Midilli Kuzey Rotası

Midilli adasına yaptığımız gezinin 3. bölümündeyiz, rotamız Yunan Rüzgarı yönünde*.

orpheus'un seçtikleri midilli ile ilgili görsel sonucu

Sabahın erken saatleri, Molyvos’dan Vafios yoluna saptık, oradan da Argennos ve Lepetymnos kasabalarını geçip Sykaminia’ya doğru yola koyulduk. Lepetimno dağlarından geçiyoruz radyoda The Animals’dan Don’t let me be misunderstood çalıyor, yollar dar ve virajlı. Yukarı doğru tırmandıkça zeytin ağaçları yerini asırlık kestane ağaçlarına bırakıyor, dik kayaların arasından arada bir açık denizi hatta Baba burnunu bile görebliyoruz. Karşı kıyı Türkiye… Skyaminia’nın içinden, dar ve taş döşemeli sokaklarından geçip Skala Sykminia’ya doğru döndük. Yol hala virajlı ama geniş. Zaten o kadar az araba geçiyor ki, geçse de nazikçe birbirimize yol veriyor, selamlaşıyor, yola devam ediyoruz.

m1.jpg

Mirivillis’in Deniz Kızı Meryem Ana romanına (Panagia i Gorgona’ya) ilham kaynağı olmuş kaya üstündeki küçük kilise yokuş başında karşılıyor bizi. Sonra gölgesinde kitaplarını yazdığı yaşlı dut ağaçları ve altındaki küçük tavernalar. Burada saatlerce oturup, sayfalar dolusu yazmak isterdim.

Meydandan kuzey batı yönünde, ormana doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Zaman zaman adanın çeşitli yerlerinde sıkça rastladığımız trekking yolunu işaret eden tabelalar gördük. Buradan, Molyvos’a ulaşmak üzere deniz kıyısı boyunca ilerleyen, Orta Çağ’dan kalma toprak bir yol varmış. Bakalım; belki bir daha ki sefere, Nisan Mayıs gibi ya da Ekim Kasım aylarında tekrar gelmek kısmet olursa…

P_20170623_124920_1_p-300x169.jpg

Goji cafe’de küçük bir kahvaltı yaptık, Öğlen yemeğimizi hakkında iyi şeyler  duyduğumuz Mirivili restoranda yemek istiyoruz. Zaten Goji de Mirivili’nin yanıymış, en yaşlı dut ağacının altında. Ordan gelen müzik sesi yine çok tanıdık, Rum aksanıyla söylenen Türkçe şarkılar, “Bir dalda iki kiraz”, “Aman anam gurbet bana zor gelir”, “Konyalım yürü”

images.jpegRestoranın işletmecisi Vangeli karşıladı bizi. Beyazlar içinde bir denizci gibi giyinmiş. Kırık, aksanlı bir Türkçe ile “yavaş konuşursanız sizi anlayabilirim” diyor. Gerçekten her yerde tavsiye edildiği kadar var. Ve uzo ile başlıyoruz, daha önce yeşilini denediğimizi ve baş ağrısı yaptığını söyleyince Vangeli bize smypnıo (simirio) getiriyor, simirna, İzmir’li kadın anlamına geliyormuş. Bu uzoyu Barbayani fabrikasına özel sipariş ile yaptırıyorlarmış. Başka yerlerde de bu marka uzo var ama Vangeli’lerin simirnası beyaz etiketli euzon olanmış. Biz çok sevdik, içimi rahat, sonrasın da rahatsız etmedi. Yemekler konusunda da Vangeli’nin bize tavsiyelerine uyuyor ve muhteşem lezzetli yemekler yiyoruz. Greek salata, kırmızı şarapla marina edilmiş ahtapot, zeytin, sarımsaklı karides, soğuk balık tabağı, kabak çiçeği dolması ve peynirli mini puf börekleri….Yanımıza iki tane de 20’lik simirnalarımızı alıp Vangeli ile vedalaşıyoruz.

Unknown-1.jpeg

Sykaminia’dan doğu’ya, geldiğimiz yönün tam tersi istikamete Klio’ya doğru ilerledik. Klio yol ayrımından da Tsonia sahiline. Yol aşağı doğru kıvrıldıkça, zeytin ağaçları yerini her iki tarafa da sapsarı kabak çiçekleriyle dolu bostanlara bırakıyor. Burası küçük, gizli bir koy, kumu kızılımsı. Koca sahilde tavanı kuru sazlıklarla örtülü küçük, salaş bir taverna var.  Ama buz gibi Alfa bira ve hafif bir müzikle servis çok iyi. Ada’da hiç bir yer olmadığı gibi burası da kalabalık değil ama boş da değil. Sakin, günlük alışkanlıklarını yerine getirir gibi denize giren, kumsalda sohbet eden oralı insanlar var etrafta, herkes birbirini tanıyor. Kaplıcaya girer gibi giriyorlar denize, sanki onlar için hem şifalı, hem kutsal. Huzurlu aidiyetlerini kıskanmadım değil ama gitmemiz lazım, daha görecek çok yer var!!

Dönüşümüzü geldiğimiz yoldan değil de Kapi, Pelopi, Stipsi üzerinden yaptık. Meydan kahvelerinde oturan, iki kasaba arasında yürüyen sakinlerle selamlaştık yolda. Dağ yolundan, gün batımını takip ederek Molyvos’a vardık. Yani adanın kuzeyinde küçük bir daire çizdik, otelimizden gün batımını kılpayı kaçırdık ama değdi doğrusu.

Bugün Petra’da sakin bir gün geçirmeye karar verdik. Sahilde kitap okuduk, güneşlendik ve denize girdik. Ama deniz kirli ve bulanıktı. Sigri ve Tsonia plajlarından sonra burası iyi bir seçim olmadı. Akşam üzeri otantik Petra’nın otantik çarşısında dolaşıp alışveriş yaptık. Petra Yunanca’da taş veya kaya anlamına geliyormuş. Kasaba bu adı köyün tam ortasında bulunan 35 m yüksekliğindeki kayadan almış. Kayanın üstünde 114 basamakla ulaşılabilen Panagia Glikofilusa adında bir kilise var, sevgiyle öpen Meryem Ana anlamına geliyormuş. Biz hava çok sıcak olduğu için 114 basamak çıkmaya cesaret edemedik ama eminim muhteşem manzarasıyla görülmeye değerdi.

P_20170623_124920_1_p-300x169.jpg

Akşama daha önce rezervasyon yaptırdığımız Moliyvos’daki Trienada restorana gittik. Geleneksel Yunan müzikleri dinlemek, sirtaki izlemek istiyorduk ama Petra’nın sahili gibi burası da bizi hayal kırıklığına uğrattı. Ramazan bayramının birinci günüydü ve turla gelen konukların şikayetleri, siparişleri yetiştiremeyen garsonlar…ilk defa adada stresli ve telaşlı insanlar gördük. O yüzden bayramlarda, ya da Türkiye’deki tatillerde Midilli’ye gitmek isterseniz popüler yarlerden uzak durun.

Unknown-2.jpeg

Adanın Gera ve Kalloni olmak üzere iki büyük körfezi var. Biz bugün Kalloni körfezi üzerinden Vatera’ya gidiyoruz. Petra’dan Kalloni yolunu takip ederek Skala Kalloni’ye geldik. Burası ince kumlu uzun bir sahil. Şirin bir meydanı, küçük ortodoks kiliseleri, tahta masalı tavernalarıyla çok samimi. Sahilde “Bütün insanlar doğaları gereği bilmek isterler” diyen Yunan düşünür Aristo’nun küçük bir büstü var. Aynı büstü Assos’ta da görmüştüm. Aristo Hocası Platon öldükten sonra Atina’yı terk etmiş ve önce Assos’ta sonra da Midilli’de yaşamış. Her iki kıyıya da iz bırakmış kadim filozof.

Unknown.jpeg

Vatera Midilli’de, prinç kadar minik çakıl taşlı, 7 km uzunluğundaki sahili, tertemiz, pırıl pırıl deniziyle en sevdiğim plajlardan biri oldu. Vatera’ya gelmek için Skala Kalloni’den Achladeri’ye kadar bize Kalloni körfezinin güzel manzarası ve su kuşları eşlik etti. Oradan içeriye, Vassilika ve Polichnitos kasabalarını takip ederek sahile ulaştık. Sahil boyunca sıralanmış salaş balıkçılardan birine oturduk. Akpoyialı restoran, burayı da bir aile işletiyordu. Baba, siparişlerimizi aldı, kızları kasada duruyordu; içerde, mutfakta da neredeyse üç nesilden kadınlar yemek yapıyorlardı. Adada karşılaştığımız en az Türkçe ve İngilizce bilen insanlardı. İyi ki bilmiyorlardı, iyi ki her şeyi yanlış getirdiler. Yediğim en lezzetli balıklar, mezeler buradaydı. Anlaşamadığımız için fazladan gelen yemekleri de paket yapıp yanımıza verdiler. Bir de paketin içine ev yapımı yarım ekmek koymuşlardı.

P_20170625_202116_1_p-169x300.jpgKıyıdan Plomari’ye gitmek istedik ama o tarafa Vatera’da yol yokmuş, ya da eskiden var olan bir yol şimdi kullanılamaz durumdaymış. Biz de geldiğimiz yoldan geri döndük. Vassilika yol ayrımından mis gibi çam ve kekik kokularıyla Agiassos’a doğru yola koyulduk. Köye yaklaştıkça kalın gövdeli büyük zeytin ağaçları çamların yerini aldı, ağustos böcekleri de kuşlara bıraktı sözü.
Burası 475m yükseklikte. Yayla gibi, bir anda sıcaktan eser kalmadı, hatta biraz üşüdüm bile. Arabayı köyün girişine bırakıp taş döşeli yollardan yukarı doğru yürümeye başladık ki seramik eşyalar satılan dükkandan birisi çıktı ve ısrarla bizi içeri çağırdı. Adada ilk kez böyle bir ısrarla karşılaştık. Maalesef 2014 yılında seramik fabrikası ya da atölyesi üretimi durdurmuş ve bu kalanlar da son mallarmış, “aldınız aldınız bir daha bulamazsınız” a daha fazla dayanamayıp bir kaç parça seramik küllük, magnet, kahvaltılık kaseler aldık.

