘ye tütün işçisi, güzel çingene kızı Carmen için meydan okuyan matador Escamillo’yu arıyorum?

Görüntü 12.04.2020 14.47 2
Escamillo’yu buldum

Santa Justa tren istasyonuna olabildiğince erken geldik. Güneş hasta gibi bu sabah, kalın tül perdelerin ardından bir görünüp bir kayboluyor. Üzülüyorum, hatta bozuluyorum güneşin bu haline, kötü bir işaret gibi canım sıkılıyor. Neyseki içinde zaman geçirmeyi en çok sevdiğim yerde, bir tren garındayım. Bütün bir gün sıkılmadan kalabilirim burda. Türkiye‘de ya da dünyanın herhangi bir yerinde, küçük bir kasabanın ya da metropol bir şehirin olsun farketmez, tren istasyonu olsun da. Kızarmış ekmek üzerine domates püresi, peynir ve kahveyle kahvaltımızı garda yaptık. 14 yaşındaki kızımız artık her yere bizimle gelmek istemiyor, aslında, mümkünse hiç bir yere. 12:40 Madrid trenimize daha epey var. Bavulları Zeynep‘e, Zeynep’i de bir zamanlar bu topraklarda tecrübe edilmiş, dünyanın gördüğü rüya zamanlara, convivencia (birlikte yaşama) ruhuna emanet ederek gardan çıktık. Dışarda gözünü gözüme dikmiş, ona bir teşekkür borçlu olduğum pırıl pırıl bir güneş.

Yaya geçidinde yeşil ışığı bekleyen genç kadına, kulaklığının tekini çıkarırken elimdeki haritayı göstererek bir daha sordum. O da oraya gidiyordu ve onu takip edersek bizi de götürebilirdi. Memnuniyetle peşine takıldık, caddenin sonundan sağa ya da sola dönerken, karşıya geçerken orda olduğumuzdan emin olmak için arkasını yokluyor ve gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.  Kadının belli belirsiz bir baş hareketinden aldığımız aferine sadık kalarak, ceketinin bir sağa bir sola giden kıvrımlarından ve içe basan ayaklarındaki beyaz spor ayakkabılarından gözümüzü ayırmadan Metropol Parasol‘a kadar geldik.

Görüntü 12.04.2020 14.45
Metropol Parasol, Parasol şemsiye demek İspanyolca’da

Metropol Parasol, Roma döneminden kalma arkeolojik kalıntıların üzerine, modern mimarinin tüm nimetlerinden yararlanılarak yapılmış. Müze, sergi alanı, seyir terası, Burger King’den hallice restoranları, alt geçitlerdekine benzeyen, beyaz ışıklı sevimsiz dükkanlarıyla karışık bir yer. Şemsiye ya da mantar şeklinde tasarlanmış, bana metal hissi verse de ahşap malzeme birbirine köpükle (poliüretan) tutturulmuş.

Görüntü 12.04.2020 14.47
Guadalquivir’e bakıyorlar

Bunlardan bizim oralarda çok var hissiyatıyla Romalıların taban mozaikleri arasında gezerken, önümüze çıkan açık bir kapıdan bizi binlerce yıllık bir yolculukla günümüze getiren bir resim sergisine girdik, Angelino Corroredo, Aurora Castilla gibi çağdaş ressamlar yapmış bu resimleri. Beline bağladığı sweatshirtün  kapüşonu ayak bileklerine kadar inen bir çocuk geçiyor önümden, yanında kırmızı beyzbol şapkasını ters takmış, kendisi gibi down sendromlu bir arkadaşı daha var. İlerde, bir resmin önünde duran çift de çocuklar gibiler ama daha yaşlı. Biz çıkarken daha da yaşlı olanlar kapıya yakın uzun, küp taburelere oturmuş diğerlerini bekliyorlardı.

Hava iyice ısındı. Garın önündeki masalardan birine oturdum kahve içiyorum. Saat 12’ye geliyor. Madrid tren saati yaklaştıkça gelen yolcu sayısı da artmaya başladı. Beyaz saçlı erkeklerin merdiven çıkan; bordo, pembe, kırmızı pantalonlu bacakları, eşlerinin rengarenk tüvit mantoları en az kendileri kadar etrafa neşe saçıyor.

Görüntü 9.04.2020 12.38
Gracias a la vida

Adam küf yeşili ceketinin yakasını hafifçe kaldırmış. Ceketiyle aynı renk, tek düğüm atılmış kaşkolunun içinden mavi gömleği görünüyor, kirli sakalının ve ensesine kadar inen gür saçlarının arasındaki  beyaz lekeler uzun boylu adamın yaşını, yaşı da kendinden emin, rahat tavırlarını saklamıyor.

Kadının Lacivert üzerine kırmızı-beyaz çizgili eteği dizlerinin altına kadar uzanıyor. Lateks botları salaş, kenarı kürklü yün gri hırkasının içine giydiği deri ceketiyle aynı renkte. Kahve fincanından düşen minik bir damla beyaz gömleğine cüssesinden daha büyük bir leke bırakıyor. Canı sıkıldı, masanın üzerinde duran Fortuna marka pakete uzandı ve bir sigara yaktı, Bir iki nefes aldı almadı, kısacık sarı röfleli saçlarına pek yakışan bordo rujlu dudakları nerdeyse kulaklarına kadar varıyor.  Sol elinde sigarası olduğu halde kadın ayağa kalkıyor, adama doğru bir iki adım atıyor ve sıkı sıkı sarılıyorlar.

 

15/04/20, Bitez

Yelda Ugan S.

 

 

 

 

Arcos de la Frontera

Hayali bir harita çizin/ Gitmeyi hedeflediğiniz yeri işaretleyin./ Haritanızı takip ederek gerçek bir sokakta yürüyün./ Haritaya göre olması gereken yerde bir sokak yoksa, yolunuzdaki engelleri kaldırarak bir sokak yaratın./ Hedefe ulaştığınızda, kentin ismini sorun ve karşılaştığınız ilk kişiye çiçek verin.

Yoko Ono 1962

 

img_4470
portakal kokulu taş sokaklar,

 

26/01/2020

Endülüs bir şiirse, beyaz köyler de onun nakaratlarıdır.

Pueblos Blancos‘lar, yani Beyaz Köyler, isimlerini Mağribilerin sivil mimarisinden miras kalan beyaz badanalı evlerinden almışlar. Endülüs’teki son durağımız Sevilla, bugün oraya giderken Cadiz‘le Sevilla  arasında kalan Arcos De La Frontera‘yı ziyaret edeceğiz. Burası Cadiz ilindeki 28 Pueblos Blancos’ların en ünlüsü olmasa da en güzel Beyaz Köylerinden biri. Guadalete nehrine bakan, kireç taşından bir yamacın tepesine oturtulmuş. Suya yakın, açık araziye ve tarlalara bakan, hayra alamet bir leylek yuvası gibi.

8418c6e8-7119-4f4b-9409-59fe16a62f5f
Merdivenli sokaklar

İspanyolca‘da Arcos kemer, Frontera da sınır demek. Tıpkı Toledo‘da doğup etrafını saran, Lizbon‘da Atlas Okyanusu‘na dökülen Tejo nehri gibi burası da Guadalete ile, muhtemelki istilalara karşı nehirden bir kemerle çevrilmiş.

Yokuş başında arabamızı bıraktık ve portakal kokuları içinde yüzen taş döşeli sokaklarda uzun bir yürüyüşe başladık. Yolda yine en sevdiğim şeylerden birini yaptık. Hiç mevzu değilken öyle aniden bir bara girdik ve mezesi iri yeşil zeytinler olan şerilerimizi ayak üstü içtik. Fondaki müzikle dans eden garson kadından ve neşeli Arcos’lulardan bize de bulaşan “yaşamak ne güzel şey!” modumuzla yola devam ettik. Güneşin her bulduğu boşluktan girerek gölgelerle acurlar çizdiği evlerden, pencerelerden gözümüzü alamıyoruz. Artık bizde köylerde bile kalmayan el örgüsü dantel perdelere, daracık nişlere konmuş saksılara, porselen biblolara bildik bir hayranlıkla bakarak Katedrale kadar geldik. Köyün en yüksek yerindeyiz, hava nerdeyse 18 derece, ferforje parmaklıklarla çevrili terastan nehrin üzerindeki demir köprüler, uçsuz bucaksız tarlalar ve zeytin ağaçları güneşin altında parlayan bir deniz gibi belli belirsiz dalgalanıyorlar.

img_4441
Harry Potter’in baykuşu Hedwig aşkına,

Burası aynı zamanda Cebelitarık boğaz hattı üzerinden gelen kuşlar için de göç yolu. Ara ara gökyüzünde seslerini de kendilerini de tanımadığım bir sürü kuş görüyorum ama şu kıl çadırın altında cadı okulu Hogwarts‘dan emekli olmuş gibi somurtan baykuşları tanıyorum. Beyaz badanalı evler gibi onlar da buranın sembollerinden biri. İçinde gezinmeyi, loş ışıkta tozlu raflarını karıştırmayı çok sevdiğim, tuhafiyeden bakkaliyeye yani sakızdan dikiş iğnesine kadar ıvır zıvırla dolu küçük dükkanlarda baykuş desenli thsirtler, kartpostallar ve minik heykeller var. Ivır zıvır dediğime bakmayın aynı dükkanda papirüs kağıda çizilmiş köyün kemerli sokaklarından birine ait orijinal imzalı bir kara kalem çalışması bile buldum orda. Kartpostalların arasına saklanmış, nasıl olduysa beni beklemişti.

Yola çıkmadan önce çok lezzetli ama ilk kez İspanya’da bu kadar ağır bir yemek yedik, callos con garbanzo, yani nohutlu işkembe ve yanında albandiga de mariscos, yani deniz ürünleri köftesi. Son olarak yemeğin üzerine de tatlı olarak puding, ve şeri gibi bir içecek olan pedro ximenez. Belki de karıştırmamak gerekiyordu, ya deniz ürünleri ya işkembe, ama oldu bir kere. Nohut da cabası, bir tutam kimyon olsaydı bari!

