MISIR

Gerçeğe, yol ile nail olunur,

Poul Colhe’nin Simyacı adlı kitabının kahramanı Sandiego’nun izinde, Endülüs, Fas ve nihayet Mısır,

Yedi bin yıl öncesinden gelen dünyevi bilgelik, semavi ilim,

Geleneğin öğrettikleri her zaman doğrudur,

Sütunlarla çevrili koridorlarda yürüyen beyaz cübbeli rahipler,

Tanrılarının izlerini dört bir yanda gören Mısırlılar korku, merak ve hürmetle onları Nil’in yükselişinde, torağın bereketinde, hayvanlarda, güneşte, ayda, gökyüzünde ve yeryüzünde aramışlar, 

Her iki tarafı da çölle çevrili, verimli dar bir toprak şeridi. 

Bu şeridin ortasından akan efsunlu Nil,

İstekleri kanun hükmünde olan güneşin oğulları, hükümdarlar, rahipler, bilgin sınıf, katiplar, kadınlar ve çocuklar,

Tanrıların en yücesi, kayıkla yolculuk yapan, ışık ve sıcaklık veren güneş tanrısı Ra,

Gökyüzünün hükümdarı Osiris, 

Tanrının simgesi scarablar,

Yaşam anahtarı, Ankh,

Dünyanın yedi harikasından ayakta kalan tek bir tanesi; Piramitler,

Kahramanın yolculuğu, yekpare taştan yapılma, dünyanın en büyük eşik bekçisi, bir öğleden sonra uykusunda, rüyayla gelen Sfenks,

Taşa yazılan mesaj.

Mavi bir çizgi Akdeniz,

Hiçliğin kenarında

Bir görünüp bir kaybolan

Kum rengi bir hiçlik

Mersa Matruh

Yabani deve bozlaması,

Kız neşesi,

Kahire’den 850km uzağa, batıya, Libya sınırına, 

SİWA

Palmiyelerin olduğu yer,

Aghurmi,

Yıldızdan bir battaniye örttüler üzerimize,

Tamara ve Sofia adında,

Vaha,

Vahad, genizden, 

Oasis,

Bizden evvel, 2500 yıl kadar evvel Persler gelmiş, 

Ordunun kaybolduğu yer, koca ordunun yok olduğu, 

Oracle Temple,

Yedi ayrı kabileden insanların geldiği yedi ayrı kapısı olan tapınak,

Cezayir’den ve Fas’tan, 

Saklı yerler,

İmandan gelen temizlikle süpürülüp silinmiş, eser miktarda bırakılmış fresk,

Aman’un tüyleri

Velev ki firavunsun ve şapkanda iki tüy var Amon’un gücündedir niyetin, 

Kendi kendini gerçekleştiren kehanet, haydi sor Makedonyalı, 

İskender kutsal alana girer ve sorar,

Ben Zeus’un oğlu muyum?

Cevap onu mutlu eder,

Hiç şüphesiz,

İnandık, iman getirdik,

Torba içinde torba, o da İdil kadının kucağında, 

Muz ve guala

Kakuleli kahve,

Kişniş,

Reyhan,

Biberiye

Gün batımı

Aldığı kadar toprak ve tuz, bir tutam saman, az biraz kaya,

Güneşte kuruyan damlar,

Göz göz tuz gölü,

Turkuaz,

Ölü dağı

Cezayirli kırmızılı kadın, 

Beyazlı olan Uzakdoğulu, Ra onları bir tutam ışıkla sonsuza dek görünür kıldı, pembe kılıflı bir ıphone 16’da,

Allah, Bismillah, Yallah, elhamdülillah,

Gören görünür,

Kadınlar çözülür.

Dar ve alçak kapılar,

Dikkat! Buralar çok tehlikeli, her an karşınıza ağzı emzikli, ayakları çıplak, saçı tepesinde, aşırı sevimli yavru bir firari çıkabilir. 

Bedevi alfabesinde kadın ve erkek palmiyeler,

Hurmalar,

Hayra delalet scarab, nam-ı diğer bok böceği, hayatın devri daimi, 

Kadınlar İsis’e emanet,

Cübbeli rahiplar, Pers kralı Dairus, Zülkarneyn ve şürekası.. şimdilik, makul ve mantıklı.

Başından aşağı bala bulanmış bir köle yürüyor firavunun yanı sıra,

Sinekler ona konsun diye,

Daha oralara gelmedik,

Hala minnak cezvelerde pişen kahvemizi bekliyoruz, 

Şehirli tahammülsüzlüğü,

Çölde çay, limon otlu,

Çöldesin şimdi, en iyisi çölün içine dal, bir tek kum tanesini seyretmen yeter, Simyacı,

Bir scarab yatmaya hazırlanıyor, yeni bir ev yapıyor başını sokacak, Sisifos misali her akşam yeniden, minik ayakları kaderden daha güçlü, kadim bir sabırla kuma nakışlar çizen,

KAHİRE

Memluklular’dan gelen mimari, gazebo, çardak şeklinden esinlenerek yapılan şeffaf minareler

Nil kenarında akşam yemeği,

Kahire’deki evimiz, Giza ve Gem manzaralı,

Bizi bekleme odasına aldılar, 

Gün geldi çattı, 

Ve kapılar açıldı

72 Milet tek kapıya dayandı,

Great Egyptian Museum,

Şimdi sıkı tutunun, 5 bin yıl geriye gidiyoruz,

Mısır çılgınlığını başlatan tek bir uygarlığa ait, dünyanın en büyük müzesi,

Şanına yakışır bir Obelisk, tek parçadan yapılan askıda bir dikilitaş,

Tepesi altındanmış bir zamanlar, deniz feneri gibi parlak,

Kartuşunu her yere kazıyan Ramses,

İyi bir ev sahibi, 

Ayakta, kapıda karşıladı bizi, 11 metre boyunda, 

Tevazu bizden, zira biçim ne kadar büyükse temsil ettiği kişi o kadar önemli,

Majesteleri,

Anibus çakal kral hem mumyalamaktan hem de son karar gününden sorumlu, terazinin bir kefesine kalbi, diğer kefesine tüyü koyuyor, kalp ağır gelirse cehenneme gidersin, tüy kadar hafifse kalbin cennete. 

12 jürinin de fikri alınarak amel defteri kapanıyor. 

12 angry man, guilty or not guilty,

Uyumlu, anlayışlı ve sabırlıyız zira cehenneme gitmek istemiyoruz,

Cennete giden kayıkta sadece deliler ve çocuklar var. 

Biz de niyetteyiz.

Greko Romen sanat, 

İnsan odaklı, idealist, merkeziyetçi ve gerçekçi sentez, 

Her şey mumyalanmış, tohum, baklagiller, incir bile,

Kırmızı, lacivert, yeşil ve altın sarısı heykeller, 

Asillerin ayaklarını koydukları tabureye düşman figürleri çizilmiş, 

Küçük asilin taburesi boş, henüz bir düşmanı yok yavrunun,

Lübnan’dan getirilen sedir ağaçlarıyla yapılan kayık, çivi kullanılmadan, iplerle bağlı, öbür dünyaya sefer yapan,

Hitit’den  miras savaş arabaları, 

Mumyalama yatakları,

Lotus başlı sütunlar,

Ölümden sonraki hayat,

Sonsuzluk,

Giza’ya, piramitlere nazır camdan bir davet,

Tutankamon’un 11kg som altın maskesi, altın tabutları, sandaletleri, mücevherleri ve savaş arabaları,

Kadın firavun Hatşepsut’un alabastar sfenksi, onunla Luksor’da tekrar görüşeceğiz,

Papirus başlı sütunlar,

Kahire Medeniyetler Müzesi

Yine de medeniyet, ille de medeniyet, 

Samimi, şaşırtıcı, davetkar, 

dinlendirici üstelik, Sanat eserleri ve mumyalar,

Lapis lazuli bilezikler,

Pamuk prenses misali, camdan bir tabutta öpülmeyi bekleyen Mumyalar,

Kusuruyla biçimlenen Akenathon, tek tanrıya inanan tek firavun,

Atenizm,

Ve tanrısı Aton’a şiir yazan,

“Bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh,

Ta başlangıçta vardı Tanrı

Tek varlıktı o, 

Hiçbir şey yokken,”

GİZA, PİRAMİTLER,

Haklarında çok konuşulan üç güzeller,

Keops, Kefren ve Mikerinos,

Üçü de 5. Hanedan zamanından, aralarında 25’er yıl var.

Kimisi sihir diyor, kimisi uzaylılar yaptı, sevgili doğa diyor, hikmetinden sual olunmayan, 

Heredot’a göre rampalarla yükseldi, yukardan aşağı kireç taşıyla temizlendi ve tepesi altınla sıvandı, İnşasında zanaatkarlar, bira ve ekmek karşılığında tarım işçileri çalıştı. 

Aralarından tüy, kıl, kağıt dahi geçemeyen iki milyon küsür tane giz dolu taş,

KAHİRE TREN İSTASYONU

Luksor’a gece treni,

İsis’in pembe kanatları, kadın muhabbet, 

Lililililili

Mısırlılar nerede?

Tozlu Kahire kızıla çalıyor,

Kuşetli tren, 

60’ların sonlarına doğru zamanda donmuş bir mekan, Bab el-Hadid’i sinemada seyretmiş, çocukmuş o zamanlar, mavi galabiyeli bir Mısırlı, restoranda nargile içiyor. Bara nazır deri kaplama tabureler koyu yeşil, kesme camdan izmarit dolu kül tablaları, iç gıcıklayıcı oynak bir müzik. Zaman, hayat hikayelerinin dile gelme zamanı, yol uzun, gece şerbet gibi,

Yukarı çıkıp gün batımında Kahire’yi izliyorum,

Tren düdüğü,

Geçirgen duvarlar, 

Güler yüzlü çocuk Halit, sabah 5’te nazikçe kapımızı çalan, 

Trende kahvaltı,

Limonlu kek,

Gün doğumu,

Tarlalarda çalışanlar, 

Minik nane bahçeleri,

Muz tarlaları

Mango bahçeleri

Ilgın ağaçları

Şeker pancarı

Sabah sisi,

İri bir fare kadar cılız eşeklerin çektiği tahta arabalar,

Daha önce hiç görmediğim kuşlar,

Kum rengi evlerin mavi balkonları,

Uzakta altın sarısı bir dağ, güneşin parladığı, yeşilin bittiği, yaklaştıkça içe kıvrılan,

Tanrıça İsis’in Osiris’in 14 parçasını birleştirip onu dirilttiği dağ

Rayların yorgun homurtusu,

LUKSOR

Batı tarafı ölülerin, doğu tarafı yaşayanların şehri, eski bir başkent. 

KARNAK ve LUKSOR Tapınakları,

Tanrı Amon ve sembolü şahin başı olan güneş tanrısı Ra’ya  adanan Karnak tapınağı,

Yaşayanların tarafı,

İki bin yıl, otuz firavun görmüş,

Dünyanın en büyük açık hava müzesi,

İnsan ne için evden çıkar?

Eve hayranlık ve hayretle dönmek için, 

Tapınak üstüne tapınak, kafes pencereli bir cami,

Amon Ra’ya hürmetler, bugün çok cömertsiniz,

Luksor’lu Ayman rehber, mahcup ve kibar, 

Dört bin yıllık renkler,

Koç başlı verimlilik tanrısı,

Hatşepsut’un obeliski,

Kırmızı granit,

Kleopatra’nın yüzdüğü havuzda küçük ve büyük balıkçıllar,

Papirus başlı sütunlar,

Gül ibrişimi sarı, akasyagillerden fasulyeli,

Karnak ve Luksor tapınaklarını birbirine bağlayan, koç başlı sfenksli  yol, 

Rahip her sabah pencereyi açıyor, güneş önce tanrı Amon Ra’nın üzerine, kapının açılmasıyla da bütün halka dağılıyor,

Hep böyle bir işim olsun istemişimdir,  

Tutankamon’un mezarı, şahitlerin huzurunda, kayıt altına alınarak, hiç bozulmamış haliyle 1922’de İngiliz Howard Carter tarafından bulundu. Carter’in evi bugün Luksor’da bir müze, 

Mango ağacı

Galabiyalı erkekler,

La şükran, 

Anubis, mumyalama tanrısı,

Fresklerdeki tırtıklı uzun çizgi, su, Nil manasında,

Alabastar mermeri,

NİL

Güneye, çıkıyoruz, yukarı,

Mısır’ın kalbine bir yolculuk

Gemide 4 gün,

Uzun, menevişli, mağrur nehir, 

Kayalar, güneş ve renkli küçük tekneler,

Beyaz Nil, Uganda’nın Jinja kasabasından doğar, 11 ülkeden geçer,

Siyah bacaklı kuş görünce heyecanlanıyorum, adını söylüyorlar, unutuyorum,

Karabataklar boğazdan tanıdık,

Üç katlı gemiler, pencerelerine Nil’in şavkı vuran, 

Sinyoraya şal, yeşil kayıkta iki satıcı, 

Nil’de seyir denize benzemez, nehir hiç bitmez.

