Adıyaman

“İşte gördüğün gibi Tanrılara gerçekten layık olan bu heykelleri ben diktirdim. Aynı taştan yapılmış, aynı tahtlar üzerinde oturarak duaları işiten tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurdum.

Zamanın tahribine dirençli bu tapınak mezarın temellerini göksel tahtların en yakınında atarak buranın ileri ulaşmış talihli bedenim için sonsuz bir istirahat yeri olsun istedim.

Muzaffer büyük kral Antiochus adil ve göze görünür tanrı, kendi lütufkarlığından kaynaklanan işleri sonsuzluğa aktarabilmek için kutsanmış taht kaidelerine dokunulmaz harflerle yazdırdı.

Ata hükümdarlığını devraldığım zaman dindarlığım nedeniyle tahtıma bağlı krallığı tüm tanrıların ortak yurdu yaptım. Onları kendi soyumun talihli köklerinin geldiği Pers ve Helenlerin eski usullerine göre çeşitli biçimlerde tasvir ettim.

Zamanın akışı içinde her kim, bu ister bir kral, ister bir hükümdar olsun tanrılara saygısızlık edip bu anıta zarar vermeye kalkarsa her türlü felaket başına gelsin.”

                                                                                             Komagene Kralı Antiochus

7f294987-1907-49d5-a743-122c3540da4c
Fotoğraf sevgili rehberimiz İrfan Tanrıverdi’nin

Urfa’nın Kuzeyine, ya da azıcık Kuzey Batısına doğru sabah erkenden yola çıktık, güneşli güzel bir gün. Yol üstündeki köylerin etrafı bakımlı fıstık ağaçlarıyla çevrili. Urfalılar kızmıyor mu acaba Antep fıstığı denmesine? Gerçi çiğköfte kimin kavgası buraların tarihi kadar eskidir. Şıllık tatlısına Mardin de bizim der, Urfa da. Kebap konusuna hiç girmeyelim, Adana mı, Urfa mı, Antep mi, ya baklava? Onlar tartışa dursunlar ben Diyarbakır’dan başlayan yolculuğumda önüme konan her şeyi afiyetle yedim. Onca yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen yediğim hiç bir şeyden ya da içtiğim rahatsız olmadım. Havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama bu yemekleri her gün üst üste İstanbul’da yeseydim mide fesatından üç gün kıvranırdım. Pişirenin de, yetiştirenin de, yufkayı açanın, fıstığı toplayanın da ellerine sağlık.

Bir saat geçti geçmedi uyandım, manzarayı kaçırmak istemiyordum ama içim geçmiş. On dakika sonra Bozova’daki terasta toplandık. Sevgili rehberimiz İlhan Atatürk barajını anlatıyordu,

img_0767-1
Erzincan dağlarından gelen Fırat Basra Körfezi’ne gidiyor.

8 türübün

Debisi saniyede en yüksek 5 bin, en düşük 250 metre küp

2 milyon delgi,

200 bin ton çimento,

Baraj 83’te yapılmaya başladı, 90’da gövde bitti,

32 milyar dolarlık GAP projesi kendini amorte etti…

Rakamlar, rakamlar… oysa ben Asur kralı Nemrut’dan beri Harran’a kavuşsun istenen Fırat’ı büyülenmiş gibi seyre daldım. Onu anlatmak için sıfata ihtiyacı olmayan kelimeler aradım ama bulamadım. Bulutların arasından sızan gün ışığı kah Fırat’ın yatağına, kah etrafındaki dağlara gölgeler düşürüyor, onun ilgisini çekmeye çalışıyor ama efsane Fırat pek oralı olmuyor. Batıyla doğu arasındaki doğal sınır Fırat, antik adıyla Euphrotes sadece onunla oyunlar oynamak isteyen güneşin çocuklarına değil, geçit törenini hayranlıkla izleyen etrafında kim varsa hepsine kayıtsız akıp gidiyordu.