 

Yelda Ugan Saltoğlu

14/03/2020, Beşiktaş

Granada

 

Yolculuk

Yaslı yüz atlı/ Yatık ufuklar boyunca/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

Kordoba’ya/ Ya da Sevil’e değil, /Değil deniz için/ iç çeken Granada’ya.

Uyurgezer atları/ götürüyor onları/ Şarkıların titreştiği/ Kavşaklar sarmalına.

Yedi acı kılıcı saplı/ Yüz Endülüs’lü atlı/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

                                                                                                                   Federico Garcia Lorca

 

effects
El Hamra Sarayı

 

23 Ocak sabahı Granada‘ya gitmek üzere erkenden yola koyulduk. Arabada beş kişiyiz, hepimiz bilinmeyen bir ülkede yola çıkmış, iyi niyetli, arzu dolu turistleriz. Tek motivasyonumuz gezmek, tek rehberimiz de akıllı telefonlarımız. San Fernando‘dan çıkışımız yarım saati bulsa da, dönüp dolaşıp aynı meydana defalarca çıksak da vazgeçmedik ve son hamlemizde beş saat sürecek olan şehirlerarası yola çıkmayı başardık.

c56e840d-b222-4485-9291-e795a4859193
Dilek, Duygu ve Zeynep Katedralin merdivenlerinde soluklanırken

Gece aralıksız yağan yağmur durmuş, ıslak olan her şeyin üstüne vuran güneş ışıkları daha güçlü parlamaya başlamıştı. Böylece yola dair tüm endişelerimiz de hafifledi. Setenil ve Ronda tabelalarını da ard arda geçince keyfimiz yerine geldi. Doğru yoldaydık. Zeytin denizi bizi sıkmıyor arada sahneyi diğerlerine bırakıyordu. Sulak arazide okaliptus, rakım arttıkça çam ağaçları, dağların yamacına kurulmuş beyaz köyler, pembe flamingoların takıldığı göller, turuncu benekli portakal bahçeleri önümüzde sırayla arz-endam ettiler. Hatta bir ara çiçek açmış, aceleci erik ağaçlarıyla bile karşılaştık.

Coğrafyacılar İspanya’yı 17 otonom bölgeye ayırmışlar. Başkent Madrid‘de toplanan vergiler bölgelere bizdeki gibi yol, su ve elektrik olarak geri dönüyor, her birine eşit olarak  dağıtılıyormuş.

Hal böyle olunca Bask‘lar durumdan biraz gergin, hatta birazın ötesinde epey kızgın. Güneyi, yani Endülüs’ü sırtlarında taşımaktan yorulmuşlar artık.

“Vay efendim Endülüs siesta yapsın, gezsin tozsun, dans etsin, hayatı keyifle yaşasın, biz çalışalım. Tek dertleri, rüzgar güllerinden daha fazla nasıl verim alırız, çöpleri nasıl ayrıştırırız filan. Zaten apolitikler, yerel kalkınmayı da Avrupa Birliği teşvik ve fonlarına bağlamışlar, oh ne ala!”  Fakat kuzeyliler gün gelir böyle söylenmek yerine “Bizden bu kadar” der resti çekerlerse fakir Endülüs‘ün hali ne olacak?  Onların tek geçim kaynakları tarım.

Yol boyunca İspanyol kuzenleri ve yukardaki kaygılı ifadelerini düşünüyorum. Bir taraftan da önümde akıp giden manzarayla endişelerinin tezatlığını. Endülüs’ün sadık güneşi, bol suyu ve bereketli toprakları mutlu görünüyor.

373f56a6-4537-4619-ba24-50ed4c6121a0
El Hamra Sarayı’nın bahçesi

Dağlara bir masa örtüsü gibi serilmiş bulutlar birazdan yağmura döndü ama hiç kimse sahneyi terk etmedi, gösteri devam etti. Yağmur, güneş, bulutlar ve rüzgar gülleri arasından Campilla‘ya kadar bizi bırakmayan gökkuşağı da her şeye renk kattı.

İspanyolca’da karlı dağ anlamına gelen Sierra Nevada dağı Kanarya Adasındakileri saymazsak ülkenin en yüksek dağıymış. Birdenbire uzaklarda parlayan kar tepelerini görünce inanamadık. Endülüs ve Kar?! “Geldik sayılır” dedi arka koltukta oturan üç kızımız, bu dağın eteklerindeymiş Granada.

Oraya vardığımızda gölgeler kısalmış, çoktan öğlen olmuştu. Senaryoya uygun şekilde hazırlanmış kusursuz bir set gibi tuhaf bir şekilde Granada bizi karşılamadı. Hüzünlü müydü? Yoksa umurunda mı değildik? Buyur etti ama içeri almadı. Nazik ama mesafeliydi. Sanki bizden bir şey saklıyordu. Şey gibi, hani Anthony Quinn‘in başrolde oynadığı 1969 yapımı Kasabanın Sırrı adlı filmi gibi. Kasabalılar kendi ürettikleri bir milyon şişe şarabı Alman askerlerine kaptırmamak için direnmiş, ser verip sır vermemişlerdi. Burada Granada’da da tuhaf bir şey vardı, havada asılı bir şey, belli belirsiz bir koku gibi, göz ucuyla yakalanan ama bir an yanıp sönen, ne olduğunu anlamadan kaybolan bir görüntü.

Sanki şehir bize gerekeni gerektiği kadar gösterecek ve en sonuncu ziyaretçisini de uğurladıktan sonra peçesini bir tül gibi kaldırıp tutkulu neşesine geri dönecekti.

3e9b127d-36db-41a3-a5b2-f8b6f3514f5b
Kristof Kolomb, yeni kıtayı keşfe gitmeden önce Kraliçeden icazet alıyor

Garcia Lorca, Museo Casa Natal‘daki masasında “öğleden sonra saat beşte” şiir yazmaya devam edecek,

Şehrazat El Hamra‘nın salonlarında ipek şalvarıyla yürürken halhal sesiyle havuzların sesi birbirine karışacak, seramikler sadece ona fısıldayacaklar,

Son Granada Emiri 12. Muhammet sarayın bahçesinde gezinti yapan Kraliçe İsabella‘ya eşlik edecek, Kral Ferdinand‘la yemekten önce tavla atacaklar,

Çingene mahallesi Sacromonte‘de gitarlar Granadalılar için çalacak, doğudan gelen ilk ışıklar şehre varıncaya kadar şarkı söyleyip, dans edecekler,

15dacd3e-5423-4e07-8634-5232371c711b
Mirador de San Nicolas, Granada’da akşam üstü

Granada Katedrali ve El Hamra sarayının arasında, tam şehrin ortasındaki siyah mermer heykelin kahramanları yavaş yavaş canlanacak, öne doğru büktüğü sol dizini düzelten Kristof Kolomb kraliçeye reverans yaparak sınır tanımaz ruhunun peşinden yola çıkacaktı.

Mirador de San Nicolas‘a (seyir noktası) vardığımızda Granada bize gülümsedi ve bir teşrifatçı nezaketiyle arabamıza kadar uğurlarken göz kırptı. Kıskançlıktan deliye dönmüş, hasetimden çatlamıştım, biliyordum.

 

Yelda Ugan Saltoğlu

03/03/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

 

Me gusto Cadiz

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı, onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

 

 

2ee9ae9d-aa85-4a2c-93d4-ca08528443bb
San Fernando Cadiz yolu

Körfezin üstündeki çok dar ve uzun bir geçitle San Fernando’dan Cadiz’e 20 dakikada vardık. Sonradan eklenmiş bir köprü gibi dursa da bu geçit gerçek bir kara yolu. Köyden bindiğimiz belediye otobüsüyle her iki tarafı da dev kaplumbağaları hatırlatan kayalara vuran dalgalarla dünyanın sonunda iner gibi, Cadiz son durakta, Atlas Okyanusu’nun önünde indik. 711 yılında Berberi komutan Tarık Bin Ziyad sonradan adını alacak Cebelitarık boğazını geçerek İber yarım adasına buralardan girmiş. Hani komutanın askerleri motive etmek için gemileri yaktığı söylenir ya, bence Ziyad da tıpkı benim gibi bu kadim şehirden büyülenmiş de onun için yakmıştır gemileri.

Çocukluğu buralarda geçmiş Cadiz’li kuzenlerimizle buluşunca tüm idareyi onlara bıraktık. Burası Batı Avrupa’nın en eski, nerdeyse üç bin yıllık geçmişi olan bir Endülüs güzellemesi, Bienvenidos a Cadiz.

Plaza de San Juan de Dios’dan anchalara, yani yayalara ait dar ve uzun sokaklardan eski şehire girdik ve geri kalanını kat etmek üzere yürümeye başladık. Pan con tomate, domatesli ekmek ile Monkey Cafe‘de küçük bir kahvaltı ve Plaza de Las Flores, çiçekçiler meydanı.

img_4116
Cadiz’de, sıcaktan korunmak için, gölgelik olsun diye daracık yapılan, ancha adı verilen sokaklar.

Plocia caddesi, eski tütün fabrikasının hemen arkasında, ayak üstü bir şeyler atıştırıp, yan masadan atılan bir lafla neşeli bir sohbetin başladığı barlardan birine, sanki gezinin bir uzantısı gibi girivermek, buz gibi bir İspanyol birasıyla soluklanmak, yani bir mekana girişin mevzu olmadan böyle kolaylıkla oluvermesi. Yan taburedeki fötr şapkasıyla aynı renk sütlü kahve ceketli, boynuna doladığı yeşil kareli kaşkoluyla, çevik ve neşeli, yetmiş yaşlarında hala aktif gemi kaptanının sohbetine anlamadan gülümseyerek şehrin bize sunduğu tüm çeşitlilikleri, tesadüfleri, ya da en sıradan şeyleri bile alıp kabul etmeye hazır olmak.

Torre de Santo Domingo, aziz Domingo kulesi,

Liman ile belediye binası arasında kalan 15. yy dan kalma ünlü flemenko şarkıcısı Enrique el Melizo‘nun yaşadığı Barrio santa Maria mahallesi.

Cadiz’i yeni yüzünden ayıran, eski kenti çevreleyen surlar ve şehire giriş kapıları,

Camiden kiliseye dönüştürülmüş eski Katedral Santa Cruz Kilisesi

Havana’ya benzetilen Okyanus kenarındaki Campo del Sur. Restore edilen kraliyet hapishanesi ve Cadiz Fenicio Y Romano, Fenike ve Roma zamanlarına ait önemli bir müzesi ve yarım adadakilerin en büyüğü olan tiyatro.

