Knidos

Antik Kentin karadan girişi

Arnavut kaldırımlı Yazı köyünden geçip kuru ve sıcak güneşin altında Knidos antik kentine, sanki çıkmaz bir sokağa girer gibi aniden giriverdik

Saçlarıma ılgın ağacından düşen pürüleri temizleyip mor bandanamı taktım, sarısı da plaj çantasında, M için. Ama o takmıyor, severdi halbuki. Bu yazın favorisi Midilli‘den aldığımız beyaz üzerine lacivert “Lesvos” yazılı siperlikli şapkası. Laf aramızda, bir ara adanın nam-ı diğer Lesvos’dan evrilen, lezbiyen adını çağrıştıran şapkaya pek yüz vermiyordu ama bugünlerde gökkuşağı desenli maskesi yüzünden Kurtuluş’ta dövülen çocuk için çok üzülüyor. Pasif direnerek, şapkayı mızmızlanmadan takmaktan çok daha fazlasını aktif siyasi yaşamında yapmasına rağmen, memleketin her yanından kötü haberler gelmeye devam ediyor, çünkü -falan, filan.

Turkuaz rengi deniz sahile, Doğudan esen rüzgarın ittiği dalgalarını vuruyor. Vurdukça dağlar etek uçlarına eklenmiş sekiz kat dantel gibi kıyıya uzanıyorlar. Bir süredir deniz kenarında rüzgarın hangi yönden estiğini ve yönüne göre adını tahmin etmeye çalışıyorum. Gözüm açıkta demirlemiş teknelerin üstünde, burunları ne taraftaysa rüzgar ordan esiyor. Hmm! bu karayel, çünkü kuzeybatıdan geliyor.. yabancı bir dili bilmek gibi tatminkar ve güvenli bir bilgi. Uzaktan ahkam kesmesi de cabası. Bu yaz dünyada sahile inmem, insem de elimi sürmem dediğim şezlonga en kalın, en uzun, peştemallerden sonra demode olan havlumu serdim. Dizlerimi karnıma çektim, zira ayak ucum açıkta kaldı. Gökova’ya doğru uzanıyorum, Agatha Christie’nin On Küçük Zenci‘sini hatırlatan iki tel saçlı kel adadan alamıyorum gözlerimi. Böyle bir taş sektirme olamaz, sanki gri damarlı mermerden minik bir serçe 7-8 kere suyun yüzeyinden sekerek geçti. Siyah mayolu genç kadın etrafındaki arkadaşları tarafından alkışlanırken teknelerin burnu Güney Doğuya döndü. Yani keşişleme ama “Bu rüzgarın adı ne” adlı oyuna duyduğum hevesim yitip gitti.