P_20170625_194412_1_p-300x169.jpg

Köyün en tepedeki meydanına kadar çıktık. Buradan manzara çok güzeldi. Bu kadar yokuş çıkmamıza değdi doğrusu. Her evin önünde bazen yalnız bazen birkaç kişi sandalyede yada bir duvar çıkıntısının üstüne oturmuş kadınlarla selamlaştık. İstanbul’dan geliyoruz dedikçe bize Konstantiniye ha! Diyerek gülümsediler.
Köy, heybetli Olympos dağının eteklerinde, rivayete göre de 4. yy da yapılan Meryem Ana kilisesinin etrafına kurulmuş. Kilisenin büyük, labirentli bir avlusu, içinde de Ayasos’un tanıtıldığı bir halk müzesi var.

IMG-20170624-WA0049-300x169.jpgKilisenin üst tarafında oldukça hareketli kalabalık bir meydana çıktık. Pazar günü olduğu için mi bilmiyorum meydandaki kahvelerde oturan herkes çok şık, elbiseli, etek buluzlu, inci kolyeli, inci küpeli, saçları topuz kadınlar. Kumaş pantolonları askılı, ütülü gömlekli, bastonlarına dayanarak oturan erkekler. Sanki Ayasos’lular, birazdan başlayacak olan bir töreni fuayede bekler gibiydiler.
Ben sakızlı kahvemi Mehmet Alfa birasını içinceye kadar biz de katıldık onlara. Adanın ünlü ladori peynirini de buradan aldık. Her taraf yemyeşil, dev kestane ağaçları ve meyve bahçeleriyle dolu, dallarda kirazlar, şeftaliler. Meydanda yaşlı bir amcadan da armut aldık. Ellerini göğsüne koyup panora dedikçe anladık ki armutlar amcanın bahçesinden.

  • Marco Polo’nun seyahatnamesinde Kuzey Doğu yönüne verdiği isim.

Yelda UGAN

09/05/2019, Beşiktaş

Midilli2

Güney Batı Rotası Eressos, Skala Eressos, Sigri

22 haziran sabahı Antik Helen döneminin “10. sanat perisi” ünlü kadın şair Saphou’nun memleketi Eressos’a doğru yola koyulduk. Burası çıplak kayalık tepeleri ve volkanik manzarasıyla Güney Batı’nın en dağlık neredeyse en kel bölgesi.

Sabah 09:00 da otelden çıktık. Petra, Skoutaros, Skalahori, Antissa kasabalarını takip ederek Eressos’un sükunet içindeki meydanına kadar arabayla geldik. Yol kasabaların içinden geçtiği için program da olmasa da buraları da görüp, kahvelerde oturan, evlerinin önünü süpüren, taş döşemeli sokaklarda yürüyen insanlarla kah selamlaştık, kah kaybolup adres sorduk.

sappho

Her kasabada olduğu gibi burada da park tabelasını takip ederek arabamızı ücretsiz otoparka bıraktık ve  meydandaki Sam’s Cafe’ye oturduk. Burayı Lübnan’lı Sam, Yunan karısı ve oğlu ile beraber işletiyor. Sam geniş esmer yüzündeki adalılara benzemeyen bir mahcubiyetle bizi Selamün Aleyküm diyerek karşıladı. Menüde hem Lübnan hem de Yunan yemekleri var. Biz sadece kahvaltı yaptık ama omlet bol soğanlıydı ve bana kalırsa menünün Lübnan tarafındandı. Eressos’un sokaklarında kısa bir tur yaptıktan sonra sağlı sollu dut ve kavak ağaçları arasından yaklaşık 4 km sonra Skala Eressos’a vardık.

Skala Yunanca’da iskele demekmiş.  Buralarda her dağ köyünün ya da kasabasının, deniz kıyısında isminin başına skala eklenmiş bir yerleşim yeri daha var.

Skala Eressos denizinin temizliği ile ünlüymüş diye duyduk. Gerçekten de İnce gri renkte, vücuda yapışmayan bir kumu,  2.5 km uzunluğunda çok güzel bir sahili var.

Skala’nın meydanından limana kadar uzanan yol boyunca restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, küçük barlar ve kahvelerin arasından yürüdük. Buranın en iyi restoranlarında biri de Adonis olarak listemize almıştık ama köyde yaptığımız kahvaltıdan sonra yemek yiyemedik, birer sakızlı kahve içip kalktık. Sahildeki restoranlar denizden bir kaç metre yükseklikteki tahta verandalar üstüne oturtulmuş. Böylece hem deniz kumu korunmuş oluyor hem de restoranlar sahili işgal etmiyor, adil bir uygulama.

Hakkında çok şey duyduğumuz ve biraz da onun izini sürmek için Eressos’a geldiğimiz, şair Sapfo’nun tunçdan yapılmış heykeli önünde hikayesini dinledik.
M.Ö 600’lerede yaşayan şair Sappho (şairin ismi neredeyse her yerde farklı yazılmış) şiirlerinde aşkı ve kadın erotizmini büyük bir tutkuyla işlemiş. Çok güzel bir kadınmış Sappho ama aldığı bütün evlilik tekliflerini geri çevirirmiş. Çünkü erkekleri zorba ve baskıcı bulurmuş.
Midilli’de açtığı bir okulda genç Lesbos’lu kızlarla edebiyat ve şiir sohbetleri yapmaya, onları eğitmeye başlamış. Sappho’nun şiirleri ve genç kızların üzerinde bıraktığı etki adada var olan “düzene tehdit” olarak algılanıp tepkilere ve dedikodulara neden olmaya başlamış. Sappho da bir süre sonra baskılara dayanamayıp Sicilya’ya yerleşmek zorunda kalmış

O zamanlar kadın eşcinselliğine Sappho’dan esinlenerek Lesbos’lu anlamına gelen Lesbian adı verilmiş. (İngilizce’de Kanadalılar’a Canadian, İtalyan’lara İtalian denildiği gibi) Bir rivayete göre de Atinalı tiyatro yazarı Aristofanes yazdığı bir oyunda iki kadın arasındaki aşkı anlatmak için “Lesbos’lu” tanımını kullanır. Böylece lezbiyen kelimesinin temeli atılır.

midilli moni ipsilou manastırı ile ilgili görsel sonucu

Hala Eressos şehri lezbiyenlerin mabedi olarak biliniyor.
Geldiğimiz yoldan Sigri’ye doğru yola çıktık. Antissa tabelasını izledik. Gelirken de görmüştük ama Antissa yol ayrımında Sigri tabelası çok küçük ve silik yazılı o yüzden ayrımı kaçırmamak için dikkatli olmak gerekiyor. Yukarda da söylediğim gibi bölge volkanik olduğu için bitki örtüsü yok, yani mihenk taşı (landmark) olarak koyacağımız hiç bir iz yok. Ama yol rahat rahat ve geniş. Ayrımdan hemen sonra da Moni İpsilou manastırını takip ederek Sigri’ye varmak çok kolay. Burası güzel bir balıkçı köyü. Adada ilk kez burada denize girdik. Sahil yarım daire şeklinde. Göl kenarı gibi, Muğla ölü denizi hatırlatıyor. Kumların üstünde aralıklı bir kaç bank ve iki tane de kabin; ne bir şemsiye ne de şezlong. İsteyen eşyalarını yanında getiriyor. Biz de havlularımızı kumların üstüne serdik ve Ege’ye bıraktık kendimizi.
İyice acıkıncaya kadar yüzdük, güneşlendik. Sahilden  duyduğumuz, bizi mest eden  Rumca şarkıların geldiği yerde, Cafe Stiotorio’da çok lezzetli sardunyalar yedik. Bir de ızgara ahtopot istemiştik ama çok sertti, yiyemedik. Biz böyle zevk-ü sefa içinde keyif yaparken mesai bitmiş Sigri Petrified orman park müzesi kapanmış. Oysa buraya gelme nedenlerimizden biri de bu müzeyi ziyaret etmekti. Biz de hava kararmadan Sigri forest petrified parkını ziyaret etmek üzere gerisin geri yola koyulduk.

Parkın tabelası bizi gelirken de gördüğümüz yüksek bir tepeye kurulmuş olan Moni İpsilou manastırına kadar getirdi. Fosil parkı, taşlaşmış ağaçlar ormanını bu tepeden seyrettik. Yunanistan devleti Fosil Orman’ı 1985 yılında koruma alanı ilan etmiş. 2004 yılında da UNESCO Dünya Jeoparklar Ağın’a kabul edilmiş.

Manastır Orta Çağ filmlerindeki gibi tekinsiz bir sessizlik içindeydi. Arabayı bıraktıktan sonra dik kıvrımlı bir yokuştan yürümeye başladık. Hafif bir rüzgar ve kuş sesleri dışında hiç bir şey duyulmuyordu. Etrafta tek bir insan veya araba bile görmedik… tuhaf ürkütücü bir manzaraydı ama arkamızı dönüp, altımızda kalan çıplak dağların ardından denizi görünce heyecanlandık. Sanki adanın en tepesindeydik. Belki de öyleydi.

midilli moni ipsilou manastırı ile ilgili görsel sonucu

Manastırla karşı karşıya, askeri alan içindeki sevimsiz radarı ve füzeye benzer şeyi arkamıza alıp yokuşu çıkmaya devam ettik. Neredeyse üç insan boyunda, kemerli taş bir kapıdan içeri girdik. Birkaç adım sonra açık tahta bir kapıyı geçtik. Aradıklarımız oradaydı. Tahta kapının her iki yanında da üçer tane ağaç fosilleri duruyordu. Ağaç kütüğü şeklinde ama taş görünümünde hafif kızıla, mora çalan renkte 20 milyon yıllık fosiller!!