Demek Romalılar buraya kadar yayılmışlar.

89b4a158-dfae-427a-baa7-712f7378a3e5
Gümüş kupa olarak bilinen Cadiz’in Atlas Okyanusu ve La Caleta sahili

Parque Genoves, şehrin botanik bahçesi sahil boyunca Cadiz körfezine bakıyor. Özellikle Güney Amerika’dan getirilen farklı bitki türlerinin egzotik olanları. Alameda şehrin içine doğru Genoves parkının devamı. Burda da yine Güney Amerika’dan 1902 de iki misyoner tarafından getirilen dev manolya ağaçları,

Cadiz’in simgelerinden biri, La Caleta sahili. Etek ucunu okyanusun dev dalgalarının süslediği uzun ve sarı danteli. Onu koruyan iki kalesi var üstelik, San Sebastian ve Santa Catalina, akşam üstü güneş Santa Catalina‘nın üstünden batarken sanki Endülüs’ün ışığına, sıcaklığına ve hareketine şükranlarını sunar gibi tüm şehir onu yolcu etmeye geliyor.

cd892caf-9db2-4e0f-9ea7-cbda7dd14720
Güney Amerika’dan gelen Manolya ağacı

Sahile arkamızı dönüyor tekrar şehire karışmak üzere eski Mujeres, kadınlar hastanesinin önünden, yine yüz küsür yaşındaki dev manolya ağaçlarının arasından yürüyoruz. 18 yy da Cadiz’deki tek hastaneyi askerler ve erkekler doldurunca barok sitilde yapılan bu hastaneyi Mother Antonia de la Cruz tüm kadınlar için yaptırmaya karar vermiş. Hala sadece kadınlara mı hizmet veriyor, erkek hastaları almıyorlar mı? Orasını bilmiyorum.

Torre Tavira 17. yy dan kalma bir gözlem kulesi, Cadiz’in en yüksek noktası. Malum, burası açık şehir, her yerden saldırıya uğrayabilir. Kuleye tırmanmak için o kadar çok merdiven çıktık ki, terasa vardığımızda bacaklarım titriyordu artık. Körfeze ve Cadiz’e muhteşem bir panoramik manzaradan baktık. Aynı zamanda bazı katlarda şehrin tarihine ait ilginç dizayna sahip sergi salonları da vardı.

The Camera Obscura Projects, kulenin dışında olanların gerçek ve hareketli görüntülerini yansıtıyor. Bu acayip bir sistem, yani uzaydan uydu yöntemiyle güvenlik sağlamak, bir bölgeyi ya da belki birini izlemek üzere askeri alanda “çok ciddi” işler için kullanılan şey burda, biz turistleri eğlemek için yapılmış. Kulenin terasından çıplak gözle etrafı 360 derece seyreyledikten sonra daha gördüklerimize doyamadan, seksen sekizinci fotoğrafımızı çekemeden, bir kat aşağı indik. Randevu almıştık ve sıra bizdeydi. Kameranın etrafına on beş belki yirmi kişi dizildik ve rehber anlatmaya başladı. Yaklaşık 45 dakikalık panaromik manzaralı bir Cadiz turu daha. Çamaşır asan kadınlar, Okyanus’da süzülen gemiler, sokaklarda yürüyen, birbiriyle sohbet eden insanları bir çanak anten büyüklüğündeki iç bükey çukurda tüm ayrıntılarıyla izledik. Dev bir dürbüne hep beraber eğilip bakmak gibi, farklı bir görme biçimi.

img_4188
Torre Tavira’nın terasından, Levante ve Cadiz Katedrali

Barrio de La Vina, Cadiz karnavalının kalbi, her yıl Şubat’ın son haftası yapılıyor ve dünya çapında biliniyor bu karnaval. Eski kentin dar sokaklarında CHİRİGOTAS olarak bilinen şarkılar söyleniyor, tüm şehir aktif olarak karnavala katılıyor. Hatta katılmakla kalmıyor, bütün bir yıl karnaval için hazırlanıyorlar.

Karnavalın broşürlerdeki sloganı da şöyle, “Cadiz’in güzelliği ve karakteri şenlik ve geleneklerine yansır.” Çevirisi pek ruhsuz oldu ama İspanyol’cası pek havalıydı.

Plaza del Falla meydanına geldiğimizde büyük bestecinin adını alan, 1871 yılında neoarabic tarzda inşa edilen büyük Falla tiyatrosu önünde neşeli bir hareketlilik dikkatimizi çekti. Bugün günlerden 25 Ocak, daha karnavala nereden baksan dört hafta var. Rengarenk karnaval afişleriyle süslü tiyatronun önündeki uzun kuyruk da neyin nesiydi?  Meğer elemelerin telaşıymış bütün bunlar, bu elemeleri seyretmek için bile biletler çoktan tükenirmiş. Yine de insanlar bir bilet umuduyla beklerlermiş. Biz de tiyatroya giremeyen Cadiz’liler gibi meydanın etrafındaki kafelerde onlar gibi büyük bir ilgiyle bu yarışmayı yerel kanallardan naklen izledik. Elimizde Cadiz biraları ve küçük karideslerin nohut unuyla kızartıldığı, ince zar gibi peksimetlere dönüştüğü tortiyitta de kamarones yiyerek onlara katıldık. Müzik, kostüm, koreografi ve politikacıları özgürce hicv ettikleri şarkı sözlerini bir araya gelen grup üyeleri bütün bir yıl boyunca büyük bir gizlilik ve titizlikle karnaval için hazırlar, finale kalmak için çok sıkı çalışırlarmış.

Muhtemelen dereceye giremeseler de bunu pek umursamıyor, gecenin tadını çıkarıyorlardır.

cb46619e-59fe-4bb1-9a4f-9427f0d307e0
Falla tiyatrosunun önü

Bu meydanda bir de yetimler ve dullar için dizayn edilen Fragela House varmış, son yıllarda bu ev yaşlılar evine çevrilmiş. Dünyada en uzun yaşayan insanlar Japonlardan sonra İspanyollar, bu nedenle yaşlılar evine daha çok ihtiyaç olmuş olmalı. Ben de zaten ister  İspanya’nın Kuzeyinde olsun, ister burda Güney’de, Endülüs’de yaşlıların sosyal hayatları üzerine iki laf etmek için konuyu girdim. Kendi ülkemde ancak seçim günleri bu kadar yaşlı insanı bir arada görebiliyorum, ancak oy kullanım süresi kadar dışarı çıktıklarında. Oysa burda yaşlılar için hayat devam ediyor. Onlar sokaklarda küçük adımlarla yürüyorlar, restoranlarda,  barlarda arkadaşlarıyla sosyalleşiyorlar, evlerinden dışarı çıkıyorlar. Deniz kenarında, parklardaki banklarda birbirleriyle buluşuyorlar. Şehrin içinde onun bir parçası olarak yaşıyor, konuşuyor, gülüyorlar. Ne mutlu onlara.

img_4103
Çerez yer gibi yolda yürürken yediğimiz, külahtaki minik camaronlar (karidesler) Plaza de la Libertad, balık pazarından

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı; onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor. Ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille  bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

Tat demişken daha yemekleri var, balıkları, baklagilleri, manzanillası, yani şeri şarabı. El faro de Cadiz (Cadiz’in feneri) restoranının etekli masaları, la cervesa birası. Plaza de la Libertad balık pazarı. Kristof Kolomb‘un Amerika’ya ikinci ve dördüncü kere yelken açtığı Plaza de Espana‘nın önündeki Cadiz limanı ve eşsiz bir ışıkla sarılmış iki denizin sularıyla yıkanan kıyıları. Avluları, İhtişamlı kapıları…O zaman, tekrar gelmek lazım.

 

 

Gracias, Işık, Ceren, Salva, Mehmet, Miguel ve Zeynep

Yelda Ugan

22/02/20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Endülüs, Amistoso San Fernando

 

San Fernando

Salinasları,

Güneş ve tuz aynaları

Teknelerin uyuduğu

yer.

Dünya ve gökyüzü arasında

Daha fazla tuzu olan

Kadın yok.

Limanın çingeneleri,

Cai’den Gibraltar’a (Cebelitarık’a)

San Fernando’lu flamenco şarkıcısı Camaron de la İsla‘nın Bahia de Cadiz şarkısından

 

img_4386
San Fernando, Belediye binası

San Fernando Cadiz’in bir köyü ama bizim bildiğimiz köylerden değil, belediyesi olan bir köy. Hem de kadınlara pozitif ayrımcılık yapan, onlara öz savunma kursları bile açan bir kadın başkanı var. Betonlaşmamış, apartmanlar en fazla beş katlı. Küçük mahallelerdeki beyaz badanalı, tek katlı evlerin avluları küçücük. Sokakları parke taşlı köy 80 bin nüfuslu, her adım başı bir okul var, uluslararası sosyal sorumluluk projeleri yine çocuklarla, izcilikle ve onların gittiği kamplarla ilgili.

img_3846
Güzel bir Endülüs birası daha, Levante San Fernando’da doğudan gelen tipik bir kuru ve ılık rüzgarın adı,

Puente Zuazo köprüsü köyün girişinde eski bir taş köprü, 1411 yılında yapılmış. 10 metre eninde, 350 metre boyunda küçük bir köprü. Artık kullanılmıyor tabi, ben de yanındaki demir köprüden arabayla gelip geçerken gördüm, belki yayalara açıktır.

Napolyon birlikleri İspanya’yı kuşattığında buraya, Puento Zuazo’nun başına kadar gelmişler. O zamanlar Cadiz‘e geçişin de tek yolu bu köprüymüş. Fakat birlikler Cadiz’in merkezi San Fernando’ya bir türlü girememiş, çok dar ve ince köprüye bombaları bir türlü isabet ettirememişler. Halk günlerce belki aylarca direnmiş ve o gün bu gündür köyün koruyucusu Miguel Angel’in iyiliğini kimse unutamamış, hala en çok Miguel adını veriyorlar erkek çocuklarına. Kızlara da Carmen, Virgen del ya da Maria Carmen, onun da  denizcileri koruduğuna inanılıyor. Korsanlardan, fırtınadan, tsunamiden..