Adıyaman’a yaklaştıkça bulutlar saf tuttu, iyice yanaştılar birbirlerine. Rüzgarsız havada ince bir yağmur başladı. On dakika geçti geçmedi, yağmur durdu, bulutlar bırakacakları yağmurun burası olmadığına karar verdiler, toplanıp kuzeye, Fırat’ın geldiği yöne doğru gittiler.

Adıyaman için Güneydoğu’nun çıkmaz sokağı derler. Kendi kazanında kaynamış, içerde diğer kültürlerden fazla etkilenmemiş. Belki de Komagene’nin  1800 yıldır sır olarak kalması da bu yüzdendir.

img_0800
Karakuş Tümülüsü adını Güney sütunundaki bu kartal heykelinden almış.

Karakıuş Tümülüsü,

Nemrut Dağı’nın tam karşısındayız. Karakuş Tümülüsünde. Kartallar Antiochus’a çoktan haber uçurmuştur geleceğimizi. Birazdan o sivri dağın tepesinden bu tarafa baktığımda tümülüs bir çakıl taşı kadar bile görünmeyecek. Komagene krallığının eski Kahta yolu üzerinde, dağlık bölgenin bittiği yerdeki aile mezarlığı burası. Kahta ırmağının geniş vadisinden Krallığa ait tüm toprakların muhteşem manzarasına hakim bir yer.

Çakıl ve kum kaplı koni şeklinde bir tümülüs. Belki de tümülüs böyle tanımlanan bir şey. Defineciler burayı da rahat bırakmamış Doğudaki sütunun üstündeki aslan heykelinin başını aşağı indirmişler ama götürememişler. Diğer iki sütunda kartal ve boğa heykelleri oturtulmuş. Doğudaki sütun üzerindeki yazıtlara göre bu anıt mezar Komagene kralı Mithridates’in (Nemrut dağındaki anıtın sahibi Kommagene Kralı Antiochus’un oğlu) annesi İsias, kızkardeşi Antiochis ve yeğeni Aka’ya aitmiş.

1d9ebfc7-a1a0-4164-ad12-87a98b62a618
Cendere, dünyanın halen kullanılmakta olan en eski köprüsü. Fotoğraf Ayfer Kuralay

Cendere Köprüsü,

Nemrut’dan önceki son durak; 3200 yaşındaki Cendere Köprüsü. Kahta ve Sincik’i birbirlerine bağlayan köprü Cendere çayının üzerine kurulmuş ve yapılırken çimento kullanılmamış. Kanyondan çıkan dere cılız bir çay akıntısı gibi aslında, iyi güzel de, yani ne gerek vardı bu kadarına Septimus Severus diyeceği geliyor insanın. Gerçi bu fedakar ve ince düşünceli Roma İmparatorunu sevdim aslında ben, köprünün üstündeki sütunların her biri  eşi ve iki oğlu olmak üzere dört kişilik ailesinin isimlerini taşıyormuş.

Ben daha onları sayamadan, öğrendim ki sütunlar bugün üç tane kalmış…keşke doğal afet filan olsa!! Büyük oğlan baba ölünce tehdit olarak gördüğü küçük oğlanı ortadan kaldırmış, hem de onu hatırlatan ne varsa her şeyi. Hiç yaşamamış gibi. Maalesef çok tanıdık, bildik bir hikaye. Korku!! Neyse, kanyondan gelen sular da pek cılız akıyor ne gerek vardı bu kadarına filan diyordum ya! Kazın ayağı öyle değilmiş meğer. Yakınlarda yeni bir köprü yapılmış eskisinin karşısına, maksat Cendere trafiğe kapansın ve artık korunsun diye fakat bizim bu yeni köprüyü ilk yağmurlarla başlayan seller alıp götürmüş. Kısa bir süre sonra yeni bir köprü daha yapmışlar, bu seferki daha sağlammış…Pardon Septimus!!