Manastırın bahçesinde rengarenk çiçekler etrafta dolaşan kediler ve tavuklar, tel örgülerle çevrili bir kümesin içinde keklikler vardı. Ama yine hayvanların ve rüzgarın sesi dışında çıt yoktu. İzinsiz girdiğimiz için korkuyla ilerledim sonra avlunun tam ortasında üst kattaki açık bir pencereden saçları uzun, sakalları göğsüne kadar inmiş siyahlar içinde bir papazla göz göze geldim. Memo görünürde yoktu. Vücut dilimi kullanarak etrafı gezebilir miyiz gibi bir şeyler demeye çalıştım. Hafif bir baş selamıyla gözden kayboldu. Sanırım “sıkıntı yok” demek istedi. Fosil ormanına açılan kapının önünde buldum Memo’yu. İkimiz de hem ürküyor hem de çok heyecan duyuyorduk. Ama yine de uzun uzun derin bir yamaçtan aşağı inen fosil ormanını seyrettik. Ve ormanın hikayesini dinledik.

Fosil ormanı; Lesvos adasının kuzey batı kısmında, neredeyse tamamı yanardağ kökenli taşlardan oluşan bir bölge burası ve dünyanın en güzel jeolojik miras anıtlarından biri. Koruma altında olan bölge yaklaşık 150 bin m2 alana sahip. Ormanın oluşumu 20 milyon yıl önce Kuzey Doğu Ege bölgesinde meydana gelen yoğun yanardağ faaliyetlerinden kaynaklanıyormuş.

Göremediğimiz Sigride’ki müze de 20 milyon yıl kuzey Ege’nin sahip olduğu eko sistemin gelişimini kaydeden ve canlandıran etkileyici br kolleksiyona sahipmiş.

Manastırın avlusuna tekrar girdik. Kapıdan çıkıyorduk ki bir kamyonetin arkasındaki çiçek tarhlarını boşaltan genç, uzun boylu bir rahiple karşılaştık, ilgili tavrı, aydınlık gülümsemesi bizi rahatlattı. Sonra yaşlıca iki rahip daha geldi. Çok misafirperver davrandılar. Kapalı olduğu halde telaşla anahtarları bulup bize manastırın müzesini gezdirdiler. Burası 8. Yy da kurulmuş. Rahipler hariç fotoğraf çekmemize bile izin verdiler. Duvarlarda 1302 tarihinde yapılmış temsili resimler, cam bölmeler içinde 1400-1700 yılları arasında yazılmış Rumca el yazması İnciller vardı.

 

Yelda UGAN

30/04/2019, Beşiktaş

 

Midilli, karşı kıyı

2017 Haziran ayında gittiğim ve  tadına doyamadığım ada hakkında gelir gelmez bir yazı yazmıştım. Bir kaç arkadaşımın bu yaz tatil planları arasında Midilli’yi duyunca yazımı her hafta bir bölüm olmak üzere tekrar yayınlamaya karar verdim.

Yolculuk karşı kıyıda Midilli’ye, Nam-ı diğer Lesbos’a..

img_0866-effects

20 Haziran sabahı İstanbul’dan yola koyulduk. 1. Köprü Tem otoyolu ve Gebze’den hemen sonra Orhan Gazi köprüsünden Altınova’ya bağlandık. Ben buradan Bursa hatta Balıkesir’e kadar olan yolu Haziran ayında çok seviyorum. Yol çalışması için oyulmuş kayaların kızıl lekeleri, yemyeşil tepelere kurulmuş küçük köyler, güne bakan çiçek tarlaları yaklaşan sıcakların tesellisi gibi geliyor bana. Her taraf yemyeşil, hava serin, 19 derece. Son bir kaç gündür yağan yağmurlardan sonra mis gibi bir ot kokusu sarmış havayı. Arada bir bulutların arkasına saklanan güneşle köşe kapmaca oynayarak ilerliyoruz.

Sık sık leyleklerle karşılaşıyor, onları havada gördük diye seviniyoruz. Bursa Karacabey’e yaklaşırken sağ tarafta üzerinde leylek resmi çizilmiş büyük bir ilan panosu gördük, Panoda 8-9 Temmuz 13. Uluslararası Leylek Festivali yazısını okuyabildim ancak. Sonra internetten araştırınca burasının yani Karacabey’in Eskikaraağaç köyünün Avrupa Leylek Köyleri Birliği’ne üye olduğunu ve 2017 yılında da festivale ev sahipliği yapacağını öğrendim.
Ulubat gölü kenarındaki bu eski Rum köyünün ziyaretçilerini daha iyi ağırlayabilmek için Karacabey belediyesi çeşitli önlemler almış: Mesela leylekler takılıp yaralanmasın diye elektrik tellerini yer altından geçirmiş, olmadı reflektör takmış, kalan elektrik direklerinin üzerine de tahta yuvalar yapıp, beslenmeleri için de meralarda leyleklere özel çalışmalar yapmışlar. Leyleklere özel yaz menüsü!
Ayrıca aileler, bu düzenli ziyaretçilerinin birini sahipleniyor ve her yıl takip ediyorlarmış. Takip yöntemi konusunda hiçbir fikrim yok ama belli ki köylüler evlerine huzur getirdiklerine inandıkları bu misafirlerini çok seviyorlar.
Midilli’yi yazarken, daha karşı kıyıya geçmeden leylekleri anlatmam başlangıçta bir rastlantıydı ama oraya gidince öğrendim ki ada da kuşların göç yolu üzerindeymiş ve her yıl yüzlerece meraklı kuş gözlemcisi sırf bu yüzden adayı ziyaret edermiş.

Edremit Savaştepe yol ayrımından Altınoluk’a geldik ve saat 09:00 da Ayvalık’tan kalkan hızlı feribota yetişmek için burada konakladık.

Önemli bilgi!! Arabanızı mutlaka pahalı filan demeyin otoparka (limana çok yakın büyük bir otopark var) koyun. “Yok bir şey olmaz!” diyenlere aldırmayın, resmi görevli de olsa dinlemeyin! Biz, yapmayın dediğim herşeyi yaptık ve arabayı limanın karşısındaki eski taş binanın önüne koyduk. Maalesef döndüğümüzde araba yoktu. Arabayı bulmak ve almak öyle İstanbul’daki kadar da kolay olmadı, bir dolu işlem yapmak, aracılara dil dökmek ve beklemek  zorunda kaldık. Üstelik otoparka vereceğimiz paranın yaklaşık üç katını harcadık.

p_20170621_083910_1_p

Ayvalık’ın batısından uzanan Cunda Yarımadası’nın yanı başından süzülerek geçtik. Ege’nin Türk tarafını arkamızda bırakarak karşı kıyıya doğru yola çıktık. 45dk sonra Yunan kıyılarında Midilli’deydik. Burası Yunanistan’ın 3. Büyük adası, 1630 m2.
Gümrük işlemleri, araba kiralama derken önümüze adanın haritasını açıp kuzeye Molivos’a doğru yola çıktık. Bize iki yol önerdiler; biri sağımıza Türkiye’yi alıp kıyıdan Thermi üzerinden 1.5 saat sürecek bir yol. Diğeri ise, içerden, solumuza Kalloni körfezini alarak kuzeye çıkacağımız yaklaşık 50 dk sürecek olan diğer yol. Biz kısa olanı tercih ettik.

p_20170621_121810_1_p

Otelimiz Villa Molivos Castle, sekiz tane taş evden ibaret. Evler iki katlı ve  tamamı Molivos açıklarından batan muhteşem gün batımını görüyordu, Petra’ya bir, Molivos’a iki km uzaklıktaydı. Sabahları, anayolun altına, denize doğru olan tarafına kahvaltıya gelen, tarçın rengi keçilerin çıngırak sesleriyle uyanıyorduk.
Bir sabah otelden Molivos’a kadar yürüdüm. Yolda, Petra- Molivos arasında yürüyüş yapan yaşlı ama dinç turistlere rastladım, çok iyi görünüyorlardı.  Adanın farklı yerlerinde de karşılaştığımız gibi bu yol üzerinde de binlerce yıllık ağaçların, fosilleşmiş bitkilerin korunduğu doğal bir park var. Sanki  bizim Ege gibi çok tanıdık, her taraf zeytin, incir, yaban ahlatı, keçi boynuzu, akasya ağaçlarıyla dolu. Havada da kekik ve ada çayı kokusu..p_20170624_203641_1_p

Gezimiz boyunca Molivos’a sık sık gittik. En çok da limandaki Sea Horse otelinin restoranına uğrayıp Yunan birası Fix ve Yunan şarabı Rose Garalie içtik. Hemen masamızın önündeki marinaya yanaşmış envai çeşit balıkçı tekneleri, hiç aceleci ve ısrarcı olmayan misafirperver zarif garsonlar, sokaklarda asılı saksılardaki renk renk petunyalar bize huzur verdi. Muhtemelki Haruki Murakami’nin Sputnik Sevgilim kitabındaki Yunan adası burası, Midilli. K da feribottan Molivos’a iniyor. Bir Japon gözüyle ilk şaşkınlığı denize karşı oturmuş yaşlıları görünce oluyor. Diyor ki, “sanki kim denize daha uzun bakacak yarışması yapıyor gibiydiler”p_20170624_074817_1_hdr_p

Adanın kuzeybatı ucundaki Molivos, ortaçağ kalesi etrafına kurulmuş, denize kadar uzanan, sit alanı ilan edilmiş antik bir kent. 18.yy dan kalma duvar resimleriyle süslenmiş konaklar var. En ünlüsü de Glannakou konağı.  Bütün evler taştan ya da ahşaptan yapılmış. Evlerin hanımeli, begonvil ve yaseminlerle dolu avluları, asırlık  taş döşemeli sokaklara açılıyor. Adada her yerde olduğu gibi burada da yaşam evlerin dışında, sokakta sürüyor. Adaya özgü bir tarzları olan rahat ama şık giyimli Molivos’lular,  sokaklarda, tavernalarda ya da evlerinin önünde birbirleriyle muhabbet içindeler. Açık kapılardan evlerin içi görünür. Koltuğunda oturan güngörmüş kadınlar beyaz dantel örtülü etejerin üstündeki gramofondan müzik dinlerken, selamınızı alır.

p_20170621_173036_1_p-effects

Limana inen taş yoldan yukarı, kaleye doğru bakınca,  kayadan duvarlara asılı gibi duran ahşap balkonlar görünür. Buralarda denizden batan güneşi seyrederek günü uğurlamak Molivos’da yapılacak en güzel şeylerden biri, biraz meze, biraz balık, bir kadeh de uzoyla. Hamam restoran da bu mekanlardan biri. Hala çalışanların gülen yüzlerini ve yan masada kırmızı şarabını yudumlayan askılı, uzun gece elbisesinin içindeki güzel kadını hatırlarım. Kıyıda mekanlar daha geniş olduğu için buradaki restoranlarda canlı müzik de var. Ama benim favorim limandaki küçük restoranlarda emektar müzisyenlerden tanıdık bildik ezgilerle Yunanca şarkılar dinlemek oldu.