Dönemin en liberal ilk anayasasını yazmak için ülkenin her yerinden ve sömürgelerinden gelen meclis üyeleri San Fernando’da toplanmışlar.  1812 Cadiz Anayasası diye bilinen bu anayasa ile birlikte nerdeyse tamamı İspanya’ya ait olan Kolombiya, Meksika gibi  Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmişler.  Dünyada üçüncü olan bu imza daha sonra bir çok anayasaya da ilham vermiş. Toplantının yapıldığı bina hem büyük bir özenle korunuyor hem de atıl, tozlu bir müze olmak yerine yaşayan, aktif hayatın içinde olan şehir tiyatrosunun mekanı olmuş.

img_4381
San Fernando’da bir Pazar sabahı

Burası bir yarımada, portakal ağaçlarıyla süslü kimi taş sokaklar okyanusa açılıyor. Burda doğan çocuklar daha yürümeye başlamadan yüzmeyi, sörf yapmayı öğreniyor olmalılar, dalgalarla oynamayı, köpek balığı şakaları yapmayı ve yelken açmayı. Onlar daha altı yaşına basar basmaz birer küçük izci oluyorlar

365 günün 300 günü güneşli olurmuş buralar, kısmet işte! Geldiğimiz gün akşama kadar yağmur dinmedi ve güneş 65 satırlık listesine bir çentik daha attı.  Okyanus manzaralı evimizde, bizi misafir eden sevgili dostlarımızla beraber sohbet, muhabbet ederek biz de biraz yavaşladık. Pencereden görünen mavi, belli belirsiz ufuk çizgisine baktıkça, hayalimdeki haritadan yardım alıyorum, Madrid‘den aşağı, Afrika kıtasına bir adım kalacak kadar Güney’e iniyorum. Fazla inmişim, Akdeniz’i geçip az Batı’ya bayır yukarı Atlas Okyanus’na doğru yürüyorum, Portekiz‘e daha epey var. Zeytin ağaçlarını, alçaktan uçan leylekleri, tuz tepelerini, çingene mahallesini, daha uzun palmiye ağaçlarını ve pembe flamingoları tanıyorum. Orası, burası.

Yelda UGAN,

11/02/2020, Gayrettepe

Gracias; Ceren Taşköprü, Miguel Angel, Işık Özel, Salva, Mehmet, Zeynep

 

Endülüs, por favor mi amor;

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra.

img_3795
Jardines Tropicales de Atocha

21 Ocak, Salı

Madrid bugün 6 derece, hava bulutlu ve çok rüzgarlı. Haziranın canlı bozkır renkleri yok şimdi. Uçak alçalırken kışı geçirmek üzere bırakılmış tarlaların kahveden siyaha çalmış yüzleri hasta gibi görünüyor. Yeşilin feri kaçmış, boz renkli, dalları çıplak ağaçlar üşüyor, büzülmüş, içine kaçmışlar. Ara sıra havalandırılmış, yeni sürülmüş toprağın şeftali allık rengi kareleri, soluk kumaşa eklenmiş yeni bir yama gibi duruyor. Ressamların namını duyup dünyanın dört bucağından ışığını çizmeye geldikleri güneş güzellik uykusunda.

İndiğimizde, bayan Gloria bizden hızlı davranmış, Kuzey batı İspanya’yı çoktan etkisi altına almış diye duyduk. Demek ondan yukarda o kadar sallanmışız. Kasırgayı akşam haberlerinin ilk sırasından, televizyon ekranlarından seyrettik. Dev dalgaların altında kalan yollar, köprülerin altından delirmiş gibi akan çamurlu sular, suya batmış arabalar, ağaç kökleri, kırılan camlar sanki çok uzak diyarlardaki ülkelerden gelen felaket haberleri gibiydi. O tarafa kalkacak olan tüm uçuşlar iptal edildi. Aktarmalı gelen Barcelona yolcularını Barajas havalimanında bıraktık ve Güneye, Endülüs’e doğru yola koyulduk. Por favor mi amor.

img_4696
Ave, yüksek hızlı tren

Madrid Puerta de Atocha, Madrid Tren Garı,

Tren garlarını çok severim, aslında kim sevmez ki? İster on haneli küçük bir kasaba istasyonu olsun ister böyle 27 m yüksekliğinde 157 m uzunluğunda çelik ve camdan yapılmış bir çatısı olsun. Hem de 1892’de, daha Paris’ten yeni gelen, ayağının tozuyla işe girişen dövme demir ustası Gustave Eiffel‘in eli değdiyse.

Atocha’dan, İspanya’nın kalbi Madrid’den örümcek ağı gibi her yere uzanan tren seferleri var. Ave high-speed-train of RENFE olanından hızlı trenler ya da orta mesafeliler. Biletler uçak bileti gibi, saatine ve tarihine göre fiyatlar değişiyor. Barcelona, Toledo, Malaga, Zaragoza, Valencia, Sevilla, Cordoba ve daha bir dolu şehire dev bir sürüngen gibi trenler vızır vızır işliyor.  O yüzden de çok kalabalık burası. Ama yukardaki dev saatin yelkovanı veya trendeki dijital saatin yelkovan dijiti yerini bulduğu an tren hareket ediyor ve kalabalık birikmeden akıp gidiyor. Bozkırın ortasında, öğleden sonra siesta saatinde yemek yiyecek restoran bulamadığımız bir Akdeniz ülkesindeki bu dakikliğin önünde şapka çıkarıyorum.

img_4701
Koridorun sonundaki kapıdan sağ sol yapınca Guernica orada, Sofia Reina Museo Nacional Centro De Arte

Çelik çatının altında küçük bir sera kadar kalmış dev palmiyeler ve tropik ağaçlarla süslenmiş botanik bahçesi, kafeler, banklar ve çeşit çeşit dükkanlarıyla dünyanın en ihtişamlı garlarının birinde etrafı geniş bir zamanın içinde kaybolmuşum gibi büyük bir iştahla, hayranlıkla izliyorum. Bir sergiyi gezer gibi saatlerce takılabilirim buralara. Sonra bir ara Atocha’nın karşısındaki Reina Sofia müzesine gider Picasso‘yu, Joan Miro‘yu ziyaret ederim. Kim bilir belki gizlice Guernica‘nın fotoğrafını bile çekerim.

22 Ocak sabahı saat 10:00, Sevilla treni

Kompartımana yerleşir yerleşmez restorana gitmek için sabırsızlanmaya başladım. Pencere kenarı bir masaya oturacak, daha geniş, en geniş açıdan akıp giden manzarayı seyredecektim. Çektiğim fotoğrafların tamamı yamuk yumuk çıktığı için silecek ama tekrar ve tekrar deneyecektim. Biraz okuyacak, biraz yazacak ama daha çok, pencereden bakarken hayallere dalacaktım. Aklıma kötü hiç bir şey gelmeyecek sadece bir geri zekalı gibi görünmemek için ağzımın kenarından akan gülüşüme sahip çıkacaktım.

Oraya varmak için geçtiğim üç kompartımanın her birinden daha küçük bir mekandı restoran. Sağlı sollu iki pencere önünde sadece birer ahşap bar vardı. Ve ancak ayakta bir kahve içimiydi etrafın seyirliği. Ortadaki yarım daire bankonun önünde beklerken hiç acele etmedim. Sabırsızlanmadım, sıranın bende olup olmadığını umursamadım. 2.5 saatlik bir yol için oldukça şık giyimli kadın ve erkekler siparişlerini beklerken yüzlerini bankonun arkasındaki mavi gömleği RENFE armalı esmer baristaya dönmüş, trenin hafif sarsıntısıyla kıpırdanıyor, telefonla ya da birbirleriyle anlamadığım ahenkli bir dille konuşuyorlardı. Bankoya yaslanıp hafifçe yolculara doğru döndüm. Artık bir Almodovar filminin içindeydim sanki, dışarda hızla akıp giden manzara umurumda değilmiş gibi yaptım ve onları taklit ederken her şeyin ritmine ben de uydum.

img_3825
Estación de Jerez de la Frontera

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra. Güneş enerjisi platformları denizin içinde plastik birer atık gibi gelip geçtiler. Çeşitli yanılsamalar yaşıyor, hayretler içinde kalıyordum. Birbirimize bu kadar yakın durduğumuz, hiçbir yere görünmez iplerle asılmış bulutlarla göz göze geldik. Köylerde gördüğüm beyaz badanalı kilise kuleleri ve yanlarında bin yıldır duran  Roma kalıntıları da olmasa Ege’den, Çukurova’dan geçiyor gibiydik.

Cordoba‘dan sonra turuncu benekli portakal bahçeleri başladı. Sevilla’da da yağmur, burda aktarma yaptık, hızlı trenden orta mesafeli olana geçtik. Daha az konforlu, daha yavaş ama çok sakindi. Cadiz treninde uyumuşum biraz. Yağmur trenin penceresinde bıçak çentiği gibi izler bırakmış, ardındaki ıslak tarlalar suratlarını asmış belli belirsiz somurtuyorlardı.

Kompartımanda bizimle beraber 5-6 kişi ya var ya yok. Herkes telefonunu kurcalıyor, kimse camdan dışarı bakmıyor. Solumda oturan altmış yaşlarındaki kadın telefonunu çantasına koydu ve üçe katladığı gazetesinde su doku çözmeye başladı. Kırmızı rujlu çok güzel bir kadındı, sırt çantamda epeyce arandım ama yanımda bir dudak nemlendiricim bile yoktu.

img_3847
San Fernando’da ilk akşam yemeği, sirkeye batırılmış ve unla kızartılmış köpek balığı, Cazon en adobo

Cadiz’e yaklaştıkça gelecek istasyonu haber veren anonslar da sıklaşmaya başladı. “Proxima estacion Jerez de la Frontera” İspanyolca’da “j” harfi “h” okunuyor, yaklaşan istasyonu trendeki kadın sesi “Herez” diye iki kez tekrarladı, ben de bir kaç kere üst üste önce içimden sonra mırıldanarak onun gibi Herez dedim, de la Frontera. Burası yarısı sarı yarısı mavi şal desenli çinilerle kaplı küçük bir istasyon. İki metre boyunda oval ahşap ve cam kapılar var yan yana. Kapılar kapalı, bir şey görünmüyor. Belki içi de çok güzeldir. Kesin çok güzeldir.