Photo by Meysun Doralp

Denize girenler bir kaç adım sonra sendeleyerek düşüyorlar. Taşların üstünden yürümek çok zor. Su daha dizlerime bile gelmeden ben atlıyorum, çıkarken de kıyıya kadar kıçın kıçın emekliyorum. Deniz ayakkabılarıyla zahmetsizce yürüyen komşularıma imrenerek baktım. Palamutbükü kilometrelerce uzanıyor. Birazdan arabanın camından  gerisin geriye, bir nokta kadar kalan kanarya sarısı havluma bakıyor olacağım. Mesudiye‘ye kadar bütün koyları tek tek geçiyoruz, bütün kapılar duvar ve nihayet açık bir sağlık ocağı bulduk. Mavi elbiseli hemşire “lütfen” diyor, doktoru dışarda bekleyin. Beton zemine ağaçtan düşmüş kabuklu bir bademi, üzerinde Hrant Dink’in anısına 2019 yazılı bez çantasına atan kadına gülümsüyorum, muhtemelen o da bana ama ikimiz de maskelerimizin altından yayılan ağızlarımızın köşelerini göremiyoruz. Teselli niyetine, kaz ayaklarımı daha da kırıştırıyorum. Anladı mı bilemem. M badem ağacının altında tozlu bir sandalyede oturuyor. “İyiyim” diyor eğilmiş ayak parmaklarını tutarken, ama biliyorum, o kadar ağrımasa gelmezdi doktora. Aralarda dolaşıyorum, hava çok sıcak, ağustos böceklerinin vokali, kara sineklerin solosunu bastırıyor. Otlar sarı ve kuru, arkada iki metruk taş bina arasından deniz görünüyor. Terbiyeli ve temkinli çocukluğuma inat, etrafında her an çıkabilecek bir sürüngene yakalansam da yılan çiçeğinin parlak mercan kırmızısı tomurcuklarının dayanılmaz cazibesine kapılıp fotoğraflarını çekiyorum. Mavi tshirt lü, gri canvas pantolonlu doktor kan ter içinde bize doğru homurdanarak ilerliyor. Sağlık ocağının girişine uygunsuz park edenlere verip veriştiriyor. Siyah deri laptop çantasını, saplarından zar zor tuttuğu iki mavi kutuyu, muhtemelen soğuk zincir tıbbi birşeyler var içinde. Beş basamaklı merdiveni tırmanırken “benim işim bitmeden kimse çıkamaz” diyerek tehditler yağdırsa da o hala bizim için yarımadanın Euryphan‘ı. Ona saygıyla karışık bir hayranlıkla bakıyoruz. Ya gelmeseydi?! On dakika sonra nihayet sıra bize geliyor. Doktor içerde, işinin başında bambaşka biri; kibar ilgili ve sakin. Dönerken içimiz rahat, kırık yok, en fazla çatlak olabilirmiş. N anlattıkça arka koltukta birbirimize lacivert koyları gösteriyoruz, sanki dönerken her şey daha güzel. N olmasaydı, bu kadar hafif ve kolay gelmezdi. M’yi de ikna edemezdim gelmeye.

Gezmek bize iyi geliyor

Her şey göründüğünün tersidir.

Arnavut kaldırımlı Yazı köyünden geçip kuru ve sıcak güneşin altında Knidos antik kentine, sanki çıkmaz bir sokağa girer gibi aniden giriverdik. Burdan öteye karadan yol yok. İki denizin, Akdeniz ve Ege‘nin birleştiği yer burası. Denizler bunu bilmese de kavuşmalarındaki hikmete bir esintiyle, taşların üstündeki deniz yıldızı desenleriyle ya da Güneş saatini tarif eden bekçinin gösterdiği terasta uçuşan beyaz elbiseli, fötr şapkalı esmer kadının, onlarca insan arasından İskenderiye Dörtlüsü’nün Justine‘i gibi yarı Ortadoğulu aksanıyla elindeki fotoğraf makinasını bana uzatırken, çoktan inanmıştım. Onu ve sevgilisi Baltahazar’ı,  karşı tepedeki deniz feneriyle beraber kadraja aldım. 

Yılan çiçeği

Antik kente daha kilometrelerce kala kıvrımlı yollardan, yabani meşe ağaçlarının, mor çiçekli hayıt çalıların arasından geçerken belli belirsiz beyaz bir nokta gibi duran şey büyüdü ve

“bir leylek yuvası,”

“yok o bir cami sanki,”

“olur mu canım kim oralara kadar çıkacak ibadet etmek için, sen Hiristiyan hacılarla karıştırıyorsun!” Trt2 de her güne ödüllü bir festival filmi seyredersen, burasını da San Diego hacı yolu sanırsın.

Ardından da deniz fenerine (deve boynu) dönüşen kireç badanalı nokta bizi defalarca uyarsa da Knidos antik kente geldiğimizi ancak bilet gişesini görünce anladık.

Afrodit’i arıyoruz

O zamanlar magazin ekli gazeteler olmadığı için kulaktan kulağa aldıkları bilgilerle buraya, Dünyanın ilk çıplak tanrıça heykelini görmeye karadan ve denizden akın akın insanlar gelir, Tanrıça Afrodit’i dünya gözüyle görmek isterlermiş. Knidos’lu heykeltraş Praksiteles Kos (İstanköy) adasından tanrıçanın heykelini yapması için sipariş almış ve dünyadaki ilk çıplak kadın heykeli de bu vesileyle doğmuş. Praksiteles müşterilerinin bu konuda nasıl bir tepki vereceklerini kestirememiş olmalı ki temkinli davranıp, bir diğer heykeli de giydirmiş. Sonuç malum, elbiseli olan Kos’a, çıplak olan da Knidos’a kısmet olmuş. Heykelde Tanrıça Afrodit, sol elinde kıyafetlerini tutarken, sağ eliyle de tende en kuytusunu kapatıyor. Nasıl olsa heykel British Museum‘dadır ve “ona bizden daha iyi bakıyorlardır!!” Diye düşünürken beterin beteri varmış meğer; heykelin akibeti maalesef meçhul! 