Bilabal, bizim şekerli süte batırılmış diş hediğimiz,

KRALLAR VADİSİ

Medeniyetler müzesinde gördüğümüz mumyaların çıkarıldığı yer,

İnsan öldüğü zaman, ruhun Osirus’a hesap vermek için on iki saat gündüz, on iki saat gece yaşayıp bir günü hesap vererek geçirdiği ondan sonra da mumyalanmak için vücuda geri döndüğüne inanılıyor. O yüzden ruh ve beden sadece 24 saat ayrılıp tekrar bir araya geldiğinde mumyalama işi başlıyor. Ruhun kafesi olan bedeni de korumaya çalışıyorlar. 

Aman bir başkasıyla karışmasın bu aşamada yüz maskesi önemli.

Ölüler vadisi, Luksor tarafı yaşayanların tarafıyken, buralar zengin bir hazineye sahip mezarların korunduğu ölü taraf,

Seçilmesinin sebebi, mezarların yerleştirildiği dağın devasa bir piramide benzemesi,

Davetini trende aldığımız büyülü dağ,  

Kutsal piramitler, diğer hayata giderken yardımcı olacağına inanılan,

Hala bir tasarım ilhamı, misal, oteldeki ters piramit sehpalar, 

Buradaki mumyalar zamanla taşınarak Nil’in diğer tarafına götürülmüş,

HATŞEPSUT’un TAPINAĞI,

Tek kadın firavun,

Tanrının kızı Hatşepsut,

Makyaj yapan ilk firavun, gözleri sürmeli,

24 heykeli var, günün 24 saatini simgeleyen,

İnsan yüzlü, aslan vücutlu sfenksleri var, onu koruyan,

Kraliçe, annesiyle Amon Ra’nın bir gece geçirmesi neticesinde doğduğuna inandırdı rahibi, Amon Ra’nın kızı olduğuna, 

Tapınaklara halk yiyecek getirecek, hediyeler sunacak, rahipler onları kutsayacak, Ra’nın güneşi üstünüze olsun,

Her yeni firavun bir diğerinin kartuşlarını çıkarıp kendi kartuşunu takıyor, “buraları ben yaptım.” Duy da inanma, ne acayip.

Memnon heykelleri, gün doğumunda şarkı söyleyen, voltranı oluşturan taştan devler, 

 

Edfu Tapınağı

Edfu kasabası, Horos’un tapınağı, şu kuş burunlu olan tanrı

Greko Romen dönemdeyiz,

Fakat halka yaranmak için tanrı ve tanrıçalar henüz değiştirilmemiş,

Gökyüzü tanrısı, Zodyak, 12 burç

Zekeylikel, İskender,

Bazı kartuşlar boş, çünkü kimin kral olacağı henüz belli değil, zira başkent İskenderiye’den haberin gelmesi dört ay sürüyor,

Karnaktan sonra en büyük tapınak,

Güneş diski yanında koruyucu iki kobra,

Papirusa yazılmış dualar,

Horos’un kayığı Lour’da,

Ko Mombo Tapınağı,

Kombo kasabası, timsah tanrısı Sobek,

Sağ taraf Sobek, sol taraf Horos,

Toprak sahiplerinden suyun seviyesine göre vergi toplanıyor,

Mumyalanmış timsahların müzesi,

Üç mevsim,

Güneş kızdıkça kızıyor, 

Ada köy,

Köye tekneyle gidiyoruz, Nil’de girdaplar büyüyor, akıntıya kürek çekiyoruz,

Sahibinden az kullanılmış tapınak, 180 yılda yapılmış ama gel gör ki 27 yıl sonra Hristiyanlık dinine geçilmiş, 

İskender’den sonra gelen komutanın Horos’la kabartmaları var, kimseyi kınamayacaksın, Alexandre kendini tanrının oğlu ilan ederek halkın karşısına bir Mısırlı gibi çıktığında Ptolemaios karşı çıkmış ona bir Makedonyalı olduğunu hatırlatmıştı.

Günlük hayata dair bilgi veren hiyeroglifler, aldım, verdim, tanrılara sunulan kurban, buğday, meyve vs sayılar, tuttukları muhasebe olsa da bana taşa yazılmış bir şiir gibi geliyor,

NUBİA 

Artık Sudan sınırındayız, Güneye çıkıyoruz, kara Afrika’ya ulaştık, habitat değişti,  insanların şekli şemali de, kuş çeşitleri arttı,

Şimdiye kadar gördüğümüz tüm kırmızı granitler Aswan’dan mermer madenlerinden,

1964 Aswan barajının kurulmasıyla beraber Nasır, dünyanın en büyük yapay gölünün civarında bulunan üç tapınak File Tapınağında birleşti,

İsis ve Osiris

Maymun yüzlü eğlence tanrısı,

Parfüm ve baharatlarıyla ünlü,

Mimozalar,

Kapısında evin hanımının adı yazılı evler,

Agatha Christie’nin Nil’de Ölümü yazdığı Old Cataract otel

“Luksor ve Aswan’a çıkacağız, belki Hartum’a kadar da gideriz.” Kitaptan bir satır,

Nil’e veda,

ASWAN’dan ABU SİMBEL’e  

Abu Simbel’den öte yol yok, Sudan sınırı,

Ayaklarımızın altında sarı ve sıcak kum, 

Ramses’ler biz avarelere tepeden bakıyor,

Hava neredeyse 45 derece ama tapınağın içi loş ve dingin, Kadeş savaşına ilişkin kabartmalar, siyahi ve Suriyeli tutsaklar,

2. Ramses savaşmak istiyor, Suriye civarlarında olan Kadeş’i almak. Kuzey Doğuya doğru ilerleyacek. Yolda Hitit ajanı bedevilerle karşılaşıyor, “Muatali gelmiyor,” diyorlar, Ramses son sürat ilerliyor ve hezeyana uğruyor. Derken ortalık karışıyor, sonunda iki taraf da “biz kazandık,” dese de tarihin bilinen ilk yazılı barış anlaşması, Kadeş tarflar arasında imzalanıyor. Mısır Suriye üzerindeki emellerine son verecek, Hititliler çekilecek. 

Ramses de kendini sanata adıyor, heykeller yaptırıyor, oraya tapınak buraya obelisk derken yukarı Mısır’ı donatıyor.

Taştan bir tepeye 4 heykelini kazıtıyor, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık, sonra da Nefertari’ye ilk kez bir Firavun karısına tapınak yaptırıyor. Kayalara oyularak, 20 yıl kadar sürüyor. Aşk filan anlatmıyor, Kadeş savaşını anlatıyor. Aşkım için diyor ama savaş anlatıyor tapınakta, patavatsızlığı bununla da bitmiyor, Nubia’lı bir kadınla evlilik sahnesi de işleniyor duvarlara,

Ramses’in ayaklarına Aswan barajının suları geldiğinde dünya seferber oluyor,

Abu Simbel tapınağı da bulunduğu yerden daha yüksek bir yere taşınarak miras korunuyor.

Tapınakların ön yüzleri hükümdarlar tarafından propoganda sayfası olarak kullanılmış, sekiz sütuna manşet,

Hiyeroglif günlük hayat için pratik olmadığı için papazlar için Heratik dil geliştirilmiş, halkın kullandığı dilse dimotik, 

Beli silahlı pembe gömlekli kavruk erkekler, siyahlar giymiş, gözleri sürmeli kadınlar, perme perişan çocuklar,

Çölle terapi seansındayım,

Karşılıklı susuyoruz,

Amon Ra’ye ithaf edilen tapınaklara rağmen güneş kızmaya devam ediyor, 

22 Şubat, 22 Ekim, yılda iki kere gün yüzü görenler, ışık 30 metre kadar içeri girip her yıl aynı şekilde tanrıları aydınlatıyor. 

Işığı göremeyen ebedi gölge karanlığın tanrısı,

Gölge en kıymetli şeymiş, Jung geçti buralardan, gölgeme tutundum bekliyorum,

Favori tanrıçam Hathor, inek boynuzlu, boynuzlarının arasında solar diskle görünen,

Neye kızıyorsun Ra?

Hiçliği örten mavi gökyüzü 

Damlama usulü can bulan yeşil bir çizgi,

Rengarenk kamyonların gölgesinde uzanmış yatan şoförler,

Susma çöl, bir şeyler söyle,

Ve kızgın çöllerden serin sulara iner gibi yine yeniden Nil,

İçerleyen taraflarımdan öpüyor, birazını Nil’e birazını çöle bırakıyorum, arkamdan geliyorlar,

Komando kıyafetli askerler, polis de olabilirler, yolumuzu kesiyor,

“Turki,” diyor şöför,

Fas’taki kadar tezaruhat almıyoruz bu cevap karşısında,

İzin veriyorlar, avuç içinden avuç içine gizlice geçen izin belgesi,

Kırmızı, beyaz, siyah çizgili bidondan kapılar açılıyor,

Su ve kum

Nil ve çöl,

Neval El Saddavi’nin ruhuna selam olsun,

Bizim değil, Batı’nın Orta Doğu’su

Bedevi alfabesi, kadın ve erkek palmiyeler,

Nasıl göründüğüme değil, nasıl gördüğüm üzerine çalışıyorum,

Çöl konuşuyor,

İşe yarıyor,

Bir hayalim vardı, Karnak ve luksor’u gece de görmek, olmadı, kısmet Ebu Simbelmiş,

Tamam, okey, neş, süper değildi ama el feneri tutsalar da olurdu bana, 

Çölde kahvaltı,

Herkes kendi deneyimini yaşıyor,

Mu?

Balıkçıl kuşları tanıyorum artık,

Kos çiçeği,

Anasonlu reyhan,

Aswan’dan Kahire’ye uçuyoruz,

Allahu Ekber,

Akeneton’un ruhu şad olsun, 

Mısır’ın en iyi Koşeri burada yenir,

Üzeri bol tarçınlı sütlaç,    

Döndüğümüzde otlar sapsarıydı ve güneydeydi güneş,

Hani ne desem, ne söylesem, ne yazsam az, yetmez dersin ya kifayetsiz kalır kelimeler, sözler… Ben de bir kartuş çizmeye karar verdim, en güzel harflerden oluşan, 12 satırlık,

Sevgili Meltem, İdil, Songül, Aida, Naz, Mehmet, Esen, Kerime, Altuğ, Zeynep, Ayman ve ben Yelda,

Kalbim tüy kadar hafif geldiyse kefede, cenneti yaşadıysam Mısır’da, bu sizlerin sayesinde oldu, Teşekkürler,

Çıldırmış gibi Mısır’ evire çevire sizinle gezmek bir ayrıcalıktı.

 

7-18 Nisan 2026

AFARA

Hava pek bi kararsız, kışa mı geçsin, yoksa az biraz daha sonbahar mı kalsın?

locada kırmızı bi koltuk,

ahşap, sallanan,

Amanoslar’a bakan,

Ve artık sallanmayan.

Sahile gitmişsin rüzgarla buluşmaya, denizle anlaşmaya. Pazarlık etmişsin onlarla; “hele bugün bi durun,” demişsin; “baş tacımız geldi, yarın bakarız.”

Ağrımadık, incimedik senden, sizden yana.

Ne güzel komşumuzdun,

Sen de bizim baş tacımızdın.

Depo, antrepo,

Gemiler,

Gişeler,

Tırlar,

Yolumuz grisi bol, mavisi az, beyazı seyrek, pembesiz bir gökyüzü. 

Yüzüncü yıl uyurken gelirdin, gazete bırakırdın kapıya, ayda bir kere de Milliyet Sanat,

Liman,

Turuncu zürafa vinçler,

Demir çelik, 

Fabrika bacaları, 

Toz çelik,

Habib-i Neccar onlar mı Alaattin Amca, 

ya şu uçan kuşlar, kumru mu, gülün adı, ince kum, Kutadgu Bilig? 

Biberli, katıklı, zeytin, sürk ve tandır ekmeği,

Palmiye, okaliptüs, dut, çam ve hambelis,

Babı Ali’den alaylı Hatay, Adana muhabiri,

Samandağ Hıdırbey köyü; “bu ağaç Hz Musa ile yaşıt,” 1973 Milliyet gazetesi birinci sayfadan verilen haberin

A tipi gümrüklü antrepo

Kızıl, kahve ve sarı,

Pac otogarı, 

Sonrası Kırıkhan, ilk gençliğim,

Ta Muaviye ve oğlu Yezitten beri İsraf saltanatının mimarlarına, Emevi zihniyetine kızardın, pırıltısından çok zırıltısı olan insanlarla işin olmazdı. 