 

img_0835
Antiochus’un küçük muhafızı

Nemrut Dağı,

Giderek hiçliğin merkezine doğru yükseliyorum. Ufukta bulutlarla aynı renk buz mavisi Fırat ve Nemrut’un etek uçlarına kadar uzanan tütün rengi ovalar. Gökyüzünde dünyanın en şanslı iki kartalı durgun havada asılı kalmış gibi süzülüyorlar, neredeyse göz göze geleceğiz onlarla. Akıllı rehberimizin yaptığı planlama sayesinde biz yukarı çıkan tek grubuz. Kısa bir süre sonra onlar da arkamda kalınca astronotu yani beni uzay gemisine bağlayan hortum da koptu. Panik atak, baş dönmesi, tansiyon, nefes darlığı ne gelirse kabülümdü ama hiç biri gelmedi ve ben Hermes’den ödünç aldığım kanatlı sandaletlerle uçmaya devam ettim. Yedi benekli uğur böceği şahidim olsun ki Antiochus’la yaptığımız anlaşmaya sadık kaldım ve ona ait tek bir çakıl taşı dahi almadım yanıma.

Dağ üzerine oturtulmuş bir dağ gibi,

Kireç taşından yapılmış bir tümülüs,

UNESCO Dünya miras listesinde,

Deniz seviyesinden 2150m yüksekte,

Ölümsüzlüğü ve tanrılaşmayı dilemiş bir kral,

Asurlulardan kaldığı sanılmış önce,

Kral Antiochus ve beş tanrı heykeli, Tanrılar arasında en yüksek makamda olan Zeus, Zeus’un oğlu Apollon, Tanrı Zeus ve ölümlü Alkmene’nin oğlu Herakles ve bereketi simgeleyen Kommagene Tanrıçası ve koruyucu hayvan heykelleri; kartal ve aslan,

Heykellerin arkasında eski Grekçe harflerle yazılmış, Okuyana doğrudan seslenen 232 satırlık edebi kitabe.

Makedonya’ya bakan Batı terasındaki heykellerle  Pers ülkesine bakan Doğu terasındakiler birbirinin aynı.

img_0839
Antiochus baba tarafından İran (Pers) anne tarafından Yunan (Helen) Makedonya’dan Mısır’a kadar ilerleyen Büyük İskender’in yeğeni

Gölgesine sığınılacak tek bir ağaç yok.

En yakın su kaynağı üç saat uzaklıkta

Heykeller doğal yollarla yıkılmış.

Heykellerin tarzı Helenistik, Pers ve Hitit, bunlara ek olarak Komagene kültürü

Helenistik dönemin en önemli keşiflerinden biri,

Fırata egemen olmak Pers ülkesine, Hindistan’a ve Mezopotamya’ya çıkan yolları kontrol etmek demekti. Ona egemen olan ülkenin iyi bir gelir elde etmesini sağlıyordu. Sınırdı ve iletişim yoluydu.

Komagene de muhteşem Fıratın kıyısına kurulan krallıklardan biriydi.

 

img_0824
Yerdeki başlar ve başsız gövdeler

M.Ö 3. yy da Komagene Kralı Antiochus’un dayısı Büyük İskender Doğu Batı sentezine dayalı bir imparatorluk hayal etmişti ama ömrü yetmedi.

İskender’in ardından generalleri bölgede küçük krallıklar kurdular.

Yani ortalık iyice karıştı ve Romalılar doğuya geçmek için Komagene’yi istiyordu.

Derler ki, Antiochus Romanın güvenini kazandı ve Fıratın kıyısındaki ticari açıdan çok zengin bir şehir olan Zeugma şehriyle ödüllendirildi ve oradan kazandığı paralarla bu anıtları yaptırdı.