Biz San Fernando‘da ineceğiz, Cadiz‘den önceki son istasyonda. Her anonsta telaşla kıpırdanıp dikkatle dinliyoruz. Palmiye ağaçları ve bir kaç katlı beyaz badanalı evlerin damları bir alçalıp bir yükselerek sıklaşmaya başlıyor.

Yelda UGAN

05/01/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

Selanik, Manoli’de bir müze

 

“İşte oradalardı: Apollon, lirin ve ışıltılı yayın tanrısı. İkizi, ay ışığıyla aydınlanan Artemis, amansız avcı. Tanrıların demircisi, Promethus‘u bağlı tutan zincirleri yapmış olan Hephaistos. Üç dişli mızrağı dalgalara hükmeden, suratsız Poseidon ve hasatları bütün dünyayı besleyen bereket tanrıçası Demeter. Güçleriyle sarmalanmış halde zarafetle süzülmelerini seyrettim. Yürüdükleri yerlerde hava, açılıp onlara yol verir gibiydi.

Athena‘yı görüyor musun?” diye fısıldadım. Zihni şimşekten daha hızlı olan zeka tanrıçasıyla, gri gözlü savaşçıyla ilgili hikayeler her zaman pek hoşuma giderdi. Ama Athena yoktu…” (syf36)

                                                                                                       Ben, Kirke Madeline Miller

img_2421-pano
Her keşif bir sahip çıkmadır.

22/11/2019

Selanik, Paris ya da İstanbul gibi turistik bir şehir değil. Louvre müzesinde sıra beklerken ya da İstanbul’da tarihi yarımadayı dolaşırken görmeye alışık olduğumuz turist kafilelerine rastlanmaz burda. Nereye giderseniz gidin, sıra yok, beklemek yok. Şehir sizi mızmızlanmadan, kapris yapmadan ve şartlar öne sürmeden kolayca içine alır. Bu sabah Zeze’yle Manoli‘deki Arkeoloji müzesine gidiyoruz. Yaşlı Adam ve Deniz‘in Manolin‘i gibi ne güzel bir isim! Tıpkı sinemaya gitmek için olduğu gibi müzeye gitmek için de güzel bir gündü, soğuk ve ıslak. Tarih öncesi çağdan Roma dönemine kadar olan eserleri görecektik. Nihayet Yunanistan’da bir müze gezecektim ve Antik Yunan‘a ait tüm o mitlerin tanrılarıyla, kahramanlarıyla birinci elden tanışabilecektim. Dediğim gibi, beklemedik, hemen biletlerimizi aldık. Çantalarımızdaki fazlalıklarımızı, montlarımızı, berelerimizi filan bankodaki güler yüzlü kadının gösterdiği dolaba yerleştirdik.

img_2346
Genellikle, bilgeliği simgeleyen defne, zaferi simgeleyen mersin ağacı, barış ve huzuru simgeleyen meşe ve doğruluğu simgeleyen ağacının yaprakları betimlenir.

İlk bölüm, Antik dünyada bir ideoloji olarak altın: kağıt kadar ince işlenmiş altın yapraklı taçlara hayran kaldık. dallar kafaya oturtulacak şekilde bir kaç kere sarılmış, bizim çocukken papatyalardan yaptığımız taçlar gibi sade ve basit ama bir farkla, bunlar altın ustaların elinde dövme altından yapılmış. Mezar buluntuları, dinle, ekonomiyle, antropolojiyle kurdukları ilişki filan derken, “altı dakikada kadim Makedonya‘nın bin yılı” animasyonunu izliyorduk ki bir örnek okul formalı öğrenciler sardı etrafımızı. Zeze’nin yaşlarında, kızlı erkekli yirmi kadar çocuk. Okul öncesi eğitimi de sayarsak en az yaşları kadar, 15-16 kez müze gezmiş, görmüş geçirmiş çocuklardı bunlar. Birbiri aralarında konuşup şakalaşıyorlar, konuyla zorunlu olarak kurdukları bu ilişkiyi olabildiği kadar hafife alıyorlardı. Mevzu bizim ergene de sirayet etti ve pamuk ipliğine bağlı hevesi yavaş yavaş, aşina olduğum bir şekilde dağılıverdi. Nerden biliyormuşum onların ana kız Demeter‘le Persephone olduğunu, kafaları yokmuş ki! Ne balmumu kaplı ahşap defterler, ne Aristotales’in açık havada verdiği dersler, harfleri kazımak için kullandıkları sert kalemler filan da kar etmedi, olmadı.

img_2382
Büyük İskender, o benzersiz ve özgünlüğünü kaybetmeden zamansız bir model olmaya devam ediyor. Homeric destanlarının idealleriyle ortaya çıkan gerçek bir romantik.

Helenistik dönemde kadın artık agorada görünüyor, sınıfına göre erkeklerle beraber dini festivallere, tiyatrolara katılabiliyordu. Çekiciliğin, güzelliğin ve aşkın tanrıçası Aphrodite, Apollo ve Artemis‘in rölyefleri, Heracles, Zeus, Dyonysus derken ekru taşların, safran damarlı mermerlerin arasında duran büyük, koyu kahve bir kapının önünde sandalyede oturan üniformalı kadın özür dileyerek ayağa kalktı, “buraya kadar!” dedi. Müzenin geri kalanı tadilattaymış meğer.

Müzeden çıktığımızda ne soğuk kalmıştı ne de yağmur, pırıl pırıl bir Selanik dışarda bizi bekliyordu. Kordon‘da uzun uzun yürüdük. Selanik son ekonomik krizde akıl sağlığını bu kıyıya, Halkidiki‘ye kadar uzanan deniz kenarına borçlu diyorlar. Hala da büyüsüne inanılıyor. Denizle olan bu ayrıcalıklı ilişkisi, uzun ve her yerde hazır tarihi, öğrenci nüfusunun canlılığı ve canlılığın sayısız yaratıcılığı. Aynı zamanda hem kozmopolit hem de otantik kalabilmesi.

Körfezde gün batımı hiç olmadığı kadar güzel bu akşam üstü. Gitme vakti yaklaşıyor. Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. Tarihi eski yoldan, köylerin içinden, kestane, çınar, zeytin ağaçlarının arasından geçerken insanlar bize sıradan bir cumartesi sabahıymış gibi Kavala‘yı tarif edecekler. Sarı boyalı, demir bir köprünün üstünden geçmeden  şöyle göz ucuyla, son anda, üç insan boyundaki aslan heykeli Selanik’in son sürprizi olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Artık burada olmayanlara odaklanıp kendimi buluyorum. Güneşin neşesine diyecek yok, nasıl başarıyor bunu? Şimdi biraz fosfor kattı renklerine, ateşin sönmeden önce son bir kez harlaması gibi yeryüzüne parlak bir ışık indi. Sanki Körfezin üstünde buluttan bir Dağ, Olimpos Dağı yükseliyor. Kim bilir belki de bu, son akşam üstü değildir Thessalonika‘da.

07/01/2020, Beşiktaş

Yelda UGAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Selanik, Kafe Dore ve Peraia

Thessaloniki Mou

Selanik, nereye gidersem gideyim, daima kalbimdesin.

Asla sensiz olmayacağım
Sen benim evimsin, söylüyorum ve senin için övünüyorum!

Selanik, ah! Ne kadar ileri gidersem,
Tatlı ismini her zaman hafızamda tutarım.
Ah! Sana nasıl yaklaşmak isterim,
Deniz kenarındaki Beyaz Kule’nin önünde ölmek.

Selanik, sen duygu dolu bir şehirsin.
Bohem akşamların, sokaktaki şarkıların çok güzel.

Vassilis Tsitsanis

662d9b46-6e03-44d6-996b-5e7554672e2e
Denizi, kim tüketebilir ki denizi..? Seferis

 

21/11/2019

Dün Yedi Kule’den akşamüstü döndük. Hava serin ve bulutluydu ama canım hiç eve gitmek istemedi. Kordon’da kısa bir yürüyüş yaptım, şaha kalkmış atının üzerinde kılıcını çekmiş, bana Doğu’yu, henüz adını bile duymadığım Peraia‘yı gösteren Büyük İskender heykeline sırtımı dönüp caddeye çıktım. Günlerdir Serhat Öztürk‘ün Selanik adlı kitabından okuduğum Dore Kafe var aklımda. Kafenin tarifi Beyaz Kule karşısı olunca onu bulmak zor olmadı. Gruplar halinde uçan siyah kuşlar Kordondan benimle beraber geldiler, dışarda tavandan yere kadar inen camdan duvarın dibindeki masaya oturuncaya kadar da bana bir teşrifatçı gibi eşlik ettiler. Bulutların arasından sızan akşam üstü güneşi cama vuruyor, içeriyi göremiyordum, bira saati gelmişti ama ezberimi unutmuş bir öğrenci gibi kahve söyledim. Kahveden önce estetiği kalın, süssüz düz hatlarında gizli olan cam bir şişede su geldi, sanki iki kere filtreden geçirilmiş, gece serin bir yerde bekletilmiş gibi çok güzel bir su, kahve ve yanında minik kömbe geldiğinde bütün bir şişeyi bir kaç kerede kana kana içmiştim.

img_2205
Cafe Dore

Dışarının miadı dolmuştu artık, hava iyice serinledi, içeri girdim. Üstü beyaz mermer masama,  kahverengi ahşap barla aynı renk sandalyeme oturdum. Karşımda kafenin cam duvarlarının ardından rahatlıkla görünen Beyaz Kule, fonda My first, my last, my everything‘i söyleyen Barry White.

Sarı, bordo, gri ve beyaz yer döşemesi çinilerin dördü bir araya geldiğinde taç yapraklı bir çiçek deseni oluşturuyorlar. Ortada Antik Yunan‘dan kalma tapınakları hatırlatan iki mermer sütun çinilerin üstünde beş metrelik tavanı tutuyor.