Kış geceleri künefe yapardın küçük bir tüpte,

Yeni bir şehir yükseliyor, sözüm ona depreme en dayanıklısından laf aramızda. Eli göğsünde, en kravatlısından, en gülecinden, en vaat eden, en aday adayından,

Güneş uyumaz buralarda, ara sıra kestirir, n’apsın yaz yorgunu,

Bahçelerde sarı naylon tepeler

Telis çuvalda portakal, limon, mandalina, vs. 

Bazen bilmem kaç günlüğüne kapatırlar hesabını, 

Korkuyorlar senden, çünkü gazeteciler ıskartaya çıkmaz, emekliye ayrılmaz onlar,

Ağzı olmayan kadınlar dediğin için, çocuk, istismar, Tanrının Antakya’ya bahşettiği Asi, hak, hukuk, eğitim filan dediğin için korkuyorlar di mi?  

Damlarda çelik ve camdan sfenksler gün topluyor, yanlarında kendinden menkul uydu alıcıları

Bardak halt etmiş, kovayla yağıyor mübarek,

Islak dağlar,

Denetim istasyonu,

Antakya’ya gelen tren gelinler,

Yağmurla delisi dışarda çaylar, beton viyadükler,

Ta ta ta taammm! 

Sahnede bi kamyon; en kırmızı, en damperlisinden,

O vakit söz Müslüm babada,  

“Kafamız bizden hesap soramaz arkadaş, çünkü biz onu hep güzel yaşattık.”

El Mukaddim,

“Ne demişiz biz, bugün batarsa güneş, yarın yeniden doğar.”

Güzeldik biz, sizinle daha da güzeldik Alaattin amca, 

Sezer teyze, Gözde, ablam ve annemle seni andık, “haberdar et,” dedi annem duasını toplarken.

Islak sarı benekli bahçeler

Organize sanayi

E91

Bitmeyen işler yüzünden yüz süremediğimiz antik kalıntılar,

Sarı kantaron vari devasa çalılar,

Kızıl, Ayasofya rengi kınalı toprak,

Fıstık,

Yer fıstığı, kadiri daha mutlak olan epey uzakta,

Kadirli Yolu

Afara Arapça mı Alaattin amca, bahçe ve bostanlardaki kalıntı, bitkinin son kalan döküntüsü, hani toplayıcıların hakkı olan?!

Ve

Sana bi sagu yazdım ağıt yerine, haberin oldu mu, adını andım sayfanda? Kadife çiçeğin emin ellerde, sen nurlarda uyu e mi?

16 Aralık 23, Osmaniye

Yelda Ugan S.

Mevzu para değil.

Pervasız, tıka basa korku dolu, zaman zaman da eğlenceli öğrenci yaşamım hiç bitmeyecek bir ayrıcalığın başlangıcı gibiydi. Görünen görünmeyene, gelmişe geçmişe, başka türlü güzele, kısacası bende olmayan, bende bulunmayan her şeye iştahlı bir merak peydahlanırdı içimde.    

İktisat fakültesinde okurken para ve banka adlı bir dersimiz vardı. Adı bölümle müsemma olsa da cep fotoroman ebatında küçücük bir kitaptı hatmettiğimiz. Yaşlı hocamız kısa boylu, ciddi, otoriter, tam manasıyla bilge bir cadıydı.  

Erkek öğrencilere daha toleranslı olduğunu, biz kızlardan pek hoşlanmadığını sanıyordum. Yanılmışım, mezuniyetimden kısa bir süre önce idari binada, ne işim varsa artık orada, karşılaştık. Eline uzanan elimi yakaladı. “İki yıldır part-time çalışıyorum hocam yakında kadrolu olacağım,” der demez dönüp az evvel vedalaştığı meslektaşına “Recai duydun mu bak!” kendisi muhasebe hocamız olur, derken gözleri parladı, heyecanlı sesi uzun koridorda sekerek koşturdu. Meğer yüzü gülümseme çizgileriyle doluymuş.

Derste gözümün olmadığı, kendimi eğlemek için gündüz düşlerine daldığım bir gün, nasıl olduysa Hikmet hocanın “kötü para iyi parayı kovar,” dediğini duydum. Bu arada o küçük dev kitabı hocamız bizzat kendisi yazmış. Hayret etmenin değerini pek değil hiç bilmediğim, ön yargımın, varsayım potansiyelimin tavan yaptığı yaşları sürüyordum. 

Akşam olunca sınıf arkadaşım olağan üstü akıllı Nal’a sordum, zira kendisiyle yurtta aynı odada kalıyorduk. İstesek de istemesek de saat 21’den sonra mecburi toplanma alanımız orasıydı.

Bir cebinde dolar, diğer cebinde Türk lirası var, hangisini harcarsın? Diye soruma soruyla karşılık verdi. Yani hangisiyle otobüs bileti, defter, kalem veya kantinden çay alırsın? 

Tabi ki liramı harcarım. 

Cevabımdan memnun, “hah işte!” dedi. Değersiz paran değerli olanı piyasadan kovdu. Makbul olan da pratik olan da bu. Yani kötüyü kullanıp iyiyi tutman. 

İnsanın kendini vererek yaptığı hiçbir şey boşa gitmiyor. Anlamıştım, anlamakla kalmayıp örnekler vererek ne kadar anladığımı göstermek istiyordum.  “Eski kıyafetlerimiz yeni olanları, teklemeler takımları, kesme bardaklar kristalleri, pamuk donlar ipekleri, patiskalar saten çarşafları günlük hayattan kovduğu gibi,” dedim.

Nal, o koca ağzının aldığı kadarıyla güldü, güzel yeşil gözleriyle parladı. Hiç kullanılmayan misafir odalarını, büfelerde saklanan likör bardaklarını, bayramdan bayrama serilen dantel masa örtülerini filan sayarak konuyu epey şirazesinden çıkardık.  

“Şimdi bana yeniden ister misin deseler,” yine bir akşam o sekiz kişilik odada, ranza tepesinde tünerken ona sorardım. Peki kötü sohbet iyi sohbeti nasıl kovuyor Nal? 

İlla ciddi konular olması gerekmiyor yani para ve banka gibi. Misal ırkçılık, eğitim, kadın hakları filan. Ya da kitap, sinema, festival. Belgeseller konuşalım da demiyorum, depara kalkan bir parsı, Uganda’daki goril safarisini, İspanya’da El Camino De Santiago yürüyüşünü, Kuzey Işıklarını ve daha fazlasını. Sosyal medya bu konuda sağolsun bize istemediğimiz kadar alan açıyor, açmakla kalmayıp mevzuyu günlerce tefrika etmemiz için zaman sınırı da koymuyor, her halukarda hikmetinden sual etmiyoruz.

Mevzu herhangi bir günden devşirdiğim örneklerden ibaret.

Misal, “dün pazara gittim.”

Dememe kalmıyor, onların mahallede bir pazar kuruluyor. Ama ne pazar! Allah seni inandırsın her şey organik, Çatalca’dan geliyor, Bursa’nın köylerinden, Sakarya’nın denize döküldüğü ağzından. Her sene on kilo ispir fasulyesi atıyor deep freeze. “Sen de at,” diyor “kışın çok rahat edersin. Ama yarım kiloluk yap paketleri, kalıyor, yazık, yenmiyor sonra.” 

“Dün yoğurt mayaladım.”  

“Bir fiske tuz attın mı, ya fiskenin yarısı kadar şeker?” 

“Olmamış o zaman, bir kere sütü kaynatacağın tencereyi iyice soğuk suyla çalkalıyorsun ki dibi tutmasın. Senin tencerenin dibi tutuyor değil mi?” 

“İşte bu yüzden… “

“Geçen hafta nefis bir film seyrettim.” 

“Seyrettim ben onu, dur bakim, geçen yıl seyrettim hatta, eski bir film o.” 

Bir dizi vardı, neydi adı? Hah! “Yetişkinlerin Yalan Hayatı.”

Son sezon yakında geliyormuş ama daha fazla dayanamadım beklemeye, amazonun en prime şifresi var bizim kızda, hemen girdim, bir günde bitirdim tamamını. Bizim kiracı da Disney kanalda, istesem o da verir de yüz göz olmak istemiyorum şimdi. Ayrılmış onlar.

“Kim ayrılmış?”

“Benim kiracı, sevgilisinden ayrılmış.

“Hmmm…” 

“Rimel aldım.”

“Ben internetten yarı fiyatına aldım, linkini atıyorum bundan sonra oradan al.”

“Ne zamandır seni buraya getirmek istiyordum, başka bir yere gelmişsin hissi veriyor insana. Tatile çıkmışsın gibi hem şehirdesin hem çok uzakta.”  

“Biliyorum ben burayı.”

“Yürüdüm,”

“Ben koştum.”

“Atladım,”

“Ben zıpladım.”

“Amuda kalktım,”

“Ben parende attım.”

!!!

“Oldu o zaman bana müsade, ocakta yemeğim var.”

Dinleyicinin şevki anlatıcının dilini çözer derler.

Bilmem anlatabildim mi Nal?

Konu biraz dağıldı sanki ha?

Hikmet hocaya mı sorsak?

25/10/23

Yelda Ugan S.

Bitez

Hazindak Yaylası

Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan.  Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş. 

#Uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yaz adımı. Refik Durbaş

13/8/22 Cumartesi

Palovit şelalesi bugün çok meşgul, malum cumartesi. Onunla fotoğraf çektirmek için bile sıraya girmek, beklemek gerekiyor. Bizim ne o kadar zamanımız ne de sabrımız var. Yol uzun. Amlakit’e kadar arabayla çıktık. Sağ tarafımız derin bir uçurum. Ölmez de sağ kalırsam, uçurumlarda açan kır çiçeklerinin yanına yazacağım adını söz. Bismillahirrahmanirrahim. 

Mühürlenmiş (ağzına kadar balla dolu olan) kovanları toplamaya gelmiş, boz bir ayıyla göz göze gelmesin mi? Kartal kırılıyorlar gülmekten, sanırsın kırk yıldır görüşmüyorlar. Sonra Muco alıyor sazı eline, teleferiğe binmiş bir gün, yerden 400 metre yüksekte, yolculuk bir yayladan diğerine, tam ortasında asılı kalmasın mı? Elektrikler kesilmiş. Oysa benim ödüm kopuyor sağıma baktıkça. Hiç gülesim yok! Ne ayıyla burun buruna gelmeye ne de iki yayla arası salınmaya.

Pokut yaylası

Amlakit Hazindak arası zorlu bir parkur için hazırlanıyoruz. El ele tutuştuk, kutu kutu pense oynar gibi daire olduk. Gözlerimiz kapalı ve hepimiz kendi dilimizde ve dinimizde ona şükranlarımızı sunduk. Kartal ve Muco el çabukluğuyla iki basamak merdiven yapıverdiler kaşla göz arasında. Son yağmurlardan epey aşınmış önceki. Tüm yolu Hazindak yaylasına varıncaya kadar ormanın içinden tırmanarak kat edeceğiz. Dünden idmanlı olsak da ayı kaçırma ayini pek başarılı olmadı. Muco’ya göre bizden çıkan ses fare bile ürkütmezmiş. Sık ağaçların boyları neredeyse 60-70 metre. Bu kadar türlü çeşit ağacın, kayın, gürgen, kızılağaç ve kestanelerin arasından kaçmak da mümkün değil. Patika yol daracık, solumuz dik bir yamaç, sağımız daha dik bir yokuş. 

Tek tük eski geçit taşları İpek Yolu’na bağlanan patikalardan kalmış,13. yy’dan.  Buralardan anayola çıkar, gün öğlen olmadan öteberi satarlarmış kervanlara. Hayvancılık bitince patikalar da kaybolmuş. 

Hazindak yaylasında Meryem hanıma uğradık. Mini Çamlık kafeye. Kahveyle olur mu? Bir tabak hamsili kek, kete ve efsane tat elmalı baklava da yanında. Tek başına çalışıyormuş. İçerde kuzine sobası, üstünde nefis yemek kokuları gelen dizi dizi tencereleri.  Çocuklar yazın gelmek istemiyorlarmış, zira internet yokmuş. Kocası da ha keza, uzak diyarlarda. Parmaklarımızı yaladık nerdeyse, bir tabak bir tabak daha! Mahçup oldu. “Elma çok ya buralarda, onları değerlendiriyorum,” dedi. Sanki keramet elmadaymış gibi.    

Hazindak yaylası

Meryem hanım bir sonraki misafirlerine hazırlana dursun biz yeniden düştük yollara. Yine çisenti başladı, yollar çamur, görüş mesafemiz belli belirsiz dağ zirveleri ve yol kenarlarındaki çiçekler kadar. Bulutlardan da yukardayız. Uzaktan, tüten ormanın az ilerisinden Pokut yaylası göründü. Artık neredeyse göz gözü görmüyor, büyülü bir gerçeklikle iç içeyiz sanki. Yine çatısı teneke saçtan tahta evler, tül perdenin arkasındaymış gibi fulü çiçekler, inekler, tosunlar ve tek tük insan silüetleri. 