Kral Antiochus’un mezarı bulunamadığı için taşlar hala gizemini koruyor. Muhtemel ki tapınak tamamlanamadı ve Kral da onları dünya gözüyle göremedi ama Nemrut dağını görmeye dünyanın dört bir yanından akın akın insanlar geldi, merak ettiler, ilgilendiler, kimisi daha dönüş yolunda kralın adını unuttu, kimisi hatırlıyordu, Komagene miydi neydi? Kimisi aylarca kamp kurdu buralara, eski Grekçe’yi kendi diline çevirdi, kralın mezarını aradı, Antiochus söyledi o yazdı. Kimisinin içinde kaldı, hava bulutluydu ve gün batımını izleyemedi, doğuşuna yetişemedi.

Ya Hititler? Onlara ne oldu!?

Kahta,

img_0867
Malatya Pötürge ve Adıyaman arasında kalan Karadut Köyü

Terasın metal koruluklarına yaslandım, Kem Boğazı Torosların uzantısı Ankar Dağlarının önünden aramızda daracık bir nehir yatağı gibi uzanıyordu. Kervanlar geçermiş eskiden burdan, İpek Yolu üzeriymiş. Manzarayı görür görmez Midyat’dan aldığım Süryani şarabı geldi aklıma, tam zamanıydı. Alelacele gerisin geri koştum. Oda kapısının arkasında dilsiz bir uşak gibi hiç kapris yapmadan beni bekleyen bavulum istediğim şeyi hemen verdi bana. Yan yana iki tane U şeklindeki taş binaların arasında tribişon sormak için mutfağı ararken kadınlar soğanın çiğden koyulmasında hem fikirlerdi ama huzurevi konusunda ikiye ayrıldılar. Mutfaktan bir kadeh şarapla terasa döndüğümde yüzlerini buruşturan tatsız konu kapanmış dillerinden hiç düşmeyen en güzel bölüme geçmişlerdi; torunlar.

Akşam üstü Nemrut’un hemen altındaki Euphrat oteldeyiz, heykellerle aramızda sadece dokuz kilometre var. Burda biraz sallıyor olabilirim, sanki aslında dağdan indikten sonraki mesafe 9 km. Kahta’ya bağlı Karadut Köyündeyiz. Gün batımını terastan izlerken Abuzer bey geldi yanımıza dedesinden kalma geniş avlulu bir evleri varmış burda, sonradan otele çevirmişler, daha otel filan yokken, sadece derme çatma, eski bir köy evi varmış avlunun ortasında. Çinli’ler Nemrut’a çıkmadan önce bu avluda çadır kurarlarmış o zaman. Abuzer beyin ninesinin, evde hazırladığı yufka ekmek, peynir, bahçeden topladığı domates ve salatalıklarla kahvaltı yaparlarmış. Otel fikri de böylece kaçınılmaz olarak devamında gelmiş. İyi ki de gelmiş, akşam akasya, ceviz ve meşe ağaçlarıyla çevrili bostanlardan toplanmış patlıcan güveci ve meyhane pilavından sonra tekrar terasa çıktık. Hava serinlemişti, üzerimize bir şeyler aldık, otelin tüm ışıklarını kapattılar ay yıldızlarla kaplı gökyüzüne dağların ardından ağır bir misafir gibi yavaş yavaş salına salına geldi, baş köşeye geçti. Defalarca kayan yıldızlardan hiç birini göremedim, dileğimi hazırladım, gözümü dört açtım, görenlerin çığlığından hemen sonra o tarafa baktım ama olmadı.

Yarın Ver elini Rum Kale, Zeugma, Halfeti..

Yelda UGAN

24/11/2019, Geos Tur

 

 

 

Urfa

Söylenceye göre, Asur kralı Nemrut putperestliğe savaş açan ve gönlünü kızı Zeliha’ya kaptıran İbrahimin yakılmasını emretti. Toplanan odunlar günümüzde Halilürahman Gölü’nün bulunduğu yere yığıldı. Zeliha gece gündüz babasına yakardı ama onun yüreğini yumuşatamadı. Hazırlıklar tamamlandı ve İbrahim ateşe atıldı. Odun yığınının üzerine düşer düşmez ateşin yerinde bir göl belirdi. Sonra yanı başında bir göl daha oluştu. Ateşe atılan odunlar ise balığa dönüştü. Göle Halilürahman adı verildi. Zeliha’nın göz yaşlarından oluşan göl Zeliha’nın gözü anlamına gelen Ayn-ı Zeliha diye anıldı. Kutsal olduklarına inanılan balıklara ise yüzyıllardır kimse karışmadı.