Genç garsona “Rembetiko dinlemek istiyoruz” dedim, bildiği bir yer var mıydı, şöyle ticari olmayan, turistlerin bilmediği, Selanik’li müdavimlerin gittiği, yani bir gecelik bizi de klübe alabilirler miydi hı?! Yüzünü buruşturdu, sanki bir rockçıya “nerede fasıl dinleyebilirim?” diye sormuşum gibi baktı. “Sorarım” dedi. Döndüğünde konuya ilgisi hala mesafeli ve isteksizdi, anlaşılmaz bir kaç şey söyledi fakat bir yere varamadık. Ama en azından önerdiği Yunan birası Septem Pilsener konusunda anlaşmıştık. Garson çocuk bir iyilik daha yapsa, bilmeden sihirli şişeyi getirmiş olsa bana, hafif aromalı biradan bir yudum alsam ve  kafe Dore’nin açıldığı 1917 yılına gitsem mesela?!

e7e893e1-1cbd-4951-b2e8-9847079a8711
Pereira

Dore‘yi bizimkiler de görsün istedim, onlarla da akşam yemeğine geldik. Garsonlar değişmiş, içerinin loş aydınlığı kafeyi akşama taşımıştı. Büyük kalamar süpya suyuyla pişirilmiş karidesli siyah pirinç dışında ızgara ahtapotla ve Greek salatasıyla Selanik akşamlarımızın şaşmaz listesine benzer bir menü aldık. Karadağ’da büyümüş, Boşnak garsonumuz Plomari uzuya burun kıvırdı, Drama uzo daha iyiydi.

Emir garsonun hafif aksanlı Türkçesi sayesinde yemek boyunca onunla sohbet ettik, ona sorular sorduk. Bize rehberlik yaptı, etrafı tanıttı, arabayla gidebileceğimiz yakın yerleri uzun uzun anlattı. Örneğin Afitos Köyü çok güzel der demez telefonunu açıyor; gözlerinin içi gülen bir kadınla orda çektiği fotoğrafları gösteriyordu. Karısıymış, çocuklarının güzel annesiymiş ve Arnavutmuş.

Bugün burda Selanik’e 20 km uzaklıktaki Peraia‘da geçirdiğimiz güzel günü de ona Karadağ’lı mutlu garsonumuza borçluyuz.

Sabah erkenden yola çıktık. Kırlar mahallesinden geçtik, tabelalar Halkidiki’yi gösteriyor. Makedonya havaalanından sonra sağımızda kalan Ege denizini takip ederek 20 km daha gidiyoruz. Selanik’in büyük alışveriş merkezleri, outletleri, ultra süpermarketleri de bu yol üstünde. Bizim ülkemizde uygulanmayan ya da kabul edilmeyen, 90’lı yılların sonunda Avrupa ülkeleri tarafından uygulanan bir yasa bu; büyük avm’lerin haksız rekabeti engellemek amacıyla ancak şehir dışında açılabilmeleri. Metrekare ve mesafe kriterleri de bu yasaya dahil.

img_2238
Parlak Peraia

Yol sola Halkidiki tarafına tırmanmaya başlamadan deniz kenarındaki ıtır ağaçlarının altında durduk. Hava serin, kağıt peçeteye bile gücü yetmeyen hafif bir rüzgar var. Fışır fışır denizin sesiyle yürüyoruz,  uzaktan körfezin ucundaki Selanik görünüyor. Deniz ve gökyüzü aynı renk, bulutlar öbek öbek toplanmış, renklerin belli belirsiz griden beyaza döndüğü yere bakıp umutlanıyoruz. Güneş birazdan açacak.

Denizle en fazla üç katlı, beyaz badanalı yazlık evlerin arasında yürüyor, keşif yapıyoruz önce. Kaldırımda hala ankesörlü telefonlar var. Kafeler, restoranlar tek tük müşterilerini ağırlıyor, havada mis gibi deniz ve kahve kokusu. Yaz sezonu bitmiş, kedi sezonu başlamış sanki etrafta insandan çok türlü çeşit kedi var, konuşan kediler.

Kahvemi içerken kıpırdanıp duruyorum, masayı topluyorum, Zeynep‘in dünden kalan hamburgeriyle kedileri besliyorum, telefonu şarja koyuyorum, olmuyor. Daveti daha fazla erteleyemezdim, ayakkabılarımı çıkardım, kot pantolonumu dizime kadar çektim ve denizin incecik kumlarla buluştuğu kıyıda uzun bir yürüyüşe çıktım. Tek başıma.

img_2254
Alex’in Siesta saati

SeaEsta Cafenin başına buyruk sahibesi Elena, duble kahvemi  ayakkabılarımı giyerken getirdi. Kalın seramik fincandaki ılık kahveyi içerken birazdan tanışacağım Alex’i izlemeye başladım. Alex yaşından beklenmedik bir çeviklilkle sahil tarafındaki masalara servis yapıyor, içinde ne olduğunu göremediğim tabaklar taşıyordu. Balıkçı kulübesini andıran küçük ahşap dükkanına girip çıkarken belli belirsiz başını eğiyor, hiç bir yorgunluk emaresi göstermiyordu. En iyi balık komşuda Alex’in yerindeydi madem biz de bir kaç adım sonra masalardan birine oturduk. Alex bize mutfakta kaynayan tencerelerin, kızgın yağı tutan tavaların arasında dolapdan çıkardığı balıkları gösterdi ve bacak boyundan daha kısa olan tezgahında sebze doğramaya devam etti iki büklüm. Kendi hazırladığı, ortasından kalın bir iple iki yol dikiş atılı defterden menüye bakarken beresinin üzerinden yakın gözlüğünü taktı ve içecek siparişlerimizi de aldı. Üç masa arasında sırayla koştururken ızgara koristo, Kasım balığı Sardines, Pout Fried, Sprat ve Kautsomoura ile çok güzel bir masa hazırladı bize. 1958′den beri varmış burası, sadece ona çalışan balıkçısı her gün öğleden sonra denizden taze balıklarla dönermiş. Retsina şarabı önerdi bize, asma dalının reçinesinden yapılır, üzümün de özü katılırmış bu şaraba. Alex İngilizcem iyi değil diye çok mahçup, defalarca özür diliyor. Aslında hiç gerek yok, anlaşıyoruz işte. Hem yan masada uzolarını yudumlayan Pereira’lı iki kadın da yardıma hazır.

img_2251
SeaEsta Cafe

 

Akşam üstü yanan odunun isli kokusu var havada, tatlıyı o kadar çok seviyorlar ki kesinlikle her yerde ikram ediyorlar. Burda da Alex’in yoğurtlu, meyveli tatlısını yedikten sonra dışarı çıktık, deniz kenarında oturduk biraz. Retsina şampanya renginde, reçine kokusu hafif belli belirsiz bir acılık katmış, içimi rahat ve hafif. Adı da çok güzel; retsina!

Dönüşte How deep is your love çalıyor radyoda,

 

 

Yelda Ugan

31/12/2019, İstanbul

Yılın son yazısı…e o zaman 2020 de gezmeli, tozmalı, yazmalı, okumalı ve muhabbetli  olsun!!

 

 

 

Selanik’teki Çift Kanatlı Demir kapı

 

dedim ki, git güle güle,
git ama unutma beni,
biliyorsun sana bağlılığımı.

istersen anımsatayım
sana unuttuysan eğer
ne hoş ve ne güzel şeyler yaşadık;

Sappho

926e32b0-2089-4abe-a898-1607a3d713bc
Selanik’in yeni simgelerinden biri, Umbrellas, by George Zongolopoulos

19/11/2019,

Daha önce hiç gitmediğim bir şehre ayak bastığımda biraz zamana ihtiyacım olur. Ne de olsa biz, şehir ve ben iki yabancıyızdır birbirimize. Şehrin bendeki imajıyla gördüklerimi eşleştirmek, yeni ve kalıcı olanı yaratmak için bir süre beklemede kalırım. Sonra yavaş yavaş şehir içine alır beni, bir kaç gün içinde de aylardır ordaymışım gibi rahatlar, güven duyarım. Zaman, aldığından çok daha fazlasını verir.

Gel görki, mevzu Selanik için bambaşka. O çekmecenin en dibinde duran sararmış bir  mektup gibi beni bekliyor… Çocukluğumda “Adana’lıyım ama rengimin kaçıklığı babamın, yani baba tarafından dedemin Selanik göçmeni olması” der herkesi güldürürdüm. Dedem, babam, babamgillerin hepsi öyleydi, yani benden daha kaçıktı renkleri. Etrafımda gördüğüm, içinde büyüdüğüm ve o zamanlar bana yeten küçük dünyamda ilişkilendiğim kim varsa bizimkilerle olan tek farkları renkleri değildi elbette. Nasıl desem, uzak akrabalar vardı mesela, onlar babamın halası olmayan halaları, teyzesi olmayan teyzeleriydi. Bilgiler bölük pörçük, başları konuşulmayan hikayelerin sonları da belirsizdi. Gerçekte kim kimin nesiydi kısmını bile geçemedim, sormamdan da pek haz etmezlerdi. Bayram anılarıyla dolu dedemin rengi gibi evi de farklıydı, şekli bile değişikti diğer evlerden. Ferforjeler  mavi boyalıydı, kapılar da öyle. Evin tabanı grinin tonlarıyla bezeli siyah-beyaz  karo döşeliydi. Çocukken onlara gözüm takılır, ancak dört karo yan yana gelirse oluşan çiçek desenini defterime çizmeye çalışırdım.

Anneannem hali vakti yerinde bir kadındı, güzel giyinir, Vakko eşarp takardı mesela, tarlaya ne ekileceğine de o karar verirdi ama evinin yer döşemesi betondu hem de yer yer çıplak ayaklarıma beton zeminin pürtükleri batar, yaz sabahları kahvaltıdan önce balkonu yıkadığımız sular evin içine girer, çıkarmak için dört koldan süpürür yine de suyun ortada göllenmesine engel olamazdık.