İspanya’nın köylerinde de nalyalar varmış, bizimkiler tanıdık birini görmüş gibi şaşırdılar. Bazıları sanat eseri gibi hakikaten, nakışlar filan kondurulmuş kapılarına, oymalar yapılmış çatı ağızlarına. Uzun uzun inceledi Salva, kendi dilindeki horreoların fotoğraflarını çekti.  Galiçya’nın her bir yanı nalya, oralarda ince uzun olsa da yiyecekleri farelerden, börtü böcekten koruyan bu kiler evler birbirlerine çok benziyormuş.

Yayla kafede, sis manzaralı terasta çaylarımızı içerken nihayet sordum Muco’ya, bu Kaçkarlar ne ola ki, nerede başlar nerede biterler? 

Rize İkizdere’de başlar. Denize göre Bayburt’un önünden. Denize paralel. Bir kol Batum’a iner, diğeri Şavşat’a. Erzurum İspir Hadeçur yaylasından Başhemşin yaylasına gelir. Oradan Kaleibala’ya ve Çat’a iner. Çat bizim konakladığımız Toşi dağ evlerinin bulunduğu, Fırtına deresinin yamacındaki köy. Ne diyordum? Kaçkarlar Zilkale’den geçer. Mollavesise iner, Üskürt’e çıkar. Üskürt’den Hemşin’e, Hemşin’den geçip Cia kalesinden gezer, Pazar’a, limana iner. 

Aştım Üskürt dağını az vururum kar ilen

Uzun yollar tükenur

Gidilurse yar ilen

Pokut yaylasından sonrası yine bir hayal alemi, yine en çok mora, az biraz sarıya kesmiş kesintisiz bir çiçek bahçesi ve baştan ayağa çiy tanesi.

Galiçyalı Horreo,

“Benim tohumlarım,” dermiş Muco’nun babanesi, onları eski bezlerin arasında biriktirir, sarar sarmalar, dağıtırmış konu komşuya. Her türlü bitkinin tabirine hakimmiş zamanında. Akşam oturmasına gittik rehberimize, tohumcu nineyi dinlerken kuzinenin üstünde çay demledi. “Dedemin nalyasından getirdim bu direkleri” dedi, “tek başıma,” tevekkeli ona buralarda boşuna Kaçkarlı Viking demiyorlar. Tüm tavanı tutan uzun kalasa çevirdik başımızı, hepimiz o tarafa bakınca aheste bir kertenkele hızlandı. “Ot kabıydı,” dedi. “Demet demet ada çayı sarkardı tavan kirişlerinden, geven, ıhlamur, dul avrat, oğul otu. 

Orada, ahşap bir nişi yuva bilmiş uzanmış yatıyor sere serpe. Çay demini ala dursun sayfalarını karıştırdık gelişi güzel. Her birimizin ağız kenarında az muzip bir yarık, elden ele dolaşıverdi kitap. Yazan tanıdık, oraya bırakan daha tanıdık, hem de bildik. Dünya ne küçük.  

09/09/22, İstanbul

Yelda Ugan S.

Karadeniz

Biz tam dört kuzen; Nermin’in rızasını, Nurhan’ın duasını, Hasibe’nin kaya kurabiyelerini çıkın edip düştük yola. İstikamet Kaçkarlar, Rize-Artvin arası sıralı dağlar.

Çat Köyü

Ağaçlarla konuşan dayım, sevgili Mustafa Şerbetçi’nin anısına;

11/8/22 Perşembe

Koyu turkuaz rengi bir denizin üzerinden alana indik. Artvin-Rize havaalanına.  Ordu-Giresun’dan sonra ülkenin deniz üzerine inşa edilen ikinci havaalanı. Kurdelesi dün kesilmişçesine çiçeği burnunda, yepyeni bir yer. Küçük, samimi bir kasaba havaalanı. Merdivenlerde yolcu bekleyen bir otobüsü bile yok. Yürüyerek girdik içeri. On beş, bilemedin yirmi beş adım sonra taşıma bandı döndü. Rize’nin Pazar ilçesindeyiz.

Hava sınır kapısı, Nato üssü, Rusya, kontrol, Ukrayna, Amerika, savaş…Kuzeydeki komşularla ilişkiler ve daha neler neler uçuşuyor havada. Yakalayabilene aşk olsun. Tam karşımız Soçi Limanı. 

Bilmiyordum, horon tepilmez oynanırmış meğer. Karadeniz’i tanımayan, onun kültürüne uzak yapımcılardan kalan bu miras bize göre küçük, Muco’ya göre epey büyük bir yanlış ve sorumlusu da Yeşilçam. Düzeltiyoruz. Rehberimiz Muco, namı diğer Kaçkarlı Viking tahta haç anlamına gelen Haçapit’li.

Fırtına deresini aldık solumuza, yokuş yukarı çıkıyoruz alacakaranlıkta.Muhabbetin ritmi yavaş yavaş düşüyor. Arnavut kaldırımlı yolları gündüz gözüyle görmek vardı. Geçit taşları öyle davetkar, öyle tanıdık ki, otel tabelalarının yanar-döner menevişiyle tezat, terli terbiyeliler. Dört açsak da gözlerimizi, silecekleri aniden çalıştıran yağmurla iyice içimize çekildik. Artık bir şey görünmüyor, araba bir sağa bir sola yalpaladıkça farlardan yansıyan heyula ağaçlardan, kaya kesiği kızıl yarlardan ürküyoruz. İki yanımızda uzanan, yabancısı olduğumuz doğada artık en üst merciye, Allah’a emanet besmele çekiyoruz.

Manzara resimlerinden aşinayızdır. Dumanaltı, havasız kahvelerden, berber salonlarından, kebapçı, otogar yazıhanelerinin kirli duvarlarından beri biliriz. Rengi atsa da bu resimler ta çocukluğumuzdan beri belleğimize yerleşmiş; yeşile kesik dik yamaçları, bacası tüten ahşap evleri, teneke çatılı nalyaları, bulutları delen dağlarıyla, çay bahçeleriyle Karadeniz, hayalimiz. Şimdi hiç oralar gibi gelmiyor buralar, keskin virajlar, yokuşta homurdanan, çamurda patinaj yapan neşeli Kartal beni korkutuyor.

Bakalım, yarın ola hayrola!

31 Ağustos 22, İstanbul,

      

Diken Yapraklarıyla Haymeler Kuralım

“Küçükken” dedim, “gökkuşağının altından geçersen erkek olursun derlerdi de ödüm kopardı, vişne çürüğü eteğimi, prenses yakalı elbisemi düşünürdüm. Sanki en önemli şeyler de onlarmış gibi.” 

Ev

Kapıyı açarken eli hala belimdeydi. Böyle küs gibi gitmek istemedim, zira küsmek de sevdaya dairdi. Güya son anda hatırlamış gibi döndüm. Belimi tutan eli havada kaldı. Güvensiz, niyetli ama kırılgan bir el. “Yedek bezler yeşil çantada, burun damlası da fermuarlı gözde, uyumadan önce iki damla, sakın unutma.” Gözleri benimkileri aradıysa da bulamadı. Huyum kurusun, hani sevdaya dair olanlar? En sevecen sesiyle bütün talimatlarımı onayladı. Merak etmeyecek, iyi vakit geçirecekmişim. “Kızlara selam söyle,” dedi. O zamanlar yalnızlığın verdiği böylesine bir zihin açıklığına sahip değildim. Cevap vermedim.    

 

Arabanın silecekleri beni hipnotize eden bir metronom gibi çalışıyor, kaba, gürültülü ve uyumsuz. Sanayi tipi dev bir metronom. Sanki buzlu bir camın ardından bakıyor, yirmi metre ötesini dahi göremiyoruz. Dörtlüler kalp atışı gibi sinir bozucu bir ritimde yanıp sönüyor.  

Yanımda oturan, direksiyona hakim olmaya çalışan sana ve herkese bugün burada olmamı ve evden çıkmamı tetikleyen nedeni inkar ediyorum, özellikle de kendime, öyle değilmiş gibi yapıyorum. 

Kırmızı damperli otoban müdavimleri, ağır gövdelerini üstümüze silkeleyen koca kamyonlar, tehditkar homurtular savurarak geçip gidiyorlar.

“Sevgilim!” arka arkaya tekrar ediyorum, ne kadar zorlasam da adı ağzıma sığmıyor. Ne adı ne de tadı, paslı bir çivi gibi. Sanki aradığın eksik parça, ya da gerçek oradaymış gibi ellerin ceplerinde olduğu halde ayakkabının burnuyla toprağı eşeliyorsun.   

Okulu kırmış çocuklar gibiyiz. Uzaklaştıkça endişeleniyor ama her şey yolundaymış gibi yapıyoruz, iyiymişiz gibi. Olmak istediğimiz yerdeymişiz, olmamız gereken yer burasıymış gibi. Madem o gün bugündü öyleyse yarına kalamazdı. 

Sana elimi uzatmış, sol elimle de güneş gözlüğümü çıkarmıştım, seni daha iyi görebilmek için mi yoksa nezaketen mi yapmıştım? Kim bilir? Mayıs sonlarıydı, yazın habercisi pırıl pırıl bir gün. Pembe bir bulutun içinden geçiyordum, İçimde, derinlerde bir yerde gizlenen bu yaşlı dünya kadar eski kuşkularım, gün yüzüne çıkmadan önce katlanmamı sağlıyordu, dayanmamı.   

Memnun olmuştuk. Atölyede sadece sen ve ben yetişkin sayılırdık, diğerleri hala üzerlerinde öğrenci iyimserliği taşıyan üniversitelilerdi. Tepkileri fazla abartılı, isyanları biraz sahte, hayalleri tutarsız olsa da bir yerden tanıdık geliyordu ve içten içe onları kıskanıyorduk; daha bizim kadar uzun menzilli, çığırtkan bir sessizlikle kuşatılmamış olmalarına, aymazlıklarına katlanamıyorduk.  

Kuvvetli, soğuk bir rüzgar esti. Tabelalar değişmiş, otobana çıkamıyoruz. Eski kentin dar sokakları bizi içeri almıyor. Pencere macunları kurumuş, çatı kasaları bükülmüş, ahşap bakımsız evler küskün. Sanki cahil cesaretimizle bir safariye çıkmışız da tek kurtarıcımız olan lütuf yasasına sıkı sıkı sarılmışız. Kendi meselelerimize bizi daha çok yaklaştıran “girilmez” tabelalarını birer bariyer gibi, etraflarında dönerek nihayet atlattık. Şehir artık belli belirsiz bir silüet olarak epey geride kaldı. Yer yer portakal bahçelerini gölgeleyen küçük bulutlar kaşla göz arasında büyüdü, karardı ve şaşırtıcı bir hızla yayıldı. Bütün gökyüzü bizden önce varacağımız yöne koşar adım hareket eden başıboş bir karanlığa kesildi. Uzaklardaki tarlaların üzerine şimşekler iniyor, zamansız gelen parlak ışık gözlerimizi alıyordu. Mikail bize mi kızmıştı? Yoksa Daphne kehanetinden mi kaçıyordu? Omuzlarımı kasmaktan oturduğum yerde büzüldüm. Elimden gelse koltukta bir kedi gibi kıvrılır, başımı kucağıma gömer, der top olur, küçülürdüm. Vücudumu çapraz saran kemer bana, ben de ona sımsıkı tutundum. Nahoş bir tat vardı ağızımda ama söylemedim, “güzelmiş” dedim, “çok güzelmiş.” Hatta çaldığım zamana bir tutam tuz attım, kucağımda duran köpük tabaktaki limonlardan birini sana uzattım, sen de bana avuçlarını. Gülüştük. Bu iyi geldi bize, rahatladık. Fakat bir türlü o aradığım şeyi, yaz boyu atölyeden çıktığımız akşam üstlerini, evlerimize gitmeden hemen önce az daha uzamasını istediğimiz o dakikaların tadını bulamıyordum. Bir aradayken aklımdan geçenleri ilk kez içimde tuttum. Orada, hiç hoş olmayan bulanık bir duygu vardı, yüreğim avazı çıktığı kadar bağıran gerçeği biliyordu. Ne büyülü düşünceler ne şiirsel hayaller kar etmiyordu artık. Doğru gelmeyen bir şeyler vardı, hatta çok yanlış gelen bir şeyler ama ne olduğunu bilmiyordum. “Hayır doymadım; biraz daha olsa onu da yerim,” böyle söyledim.