Not: Bu yazıyı yayınladıktan günler sonra, Halikarnas Balıkçısı‘nın Merhaba Anadolu adlı kitabını karıştırıyordum ki, bir de ne göreyim? Diyor ki Cevat Şakir “O heykeli Bizans imparatoru Teodosyus İstanbul’a taşıttı ve heykel Lavsos Sarayı ile birlikte yandı gitti. Anısı, anıları kaldı.”

Yelda Ugan S.

31/08/20 Bodrum,

Granada

 

Yolculuk

Yaslı yüz atlı/ Yatık ufuklar boyunca/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

Kordoba’ya/ Ya da Sevil’e değil, /Değil deniz için/ iç çeken Granada’ya.

Uyurgezer atları/ götürüyor onları/ Şarkıların titreştiği/ Kavşaklar sarmalına.

Yedi acı kılıcı saplı/ Yüz Endülüs’lü atlı/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

                                                                                                                   Federico Garcia Lorca

 

effects
El Hamra Sarayı

 

23 Ocak sabahı Granada‘ya gitmek üzere erkenden yola koyulduk. Arabada beş kişiyiz, hepimiz bilinmeyen bir ülkede yola çıkmış, iyi niyetli, arzu dolu turistleriz. Tek motivasyonumuz gezmek, tek rehberimiz de akıllı telefonlarımız. San Fernando‘dan çıkışımız yarım saati bulsa da, dönüp dolaşıp aynı meydana defalarca çıksak da vazgeçmedik ve son hamlemizde beş saat sürecek olan şehirlerarası yola çıkmayı başardık.

c56e840d-b222-4485-9291-e795a4859193
Dilek, Duygu ve Zeynep Katedralin merdivenlerinde soluklanırken

Gece aralıksız yağan yağmur durmuş, ıslak olan her şeyin üstüne vuran güneş ışıkları daha güçlü parlamaya başlamıştı. Böylece yola dair tüm endişelerimiz de hafifledi. Setenil ve Ronda tabelalarını da ard arda geçince keyfimiz yerine geldi. Doğru yoldaydık. Zeytin denizi bizi sıkmıyor arada sahneyi diğerlerine bırakıyordu. Sulak arazide okaliptus, rakım arttıkça çam ağaçları, dağların yamacına kurulmuş beyaz köyler, pembe flamingoların takıldığı göller, turuncu benekli portakal bahçeleri önümüzde sırayla arz-endam ettiler. Hatta bir ara çiçek açmış, aceleci erik ağaçlarıyla bile karşılaştık.

Coğrafyacılar İspanya’yı 17 otonom bölgeye ayırmışlar. Başkent Madrid‘de toplanan vergiler bölgelere bizdeki gibi yol, su ve elektrik olarak geri dönüyor, her birine eşit olarak  dağıtılıyormuş.

Hal böyle olunca Bask‘lar durumdan biraz gergin, hatta birazın ötesinde epey kızgın. Güneyi, yani Endülüs’ü sırtlarında taşımaktan yorulmuşlar artık.

“Vay efendim Endülüs siesta yapsın, gezsin tozsun, dans etsin, hayatı keyifle yaşasın, biz çalışalım. Tek dertleri, rüzgar güllerinden daha fazla nasıl verim alırız, çöpleri nasıl ayrıştırırız filan. Zaten apolitikler, yerel kalkınmayı da Avrupa Birliği teşvik ve fonlarına bağlamışlar, oh ne ala!”  Fakat kuzeyliler gün gelir böyle söylenmek yerine “Bizden bu kadar” der resti çekerlerse fakir Endülüs‘ün hali ne olacak?  Onların tek geçim kaynakları tarım.