Dedemin bahçe kapısından başlayan ve ikinci kattaki küçük balkonunu saran, üzerinden bordo renkli üzümlerin hiç eksik olmadığı kıymetli asması, bana dağınık ve karmaşık gelen ama dedemin gününün yarısını burada geçirdiği  yüzlerce teneke saksıdan oluşan terastaki bahçesi, artık beyazlamış ama babamın hala sarıda duran saçları ve ikisinin de mavi gözleri. Bir de yatak odasından girilen efsane “karanlık oda” adı tam da öyleydi. Kiler değil de daha çok yüklük gibi. Penceresiz, yatak odasının içinden girilen küçücük bir çıkıntı. Hiç oraya kapatılan bir çocuk görmedim ama yaramaz çocuklarıyla baş edemeyen ebeveynlerimizin “bak oraya kapatırım ha!” tehdidi her zaman işe yarardı.

img_2055
Alex’den kiraladığımız Selanik’deki evimiz

Heyecandan uyuyamadım, sabah yedide beş günlüğüne bizim olan, her bir ayrıntısına bayıldığımız evin balkonuna çıktım. İki kahve makinasını da çalıştıramadığım için, bir fincan sallama çay aldım. Sarı yelekli, sarı kasklı, saçları omuzlarına kadar inen işçiler cadde boyunca ışığı yanan tek dükkanın Ektia pastanesinin önünde toplanmış kağıt bardaklardan kahve içiyorlar. Kordonla pastanenin önüne set çekilen demir parmaklıklara kadar sokak tamamen bakıma alınmış, ağaçlar budanıyor, arnavut kaldırımı parke taşlar değişiyor. Hummalı bir çalışma var, çocuklar okula giderken, matkap sesleri de başladı, tadilat mevsimi midir nedir şehirde bu ses beş gün boyunca hiç peşimizi bırakmadı.

Her ne kadar daha Kasım’ın son haftası olsa da pastaneler Noel ve Paskalya için hazırlanmaya başlamışlar. Rengarenk süslenmiş vitrinlerine bakarak Kordon boyunca yürüdük. Sahili paralel kesen Aristotales meydanına geldik. Şehir uyanmış, trafik başlamıştı. Herkes işinde gücünde, okulunda ya da restoranların, cafelerin önünü temizliyor, sürekli devinen ama sakin, telaşsız bir tempoda zaman yormadan akıyor. Aslında geniş ve uzun bir cadde olan bu meydanın etrafı mimarisi bozulmadan kalmış, restore edilen binaların üst katları otele alt katları da meydana bakan cafelere dönüşmüş.

img_1864
Büyük İskender’in hocası Aristotales

Termaikos körfezinin önünden kordon boyunca “ne kadar da İzmir’e benziyor, ya da eski İzmir’e!!” diye konuşarak limana kadar geldik. Selanik 19.yy’ın ilk yarısına kadar, etrafı surlarla çevrili bir Ortaçağ kentiymiş. İzmir Limanını inşa ettikten sonra Selanik’e vali olarak atanan Sabri Paşa’nın ilk işi 1869 yılında surların deniz tarafındaki kısmını yıktırmak olmuş, ardından da Selanik Limanını yaptırmış. O yıllarda Osmanlı hazinesinin durumu malum, tamtakır. Vitalis şirketinin yaptığı limanı Selanik’in kentsoyluları finanse etmiş. Şehirde yeni yeni palazlanan bu sınıf, ellerini seve seve ceplerine atmış olmalılar.

Limandan sağa dönüp körfezi arkamıza aldık, Tsimiski caddesinin sonundaki Ladadika‘ya geldiğimizde bir kaç cafe dışında tüm mekanlar uyuyordu. Kapalı kapılar ardından buranın tavernalar, rock barlar ve clublardan oluşan bir çeşit barlar sokağı olduğunu farkettiğimizde gelmek için yanlış bir zaman olduğunu anladık ama bir kere gelmiş bulunduk. Paraty kafede hem biraz dinlendik hem de Selanik’de içtiğim en güzel Greek kahveyi içtim, üstelik duble. Burda ya da, iki kez gittiğim Yunan adalarında müptelası olduğum Türk kahvesini isterken Grek kahve diye istiyorum. Şimdi neme lazım, misafirliğe gelmişim şurda üç gün, varsın burda adı Grek olsun tadı aynı ya!

Limana yakınlığıyla bir alakası var mı bilmem ama burası eskiden batakhaneymiş, genelevler filan varmış. Küçük meydanındaki panolarda kısa bir tarihi de anlatılan Ladadika 1917 yılında tüm Selanik’i saran  yangında kurtulan tek bölge olmuş ve 1985 yılında tarihi bölge unvanını alarak koruma altına alınmış.

img_1886
“kırmızı parlak satenlerinin içinde parlıyorsun Ladadika..”

Yukarı Selanik’e Ano Poli’ye ilk hamlemizi yapmak üzere Ladadika’dan ayrıldık. Ano Poli‘nin Kuzey Batı köşesindeki Aziz Catherina (13.yy) Kilisesine kadar çıktık. Artık yavaş yavaş bir aşinalık sardı hepimizi. Aşağı Selanik’den bambaşka bir dokunun içine düşmüştük. Kilise Bizanslılardan kalmıştı ve İstanbul’da sıkça rastladığımız, bazılarının da camiye çevrildiği kiliselere benziyordu. Örneğin kırmızı ateş tuğlalarıyla yapılmış Bizans imparatoru Justinianus ve karısı Theodora’nın yaptırdığı Cankurtaran’la Kadırga arasındaki  Küçük Ayasofya Camii gibi. Yol üzerinde ve sonraki günlerde benzer yapıdaki kiliselerle sık sık karşılaştık. Rum Ortodoks İlyas Kilisesi (14.yy) Osmanlılar zamanında camiye çevrilen Agios Panteleimonas (14.yy) Kilisesi, Agia Sophia Kilisesi (8.yy), Acheiropoietos Kilisesi (5.yy) gibi. İsimlerini hatırlamadığım daha küçük sokak kiliseleri yine kırmızı ateş tuğladan yapılmış Bizans eserleri. Orta Çağ’da Selanik, liman şehri olmasından dolayı Hiristiyanlığın yayılmasında önemli bir rol oynamış. Avrupa’nın en dindar şehirlerinden biri denir Selanik için. O yüzden de ne Kiliselerini ne de her köşe başında rastladığımız şapelleri saymakla bitmez. Günün hangi saatinde olursa olsun girdiğimiz her kilisede dua eden bir kaç kişiyle mutlaka karşılaştık. Bir ikonun önünde haç çıkaran, yaktığı mumun önünde uzun uzun mırıldanarak dua eden, kiliseden çıkarken de bir sepetin içine oturtulmuş kenarı dantelli beyaz patiska örtünün üstünden bir parça ekmeği ağzına atan dindar Selanikliler.

13a29072-76e9-4ea9-9ba2-d751cf9dbd2f
Unesco Dünya miras listesindeki Aziz Catherina Kilisesi

Agiu Dimitriu ile Agiu Pavlu sokaklarının kesiştiği köşedeki Atatürk’ün müze evine doğru yola koyulduk. Daha okula başlamadan Atatürk’ün annesinin tülbentini kulak arkası yaptığı, gözlüklerinin ardından gülen, babasının da çok ciddi bir duruşla poz verdiği iki vesikalık fotoğrafın arasında defalarca görmüştük bu evi. Uzun ince balkonlu apartmanların altındaki, hamur kokan pastanelerin, yufkacıların, terzilerin, bakkalların, elektrikçilerin ve küçük mahalle kahvelerinin önünden geçtik. Dişlerine kadar silahlı komando kıyafetli askerlerin etrafında kol gezdiği Türk konsolosluğunun, köşeyi döner dönmez de Ata’nın evine vardık. Ama o evde yoktu. Bunu espiri olsun diye yazmadım. Bir kere kapıdaki görevli kadın öyle olduğunu idda etse de ev pembe değildi. Açık havadaki manyetik güvenlik kapısından geçip kimlikleri gösterdik, nerden geliyorduk niye gelmiştik? Bu soruları da cevapladık  ve taş zeminli, küçük bahçeye girdik. Bu arada evin caddeye açılan ana giriş kapısı kullanılmıyor. Birinci kattan ahşap tavanlı geniş bir sofaya girdik. Herhangi bir rehber ya da yol gösterici kimse yok. Ankara odasında cam vitrin içinde sergilenen Atatürk’ün kullandığı elbiseler, eprimiş beyaz gömlek, kol düğmeleri, eldivenler ve ayakkabılar dışında özel bir şey yok. Doğumundan itibaren hayatındaki tüm aşamalar yani her yerde bulabileceğimiz türden bilgiler resimli panoların içine İngilizce, Türkçe ve Grekçe yazılmış. Manastır odasında da duvarlara projekte edilmiş sürekli tekrar eden siyah-beyaz döneme ait videolar.

a9ff74c3-f0ec-4682-a1db-fdb36e6acdbe
“Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan İttihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir.” panoda Fransızca ve Grekçe de yazıyor.

8-10 yaşlarındaki ziyaretçiler çok tatlıydı. Odadan odaya giriyorlar, her bir ayrıntının fotoğrafını çeksin diye anne babalarını defalarca uyarıyorlardı. Yerlerinde duramıyorlar, Atatürk’ün ve Selanik odasındaki annesinin balmumu heykeli önünde defalarca poz veriyorlardı. Ah! o kırmızı halat olmasa da Ata’ya biraz daha yaklaşsalar!! Dokunsalar, ona bıcır bıcır bir şeyler anlatsalar, söyleyecek ne çok şeyleri vardı.

 

img_1998
Atatürk’ün doğduğu evin restorasyonu 2012 yılında tamamlandı.

İpsala’dan Yunanistan’a girdim gireli etrafta dedemin buralardan geçtiğine dair herhangi bir iz, ya da işaret aradım ama bulamadım, yoktu. Oysa apaçık bunu belli etmesem de onun varlığına dair bir şeyler hissedeceğimi hayal etmiştim. Belli belirsiz bir kokuya bile razıydım. Müzeden çok, küskün ve sitemli bir yalnızlık hissi veren Atatürk’ün doğduğu evin kiler, mutfak ve hizmetçi odasının olduğu zemin katından tekrar bahçeye çıkarken çift kanatlı demir kapının önünde durdum. Zeyno’yu ve Mehmet’i çağırıp onlara da gösterdim. Dedemin mavi boyalı bahçe kapısının aynısıydı. Sen gerçekten iyi bir komşusun Selanik, Teşekkürler.