Safari devam ediyor, ejderhanın kırmızı bir halı gibi uzattığı dilinden kolaylıkla ilerliyorduk. “Korkuyor musun?” diye sordun. Çok düşünceli görünüyordun, yüz kasların gerilmiş, sanki içinde benim olmadığım, bana ait olmayan bir dünyada oradan oraya koşturuyordun, kim bilir belki küçük kızı keman dersine, büyüğü dershaneye bırakıyordun. Belki maaile gidilen bilmem kaçıncı geleneksel piknik bu hafta sonuydu ve düşündükçe canın sıkılıyordu. “Hayır,” dedin, “Ya sen?” Cevap vermek yerine öne savrulup, torpidoya olanca gücümle bastırdım ve avazım çıktığı kadar bağırdım. Sesim hiç de bağırıyormuş gibi çıkmadı. Dik bir rampadan saatte yüz, hayır hayır iki yüz kilometre hızla ilerliyorduk, o kadar karanlık ve dar bir geçitten dönerek iniyorduk ki, arabanın farları çarptığı duvarlardan tekrar bize dönüyor, gözlerimiz kamaşıyor, birkaç saniye hiçbir şey göremiyorduk. “Kontrolümü kaybettim,” diyordun, “direksiyona hakim olamıyorum…” Sonuna kadar basıyordun frene ama ne gezer. Uçurumdan denize atılan bir taş gibi düştük suyun içine.  

Göz kapaklarıma inen birkaç iri damlayla kendime geldim. Yukardan belli belirsiz bir ışık nemli duvarlardan sızan sulara yansıyor, birkaç saniyeliğine mağarayı aydınlatıyordu. Şey gibi, sanki deniz fenerinden gelen, kendi etrafında dönen bir işaret ışığı gibi. Kıpırdanmaya başladın, başını duvara çarpmış, alnından şakalarına ince bir yol gibi kan sızıyordu. Elini elimde dinlendirdim. Çıkıntı yapmış kayaya zorlukla çektim kendimi, nemli kaygan duvara sırtımı verdim. Senden de aynını yapmanı bekledim. Yaratığın da bizden beklediği buymuş gibi, ikinci level butonuna bilmeden basmışız gibi ejderhanın başı iki yana adeta bir yol gibi bölünerek açıldı, alt çeneye oturmana yardım ettim, sümüksü dişlere tutunarak üst çeneye geçtim. Midem kalkıyor, ağzıma kadar gelenleri güç bela geri gönderiyordum. Uzun, kırmızı dil ortadan ikiye ayrıldı, biri benim, diğeri senin için birer lal kürek oldular. Bir türlü ritim tutturamıyorduk, kendi etrafımızda dönüyor, yalpalayarak gerisin geri gidiyorduk.  Kafa yana savruldu ve bir an dengemi kaybettim. Çaresiz ıslak, kaygan taşlardan birine tutunmaya çalıştım, içim bulandı yine. Bu sefer ağzıma kadar gelenler söz dinlemedi, dudaklarımın kenarından sarı, safran rengi bir sızıntı çeneme doğru yola koyuldu. Birkaç dakika daha böyle debelendikten sonra nihayet yolumuzu bulduk, dilin yarısı suya dalarken diğer yarısı çıkıyordu, her dönemeçte sinek sürüsü gibi binlerce yarasa kanat çırpıyor, kırmızı gözlerinden, tehditkar ağızlarından ateş fışkırıyor, bir sonraki köşeye, yerini diğerlerine bırakıncaya kadar tüyler ürperten çığlıklar atıyorlardı.

Taş ocağını, kızıl kayaları, eski yol üzerinde küçük bir çam ormanının içinden yükselen tepedeki kaleyi seçebiliyorduk artık. Rüzgâr, emrine amade bulutları bir araya topladı, pamuk gibi bembeyaz olanları biraz oraya biraz buraya bir çocuk pijaması süsler gibi gelişigüzel serpiştirdi. Önümüzde mavi bir halı gibi açıldı gökyüzü. Derin bir nefes aldım, taze toprak kokusunu çektim içime, sobanın üstünde çıtırdayan portakal kabuklarının kokusunu duydum. Birbirimize, ufukta bir bitiş çizgisi gibi uzanan kavisli gökkuşağını gösterdik.        

“Küçükken” dedim, “gökkuşağının altından geçersen erkek olursun derlerdi de ödüm kopardı, vişne çürüğü eteğimi, prenses yakalı elbisemi düşünürdüm. Sanki en önemli şeyler de onlarmış gibi.” 

“Bir de öyle deneyelim mi?” dedin gülerek, gülünce gözlerin iki çizgi gibi kalırdı. Samimiydin, hayranlıkla bakışın alçakgönüllülüğünle dirsek temasındaydı. Evet, öyleydi ama yine de birinin söylemesi gerekiyordu ve “Dönelim” dedim, bu sefer içimden geldiği gibi, eve gitmek istiyordum. Sinyal verdin ve biz yolun karşı tarafına geçtik sevgilim.   

Buradan denizi görebiliyorum, oturduğum yerden. Bir nehir gibi hareketli. Öğleden önce koyun sonuna kadar yürüdüm. Parlak, cömert bir kış güneşi yarenlik etti bana. Bilgisayarın şarjı bitince çizgili defterimi alıp masaya geçtim. Buradan da dağları görüyorum, yarımadayı ortadan ikiye bölen dağın tepesini, az önce bacaklarıma yaslanmış uyuklayan kediyi. Burada uzun süre mutsuz olamazsın, müsaade etmez, havası gibi, bakarsın bulutlar toplanmış kapkara, sığırcıklar oval daireler çiziyorlar kıyıda, ayine çıkmışlar, yağmur topluyorlar. En fazla on dakika ince ince yağan yağmuru. Davetine direnemez çıkarsın dışarı, biraz denize yağar, biraz toprağa, begonvillere, mimozalara, kaktüslere, zeytinlere, sakız ağaçlarına. Okaliptüs ağaçları uzun boylarıyla ilk onlar yakalar damlaları, süzüle süzüle iner çakıl taşlarına, denize akarlar yine. Hiçbir şey gibi yağmur da uzun sürmez, bulutlar aralanır, yüzünü gökyüzüne döner deniz, o ne derse o olur, mavi, buz mavi, deli mavi, laci ya da bir tutam güneş, salınır enginlerine gümüşi olur.

 “Sabret” diyorlar bana, ben düzgün bir kadınmışım. Senin biraz sinirli olduğunu filan söylüyorlar. Bir kedi minik dil darbeleriyle su içiyor; ıslak, pürüzlü dili zımpara gibi. Hakkında pek bir şey bilmediğim arayışlara çıkıyorum. Saman alevi gibiymiş öfken, baban da böyleymiş.

 Sakin, serin bir yeşile kesiyor etraf. Diken yapraklarından *haymeler kuruyorum. İçim içime sığmıyor, sırtımı denize yaslamak istiyorum, avuç içlerimle toprağı kavramak, ayaklarım kum, gözlerim cennetle buluşuyor. Çok; daha çok, biraz daha çok istiyor, günlerdir, aylardır aç gibi, kana kana içime çekiyorum. Bildiğim hiçbir yerde, evdeyim. 

Yelda Ugan Saltoğlu,

25 Mayıs 2022, Beşiktaş

*Hayme; çadır  

1 Nisan 2022 tarihinde Kayıp Rıhtım’da yayınlanan öyküm.

Uyku Kadar İnce

Ne var ki yazmak, kişinin başkalarının onu görme biçimini boş vermesidir; kendisini her türden yargı, poz verme ve konumlandırma kaygısından kurtarmasıdır. Yazmak bir şeyin erişilebilir olmasını, ortaya çıkmasını sağlamaktır.

Karl Ove Knausgaard
Bitez

Yıllardır onun ağzından duymak istediği şey buydu, nihayet itiraf etmişti ama durup dururken öyle beklenmedik bir anda oldu ki, şaşırdı; tadını çıkaramadı, neredeyse “estağfurullah!” diyecekti…İlk cümleyi arıyorum, kalemi kaldırmadan haldır haldır yazıyorum, koşar gibi. Kendisinden sonra gelenlerin kaderi ona bağlı olan şu malum cümleyi. Bu bir yöntem, metot ya da ısınma egzersizi…Yaratıcı yazma atölyelerinde herkes yazabilir motivasyonunun hemen arkasından gelir ve “bakınız yazabiliyorsunuz,” der hocalar. “Herkes yazabilir!”

Söyleyemediklerimi yazmak; istediğim buydu, kendimi kaybetmek ve aradan çekilmek. Kalemime ve onun istenç dışı oyunlarına bile isteye teslim olmak. Cesaretimden, daha doğrusu cahil cesaretimden dolayı kutluyorum kendimi. İçim dışıma çıkacakmış, ters yüz olacakmışım umurumda değil. Çünkü bunun farkında bile değilim. Terapistler de yapıyormuş, “Yazın!” diyorlarmış danışanlarına, yazanlar dökülüyor, onlar da topluyorlarmış. “Büyülü gerçeklik” bu olsa gerek; yazının ta kendisi.

Dün kuzenimden bir mektup aldım, o da söylüyor aynı şeyi. “Koşarak yazmalısın,” diyor “sonra ayıklarsın içinden, karakterlerini seçer, hikayeni yaratırsın. Yeter ki, aradığını bulabileceğin bir rehberin, yol haritan olsun, oraya buraya imleç bırak mesela, güvenme hafızana, renkli kalemle işaretle.”

Kuzen haklı. “Bir buçuk ay dene, ne kaybedersin? Ama disiplinli ama her gün iki saat ama aynı yerde aynı saatte” demiş, sıkı sıkı da tembihlemiş. “Bileğin kırılır, elin açılır, yazı kasın gelişir böylece. Ya rutinim şaşarsa? Dediğini duyar gibiyim. Olsun! Sen beşersem o da şaşar, yılmak yok!”  

Karl Ove Knausgaard‘ın İstemsiz adlı bir kitabını okuyorum. Neden yazdığını anlatıyor. Allah’ım uğruna okuduğum bu kaçıncı kitap? her birinde verilecek olan “o” büyük sırrı sabırsızlıkla bekliyorum, bekliyorum…ha geldi, ha gelecek. Bir şey geldiği yok! O sırada evin fertlerinden çocuk olanı, anneee!! diye bağırıyor, bulaşık makinası deterjan kapağına hamle yapıyor, telefon çalıyor, çalmasa da bana öyle geliyor? Ses halüsinasyonları duyuyorum, endişem kabuslarımda gördüğüm ellerim kadar büyüyor. Bazen tüm düşüncelerim kuşkuyla doluyor. Geriye sarıyorum, bir daha bir daha okuyorum. Bu okumaların, tekrarların birinde nihayet bir şeye rastlıyorum, aradığım şey bu olabilir mi acaba? Satırların altını çiziyorum, söz veriyorum kendime, dönecek ve onun gibi yazmayı deneyeceğim. Devam ediyorum kazmaya, hazine daha derinlerde olmalı. Sebat etmeliyim.

Tıkanmanın nedeni yazarın kendine ördüğü duvarlarmış, eee ne var bunda, hiç de sır gibi gelmiyor kulağa. Ordan kuzene geliyorum tekrar, benim akıllı, çok akıllı kuzenime, annesi gibi, annesi de anneme “radyo,” derdi mektuplarında, “toz alırken, mercimek seçerken, yaprak sararken mesela, poacaların üstüne çörek otu serperken, çorbayı karıştırırken, yama yaparken içten dışa, sökük dikerken radyon her daim açık olsun. Çiçekleri sularken onlara radyodan duyduğun hikayeleri anlat. Sabah uyanır uyanmaz aç, aç ki, o fırsat düşkünü laf anlamayan, söz dinlemeyen meşum sesler sussun. Sarsak adımlarla istemeye istemeye gitmelerine hiç aldırış etme, bırak çıksınlar, ait oldukları yere, geçmişe dönsünler.” 

Hemen itiraz ederdim, yok canım! Güldürme beni, ben açık fikirli, cesur bir kadınım, yazarken de öyle olmama ne engel olabilir ki? Bak yazıyorum, yazabiliyorum. Kurgu? Evet zorlanıyorum, fakat bu hep böyle devam etmez, açılırım biliyorum, az kaldı, dilimin ucunda, çağırsam gelecekler, çağırmıyorum. Neden mi? Doğru zamanı bekliyorum da ondan. “Hiç gelmeyecek mi?” “Yo hayır, niye öyle dedin ki? Bak şuraya yazıyorum işte! Gelecek!” Yaz ki gelsin, baktı sen yazıyorsun, o usul usul yaklaşır, omuzlarının üstünden yazdıklarını okuyacak kadar yaklaşır hem de. Hoop! Eğilir, işaret parmağını belli belirsiz uzatır ve der ki, “yağmur zaten dışarda yağar!” “telefon acı acı filan çalmaz sadece çalar.” Sen şaşırmaz kulak verirsin, uyarsın tavsiyelerine. Sonra bir sandalye çeker, yanına oturur. Bir de bakmışsın der top olmuş, kedi gibi kıvrılmış kucağında. Tanrının eli olur, seninle senin yerine yazar, sen ne kadar orada olursan o da sana o kadar sokulur. Başında beklenen çaydanlık misali sakın belli etme beklediğini kaynamaz. Geldiğinde de öyle yaygara koparma, uyku kadar incedir o, ürkütürsün!