Yelda UGAN

23/04/2019, Beşiktaş

Bu yaz Bodrum’da bir şeyler oldu,

Haziran ayının son günleriydi, Bandırma vapurundan üç saate yakın bir yolculuktan sonra indik. Susurluk-Balıkesir yol ayrımına gelmeden önce, yüzlerini doğuya çevirmiş, güneşin kızıl, turuncu sıcağıyla kahvaltı yapan ayçiçeği tarlalarıyla karşılaştık. Vapurda giydiğim ince hırkamı hala çıkarmamıştım. İşte! Yeni bir yaz daha başlıyordu. 9 Temmuz’da çıkacağımız yolculuğu 12 gün öne aldık. Bekleyecek bir şey kalmamıştı. 24 Haziran’da seçimler yapılmış ve 2. tura gerek kalmadan Türkiye 13. Cumhurbaşkanını tek batımda seçmişti.

img_0867

Sağ taraf Kırkağaç-Soma-Çanakkale’yi gösterirken, biz Akhisar-Manisa-İzmir yönünde ilerledik. Otoyolun her iki tarafına da kurulmuş köylü pazarlarında karadut şurubu, soğuk sıkım zeytin yağı, eşşek sütü sabunları en çok da limon sarısı Kırkağaç kavunları satılıyordu. Her yıl olduğu gibi Gelenbe’de durduk. Sıra sıra kavun dizili tezgahlar tablo gibiydi. En altta, toprak zemin üzerinde tek sıra halinde duran, gerçeğiyle ayırt edilemeyen, alçıdan yapılmış kavun heykellerine parmaklarımızın dirsekleriyle vurup gülüştük.

Akhisar ovası, ya da zeytin yağı diyarı, Zeytinliova’ya en tepeden bakarken güneş iyice yükseldi, hırkamı çıkardım, parmak arası terliklerimi spor ayakkabılarımla değiştirdim. Akhisar’ın zakkum çiçekleriyle çevrili sevimsiz, tozlu caddelerinden geçtik. Manisa’ya kadar üzüm bağları, tavuk çiftlikleri, zeytin ağaçları, küçük köyler, kasabalar ve bostanların arasından, kuzeyden Ege’ye iyice sokulduk.

Kadim şehir Manisa’nın içinden geçmeyi çok seviyorum. Şehrin içine girmeden Saruhanlı’dan hemen sonra, Spil dağının doğu ucundan başlayıp batı ucunda biten şehri kuzeyden yarım ay biçiminde dolaştıran bir yol daha var ama Manisa’nın içinden geçmek bir başka. Yaz sabahları, kahvaltıdan önce yeni yıkanmış balkonlar gibi burası; anılarla dolu, eski, bildik, sıcak ve aydınlık.

Birkaç hafta önce Sabuncubeli tüneli son başbakan tarafından “Hizmet aşkıyla dağları delmeye, gönüllere yol yapmaya, mesafeleri kısaltmaya…”  diye devam eden manidar bir açılış konuşmasıyla servise sunulmuş.

c9da7463-f31d-44e9-b5d8-422324afb1b8
fotoğraf sevgili Serap Özkan’dan

Evliya Çelebi’nin, seyahatnamesine yazdığı “Korkunç Sabuncubeli” 8 km lik tünelle boyun eğmiş, ehlileştirilmiş. Rampa çıkıp viraj dönmeden, içimize ormanın kokusunu çekemeden,  ya da bir kaç kilometre uzaktaki bir köyün habercisi çınar ağaçlarını, pınarları görmeden aşağıda İzmir Körfeziyle burun buruna geldik.

İzmir’e girmeden, Bornova’dan otobana bağlandık. Söke, Bodrum yoluna girince direksiyona ben geçtim. Bafa gölüne doğru sağ taraftaki, sanki bıçakla biraz önce kesilmiş gibi duran kızıl renkli kayalar, bayır aşağı inerken aynı hizaya geldiğimiz uzaklardaki mavi, gri, lila dağlar (üçümüz de, Zeze, Memo ve ben dağlara ayrı renk verdik) bir yaklaşıp bir uzaklaştığımız bulutlar keyfimi yerine getirdi. Otobandaki korkunç kaza hem canımı sıkmış hem de yol açılıncaya kadar sıcakta çok beklemiştik.

Ve,

Yokuş başına geldiğimizde Bodrum’u gördük,

Geldiğimiz gibi gitmeyecektik,

Bizden öncekiler de söylemişler,

Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gitmişler…

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’e bir selam çakıp, Bitez’de kontağı kapattık.

img_1170

Ertesi gün sabah saat sekizi biraz geçe evden çıktım. Yokuştan aşağı indim, dut ağacının altında bekledim biraz. Salına salına gelen boş dolmuşa bindim. Bitez köy içine kadar da sadece bir kaç kişi bindi. Daha yazlıkçılar gelmemiş ya da uyanmamışlardı. Denizi arkamızda bırakıp  köy yolunda ilerlemeye başladık.  Meşe palamutu, yabani sakız ağaçlarını, zeytinlikteki sararmış ekinleri seyre daldım. Her şey aynıydı, iyi ki de aynıydı, bıraktığım gibi. Sadece geçen yıl inşaatı başlayan bir kaç site daha tamamlanmış sinsice yerleşmişlerdi. Karanlık senaryolar geçti aklımdan “ya şu mandalina bahçeleri de bir gün yok olursa! Eski pazar yerine avm yapılırsa…” diye. Bodrum şehir içi otogarında indim. Tek başıma tatile gelmiş gibiydim ve aylardan Nisan’dı sanki. Serin ve şerbet gibi bir hava…parlak, mavi gökyüzü çocukluğumdaki Haziran’lar gibi yeşil yaprak bulutlarıyla doluydu. Cevat Şakir Caddesine, çarşı hamamına doğru yürüdüm.

“Akşam arayan sen miydin?” tellak, hayır natır, evet kadın olana natır denir. Uzandığı yerden isteksizce kalktı, uykulu gözlerle soyunma odalarını, girişteki rengarenk havluları gösterdi ve duvara çakılı tahta sedire tekrar uzandı. “Hazır olunca aşağıda zil var ona bas gelirim” dedi yattığı yerden. İlla ki kapanmayan kırık bir dolap, anahtarı kilitte dönmeyen bir kapı, biri başka diğeri başka numara plastik terlikler, rengi atmış vazolarda unutulmuş kuru çiçekler, kimi çerçevesinden  kimi sararmış kağıtlarından rutubetli duvarlara tutturulmuş bereket duaları ile burası tipik bir “çarşı hamamı” Kışın hamama gitmeyi çok severim ama yazın, bu benim için bir ilk. Güneşe çıkmadan önce ölü deriden kurtulup toksin atmak çok faydalıymış diye duydum. Bakalım!

img_2908

Günler geçmeye zaman yavaşlamaya başladı. Hep aynı plaj, hep aynı koy…biraz da hareket lazım. Bitez’in arkasındaki köy yolundan Gümbet’in çarşısına  ordan da Oasis kavşağına çıktık.  Yokuş başına kadar deniz sağ tarafımızda bizimle beraber geldi, daha sonra görüşmek üzere kısa bir süre ayrıldık ondan. Yalıçiftlik-Kızılağaç tabelasından sağa döndük. Yeşillikler içinde bir çam ormanı başladı hemen. Ben buraları çok seviyorum, bir kaç derece hava serinliyor, ortalık mis gibi yabani ot, kızıl toprak ve kozalak kokuyor. On dakikada şehirle beraber trafik, gürültü ve kalabalık da arkamızda kalıyor.

Çökertme’ye ve Mazı’ya da burdan gidiliyor, yol çok düzgün, asfalt döşeli.  Bir süre sonra yaklaşan köyün habercisi zeytin ağaçları, köy okulu, mezarlığı, inekler, tavuklar, yol kenarına kurulu incir, zeytin, kantaron yağı satılan küçük tezgahlar başlıyor. Az sonra arabanın camlarını kapatmak zorunda kalıyoruz, zeytin yağı fabrikasından gelen iç bayıltıcı koku dayanılır gibi değil. Bu da doğala olan teorik hayranlığımızın deneyim yoksunu cehaletimiz işte! Buralarda her şey bize keyif versin! Ama güzel koksun, tadı damağımızda kalsın, hatta biraz da eve götürelim, eşe dosta “organik” diye övünerek ikram edelim! Ama yumurtaların üstünde de tavuk pisliği olmasın, görmeyelim, ellemeyelim. Bir kilo kırma zeytine on lira verirken “ama bunun yarısı su?!” diye sızlanalım.