Suyu Arayan Toprak, Harran ve Fırat’ın Bin yıllık Dramı, Mehmet Faraç

 

 

img_0696
“Öküzlerin boynuzları üzerinde duran dünya” konseptli yemek takımı ve en nadide parçası, çorba kasesi..Urfa Arkeoloji müzesi

Balıklı Göl’den bir kaç kişi otele taksiyle döndü. Hava kararmak üzereydi ama biz yine de sevgili Ayfer Kuralay‘ın peşinden otele kadar yürümeye karar verdik. Akşam ezanı okunuyordu, kebapçılar ve ciğerciler hareketlenirken “bugünlük bu kadar” diyen esnaf dükkanlarını tek tek kapatmaya başladı.

Rastgele bir sokağa girdik, eski Urfa sokaklarından birine, evlerin dışarıya bakan pencereleri yok denecek kadar az, varsa da ikinci katlarda. Yüksek duvarlar arasındaki dar sokakları hareketlendiren tek şey birbirinden farklı renklerle süslü kapalı kapılar. Bazen bir kaç çocuk sesi, bazen hızlı adımlarla evine giden uzun boylu, esmer, kasketli bir erkeğin düzenli ayak sesleri, sokak lambaları yanar yanmaz önünde fotoğraf çektirmeye hazırlandığımız bir kapı açıldı. Tesettürlü genç bir kadın sokakta oynayan çocuklarına seslendi, babaları gelmiş, yemek yiyeceklerdi. Açık kapıdan içeri baktığımızı görünce gülümsedi, çocuklarını çağırır gibi bize de seslendi, hem eliyle hem diliyle. Rahatsız etmeyelim filan dedik önce, halbuki içimiz gidiyor içeri girmek için, duvarların arkasını merak ediyoruz. Kadın avlu kapısını kapatır kapatmaz baş örtüsünü ve pardrüsösünü iki pencere arasına gerili ipe astı. Avlu taş zeminli, ortasında bir dut ağacı, erkekmiş ağaç, öyle dediler. Meyve vermezmiş, gölgelikmiş sadece. Avluya bakan odalar taş zeminden daha yüksekte. Mine bizi annesiyle ve dut ağacının yanında bizi ayakta karşılayan kocasıyla tanıştırdı, Mine’nin annesi kalkamadığı için af diledi bizden, avlunun bir köşesine çömelmiş lahmacun içi hazırlıyordu. Loş ışıkta gözlerinin içi gülen kadın hepimizi tek tek başıyla selamladı. Mine’nin sarı kafalı küçük oğlu babası onunla ilgilenmeyince avluya açılan odalardan birine girdi. Odanın tek ampüllük sarı ışığı yanınca kireç badanalı duvardaki girintilerle düzenlenmiş geniş yüklük ilişti gözüme, kaneviçeler, sırıklı kadife yorganlar, iki kişilik uzun yastıklar, danteller, parlak satenden rengarenk yastık başları. Oğlan elinde tuttuğu ince bir dosyayla çıktı odadan, benim seyirlik de bitti, oda tekrar karardı.

Mine belediyede çalışıyormuş ama kadrolu değilmiş, en büyük hayaliymiş kadrolu olmak, kuşlar gibi şakıyor anlatırken, sosyal hizmetler bölümündeymiş, sanki iş görüşmesindeymiş ve bizi ikna etmeye çalışıyormuş gibi elinden neler geldiğini sıraladı, hatta bize, bizim gibi Urfa’yı gezmeye gelenlere belediye adına rehberlik bile yaparmış.