Bu sınır mevzu var ya, hani kendi etrafımıza çevirdiğimiz, kendimizi hapsettiğimiz, alıkoyduğumuz yer. Yüksek duvarlarla örülü, tutunacak bir delik bile olmadığı. Çıkıntı? Hak getire! Labirente bile razıyım, o da yok! Hani bir şans vermeye kalksam diyorum…Ben vermemişim de sen kendin bulmuşsun gibi. İşte tam burada, kuzen ve Knausgaard el ele vermişler diyorlar ki, bir merdiven bul, olmadı bir bıçak, ip ne bulursan artık, hiç mi yok, olmuyor mu? İğne de mi yok? Tırnaklarınla kaz. Kaz ki çıksın, baş versin sıkıştığı yerden. Vakit çoktan geldi, yapabilirsin, haydi! Ellerini siper edecek yüzüne, ışıktan gözleri kamaşacak. Vücudu eğri büğrü, yanakları buruşmuş, kurumuş, rengi atmış dudaklarını yalayıp ısıracak, utanacak, yine saklanmak isteyecek ve sonra yine, sen onu ürkütmeden, korkutmadan o incecik, çelimsiz parmaklarından nazikçe tutup bir daha bir daha deneyeceksin. Güneş onu ısıttıkça kemikleri güçlenecek, kırlarda koşup oynayacak, bacakları açılıp esneyecek, başını gökyüzüne kaldıracak ve maviyi, bugüne kadar hiç bilmediği bir maviyi hayranlıkla övecek. Kan yürüyecek dudaklarına. 

Beğenilme kaygısı, kaçırma korkusu…geçmişe, geleceğe, hatta gözümüzün önünden geçip gidenlere bile. İçim biliyor fırını erken açıp kekin kabarmasına engel olduğumu, içim biliyor mayalanmamış ekmeğin, demlenmemiş çayın mide bulandırıcı tadını. Biliyor da öbürü sıkıştırıyor, hayallere, gündüz düşlerine dalsın istiyor beriki, dalsın da, Kibritçi Kız gibi kalsın ortada, donsun, kanı vücudundan çekilsin, mora çalsın kılcal damarları. Clarissa Pinkola Estes, masamın üstünde, gözümün önündeyken bile özlüyorum…Büyüyünce ben de kurtlarla Koşan bir kadın olabilecek miyim senin gibi?

Öyle büyük yeminler etmeye, gidilebilecek en uçlara gitmeye gerek yok. Usul usul, yavaş yavaş, senin kendi hızında, belki belli sürelerde bir tık arttırarak. Hani geçen sene yapmıştın. Yapmıştın da ne iyi gelmişti. Elena Ferrante’nin son kitabı Yetişkinlerin Yalan Hayatı (Halam hakkında her şey yazacaktım neredeyse) Yayınlarız demişlerdi de yayınlamamışlardı kitap incelemeni. Yani öyle, bazen bir tık arttırarak, koş da demiyorum, korkma diyorum, yürü! Bak yumurta kafalı sığırcıklar geldi, sesleri nasıl da yumuşamış, sanki bütün yağmuru onlar toplamış, yorgun düşmüşler de neşeyle ocak üstündeki bir çaydanlık misali mırıldanıyorlar.

Kahvem buz gibi olmuş. 

Güneyde, koyun açıklarında sağanaklar çıktı, rüzgar kuzeyden esiyor, bulutlar inceldi, aralarında masmavi derin bir delik açıldı, güneş sızar birazdan oradan, dağların çıplak tepelerini görüyorum penceremden. Hava soğuk ama yürürsem ısınırım. Astarsız paltomu giydim, koca cepli olanı. Metafor toplamaya gidiyorum, yağmurdan sonra kıyıya vuran “sanki” leri “gibi” leri, teşbihleri toplamaya.

Mor çiçekli biberiyeler mis gibi kokuyor, “bir tutam at!” dedi komşum, “mantarlı tavuk yahnisine çok yakışır.” Tel örgülere kadar yürüdüm, umudum dönüşteydi ama yüzleri koya dönük bankların ikisi de hala dolu. Kos adasına bakıyorlar. Memleketten daha yakın başka bir ülkeye. Birinde çocuk kitap okuyor, yaşlı kadın çantasına davranınca diğerinden kalkacak sandım. Kalkmadı, yüzünü güneşe döndü, bir sigara yaktı. Nasıl güzel, nasıl zerafetle kırışmış, buğday rengi teni yazdan kalmış da doymamış. Kim doyar ki kış güneşine, insanın ruhunu ısıtan parlak sarı ışığına? Kah binlerce ağzıyla denizi öpüyor, gümüşi menevişler saçıyor yanaklarına. Kah bulutlara vermiş bir tutam ışıltı, pembeye çalmış onları. Siz hiç pembe bulut gördünüz mü ya da fosforlu beyaz? Çıplak ayaklarımın altına kadifeden yosunlar topladım. Sabaha kadar sanki milyon tane örümcek dokumuş gibi hafif, yine uyku kadar ince.

22/02/22, Beşiktaş

Yelda ugan S.  

Büyüdüğümüzde Anladığımız Şeyler

“Hiç Kimsenin Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur..” ikimizin de el yazısının birbirine karıştığı  Cummings’den yürüttüğümüz dizeleri cüzdanıma tekrar yerleştirirken birbirimizi ne kadar sevdiğimizi itiraf edecek, ağlayacağımızı sanan burunlarımızı çekerken uzun uzun gülecektik. Biz bunu hep yapardık ve ben emindim ki yine böyle olacaktı. Olmadı.”     

Döner kapı dört kişilik bir aileyi kolaylıkla içeri alırken kadın arkasına yaslandı. Diğerinin üstüne gevşekçe bıraktığı bacağını, sanki dünya umurunda değilmiş gibi sallasa da bir türlü ritim tutturamıyor, dilsiz bir uşak gibi yanı başında duran bavuluna küçük tekmeler atıyordu. Kök boyalı kilimlerin aynalı suretleri, kapıda karşıladıklarını, resepsiyona kadar geçirirken, elindeki kitabı bir kalkan gibi yüzüne tuttu kadın. Ne de olsa o tarafa baktığı her gün onları görmüyordu. Kalbi deli gibi çarpıyor, yüzü ateş gibi yanarken elleri titriyordu. Her işe koşturan şu üniversiteli çocuk kahvaltıda yanına gelmiş, günün her saati ışıldayan o güzel suratıyla “günaydın” demiş ve arabanın yarım saat içinde hazır olacağını söylemişti. Lobidede buluşacaklardı. Keşke göle inseydi ya da köye, her gün rastladığı çocuklar için hazırladığı paketi kendi elleriyle verir vedalaşırdı onlarla.          

Geldikleri yer, Latmos dağlarının eteklerinde küçük bir oteldi. Adam ısrar etmişti burası olsun diye. Böylece çocuklar kırlarda oynayabilecek, çiçek toplayıp, sazlıklardan havalanan sahici karabatakları yakından görebileceklerdi. Hem, açık bir müze gibiydi oralar, tarihi kalıntılar filan. Karısı itiraz edecek olduysa da adam ona güvenmesini istedi. Çocuklarla ilgileneceğine söz verdi, “bak göreceksin,” dedi. Bir kere bile “anne” demeyeceklerdi. Karısı inanmaz bir tavırla dudak büküp istemsizce gülümseyince adam cesaretlendi ve ona başka sözler de verdi. Köye girdiklerinde kavak ağaçlarının gölgesi henüz önlerinde ve boylarının iki katıydı. Çocuklar ne yol kenarlarında yürüyen aheste ineklere ne de arka bacakları arasında süt torbalarını zar zor taşıyan beyaz keçilere yüz vermediler. O “tezek” denilen şey de çok kötü kokuyordu. Yol kenarlarında toprağı eşeleyen tavuklar ve onu izleyen civcivler de arka koltukta oturan iki küçük yolcudan beklenen ilgiyi görmedi. Adam arabanın camını hafifçe araladı, kırağı çalmış ot kokusunu ciğerlerine çekti ve kokuya methiyeler düzerken herkesten aynını yapmasını istedi. Birazdan yapacakları kahvaltıda kestane balı, keçi peyniri ve gözleme olacaktı. O patatesli kıymalı yiyecekti, ya diğerleri? Kimse cevap vermedi. Gölün etrafını dolanacak, sonra da karşıdaki dağlara çıkacaklardı. Arabayı daha yavaş sürüyordu artık, nerdeyse gelmişlerdi. “Mavi,” dağlara dedi babaları, “hayır!” dedi kız “mor,” anneleri “gri.”  Dikiz aynasından oğlana baktı adam. Uyku mahmuru çocuk, okuldaki gibi renklerle ilgili bir oyun oynadıklarını sandı, ince sesiyle “turuncu” dedi burnunu çekerek. Dördünün de aynı anda aynı şeye güldükleri o kısacık an! O anı, bir kelebek misali uçup gitmesinden korkar gibi içerde tutmak istedi adam, camı kapattı. Dudaklarının kenarına minik bir zafer coşkusu yuvalandı. Ne de olsa geçici savaşları daima kazanmıştı ve bu sefer de kazanacaktı. Boştaki eliyle karısının elini arandı.  

Lobide yol sersemi aile öyle ağır aksak ilerlediler ki kadın emin oldu gördüklerine, benzetmemişti, oydu, onlardı. Kız annesine içi yosun tutmuş akvaryumu gösterdi, kadın bulanık sularda debelenen balıklara acıyarak baktı. “Günaydın,” dedi adam dirseğini bankoya yaslarken. Havadaki eliyle buruşturduğu yüzünü sıvazladı, tek ayağına verdiği ağırlığıyla kahverengi suntaya iyice abandı. Diğer eli yağ yeşili, iri fitilli kadife pantolonun cebindeyken oğlan babasının bacaklarına sarıldı. Hafif göbek mi yapmıştı ne, yoksa hırkası mı toplanmıştı önünde? 

“Haroşa örgü bir yelek giyerdi, çizgili. Beş parmak arayla değişen kalın çizgiler sırayı uyumlandığı bir diğerine bırakır, tütün rengi koyu kahveye, kök yeşili kaya kızılına atlardı. Kantinde, yemekhanede, meydandaki çimenlerin üzerine yayılmış beklerken kalabalıkta, otobüs durağında, sinemalar sokağında bu rengarenk yelekten hemen tanırdım onu. Annesi örmüştü, bir ters bir düz. Ben renkli giymeyi sevmezdim, severdim de kendimde sevmezdim, kazak giyerdim ekseriyetle, çeneme kadar uzanan ama illa ki siyah kazaklar. Şimdi sıcak basıyor, artık boğazlı bir şey giyemiyorum.” 

Aralarında paylaşamadıkları şey kızın elinde kaldı. Son dinlenme tesislerinde nöbetçi kuaföre uğramış kadar formda olan, zamanı uzun kumral saçlarından yakalamış ve bırakmaya da hiç niyeti olmayan anne, mızmızlanan oğlundan susmasını istedi. Hafta sonu sözüm ona çocuklarla kocası ilgilenecek, ne istiyorlarsa o yapacaktı. Çantasına davranırken kocasından tarafa baktı, burnundan soluyordu. Oğlan büyük bir iştahla nihayet ona uzatılan şeyi kapıp, elindeki aletin büyülü dünyasına kaçmış olan ablasına koştu. 

Çoluk çocuk ta nerelerden gelmişlerdi, saatlerdir arabada, koltuk tepesinde. Bu da ne demek oluyordu şimdi, müdürle görüşmek istiyordu. Resepsiyondaki kız, beyaz yakasından sarkan laci boyun bağı kadar mahcup, ter içinde kaldı. Bankoya gömülü bilgisayara bakıyor, sanki aradığı şey ordaymış, biraz daha kurcalarsa bulacakmış gibi başı önde mütemadiyen tuşlara basıyordu. “Sen de bir şeyler söyle!” der gibi hiddetle kocasına döndü. Adam sus pus. Gözlüklerinin altından yüzünü sıvazladı yine. 

“Aniden kalkınca telaşlandım, “bir durak daha var,” dedim, sorar gibi. Otogara kadar yürümek istiyormuş. Büyük parkın içinden geçecek, çifte güllerin arasından E-5 e çıkacakmış, ya da öyle bir şey. Sınava çeyrek kala ezberini tekrar eden bir öğrenci gibi veda konuşmamı hazırlıyor, biraz daha kalsın istiyordum. Hedefi on ikiden vurmayı planladığım son sözler. Tek umudum onlar kalmıştı. Birbirimize yazmayı severdik, bu konuyu sona bırakacaktım, hatta şöyle olacaktı, otobüsün merdivenlerinden inerken, son bir basamak kala arkamı dönecek “lütfen yaz! Olur mu?” diyecektim. Tek bir damla göz yaşı dökmeyecek ona iyi şanslar dileyecektim. Otobüsten önce ben inseydim ki kurgu böyleydi, rüyamdaki gibi o değil ben. Ama ne yaparsam yapayım içeri alınmayı bekleyen bir köpek yavrusu kadar metanetli olabilirdim. İçimde zerre kadar umut kalmadığı halde çırpınıyor, rüyama direniyordum.”