Midilli gezimizde fark etmiştim, her köyün aşağıda, denizle de bir bağlantısı var. Deniz tarafına gidince köyün adının önüne Yunanca’da iskele anlamına gelen “skala” ekleniyor. Mesela Eressos köyünün adı, deniz kenarına inince Skala Eressos oluyor. Bodrum’da da koy anlamına gelen “yalı” eklenerek konum bildiriliyor. Mesela Bitez köyün adı, Bitez Yalı’sı kıyının. Burda ayrı ayrı  isim verilmiş ama Yalıçiftlik Kızılağaç’ın yalısı veya iskelesi gibi.

8595a632-290c-4151-99b3-bacbbf4428c5Buranın bildiğimiz popüler Bodrum’a benzemiyor, bu mevsimde bile sakin. Aslında kalabalık ama gürültü yok, ne bilim… buraya gelen insanlar sahilde kitap okuyorlar, yüksek sesle konuşmuyorlar. Yalı, skala, iskele de farklı daha uzun bir sahil, açıktan gelen büyük dalgalar, denize girer girmez boyunuzu aşması ama “telaş etme bana dayanabilirsin” diyen su kaplumbağası büyüklüğünde kayalar. Lezzetli yemekler; oltayla tutulmuş saragoz balığı, zeytin yağlı mezeler, yeşil salata ve yerel tatlılar. Daha ne olsun?

ad3f9705-41cd-43ac-8ae3-0009fcce3df0

Yol ikiye ayrıldı; biz sola, Hasan’ın yerine doğru döndük. “Ağaoğlu otel inşaat sahası” gibi bir şey yazan dev tabelayı ya da totem mi deniyor artık ona?… Arkamızda bıraktık. Sıcak ama esintili bir havaydı, bunaltmıyordu. Sağ tarafımızda deniz, ufukta Kos adası. Temmuz’un 19’uydu, güzel ablamın doğum günü.  Annem ne kadar “istemem!” dese de onu restoranın çakıl taşlarıyla doldurulmuş, sekili merdivenlerinden  sahile indirip ayaklarını suya soktuk. Evet yaşlandı, şekli değişti, iki büklüm yürüyor, artık ben ona annelik yapmak, göz kulak olmak istiyorum ama sözümü dinlemiyor. Ilgın ağaçlarının altındaki bir şezlongun üstüne havlulardan yatak yapıp annemi yatırdık, yatırdık dediysem hasta falan değildi de çabuk yoruluyordu; rüzgarı bahane edip “gözüme yaramaz bu hava benim” diye yine şikayet etti. Pembe, retro gözlüklerimi taktım ona, biraz sakinlese de Memo’nun içi midye dolu tabaklarlı önümüze koyup, bir kaç metre ilerdeki midye tablasından limon almaya gitmesini fırsat bilip “çok masraf ediyor kocan!” diye yine söylenmeye başladı. Midyeleri açıp üstüne bol limon sıkıp afiyetle yedik. Canım annem! Bırak da misafirim ol. Şımartayım seni.

img_2644Bir gün önceden, Milas’ın otlu böreğini, Bodrum mandalinalı lokumları, Ege fasulyesini Adana yolcuları için hazırlayıp, paketler yaptık. Bavullar hazırlandı, kapatılıp koridorda sıraya dizildi. Annemin kısacık ziyareti yine bitmişti……Duramadı, “evim de evim” diye tutturdu, bir buçuk hafta zor tuttuk onu buralarda….evden çıkarken yine darlandı, “seneye beni bekleme, gelemem artık!” dedi ama bu sefer  kızmadım. Aslında o “inşallah gelecek yaza!” demek istedi. Onun endişesi yolculuk, çocukluğumdan beri bilirim, araba tutar annemi, otobüs ve uçak da.Yoksa çok seviyor buraları.

Bugün Temmuz’un yirmi yedisi ama aylardan Ekimmiş gibi; ılık-serin bir rüzgar esiyor. Yine bir ılgın ağacının altındayım, güneş çift doz antidepresan etkisi yapıyor üzerimde. Rengarenk pansiyon kapıları, üstlerinden sarkan begonviller; karşımda Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan, tepeden biraz daha hallice dağlar. Bir yanım sabah mavisini giymiş deniz, diğer yanım çayır çimen. Üstümde gelinlik rengi efil elbisem, içimde mavi-beyaz formam. Artık rengim iki ton daha koyu, yüzümdeki ince çizgiler belli belirsiz, aynadaki yansımamı seviyorum. Açık, limon renginde yeni demlenmiş, ince belli bir bardakta çay içiyorum. Müzik sustu, öğlen rehaveti çöktü herkesin üstüne, tahta zemine düşen kemik zarların sesi geliyor uzaktan. İki çocuk geçti önümden, Almanca konuşuyorlardı, iki afacan kara kafa. Ben çocukken benim yaşımdakiler Almanya’da ikinci kuşaktı. Bunlar kaçıncıdır artık Allah bilir. Öğlen uykusundan uyanıyor veletler; biri ağlayarak, bir diğeri gerinerek. Çimlerde yürümeye çalışırken tökezledi gerinen, maaile havada yakaladılar. Zavallı çocuk toprağa dokunamadan elden ele dolaştı. Sonunda herkes dağıldı, kimi denize gitti, kimi güneşlenmeye, çocuk ve bakıcı baş başa kaldılar nihayet.

img_2652Gün dönüyor, Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan dağların arkasında kalmasına ramak kaldı. Kadınlar, çocuklar her biri ayrı renk kapılardan avluya çıkıyorlar. Saçları hala nemli. Taş yolda ayakkabı tıkırdılarının sesi  artıyor, kadınlar geceye hazırlanıyor. Bir kaç inatçı mızırdanma sesi dışında etrafta çocuk kalmadı, hepsi uykuda ve uzak Asya’lı küçük kadınlara emanetler. Fonda tek düze, cıstak bir yemek müziği. Bu gece ay tutulması var. Kanlı aymış, yani dolunay. Ay dolunayken mi tutulur hep?! Ay’ın adı dolunaydan bir gün önce balmumuymuş. Ay, dünya ve güneş tek çizgide buluşacak Ay dünyanın gölgesinde kalacakmış. Kağıt helva arasında limonlu ve damla sakızlı dondurma..

Bugün yine uzun, sıcak ve parlak. Ülkenin gündemi de sıcak, dün dolarda ani artışların arka arkaya yaşandığı saatlerde sahil borsa gibiydi…mayolu kadın ve erkeklerin çalıştığı bir borsa. Her yeni haberde ayağa kalkıyorlar,  gözlerini telefondan ayırmadan etraflarındaki kollektif ağa canlı yayın yapıyorlardı. Ama ben tek mevsim yazmış, hayat bundan ibaretmiş gibi kaptırmış gidiyorum yaşlı bir guletin içindeyim; ekip tamam, beş kadın, beş çocuk, fonda Rod Stewart Baby Jane’i söylüyor. Meltem çocukluğuna Berlin’e bir lunaparka gidiyor, hikayesini dinliyorum. Civa gibi oynayan denizin üstünde, birbirinden güzel burunlar ve koyların önünden geçiyoruz. Sırasıyla Kumlu, Orak, Papuç ve Kızıl adaya uğruyoruz.

289c7847-c0b3-4165-a85c-140ca8de6ffa

Sonra bir daha, gulet değil bu sefer, küçük bir tekne; Tavşan (çelebi), Bağla, Aspa ve Akvaryum adaları.

Teknede Bağla ve Aspa arasındaydık, önümüzden  yunus balıkları geçti. Ben ilk kez bu kadar yakından görüyordum onları…..çığlık çığlığa birbirimize gösterdik, gözden kayboluncaya kadar baktık arkalarından. İki tane, aynı anda denize batıyorlar, sonra aynı anda çıkıyorlardı, iki kuyruk, hoop iki baş! Sonra yine iki kuyruk.

Bodrum’da her gün bir yere pazar kurulur. Perşembe Bitez ve Yalıkavak,  çarşamba Ortakent, salı Bodrum giyim, cuma sebze pazarı, cumartesi Turgutreis giyim pazarı…böylece devam eder. Bu pazarlarda dolaşmak, çekirdeksiz üzüm, tarla domatesi, Frenk incirinin tadına bakmak, aldığım gün fasulyeyi pişirip sofraya koymak benim için büyük nimet. Bu ürünler Bodrum’un köylerinde yetişiyor, oralarda toplanıyor, pazara getiriliyor. Hem de yetiştirenler getiriyor pazara, ailecek geliyorlar, bütün emeği geçenler bir arada.

img_2744

Ağustos’un son cumasıydı. Bodrum’un sebze pazarına Bodrum’lu bir arkadaşımla beraber gittim. Yazlıkçı ya da turist gibi değildim bugün. Pazarcılara adıyla selam veren, hangi köyden geldiklerini bilen Ufuk’un arkasında doğma büyüme Bodrum’lu gibiydim. Önce bir kahve mi içseydik dememe kalmadı, Otogarın üstündeki pazarın arka kapısına, Külçü sokaktaki Şeref Konday Han’a girdik. Avludaki yabani sakız ağaçlarının altındaki bir masaya oturduk. Yanında da birer mandalina lokumlu kahvelerimizi burda içtik. Her şeyin üzerine vuran gün ışığı daha yükselmemiş, koyu gölgeli, sakin ve telaşsız bir sabahtı. Avluya bakan dükkanlardan sadece bir kaç tanesi henüz açılmış, sahipleri kapı ağzına attıkları sandalyelerinde afyonları patlasın diye bekliyorlardı. Havada çay ocağından gelen yeni demlenmiş çayın kokusu, fonda cam bardaklarla buluşan metal kaşıkların sesi vardı.

Kızılağaç’tan, Yalı çiftlik’den, Çomakdağlı köyünden gelen kadınların tezgahlarını tek tek dolaştık. Ufuk hikayelerini anlattı ben dinledim. Çeşit çeşit zeytin aldık, ben en çok kırma zeytin severim ama yokmuş, daha mevsimi değilmiş, Ekim’de başlarmış yapılmaya.

img_2742
Gönül huzuruyla yaşamak bambaşka bir şey!…Böyle giyindiğim zaman mutluluğu üstümde taşıyorum, kendime bakmam yetiyor.