Kocası oğlanın ödev dosyasına şöyle bir bakıp onu başından savuşturdu ve tek basamakla çıktığı mutfağa girdi. Mine babasını anlatırken hepimize birer bardak su ikram etti. Burda, bu avluda eskiden 14 tane çocuk yaşarmış, artık sadece annesi ve iki erkek kardeşi kalmış. Mineler de şehir dışındaki yeni yapılan modern bir apartman dairesine taşınmışlar. Sekiz tane üvey kardeşini doğuran kadın yani annesinin kuması babasının maaşıyla kaçınca ev de Mine’nin annesine kalmış.

Kimsenin ilgisine mahzar olamayan oğlan avlunun köşesindeki bir merdivenle kuyuya iner gibi aşağı iner inmez tavukların gıdaklama seslerini, kanat çırpmalarını duyduk ama kimse oralı olmadı. Akşam yemeğine kalalım diye ısrar ettiler, fırın çarşıdaymış çarşı da buraya çok yakınmış, lahmacunlar nerdeyse hazırmış.

Tanıtacağım cümle aleme / Her şeyi görmüş / Tüm dünyayı tanımış / Her şeyin sırrına ermiş olanı / Ve her yerde / Gizli kalmış her şeyi keşfedeni! / Bilgelerin bilgesini, / Her şeyi bir bakışta kavrayanı: / Seyreyledi karanlıkları o / Açıkladı tüm gizleri / hatta öğretti bize / Tufan’dan önce olup biteni! / Dönünce çıktığı uzun yolculuktan / Bitkin, fakat yatışmış olarak / Kazıdı bir mezar taşının üstüne / Başından geçen her şeyi!  

                                                              Gılgamış Destanı’nın ilk satırları

Urfa’nın Arkeoloji ve Halepli Bahçe mozaik müzelerindeki yoğun programdan sonra Mine’lerin evi iyi geldi bize, dinlendik biraz. Müzeler için ayrı bir gün olmalı, o gün sadece müze gezilmeli, iki saatte bir kahve molası, notlar filan sonra tekrar.

34 bin metrekarelik alanıyla burası Türkiye’nin en büyük müzesi. Bilmiyordum, gerçekten buraya gelinceye kadar bilmiyordum, hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Her şey Bereketli Hilal‘de Paleolotik dönemle başlıyor, yani M.Ö. 18 binler. Ve kronolojik bir sırayla İslami döneme kadar geliyor. Müzeyi bitirdiğinizde ki ben bitiremedim 4.5 km yürümüş oluyorsunuz. 60’lı yıllarda başlamış kazılar, 69’da da ilk müze kurulmuş. İronik bir nedeni olsa da orasını fazla kurcalamadan burada küçücük bir not düşmek istiyorum, esrelerin çoğu baraj (dan) kurtarma kazılarında çıkarılmış.

img_0679
Kireçtaşından yapılmış bu adamın ağzı yok, o ağızmış gibi duran karaltı ise burnunun gölgesi, nedenini bilmiyorum belki sakladığı bir sırrı vardır!?

Sonra Neolitik döneme, yani avcı-toplayıcı’lıktan yerleşik hayata geçiş denemelerinin yapıldığı dönem başlıyor. Bu dönemin karşılayıcısı 9 bin 500 yaşındaki dilsiz Urfa Adamı 180cm boyunda, dünyanın gerçek boyutta yontulmuş ilk insan heykeli.

Hafif bir rampayla ilerliyorum, Göbekli Tepe D tapınağının bire bir kopya edilmiş imitasyonunun önündeyim. İşte bundan sonrasını hatırlamıyorum, ömrümde gördüğüm en güzel totemleri seyre daldım. Turna, tilki, bilge yılan, yaban domuzu, kartal ve insan motifli koruyan ve yol gösteren totemler. Eve gidince ben de bir totem yapsam, kumaşlar, kitaplar, fotoğraflar filan kullansam mesela.