Telaşla kafasında unuttuğu yakın gözlüklerini çantasına tıkıştırdı kadın, heyecandan eli ayağına dolandı. Ani bir kararla, tek hamlede koltuğun diğer ucuna sıçradı. Kireç boyalı duvarda, daha önce fark etmediği bir resim ilişti gözüne. Gustav Klimt’in “Öpücük” adlı eserinin kötü bir kopyasıydı. Çıplak ayaklarına yürek yaprakları dolanmış, çenesini kavrayan elden kurtulmak isteyen resimdeki kadından dikkatini otel müdürüne verdi. Gelen o olmalıydı. “Ayakta kaldınız, lütfen oturun” dedi müdür, “ta nerelerden…Hemen kahve söyle kızım.” İsmiyle hitap ettiği beyefendi sade içerdi, “yenge hanım siz?” Ardında pahalı parfüm kokuları bırakarak uzaklaşan yenge hanım da sade içiyordu. 

“O gün tam da orada, parkın bittiği köşede, ortasında süs havuzu olan çiçekli göbeğe varmadan, her zamanki gibi kırmızı ışıkta duracaktık. Son bir şans gibi. Otobüs yeşil ışığı beklerken, başımla parkı işaret edecek, kaçırdığı gözlerini aranacaktım. Belki elimi tutacak, belli belirsiz bir şeyler mırıldanacaktı. Geçen yaz parktaki festivalde, çimlerin üzerine oturmuş sevdiğimiz grubu beklerken birbirimize yazdığımız, defterimin ucundan kopardığım kağıt parçasıyla onu şaşırtacaktım. “Saklamışsın,” diyecekti. Birbirimize yazdığımız notlar arasından bunu seçmiştim. “Hiç Kimsenin Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur..” ikimizin de el yazısının birbirine karıştığı  Cummings’den yürüttüğümüz dizeleri cüzdanıma tekrar yerleştirirken birbirimizi ne kadar sevdiğimizi itiraf edecek, ağlayacağımızı sanan burunlarımızı çekerek uzun uzun gülecektik. Biz bunu hep yapardık ve ben emindim ki yine böyle olacaktı. Olmadı.”     

Çocuklar, kadının ucuna iliştiği üçlü koltuktan kalan boşluğu sırayla doldurdular. “Sanki başka yer kalmamış gibi…” Ellerindeki aletlerden çıkan metalik ses dayanılır gibi değildi. Müdürün internette gördükleri odayla ilgili söylediklerini duyamıyordu artık. Dik dik baktı çocuklara, kaşlarını çattı, işaret parmağını dudaklarına götürürken dakikalardır aynı sayfasına baktığı kitabı gösterdi. Ne yaptıysa kar etmedi, biri diğerinin aynısı, biri pembesi, öbürü mavisi iki velet, iplemediler kadını. 

Kız sayı yaptıkça sırtına kadar uzanan sarı saçları da onunla beraber zıplıyor ya da kaçan sayıyı ayaklarıyla tutacakmış gibi kilimin saçaklarını eziyordu. Oğlan baş parmaklarıyla ekranda patlayan, kaçışan renkleri hırsla kovalarken kız onu durmadan azarlayıp, kafasını karıştırıyor. “Sen,” diyor “daha iki level  bile geçemedin.” Hızını alamıyor, yaydığı minik ağzıyla sekizinci levelda olduğunu ekliyor böbürlenerek. İkisinin de çenelerinin ucuna konmuş, küçük bir gül goncası misali gamzeleri var, tıpkı babaları gibi. 

“İşaret parmağını çenesine, gamzesinin tam ortasına koyduğunda gönlümü almaya çalıştığını bilirdim, “çok pis düşünüyorum,” derdi gözlüğünün üstünden bakarak. Uzun etmez, hemen barışırdık.” 

Oğlan orta parmağıyla gözlüğünü düzeltirken neredeyse topu kaçırıyordu ama yakalamıştı işte, son iki balon kalmıştı, onlar da patlarsa tamamdı. Aksi gibi tam o sırada burnu aktı, kimse yokken yaptığı gibi burnunu yanlışlıkla kolunun yenine sildi. Sümük direndi, bir ucu geldiği yere tutundu, diğeri kazağın koluna. Bir an oğlanın minik, soluk beyaz burnuyla kolu arasından sızan gümüşi bir ışık parladı. 

Tünelin ucunda mesnetsiz bir müjde gibi bekleyen, varlığı dahi şaibeli bu ışık, yuvarlanarak kadının ayakları ucuna kıvrıldı. 

Kuşkusuz en iyi versiyonu olmasa da kadın, bu karşılaşmanın defalarca kurduğu hayali provalarından biliyordu. Gittikçe kuvvetlenen bu gümüş rengi ışık onun istediği her şekle girebilirdi. İçerden katlanarak büyüyen, dört ayağı üstünde durmaya çalışırken bacakları titreyen bu tuhaf pırıltı, teslim aldığı görevin idrakine henüz varmış gibi kavisli sırtını bir yay gibi gerdi ve ince belinin üzerine doğruldu. İri kara gözleri ondan beklenmedik, muzip bir iç ses gibi parladı ve kadın kaldığı sayfaya aldırmadan elindeki kitabı koltuğa bıraktı. Dizlerine kadar uzanan çizmelerinin üzerinde doğruldu. Şimdi boyu nerdeyse iki kat daha uzamıştı. Ardında bıraktığı çocuklar birbirlerine sokulmuş, gözlerini bu tüy yumağından alamıyorlardı. Kadın ona uzatılan yuvarlak ve ışıltılı eli tutarken ayağa kalktı ve uzun kuyruğunu havada bir soru işareti gibi tutarak kapıya doğru sanki bir sahnedeymiş gibi yürüdü. Öne attığı adımları sakin ve kararlıydı. Lobide çıt çıkmıyor, herkes pür dikkat onlara bakıyordu. Düzenli bir kalp atışı gibi tıkırdayan siyah rugan çizmelerin topuk sesleri dinleyenleri hipnotize etmişçesine kimseden çıt çıkmadı. 

Arabanın bagaj kapısı gürültüyle kapandığı sırada çocuklar hala korkudan ve şaşkınlıktan kaçacak delik arayan, adını oracıkta duman koydukları kedi yavrusuyla oynuyor, onu eve götürebilmek için annelerine yalvarıyorlardı. “İyi iş çıkardın,” dedi kadın, delikanlının uzattığı anahtarı alırken, “çocuklar kediye bayıldı.”  Üniversiteli çocuk kadının bıraktığı ağzına kadar kitapla dolu mağaza poşetiyle araba gözden kayboluncaya kadar arkasından el salladı.

Araba yuvarlak kayaları arkasında bırakmış, engebeli yolda sarsılarak ilerlerken kadın çevredeki manzaranın ne kadar güzel olduğunu görerek şaşırdı. Uzaktan köy evlerinin kırmızı çatıları göründü. Gelirken de aynı yolu kullanmış, kestane ağaçlarını, bir istiridye gibi açılmış dikenli kesenin içinde parlayan meyvelerini fark etmemişti. Yolun iki yanında beyaza boyanmış çitler, arkasında da sebzelerle dolup taşan tarlalar vardı. Dalları toprak yolun üstünde birleşen yüksek ağaçların altından geçerken yavaşladı kadın, önünde saman balyalarıyla yüklü bir römork sallanarak ilerliyor, her kasiste ince sarı çöpleri tüy gibi uçuşuyordu. Dallar güneş ışığını tamamen kestiğinde arka koltuktan patlayarak yanan, sonra bir yıldız gibi kayan ışıltılar yükselmeye başladı. “Game Over” yazılı şeylerin biri mavi, diğeri pembe kılıflıydı. Camı açtı ve ciğerlerini ilk defa temiz havayla doldurur gibi derin bir nefes aldı kadın, dudaklarının kenarına ince, beyaz bir papatya yerleşti. 

Yelda ugan S.

İstanbul, Beşiktaş

19/01/22

Yangın

Merdivenleri hışımla çıktı kadın, ona neyin iyi geleceğini gayet iyi biliyordu.

O bir bıcır

O gece ikisi de erken yattılar, saat on bile olmamıştı daha. Alışık olmadıklarından olacak, uyuyamadılar hemen, bir o yana bir bu yana dönüp durdular. “Çernobil gibi mi?” diye sordu kadın, “alevler santralin etrafını sarmış,” diyen kocasına. Sorar sormaz da pişman oldu, konuyu değiştirmek için “masken,” dedi “her seferinde at, yenisini tak.” Bu saatte kötü şeylerden konuşulmaz. Hayra alamet değil gece gece yangın filan. Hakkında konuşursa eğer, sesi rüzgara karışacaktı kadının, bir ağaç, sonra bir ağaç daha, dağlara taşlara. En iyisi beklemek. Sessizlik tefekkürün ilk şartıdır. Uçağa binerken, taksi beklerken, takside, yemek yerken yani o zaman çenenin altını değil de burnunu kapat” dedi maskenle, itiraz etmesine ramak kala adamın, “yemek yerken de mi” diyecek, adı gibi biliyor kadın. Oracıkta uyduruverdi “burnuna,” diye. “Odaya girer girmez pencereleri aç, resepsiyonda dahi çıkarma, en iyisiymiş bunlar.” Hatta eczacı hanım yangın yerine mi göndereceksiniz diye sorunca yanmaz kumaştan yapıldığını sanmış ama öyle bir özelliği yokmuş, oksijeni süzerek alıyorlarmış da o da ondan öyle söylemiş. 

Yüzünü kapıya döndü adam, “hayır o öyle değil” dedi homurdanarak, en rahat pozisyonu alıncaya kadar yastığını çekiştirdi, bacaklarını karnına çekti, bir türlü vücudunun şeklini almayan yatakla kavga etti durdu. Yok o öyle değil(miş) dedi kadın içinden. O da ona arkasını döndü. Omuzlarına kadar çektiği çarşaftan ayaklarını dışarı çıkardı. “İyi geceler” demekle yetindi. “Çernobil nükleer santraldi” derken adam karısından tarafa döndü, sağ eli şimdi çarşafın üzerinden kadının sırtında geziniyor. “Bu termik,” dedi sevecen bir sesle. Kadın ona, kocasından tarafa dönmek istediyse de kolunun altında kalan, sıkışıp ona engel olan çarşaftan kurtulamadı, bir hışım beline kadar sıyırdı oflayarak. Kocası kadının kendisine poyrazlandığını sandı da yüzünü kapıya döndü tekrar. Döner dönmez de havayı kesik kesik dışarı, sonra kısa nefeslerle içeri almaya başladı. Uykunun ona sunduğu cömertliğe imrenerek “sana da iyi geceler,” dedi kadın. Ne de olsa insan söylemedikleri kadardı. 

Bu sefer çarşafla didişmemek için daha sakin bir dönüş yaptı. Bir türlü gelmek bilmeyen uyku kapısına dayanmadan evvel zihnine üşüşenlere kulak asmadı, ta ki tepesinde dönen tavan pervanesi koparsa muhtemel yatakla balkona açılan cam kapının önüne düşer diye kendini ikna edinceye kadar sağa sola ve sırt üstü olmak üzere sayısız kereler pozisyon değiştirdi. 

Rüyasında (rüyaydı rüya olmasına ama ona kalırsa hiç uyumamıştı) gökten kozalak yağdığını gördü. Yanık kül rengi, mangalda yanan kömürler gibi kora çalan ve kat yerleri henüz açılmamış yeşil, reçine kokulu, çam sakızlı kozalaklar. Sitenin boş havuzuna gök taşı gibi tek tek düştüler. İçlerinden bazıları havuzu tutturamadı, sekerek limon servilerin arasında kayboldu. Belli belirsiz, sanki radyodan geliyormuş gibi cızırtılı bir sesin peşinden gitti kadın, odaları dolaştı, ortasından kirli, paslı bir bacanın geçtiği banyo çok sıcaktı, çıplak ayakları yanıyor, onları soğutacak beton zeminde bir boşluk arıyordu ki karanlıkta bahçeye bakan pencerede gördüğü karaltı “kimyasal değil,” bunlar dedi fısıltıyla. Korkuyla bağırmak istedi ama sesi çıkmadı kadının. Kedinin sinekliği tırmalayan sesine uyandılar. İkisi de hayvanın mama kabını akşamdan doldurmayı unutmuşlardı, beş dakika sonra alarm çaldı. 

Adeti olmadığı üzere rüyalarını anlatmaktan pek haz etmese de sabah “kabus mu gördün yine?” diye soran kocasına hevesle anlatmaya başladı.  Bölük pörçük kelimeler, gerçeklik algısını zorlayan benzetmeler, zaman ve mekan arasına kurulan tüm bu komik hatta absürd saydığı şeyler kendine kahve hazırlayan adamın ilgisini dağıttı. Kocası, “kimmiş peki penceredeki, görebildin mi diye sormasa da kadın dolaptan yumurtaları çıkarırken “Hasan beymiş” meğer dedi gülerek, “Hasan bey dedim ya canım işte, site görevlisi.”    