Şadiye Hanım’ın Çomak köyünde bir kahvaltı yeri açmakmış hayali. Şöyle eğlenceli, pozitif enerjili, değişik bir yer olsunmuş. Zaten o hiç bir şeyi takmadan, ayakta durmacasına yaşamak istiyormuş, işi kendinden aşkınmış, haftada beş gün pazarı varmış, yorulduğundan değil ama desteğe ihtiyacı varmış. Köyün ve köydeki kadınların gelişimi için istiyormuş kahvaltı yerini de. Anlatmak, anlatmak istiyordu sürekli, bizi köyüne davet etti, gelecek hafta kızı evleniyormuş, kızının buraları bırakıp Ankara’ya gelin gitmesine hayıflanıyordu ama heyecanlıydı. “Düğüne gelin!” dedi ısrarla. Bodrum’da bir köy düğününe katılmak da benim hayalimdi ama ertesi gün İstanbul’a dönüyorduk.

Sabah erkenden yola çıktık, sanki gizlice gidiyorduk, eşyaları arabaya sessizce taşıdık. Kimseyle vedalaşmazsak, kimse bize el sallamazsa, biz de kimseye…gitmiş sayılmazdık belki. Sadece Bıcır’la vedalaştık, Bıcır yazları bizi sahiplenen kedimiz, arabanın etrafında bir kaç arkadaşı daha vardı, onlara da fısıltıyla veda ettik. Bitez Gümbet bağlantı yoluna çıkarken önce dik bir yokuş çıkılır. O yokuşa geldiğimizde minicik, bir kaç saniyelik yavaşlar, alacakaranlıktaki yalıya, limandaki teknelere, uyuyan denize, köy içine ve mandalina bahçelerine son bir kez daha bakarız.

Cevat Şakir Altıncı Kıta Akdeniz kitabında Herodot için der ki “Değil yalnız Anadolu’nun tekmil dünyanın ilk ve en büyük turisti…” Bana da el verir misin Heredot?

Mitra,

06.11.2018, Beşiktaş

 

Bodrum Çamlık Köyü

Köy meydanında etrafı kesme taşlarla çevrili, dirseklerine kadar beyaz badanalı, asırlık pinar ağacı, kimine göre küstüm kimine göre de adı meşe palamudu. Yol kenarında da iki sabit bilboard; biri Avram yokuşunun hikayesini anlatıyor, diğeri de köy hakkında.

9dbdb519-3b80-4589-8906-43af6f855a28

Köyün, Bodrum-Milas eski karayolu üzerinde olduğu ve bu güzergahı kullananların burada mola verdiklerini, 2017 nüfusunun 400 kişi olduğunu, 165m denizden yüksekliğini,  Bodrum merkeze en yakın köy olmasına rağmen buranın Bodrum’un yaylası olduğunu, doğasının bozulmadığını, köylülerin zeytincilik, tarım ve hayvancılık biraz da arıcılık yaptıklarını, eskiden her evde iki halı dokuma tezgahı varken şimdi kalmadığını, köyde yaşayan belli başlı sülalelerin isimleri ve 1966 yılından bu yana muhtarlık yapanlar listelenmiş.

Yazının sonunda da ilgililere bir çağrısı var köyün; Köyümüzün mücavir alanında Leleg uygarlığından kaldığı tahmin edilen antik yerleşim yerleri ve tarihi kalıntıların varlığı bilinse de köyümüzün bu değerleri ilgili bilim insanlarının araştırmasına ve incelemesine muhtaçtır. Köy halkının beklentisi bu değerlerimizin tam anlamıyla ortaya çıkarılarak, turizme kazandırılması yönündedir.

İmza Çamlık Muhtarlığı 2018, çok akıllıca değil mi? Keşke sadece bu çağrı için ayrı bilboard hazırlasalarmış, Şöyle iri puntolu uzaktan da rahatlıkla okunabilen.

Diğer bilboard üzerinde yazılı Avram Yokuşu ile ilgili hikayeyi olduğu gibi yazıyorum. Önünde dakikalarca durup okumak için bazen zamanımız olmuyor, ya sizi bekleyenler sabırsızlanıyor ya da “sonra”ya bırakıp orada güzel bir hikaye olduğundan bir haber geçip gidebiliyorsunuz.

Hüseyin Yeter Şaka “Mazimdeki Bodrum ve Bodrumlular” kitabında, köyümüz içinde yer alan Avram Yokuşu’nun hikayesini ve Avram Efendi hakkındaki bilgileri şu şekilde anlatmaktadır: “…O ismin verilmesinin sebebi de, Bodrumlu köklü bir Musevi ailenin babaları olan Avram Efendi’nin İzmir’den her gelişinde o yokuşa geldiği zaman otobüsü durdurup aşağı inmesi, korktuğu için o yokuşu yaya olarak çıkmasıyla. İşte bu sebeple o rampa yol, onun ismiyle anılırdı.

Çok aydın bir kişi olan Avram Efendi’nin oğullarından biri olan Santos doktor olmuş, Rabi isimli diğer oğlu terzi İbrahim Özkeskin’in yanında kalfa olarak çalışırdı. 1952’de ben terzi İbrahim Özkeskin’in yanına çırak olarak girdiğim zaman, benim de kalfamdı. Sarı dalgalı saçları, mavi gözleriyle çok yakışıklı çok güzel bir delikanlıydı. Yalnız, yarı konuşma özürlüydü. Kulakları hafif duyar kelimeleri yarım yamalak dilsiz gibi telafuz ederdi. Kendini anlayana kadar epey bir zaman geçmişti. Çok iyi çok efendi bir delikanlıydı.

1948 yılında İsrail devleti kurulduktan sonra, İsrail devletini tanıyan ilk devlet galiba biz olmuş ve isteyen Musevi ailelere İsrail’e göç izni verilmişti. Avram Efendi’nin ailesi de göç kararı alan ailelerdendi. Zira o yıllar, artık Bodrum’da yaşamakta olan başka bir Musevi aile yoktu. Kendisi her ne kadar Bodrumlularca seviliyorsa da evlatlarının ve ailesinin geleceğini İsrail’de görüyordu. Ama ne yazık ki bu göç Avram Efendi’ye nasip olmadı.

Ailesinden doktor olan oğlu Santos, İsrail’e ilk giden kişi oldu. Orada, diğer aile fertlerinin formalitelerini hazırladığı günlerde Avram Efendi, bir iş için İzmir’e gitmiş geri geliyormuş. O yıllar İzmir’e, eski kara yolu olan Milas-Yatağan-Çine-Aydın güzergahında gidiliyordu. Henüz yeni yol olan Milas-Söke-Ortaklar-Selçuk güzergah hattı yapılmamıştı. Geri gelirken mecburen Milas’a Boğa yokuşundan inilerek gelinirdi. O yokuşta bilindiği gibi çok dik ve uzun bir rampadır.

O gün, Bodrum seferini yapmakta olan otobüs tam Boğa Yokuşu’ndan aşağı inerken freni patlar. Otobüste Avram Efendi de bulunmaktadır. Şöför yolcuların panik yapmamalarını, sakin olmalarını söyler. Ama ezelden beri trafik kazalarına karşı fobisi olduğu bilinen Avram Efendi ön kapıyı açar, panikle kendini dışarı atar. Şöför son bir hamle ile otobüsü dağa doğru çevirip kayalara toslayarak durdurur ve otobüsü uçuruma yuvarlanmaktan kurtarır. Ama Avram Efendi maalesef hayatını kaybeder.

Bu elim olaydan sonra aile İsrail’e göç etmiş, Avram Efendi2nin adı da yokuşta bir anı olarak kalmıştır.

Avram Yokuşu 3 km sonra başlar, Çamlık Muhtarlığı 2018

Meydanda, bilboardların tam karşısında, yüzlerce dönüm araziye kurulu bir restoran var, adı Kır Sofrası. Çalışanlar köyden ya da çevre köylerden. Yemekler de öyle; yerel ürünler, yerel tatlar. Köy muhtarı ve karısı işletiyor restoranı. İkisi de ordalar, her şeyle ilgileniyorlar. Restoranın beyaz badanalı giriş duvarına kocaman ve renkli harflerle şair Cemal Süreyya’nın “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı…”  mısrasını yazmışlar.

Aslında Esma Hanım’la ayak üstü sohbet etmeseydim, ondan İrmene köyünün hikayesini dinlemeseydim, restoranı anlatmak aklıma gelmez ve haksızlık etmiş olurdum.

Sacın önünde bağdaş kurmuş gözleme pişiriyordu, kırklı yaşlarında, güler yüzlüydü, kafileyi karşılama ekibinde görevli bir öğrenci gibi heyecanlı. Daha çok meydandaki ağacın hikayesinin peşindeydim, ağacın ismini de bilmiyordu, ne zamandır orada durduğunu da. Buralı değilmiş, yakınlardaki İrmene köyündenmiş, artık bir golf sahası olan İrmene’den. “Sahaya köyün adını bile vermediler!,…Benim kocam muhtardı, satmayın diye yalvardı; size dışardan bile baktırmazlar dedi ama…şimdi içinde gündelik işçi olarak çalışıyorlar, o da iş olursa, yazdan yaza.”

Esma Hanım’ın ve kocası Muhtar beyin İrmene köyündeki evine, tarlasına ne oldu bilmiyorum, acaba direnebilmişler miydi, yoksa onlar da mı pes etmişti? Soramadım. Ama Esma Hanım mutlu görünüyordu, işinden memnundu; sadece işi olduğu için değil, orda aileden biri olmayı ve ona bunu hissettiren patronu Ayşe Hanım’ı çok seviyordu.

img_2873
Köy yolunda

Çam ormanlarıyla kaplı dağların arasından Bodrum’a doğru inişe geçtik. Yol üzerinde en az 4-5 tane taş ocağı vardı. Taşlar kırılmış, en küçük parçalar dahil ayrı ayrı İstif edilmiş, yol kenarında bekliyorlardı.  15 km sonra Çiftlik ve Kızılağaç yol ayrımına geldik. Böylece Torba yol ayrımından 7-8 km sonra girdiğimiz Çamlık köy yolundan, Kızılağaç yoluna çıkarak doğadan ayrılmadan bir yarim daire çizdik.