Yazı icat edilmiş, dünyanın en eski destanının (Gılgamış) önünde transa geçmiştim ki telefonum çaldı, araba bal kabağına dönüşmüştü, acilen gelmeliydim. Ekip mozaik müzesine geçmişti bile. Telaşla çıkışı aradım, bu rampaların bir de inişi olmalıydı ama yoktu işte, hastanelerdekine benzer büyük bir kapının boydan boya uzanan silindir, metal kolunu ittirince kapı açıldı, hızla merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Üç kat sonra burdan çıkışı bulacağıma dair umudum kalmadı, ayak sesimden başka bir şey duyulmayan merdivenler gittikçe kararmaya başladı, sensor çalışmıyordu ve sanırım depoya iniyordum. Gerisin geri yukarı çıktım. Tekrar aynı kapı ve asansörler karşımdaydı. Müzenin daha yarısı bitmeden ne yazık ki çıkmak zorunda kaldım.

img_0731
Mitolojide savaş Tanrısı Ares ile Harmonia’nın (Aphrodite) kızları, evliliğin kölelik olduğuna inanan Amazon kadınlar.

Koşarak diğer müzeye gittim. Nefes nefese girdim içeri. Neyse daha müzenin hikayesine yeni başlamışlardı.

Mozaik müzesinin bulunduğu yere bir park yapılacakmış ve alt yapı kazı çalışmaları başlamış, yıl 2006. Bir de ne görsünler her taraf silme mozaik. Hemen uzmanlar çağırılmış ve derhal kurtarılmasına karar vermişler. Müze de buraya, mozaiklerin bulunduğu yere kurulmuş.  Anladığım kadarıyla burası Roma döneminden kalma bir saray, Edessa sarayı, mozaikler de sarayın dekoru. Her bir odanın, ya da salonun, sofanın her neyse tabanı farklı bir hikayesi olan bir konuyla resmedilerek döşenmiş. Misal, gözü pek Akhilleus’un (Aşil) bebekliğinden Homer’in Troya’sına  savaşa gidinceye kadarki hikayesi, Amazonların savaş motifleri, onların kurucu ve koruyucu tanrıçaları Kticic, Orphesus mozaiği, Zebra götüren zenci (bunu bir yerden hatırlıyorum ama çıkaramadım) ve daha bir çok mitolojik hikaye.

Her ne kadar rakamlarla detaya inmek istemesem de şöyle bir teknik bilgi daha var. Tesseralar yani mozaikleri oluşturan her bir taş dünyada görülen mozaikler arasında en küçük olanlardanmış ve Fırat nehrinin orijinal taşlarıymış. Doğal olarak küçüldükçe de verilen emekle beraber değeri de artıyor. Ne sabır ama. Aklıma bir şey takıldı, acaba bu taşlar dizildikten sonra mı boyanıyor?!! Bana öyle bakma sevgili totemcim, haklısın, tersi delilik olur!

img_0687
Sevgili totem,

İşte böyle Urfa’cım!! Çok hızlı oldu ama yine de güzel oldu. Bize artık müsade, yarın sabah erkenden Güney Doğu’nun çıkmaz sokağı Adıyaman’a gidiyoruz.

Günlerdir hava ilk defa bulutlu, uzaktan Fırat’ın kokusu geliyor, kulağımda Urfa’nın güzel türküleri, etrafımda fıstık ağaçları..

Urfa’lı sevmiş doğrudur güzelim, senin de gönlün var, al yanaklı yar, sen oralı yaralıyam, gün be gün sararıyam, el çekin benden kurudum inceden, sen de sevmiştin sakladın benden, yare yaralıdır yüreğim, al gülümü tak göksüne, koy yüreğinin üstüne, can versin gül tenine, köz var sinemde, sır var sözümde, sözümün sırrı yarin isminde..

Ağzına sağlık Kazancı Bedih

Yelda Ugan,

15/11/2019, Geos Tur