Yol boyunca İspanyol kuzenleri ve yukardaki kaygılı ifadelerini düşünüyorum. Bir taraftan da önümde akıp giden manzarayla endişelerinin tezatlığını. Endülüs’ün sadık güneşi, bol suyu ve bereketli toprakları mutlu görünüyor.

373f56a6-4537-4619-ba24-50ed4c6121a0
El Hamra Sarayı’nın bahçesi

Dağlara bir masa örtüsü gibi serilmiş bulutlar birazdan yağmura döndü ama hiç kimse sahneyi terk etmedi, gösteri devam etti. Yağmur, güneş, bulutlar ve rüzgar gülleri arasından Campilla‘ya kadar bizi bırakmayan gökkuşağı da her şeye renk kattı.

İspanyolca’da karlı dağ anlamına gelen Sierra Nevada dağı Kanarya Adasındakileri saymazsak ülkenin en yüksek dağıymış. Birdenbire uzaklarda parlayan kar tepelerini görünce inanamadık. Endülüs ve Kar?! “Geldik sayılır” dedi arka koltukta oturan üç kızımız, bu dağın eteklerindeymiş Granada.

Oraya vardığımızda gölgeler kısalmış, çoktan öğlen olmuştu. Senaryoya uygun şekilde hazırlanmış kusursuz bir set gibi tuhaf bir şekilde Granada bizi karşılamadı. Hüzünlü müydü? Yoksa umurunda mı değildik? Buyur etti ama içeri almadı. Nazik ama mesafeliydi. Sanki bizden bir şey saklıyordu. Şey gibi, hani Anthony Quinn‘in başrolde oynadığı 1969 yapımı Kasabanın Sırrı adlı filmi gibi. Kasabalılar kendi ürettikleri bir milyon şişe şarabı Alman askerlerine kaptırmamak için direnmiş, ser verip sır vermemişlerdi. Burada Granada’da da tuhaf bir şey vardı, havada asılı bir şey, belli belirsiz bir koku gibi, göz ucuyla yakalanan ama bir an yanıp sönen, ne olduğunu anlamadan kaybolan bir görüntü.

Sanki şehir bize gerekeni gerektiği kadar gösterecek ve en sonuncu ziyaretçisini de uğurladıktan sonra peçesini bir tül gibi kaldırıp tutkulu neşesine geri dönecekti.

3e9b127d-36db-41a3-a5b2-f8b6f3514f5b
Kristof Kolomb, yeni kıtayı keşfe gitmeden önce Kraliçeden icazet alıyor

Garcia Lorca, Museo Casa Natal‘daki masasında “öğleden sonra saat beşte” şiir yazmaya devam edecek,

Şehrazat El Hamra‘nın salonlarında ipek şalvarıyla yürürken halhal sesiyle havuzların sesi birbirine karışacak, seramikler sadece ona fısıldayacaklar,

Son Granada Emiri 12. Muhammet sarayın bahçesinde gezinti yapan Kraliçe İsabella‘ya eşlik edecek, Kral Ferdinand‘la yemekten önce tavla atacaklar,

Çingene mahallesi Sacromonte‘de gitarlar Granadalılar için çalacak, doğudan gelen ilk ışıklar şehre varıncaya kadar şarkı söyleyip, dans edecekler,

15dacd3e-5423-4e07-8634-5232371c711b
Mirador de San Nicolas, Granada’da akşam üstü

Granada Katedrali ve El Hamra sarayının arasında, tam şehrin ortasındaki siyah mermer heykelin kahramanları yavaş yavaş canlanacak, öne doğru büktüğü sol dizini düzelten Kristof Kolomb kraliçeye reverans yaparak sınır tanımaz ruhunun peşinden yola çıkacaktı.

Mirador de San Nicolas‘a (seyir noktası) vardığımızda Granada bize gülümsedi ve bir teşrifatçı nezaketiyle arabamıza kadar uğurlarken göz kırptı. Kıskançlıktan deliye dönmüş, hasetimden çatlamıştım, biliyordum.

 

Yelda Ugan Saltoğlu

03/03/2020, Beşiktaş