Mitra,

28.10.2018 Beşiktaş

Madrid

Jpeg

20 Haziran’da Madrid Barajas havaalanına indik. Bu tarafa ilk kez geliyoruz, niyetimiz hem seyahat hem hasret gidermek bu sefer. Sevgili kuzenim Madrid’de yaşıyor artık. İspanyol kocasıyla karar aldılar; belki daha az İstanbul ama yerleşik hayat Madrid.

Deniz seviyesinden 670m yüksekte bulunan Madrid, bozkırın ortasına kurulmuş bir şehir. Uçak alçalırken toprak kahverenginden kızıla dönüyor altımızda. Bizim Orta Anadolu’ya benziyor. 

Madrid’in ulusrararası havaalanı Barajas, 1928’de açılmış. Avrupa’nın 4. Dünyanın 10. En kalabalık havalimanıymış. Bana İstanbul’dakilerden sonra hepsi sakin gelse de burada da hatırı sayılır bir hareketlilik vardı.

Havaalanından taksiye binince şehrin neresine giderseniz gidin 30 Avro ödüyorsunuz, dönerken de aynı. Nereden binerseniz binin şöföre aeropuerto dediğinizde 30 Avroyu gözden çıkarıyorsunuz.

Taksiyle şehir merkezine doğru ilerlerken bozkırın rengiyle tekrar karşılaşıyoruz, kırmızı tuğladan yapılmış evlerin, okulların, kiliselerin üstünde. Bu renk, modern binaların arasından şehri kurtarıyor, ona ince bir zevkin, estetiğin sıcaklığıyla mimari bir güzellik sunuyor. Geniş caddelerin iki yanında Akasya ve Çınar ağaçları var. Güneş inanılmaz parlak, eskiden ressamlar Madrid’e gelirler bu her şeyin üzerine vuran parlak  ışıkta resim yaparlarmış. Nem olmayınca, güneş ışığı hiçbir engelle karşılaşmadan cömertce parlıyor tepemizde. 

Jpeg

Madrid İspanya’daki 17 özerk (otonom) bölgeden biri. Bu bölgelerin kendilerine ait parlementoları, bayrakları  ve bütçeleri var.

İlk gün kuzenimin eşi sevgili Alberto’nun eşliğinde, ayağımızın tozuyla Plaza de Espana meydanına evden yürüyerek gittik. Önce postaneye uğradık. Pazar günü genel seçim var İspanya’da. Alberto Pazar günü Madrid’de olamayacağı için oyunu postayla gönderdi. “İleri demokrasi” dedikleri bu olsa gerek.

 

 

 

 Burası Avrupa şehirlerinde görmeye alışık olduğumuz meydanlara  benzemiyor. Daha çok park gibi.  Şehrin ortasında, büyük binaların arasında kalmış bir vaha kadar  yeşil. Her yerde  büyük çınar ağaçları var.  Fıskiyeli bir gölet, etrafında da banklar. Meydanın ortasındaki büyük dikilitaşın önünde ünlü yazar Cervantes ve yazarından daha ünlü olan kahramanları Don Kişot, Sancho Panza, Dulcinea ve Sancho’nun eşeği Rucio’nun heykelleri. Rucio’yu tam  arkanıza alıp yolun karşı tarafına batıya doğru gittiğinizde sürpriz bir şehir manzarası ile karşılaşıyorsunuz, Almudena Katedrali ve Palacio Real kraliyet sarayı da  görünüyor buradan. 

Jpeg

Bir gün önce İspanyol kuzenin sipariş ettiği ekmekleri almaya gittik, sipariş yoksa ekmek de yokmuş bu fırında. Bir tane de uzun, şu  sepetin içindeki baton ekmeklerden de almak isterseniz alamıyorsunuz. Ekmekler bir listede adları yazılı alıcılarını bekliyor. Fırından da şarküteriye, burada aslında sadece peynir satılıyor. Tavana kadar uzanan ahşap raflarda dev tekerlek peynirler sıralanmış, biraz keçi peyniri alıp, yine yürüyerek eve döndük. Hava bir türlü kararmıyor. Nerdeyse saat 22:00 a kadar hava aydınlık. Ancak bu saatten sonra alaca karanlık başlıyor.

Alberto akşam menüde deniz ürünleri var deyince aklıma geldi. Buraya gelirken okuduğum tüm tanıtım kitaplarında, broşürlerde “İspanya’da gönül rahatlığıyla deniz ürünleri yiyebilirsiniz,  civa kontrolü çok iyi yapılıyor” yazıyordu. Evde yediğimiz akşam yemeğini, ikisi de iyi birer aşçı olan ev sahiplerimiz hazırladılar.  Önceden sosa yatırdıkları kalamar ve ahtapottan harikalar yarattılar.

Jpeg

 

Sabah, Los Rosa metrosuyla Puerto del Sol (Güneşin kapısı) meydanına gittik. Madrid’i çevreleyen bütün yolların sıfır noktası olarak kabul ediliyor burası, çok kalabalık ve hareketli. Meydanın ortasında 3. Carlos’un at üzerinde bir heykeli var, diğer heykel de Madrid’in simgelerinden biri olan ayı ve kocayemiş ağacı. 

Meydanlar yüzlerce yıldır insanlar için önemli buluşma yerleri olmuş. Buralarda toplanıp, karşı çıkmış, ayaklanmış, direniş göstermiş, seslerini duyurmaya çalışmışlar. Şehir meydanları  “özgürlük” demek olmuş zamanla. Sol meydanı, 1800’lerin başında işgalci Fransız güçlerine karşı ayaklanmadan bu yana, yakın tarih de dahil pek çok direnişe sahne olmuş, tanıklık etmiş. Örneğin ETA’nın  Madrid trenlerine 11 Mart’ta yaptığı saldırılara, İspanya’nın Irak savaşına katılmasını protesto eden karşıt gösteriler  bu meydanda yapılmış.

Jpeg

Direniş nedeninin illa savaş ve vahşete karşı olması da gerekmiyor, bazen bir reklam panosu için de yapılabiliyor: İspanya’da binaların, özellikle tarihi olanların mı hatırlayamadım, reklam almaları yasakmış. Bu yasağın tek istisnası, Sol Meydanındaki  Tio Pepe’nin reklam panosu.  Tio Pepe , Endülüs’te üretilen ünlü bir şeri içkisinin markası. Altmışlı yıllardan bu yana meydandaki Apple mağazasının olduğu binanın tepesindeymiş. Yıllar içinde meydanın sembolu olmuş bu ışıklı pano.  Apple firması 2014’te tüm binayı satın alınca panoyu indirmek istemiş, fakat Madrid’liler meydanda toplanıp, panonun indirilmesine karşı çıkınca, pano şimdiki yerine, çok yakındaki başka bir binanın tepesine taşınmış. 

20160621_135322

Puerto del Sol’dan yürüyerek  Plaza Mayor meydanına geçtik. Burası İspanya’nın edebi altın çağını yaşadığı, Cervantes’in Don Kişot’u yazdığı dönemde 16. yy’da 3. Felipe tarafından inşa edilmiş.  Ortasında da at üstünde heykeli var Felipe’nin. Meydan balkonlu, sivri kuleli ve dik çatılı binalarla çevrili.  Burası devlet kutlamaları, boğa güreşleri için kullanılırmış. Engizisyon yıllarında meydanda mahkemeler kurulur hatta bazen idamlar bile yapılırmış. 

Meydana çok yakın bir yiyecek içecek pazarı var. Envai çeşit taze sıkılmış tropikal meyve suları, külahda kalamar, balık çeşitleri, tortilla ve türlü pastalarla dolu hertaraf. Oturacak yer sayısı çok az, yiyecekler daha çok tadımlık, paketlerde alıp sokakta yemek için hazırlanmış.  Turistik bir Pazar burası, kalabalık ve pahalı. Birer bardak taze sıkılmış meyve suyu alıp yürümeye devem ediyoruz.

Jpeg

Yürürken bu taverna tabelasını gördüm, eskiden, yoksul  İspanya köylerinde  bu sürahilerden şarap içilirmiş elden ele.  Bu sürahiler deri, cam ve porselenden yapılırmış. Alberto Endülüs’lü, gençlik yıllarında dayısıyla tarlada çalışırken bu sürahilerilerden  su içtiklerini, su ılımasın diye özellikle bardağa koymadıklarını söylüyor.  

Calle de Bailen’e,  Palacıo Real Madrid Kraliyet Sarayına doğru yürüyoruz. Yaklaştıkça sarayın inşa edildiği granit taş rengiyle uyumlu şık kafeler, küçük lüks oteller, temiz parke taşları, bakımlı binalar artıyor. 

Saray 5. Felipe tarafından 18. yy da yaptırılmış. 13. Alfonso’nun tahttan çekildiği 1931 yılına kadar kullanılmış.  Bugün önemli devlet törenleri için kullanılıyormuş sadece. Kral ve ailesi artık Madrid’in dışında çok daha mütevazi olan bir sarayda yaşıyorlarmış. Sarayın etrafı Sabatini ve Campo del Moro bahçeleri ile çevrili. 12. yy da şehri fethetmek için gelen Araplar ordularını bu bahçelerde konaklatmışlar.

20160621_143157

İki tarafı Akasya ağaçları ile kaplı geniş caddelerde yürüyerek La Latina’ya Latin mahallesine gidiyoruz.  Burası daha çok Madrid’de yaşayan Amerikalılar tarafından tercih edilen Cihangir tarzında bir mahalle.  Her yer tiyatrolar, Endülüs yemekleriyle ünlü restoranlar, barlar ve hem yemek yiyebileceğiniz hem de Flemenko dansı izleyebileceğiniz mekanlarla çevrili. Cuma ve cumartesi günleri dans programları daha iyi ama mutlaka rezervasyon yaptırmalısınız.