Akşam yine mahalledeydik, Kordonda’ki 57 Nikis Balkonaki Taverna’da. Biraz Grek salata, biraz kalamar, biraz ahtapot, biraz salomaki. Fonda eski bir plaktan gelen hışırtılı, bildik bir ezgi… makaram Rumca sarı bağlıyor, kız söylüyor gelin ağlıyordu, devriyeler de onları sarıyor muydu, anlamıyorduk, ama olsun, Plomari uzo gibisi yok.

 

 

Yelda UGAN

17/12/2019, Gayrettepe

Selanik Tanışalım mı?

 

denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım
ne ben seni tanıdım ne de sen beni

George Seferis

405dff3f-3d6a-4ce0-8270-f425e9529333
Büyük İskender’in kızkardeşinin adını taşıyan Thessaloniki,

 

18 Kasım 2019

Sabah saat 08:30 Mecidiyeköy’deki viyadüğün altından girip üstünden çıkar çıkmaz TEM otoyoluna girdik. Sisli havaya rağmen trafik nispeten sakin. Yaprakları dökülmüş ağaçların üstünde kırlangıçların yazlık evleri bozulmadan duruyor. Kumburgaz, Silivri ve Çerkezköy derken nihayet Tekirdağ İpsala yol ayrımından döndük. İstanbul’da dinlediğimiz radyo kanalı mızmızlanmaya başlayınca bir ileri, bir geri yeni bir frekans tutturmaya çalışıyorum. Nostalji kanalında 90’lar çalıyor, arka koltukta yorganına sarılmış uyuyan ergen kızımız mağara kadını sesler çıkarmadan burayı geçiyorum. 70’ler olsa, programı da Naim Dilmener sunsa mesela, eski 45’liklerden Alpay dinlesek, Nilüfer, İlhan İrem, Ajda söylese, o zaman arkadakine “sen de kulaklığını takıver canım!!” der sustururdum gerekirse.

Bayramın ikinci günü öğleden sonra yola çıkmış gibiyiz, yollar çok sakin, nerdeyse boş. O dakika Kınalı-Tekirdağ gişelerinden çıkan tek araç biziz, önüm arkam sağım solum sobe! Progressive Alliance Awards 2019 özel siyasi cesaret ödülünü S. Demirtaş’a vermiş. Radyonun sesini biraz daha açtım. İlerici İttifak vermiş ödülü, 2013’de kurulmuş bu ittifak, çalışmaları cinsiyet eşitliği, iklim değişikliği, adalet, dayanışma gibi gerçekten ilerici olmayı gerektiren konular üzerineymiş. Burdan Silivri’ye, ödülün sahibine selam gönderdik.

img_20171216_210138_052
Komşuya gidiyoruz, hem de yatılı!!

Tekirdağ Malkara İpsala yolunda ilerliyoruz. Tabelalarda İpsala‘nın yanında parantez içinde “Hudut” yazıyor. “girilmez” ya da “çıkılmaz” der gibi şevkimi kırıyor bu Arapça kelime. Keşan’dan sonra yoğun sis görüş mesafemiz iyice azalttı. Yavaş ve temkinli gidiyoruz. Elektrik tellerinde kara birer düğme gibi yan yana dizilmiş minik kuşlar çene çalıyor, kısa aralıklarla sırası gelen  bir kaç kanat çırpımı uçup geri geliyor. Bizimde onlardan kalır yanımız yok, yüreğimiz pır pr…ilk kez karadan, arabayla sınır geçeceğiz. Bir aksilik çıkmasa bari.

Seyahata çıkmadan önce şehirdeki yetkili ofislere gidecek vaktimiz olmadı. Biraz ani bir karardı bu yolculuk bizim için. Arabanın işlemlerini kapıdaki Turing şirketinde yaptırmaya karar verdik. Bu da bir riskti elbette, yanlış ya da eksik bir evrak için gerisin geri iki saat dönmek gerekirdi. Uluslararası Sigorta olarak bilinen Yeşil Kartı araba için aldık, yanında zorunlu olarak bulundurmamız gereken bir de “sarı yelek” verdiler. Geçen yıl tam da bu zamanlar Paris’de başlayan eylemlerin sembolü olan yeleklerden bizim de vardı artık. Üçümüzün harç pullarını da orada ödedikten sonra pasaport kontrol ve son olarak Yunan polisiyle hemhal olmak üzere yaklaşık bir km ilerledik. Her şey yolunda gidiyordu, yollar gibi burası da sakindi, sislerin arasından zar zor gördüğüm binalar, sivil giyimli görevliler ya da üniformalı polisler gerçek olamayacak kadar sakin, güler yüzlü ve doğal davrandılar. Ne bekliyordum acaba? Amerikan filmlerindeki gibi ellerimizi arabaya dayamamızı istiyecekler ve o halde üstümüzü aradıktan sonra arabayı, içindeki bavullarımızı didik didik karıştırmalarını mı? Aynı şeyi ya da hiç bir şeyi Yunan polisi de yapmadı, arabanın içine dahi bakmadılar. Biz yine filmlerden edindiğimiz o sevinç duygusuyla sınırı geçtik. Yanımızda bir paket sigara dahi yoktu halbuki!!

img_1827
Zeus nihayet sakinleşti

Planımız deniz kenarından kıyın kıyın gitmekti ama yanlışlıkla Alexandrapolis’den hemen sonra bu sefer komşunun TEM’ine girdik. Yani biz eski yoldan gitmek, köylerin içinden geçmek, belki küçük bir kahvede mola vermek gibi romantik arzular içindeydik. Ama olsundu, sorun yoktu, aynısını dönüşte de yapabilirdik. Sakin, sürekli ve  minik minik yağmur atıştırmaya başladı. Aman ne güzeldi, etraf çam ve zeytin ağaçlarıyla yemyeşildi ve TEM’de olmak o kadar da kötü bir şey değildi. Sağ tarafta adları muhtemelen tabelalarda yazdığı gibi Sapos, Mesti, Komatini olan beyaz badanalı, çatıları kırmızı kiremitli evler ve bu evlerin arasından yükselen minareli köylerden geçtik.  Kavala’ya 30 km kala yağmur öyle bir hızlandıki artık arabanın silecekleri yetmiyordu. Arkadaki yolcunun çişi gelmişti, her seferinde 2.70 ya da 1.90 Euro ödediğimiz gişelerin birinden en yakın tuvaletin yerini öğrendik ve tuvaletin yanındaki konteynırdan bozma küçük büfede de suyun Yunanca “nepo” anlamına geldiğini.

img_2051
Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı Beyaz Kule

Artık Camili köylerin yerini daha büyük Kiliseli köyler aldı. Drama‘dan sonra bir yandan yağmur yağıyor bir yandan da bulutların arasından çıkan güneşle sağımızda yola paralel, solumuzda dik inen dağların başı dumanlanmaya başlıyordu.

Eski model Seat, Wolsvagen gibi küçük ve renkli arabalarla sağdan gidene 90, soldan gidene 130’la gitme hakkı tanıyan otoyol nihayet bitti ve Thessaloniki’ye girdik.Yunanistan’a girince kazandığımız  bir saat aklımızı karıştırsa da, (ikimiz de aynı şeyi söylemeye çalışmamıza rağmen sevgili Memo’yla bu konuda bir türlü anlaşamadık) yaklaşık İpsala’daki bekleme süresiyle beraber İstanbul’dan Selanik’e yolculuğumuz yedi buçuk saat sürdü.Yani eve girdiğimizde saat üçü biraz geçiyordu.

img_1834
Mitropoleos caddesi üzerinde Kapeneıo

Selanik Körfezi ve Beyaz Kule manzaralı evimiz Kordonun bir üst parelelindeki Mitropoleos ile onu çapraz kesen Timiski caddelerinin ortasındaki bir adada. İstanbul’un Galata, Paris’in de Eyfel’i gibi Beyaz Kule de Selanik’in simgelerinden biri.

Akşam yemeğini mahallede yedik, bunu yapmayı İstanbul’da da seviyoruz. Yani mahallede yemeyi, yemekten sonra yürüyerek eve dönmeyi.

Mavi beyaz pütü kare masa örtüsü, beyaz ahşap sandalyeler, içerden gelen sarı ışığın sıcak daveti ve güler yüzlü kadın garsonun “Kalispera” diyerek biz seslenmesi, Kapeneıo‘da oturmamız için bize yetti. Hava serindi ama yine de dışarda oturduk, Selanikliler sokağı seviyor, etrafımızdaki masalar birer ikişer doldu. Turistik bir yer olmadığı için belki, gelenlerin çoğu restoran çalışanları için tanıdık müşterilerdi. Birbirlerine isimleriyle hitap ediyor, şakalaşıp gülüyorlardı. Masaya oturduğumuzda uzaktan, belli belirsiz gelen müzik sesi gittikçe yakınlaşmaya başladı. Güzel sesli, genç bir adam İngilizce şarkılar söylüyordu. Sokak çalgıcısıymış, birazdan bize de bir şarkı söyledi. Hemen hemen tüm masalardan bir kaç sent de olsa şarkıcının kesesine para attı insanlar, şarkı bitinceye kadar keyifle dinleyip, şarkıcı çocuğun orda kaldığı süre boyunca onunla ilgilendiler. Hiç bir müşteri şikayet etmedi, ya da onu ordan uzaklaştırmaya çalışan bir garson olmadı. Çünkü orası sokaktı ve herkese aitti.

Kadın garsonun mesaisi bitmiş olmalı, çantası kolunda, pantolonunun üstüne bağladığı siyah önlüğünü ve göğsündeki isim kartını çıkarmış giderken her şey yolunda mı diye sordu. İngilizce’nin bu kısa yol tuşlu kolaylaştırıcılığı da olmasa ne yaparız kim bilir? Karşılıklı mutlu mesut vedalaşmışken tekrar döndü ve tatlıyı müjdeledi. Buralarda adetmiş, ne yerseniz yiyin, yemekten sonra mutlaka tatlı ikram ediyorlar. Hesabın hemen arkasından üzeri bol tarçınlı yeni dökülmüş sıcak lokma geldi.  Tadı bir yana kızartma olmasına rağmen sanki evde yapılmış gibi hafif bir kokusu vardı. Balığın ve kalamarın üstüne bire bir.

 

Yelda UGAN

10/12/2019, Gayrettepe