Yol üstünde, daha çok bizdeki hal tarzı veya sabit Pazar benzeri bir pazara uğradık. Burası üstü kapalı ve haftanın her günü açık, Mayor meydanındaki yeme içme pazarına göre çok daha ucuz.

Jpeg

İspanya’da öğle yemeği önceden iyi planlanılması gereken bir öğün çünkü saat 14:00 ile 17:00 arası siesta saati. Bu saatler arasında açık ve yemek olan restoran bulmak çok zor. Birkaç denemeden sonra küçük bir esnaf lokantasına benzeyen Restorante La Sonobreso’da öğle yemeği yedik. Yemekler çok lezzetliydi. İspanya’nın ünlü Gazpaçho çorbasını içtik, bu çorba pişirilmiyor, soğuk içiliyor. Ana malzemesi, domates, soğan, salatalık ve biber. Bütün bu malzemeler robottan geçirilerek hazırlanıyor. İnternetten farklı tariflerini ve ek malzemelerini bulabilirsiniz. Yazın tarlalarda çalışan İspanyol köylülerinin baş  yemeğiymiş bu çorba. Bir de Berenjeno rebezoda adlı patlıcan yemeği vardı ki, İncecik dilimlenmiş patlıcanlar galeta unu ve yumurtayla  kızartılmış, enfes olmuştu, hem de hafif. Çıkarken duvarlarda asılı duran, çerçevelenmiş gazete küpürlerini fark ettik. Avrupa’nın ünlü gurmeleri  övgü dolu yazılar yazmış bu küçük restoran hakkında. Fiyatlar da uygun. 

Jpeg

Öğle yemeğinden sonra Paseo del Prado caddesine doğru yürüdük, Pazar günü seçim olacak bir ülkedeyiz, ama ne bir bayrak ne de seçim otobüsü var etrafta. Podemos’un birkaç afişini gördük, o kadar. Görkemli belediye binasına kadar yürüdük, binanın ön cephesinde, üstünde  mülteciler hoş geldiniz yazan bez bir afiş asılıydı. İspanya’nın kabul ettiği 60 mülteci için  bu kadar özel hazırlanmasına memnun olduk! Geleneksel takı panayırını da ziyaret edip, 11 yaşındaki kızım Zeynep’in haklı isyanı ile eve döndük.

Jpeg

İkisi de akademisyen olan ev sahiplerimiz bugün çalışmak zorundalar. Biz de onlar olmadan haritalarımızla eve en yakın metroyu kullanarak Retiro parkına gittik. Park 12. Alfanso Cadde’sinin üzerinde, Jeronimos’ta.  Önceden burada bir saray kompleksi varmış. 19. yy sonlarında halka açılmış, Parkın içinde yapay bir göl var, etrafında da küçük kafeler. 

Parkda uzun bir yürüyüş yaptık. Her  taraf yemyeşil, sessiz, huzur içinde. Kalabalık ama park o kadar büyük ki hiç rahatsız etmiyor insanlar birbirini. Saray olarak kullanıldığı yıllardan kalma tarihi müstakil binalarla karşılaştık sık sık. Bu binalar sanat galerisi olmuş. Birkaç tanesini gezebildik. Daha çok güncel olaylara dikkat çekilmek istenmiş. Daha önce sosyal medyada da rastladığım İslam fobisi, ırkçılık, mülteciler, ötekileştirme gibi konularda farkındalık yaratmak amaçlı fotoğraflar ve videolar sergileniyordu.

20160623_151142

Çimenlere uzanıyoruz, Zeynep neşe içinde atlıyor, zıplıyor, parende atıyor. Kentlere meydanlar kadar parkların da gerekli olduğunu düşünüyor, bina yığını ülkemin parklardan ve meydanlardan nasibini alamamış şehirlerini hatırlayıp hayıflanıyorum.

Retiro Parkının Prado müzesi tarafına çıkan muhteşem kapısına doğru yürüyoruz. Müze buraya, parka çok yakın, yürüme mesafesinde. Madrid’de müzeler saat 18:00 dan sonra bedava. Kışın giderseniz bu avantajdan yaralanabilirsiniz, çok tenha olurmuş çünkü, genellikle orta yaş üstü ev kadınları gelirmiş sadece ama yazın saat 16:30 17:00 gibi başlayan uzun kuyruklarda beklemeyi göze almanız gerekiyor. 

20160623_152435

Prado Müzesi dünyanın en önemli sanat galerileri arasında yer alıyor. Burada 6.000 parça eser sergileniyormuş.  Çok daha küçük olmasına karşın Prado, giriş kısmı, alt katın heykellere ayrılması, galerileri birbirlerine bağlayan geniş koridorlarıyla bana Paris Louvre müzesini hatırlattı.

Biraz da kuzenlerin tavsiyelerine uyup, özellikle Barok dönemin ressamlarından Velazquez’i, Yunan kökenli İspanyol ressam El Greco’yu  (İspanyolca’da Yunanlı demek) ve İspanyol resim sanatının en önemli ismi Goya’nın eserlerini ziyaret ettik. Keşke daha fazla zaman olsaydı da bütün bir günümüzü buraya ayırabilseydik. Daha görülecek çok eser vardı.

Prado’dan  Reina Sofia’ya,  Pablo Picasso’nun ünlü eseri Guernica’yı görmeye  gittik. Burası 18. yy dan itibaren Madrid hastanesiyken 1992 yılında restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. Reina’nın Prado’dan farkı, 20. yy ressamlarının eserlerinin sergileniyor olması. Salvador Dali, Picasso, Miro gibi.

Madrid’in diğer ünlü müzesi Thyssen de buraya çok yakın. Bu müzede sergilenen eserleri Baron Thyssen ve oğlu  toplamışlar. Burada Picasso, Van Gogh, Goya, Tiziano, Rubens gibi çok bilinen ressamların yanı sıra adını hiç duymadığım  ressamların  eserleri de vardı. Toplam 800 eserlik küçük bir müze burası.

Jpeg

Müze severler için bu bölgede üç müzenin de birbirlerine yürüme mesafesinde olması büyük avantaj. Sabah açılışla başlanırsa bir gün içinde üçü de gezilebilir. Hem aynı gün kullanmak şartıyla üç müze için alınan bilet de çok avantajlı.  

Madrid’deki son günümüz çok hareketli geçti. Sabah kuzenimle kadın kadına ünlü Calle Serrano caddesine gittik. Burası İspanya’nın en meşhur markalarının butikleriyle dolu, Adolfo Dominquez, Loewe gibi. Saatlerce mağazalara girip çıktık. Yoruldukça, cadde üstünde bulunan küçük şık kafelerde molalar verdik, büyük ve güzel çınar ağaçlarının altında lezzetli İspanyol şarapları içip sohpet ettik. Madrid’i, kendilerine has, şık bir giyim tarzları olan Madridliler’i kendi günlük hayatları içine karışıp izlemek büyük bir zevkti.

Burada yaşlı nüfus oranı çok yüksek, ortalama ömür süresi de 93 tü yanılmıyorsam ama bu yaşlı insanlar tamamen sosyal hayatın içindeler.  Asya’lı bakıcılarıyla, aileleriyle, arkadaşlarıyla ya da yalnız dışarıda ve sokaktalar. Ve  biraz abartılı gelse de çok şıklar, erkekler takım elbise, kadınlar döpiyes giymişlerdi o sıcakta. Kullandıkları çantalar, fularlar, dantelli göğüs cep mendilleri, şapkalar ve özellikle  (kim bilir kaç nesildir kullanılan) kadınların yakalarına taktıkları broşlarla her biri sıra dışı bir sokak defilesinin mankenleri gibiydi. Her ne kadar parmak arası terliğim, sırt çantam ve ince tshirtlerimle kendimi rahat hissetsem de bu insanların giyim tarzına ve gösterdikleri özene hayran kaldım.

Jpeg

Calle Serrano caddesinden Plaza De Colon’a  Kristof Kolomb meydanına yürüdük. Bu meydanda  Kolomb’un bir heykeli var.Kristof  Kolomb işaret parmağıyla Güney Amerika’yı  gösteriyor bu  heykelde. 

Aşağıdaki fotoğraf ta bu meydana çok yakın bir yerde çekilmiş Botero’un ünlü, bir elinde aynası olan kadın heykellerinden biri. 

Jpeg

İspanya ve Flamenco;  son gecemizi İspanyollar’ın ünlü dansı Flamenco’yu seyretmeye ayırdık. Plaza De Espano caddesindeki  Las Tablas tavernasındayız, bir gece önce rezervasyon yaptırdık buraya. Bu aralar yani Haziran ayının son günlerinde Flamenco festivali de var Madrid’de ama maalesef bu gece için hiçbir yerde bilet bulamadık. Burası 10-15 masalık küçük bir taverna. Sahnede beş kişi var, iki kadın üç erkek. Erkeklerden ikisi sahnenin gerisinde sandalyede oturdular, biri şarkı söyledi, diğeri gitar çaldı,  İki kadın ve bir erkek yaklaşık 1.5 saat acılı aşk şarkılarıyla dans ettiler. Gösteriden memnun çıktık salondan. Dışarı çıkınca yine şaşırdım, saat yaklaşık 22:00 ama dışarısı gündüz gibi.img-20160629-wa0086

Plaza De Colon  caddesindeki teras kafelerden birinde Madrid’e veda ediyoruz sanki akşam üstü gibi.

 

 

Mitra,

12.10.2018, Beşiktaş

Not: Haziran 2016 yılında yaptığım İspanya seyahatimden notlar, bir çeşit yeniden düzenleme. Ayrıca bu gezide, Burgos, San Sebastian, Toledo ve Pamplona şehirlerini de gördük….Umarım onları da başka bir sefer yazarım, hepsi de sayfalar dolusu anlatılmayı, tekrar tekrar görülmeyi hak ediyor.