Kadının kocası o sabah ilk uçakla başkente gidecek. Neredeyse altı aydır bu seyahat için hazırlanıyor. O ve arkadaşları sunacakları yeni şeyi yetkililere elden bizzat kendileri verecekler. Büyük kırmızı kapıya vardıklarında, içinde hazırladıkları modelin bulunduğu A4 büyüklüğündeki sarı zarfı, üzerinde kalın siyah puntolarla gözbağı yazan kutuya bırakacaklar. Model’i kadın uydurdu, “şey” demekten daha iyidir diye. Onlar öyle demiyorlar “önerge veyahut yönerge” gibi bir şey diyorlar. Arkadaşlarıyla konuşurken kocasını can kulağıyla dinliyor kadın, ama yine de tutamıyor onları, en küçük bir esintide karahindiba tüyleri gibi dört bir yana savruluyorlar. “Baskı,” diyorlar, ayrımcılık, tüzük, kurul, metalaştırma, iltica. Ve yetmezmiş gibi durmadan, sabah akşam tespih çeker gibi bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlar aynı şeyleri. Söyledikçe dillerinden kalplerine giden yollar daralıyor, gönül gözleri kapanıyor yavaş yavaş. Onlar kızgın, onlar öfkeli, birbirlerine bile tahammülleri yok. Yaşam alanı tahrip edilenler, siyasetler üstü, sosyal güvenlik, kolektif haklar, toplumsal cinsiyet, iklim sorunu. 

Belki de bu yüzden, kırmızı kapının arkasındakiler, yanmaz-beyaz eldivenli, siyah fraklı uşaklarının getirdiği tanıdık şeyi aldıkları her seferinde olduğu gibi bu sefer de “kusura bakmayın ama şimdi olmaz!” diyecekler, ya da “durumunuzu dikkatle inceliyoruz, en iyisi siz bugün gidin, yarın gelin!” Kadın onların kapı deliğinden bakıp yine yüzlerini buruşturduklarını görür gibi, zihninde canlandırdığı sahnede o da onlarla beraber yüzünü buruşturuyor. Adam “bu sefer olacak,” diyor, kadının aklına eski bir şarkının sözleri takılıyor.  “Oldu olacak söyle, aklım fikrim yalnız, yalnız sende…” Üstünde sarı zarfın durduğu masanın etrafında toplanacak, biyoloji ödevi için iki hafta boyunca küçük ellerin her sabah suladığı pamuklara sarılı, baş vermiş fasulye filizlerine bakar gibi bakacak, onların neşesine dudak bükecekler, o büyük adamlar. Pantolonları diz verdiği için canları sıkılacak, otur kalk. Kravatları sabit eksenlerinde sarkaç gibi bir o yana bir bu yana sallandıkça yarattıkları sahipsiz hava akımı, her açılıp kapandığında çekmecelere girip çıkacak. Gürültüyle boğazlarını temizleyecekler. “Hayır!” diyecek en uzunları, diğerleri de yüksek sesle onu taklit edecek, “hayır!”  “Kesinlikle olmaz!” diyecek “kesinlikle olmaz” diyecekler. “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman!” “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman.”  “Mümkün değil.”

“Onların işi bu,” diyor adam “yapmaları gerekiyor, o yüzden orda oturuyorlar” ve yine başlıyor, kaynaklar, adalet, vergi, eğitim, sağlık, kültürel değerler, dünya mirası filan. Bir sürü yorgun kelime yine yan yana. Belli belirsiz bir şey ifade ediyormuş gibi. Konuşamasa da anlıyor kadın ama böyle arka arkaya olunca ipin ucu kaçıveriyor. O da, hayali bir ipe “yok artık, daha neler, koskoca şey,” leri asıyor. Hiçbir yere varmayan kürek boşa mı dese, yoksa akıntıya mı dese bilemiyor.  

Sımsıkı sarıldılar birbirlerine, İyi yolculuklar diledi kadın kocasına, gidince aramasını filan söyledi, ilaçlarını hatırlattı, silindir metal kutudan sabah akşam günde iki kere, vitamin kahvaltıdan sonra. Her sabah okula gönderdiği bir okul yolcusu gibi kapıya kadar geçirdi adamı, yaşlı bir öğrenci gibiydi kocası. Ağır sırt çantası alaca karanlıkta gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı. Beyaz spor ayakkabıları daha şimdiden, birkaç adım atar atmaz griye çaldı, havalanan küller ayaklarının altında iz bıraktı. Dışarısı is kokuyordu, dışarısı duman altı. Göğe kadar uzanan koca fırın, sabahın bu saatinde bile fön makinası gibi çalışıp sıcak üflese de canı eve girmek istemedi kadının. Bahçede gezindi biraz, ağaçlar süzülmüş, onca kaybın yasını tutuyorlar, solgun, başları önde, endişeyle ayak uçlarına bakıyorlar. “Hadi ama” dedi onlara, olur böyle şeyler, doğa bu, ne sandınız ki yeniler o kendini. Gözlerine milyon tane toplu iğne battı kadının, boğazı düğümlendi, “hadi ama” dedi bu sefer kendi kendine, “ne oluyor şimdi sana durup dururken.” 

Merdivenleri hışımla çıktı kadın, ona neyin iyi geleceğini gayet iyi biliyordu. Elinin tersiyle kirpiklerini kurularken yarısına kadar doldurduğu kovaya bir ölçü çamaşır suyu bir ölçü yer temizleyici ile karıştırdı, üzerinde bitkisel yazan plastik şişeleri az önce koyduğu yerden geri aldı, birer ölçü daha koydu köpürmeyen suya. Bu alengirli, organik şeylere heves etti edeli tadı tuzu kalmamıştı temizlik yapmanın. Bir de “bu ev hiç temizlik kokmuyor” demiyor mu kocası, iyice asabı bozuluyordu. Eskiden olsa, “ekolojik ürünler kullanıyorum da ondan,” derdi gururla. “Gücün yetiyorsa plastik üretimini durdur o zaman” diyen kocasına laf yetiştirmek istemiyordu artık.  

Evi dip köşe (az) köpüklü sularla sildi, yeşil fiber optik nemli bezi sehpaların, kapıların, mutfak tezgahının, cam kenarlarının, kolçakların üzerinde gezdirdi. Yıkıcı arzulardan başladı, ne kadar manasız dilek, güzel olmayan istek varsa, bugün git yarın gel’ler, oldu olacaklar, eli kulağındalar, durumunuzu dikkatle inceliyoruz’larla beraber, bu sonu gelmez ertelemeleri, burun kıvırmaları, kibirli göz süzmeleri, çürümüş anılarla dolu evin ağır havasını da battal boy çöp poşetine, etrafa saçılmış ne kadar “olmayacak” “yok artık” “daha neler” “koskoca şey” varsa toplayıp ağzını sıkıca kapattı. Hala “oldu olacak…” diyen şarkıcı kadının sesini kıstı. Neşeli bir şeyler mırıldanmak istedi ama dilinin ucuna gelenler hep hüzünlü aşk şarkılarıydı, kavuşamayanların, karşılıksız sevenlerin, severken ayrılanların filan. Sıra kocasınınkilere geldiğinde ıslak bezi kovaya bıraktı. Yere çömelip teker teker topladı onları, atmaya kıyamadı. Her birinin tozunu alıp, emanetleri sehpanın üzerine yan yana dizdi. 

Televizyonun önünden, divanın altından, buzdolabının arkasından çıkardıklarını topladı. Ertesi gün atölyesine kapanıp rüyasını gördüğü kıvrımların heykelini yapan adamın, şampanya koyunu unutan, bir zeytin tanesini üç yudum rakıya meze yapan kadının hikayesini defterin arasına koydu. Gökyüzünden süzülen bulutlar gibi zaman akıp gitti, kapı çaldığında gün öğlen olmuştu.           

O gece ikisi de erken yattılar, saat on bile olmamıştı daha. Alışık olmadıklarından olacak, uyuyamadılar hemen, bir o yana bir bu yana dönüp durdular. “Çernobil gibi mi?” diye sordu kadın, “alevler santralin etrafını sarmış,” diyen kocasına. Sorar sormaz da pişman oldu, konuyu değiştirmek için “masken,” dedi “her seferinde at, yenisini tak.” Bu saatte kötü şeylerden konuşulmaz. Hayra alamet değil gece gece yangın filan. Hakkında konuşulursa eğer, sesi rüzgara karışacaktı kadının, bir ağaç, sonra bir ağaç daha, dağlara taşlara. En iyisi beklemek. Sessizlik tefekkürün ilk şartıdır. Uçağa binerken, taksi beklerken, takside, yemek yerken yani o zaman çenenin altını değil de burnunu kapat” dedi maskenle, itiraz etmesine ramak kala adamın, “yemek yerken de mi” diyecek, adı gibi biliyor kadın. Oracıkta uyduruverdi “burnuna,” diye. “Odaya girer girmez pencereleri aç, resepsiyonda dahi çıkarma, en iyisiymiş bunlar.” Hatta eczacı hanım yangın yerine mi göndereceksiniz diye sorunca yanmaz kumaştan yapıldığını sanmış ama öyle bir özelliği yokmuş, oksijeni süzerek alıyorlarmış da o da ondan öyle söylemiş. 

Yüzünü kapıya döndü adam, “hayır o öyle değil” dedi homurdanarak, en rahat pozisyonu alıncaya kadar yastığını çekiştirdi, bacaklarını karnına çekti, bir türlü vücudunun şeklini almayan yatakla kavga etti durdu. Yok o öyle değil(miş) dedi kadın içinden. O da ona arkasını döndü. Omuzlarına kadar çektiği çarşaftan ayaklarını dışarı çıkardı. “İyi geceler” demekle yetindi. “Çernobil nükleer santraldi” derken adam karısından tarafa döndü, sağ eli şimdi çarşafın üzerinden kadının sırtında geziniyor. “Bu termik,” dedi sevecen bir sesle. Kadın ona, kocasından tarafa dönmek istediyse de kolunun altında kalan, sıkışıp ona engel olan çarşaftan kurtulamadı, bir hışım beline kadar sıyırdı oflayarak. Kocası kadının kendisine poyrazlandığını sandı da yüzünü kapıya döndü tekrar. Döner dönmez de havayı kesik kesik dışarı, sonra kısa nefeslerle içeri almaya başladı. Uykunun ona sunduğu cömertliğe imrenerek “sana da iyi geceler,” dedi kadın. Ne de olsa insan söylemedikleri kadardı. 

Bu sefer çarşafla didişmemek için daha sakin bir dönüş yaptı. Bir türlü gelmek bilmeyen uyku kapısına dayanmadan evvel zihnine üşüşenlere kulak asmadı, ta ki tepesinde dönen tavan pervanesi koparsa muhtemel yatakla balkona açılan cam kapının önüne düşer diye kendini ikna edinceye kadar sağa sola ve sırt üstü olmak üzere sayısız kereler pozisyon değiştirdi. 

Rüyasında (rüyaydı rüya olmasına ama ona kalırsa hiç uyumamıştı) gökten kozalak yağdığını gördü. Yanık kül rengi, mangalda yanan kömürler gibi kora çalan ve kat yerleri henüz açılmamış yeşil, reçine kokulu, çam sakızlı kozalaklar. Sitenin boş havuzuna gök taşı gibi tek tek düştüler. İçlerinden bazıları havuzu tutturamadı, sekerek limon servilerin arasında kayboldu. Belli belirsiz, sanki radyodan geliyormuş gibi cızırtılı bir sesin peşinden gitti kadın, odaları dolaştı, ortasından kirli, paslı bir bacanın geçtiği banyo çok sıcaktı, çıplak ayakları yanıyor, onları soğutacak beton zeminde bir boşluk arıyordu ki karanlıkta bahçeye bakan pencerede gördüğü karaltı “kimyasal değil,” bunlar dedi fısıltıyla. Korkuyla bağırmak istedi ama sesi çıkmadı kadının. Kedinin sinekliği tırmalayan sesine uyandılar. İkisi de hayvanın mama kabını akşamdan doldurmayı unutmuşlardı, beş dakika sonra alarm çaldı. 

Adeti olmadığı üzere rüyalarını anlatmaktan pek haz etmese de sabah “kabus mu gördün yine?” diye soran kocasına hevesle anlatmaya başladı.  Bölük pörçük kelimeler, gerçeklik algısını zorlayan benzetmeler, zaman ve mekan arasına kurulan tüm bu komik hatta absürd saydığı şeyler kendine kahve hazırlayan adamın ilgisini dağıttı. Kocası, “kimmiş peki penceredeki, görebildin mi diye sormasa da kadın dolaptan yumurtaları çıkarırken “Hasan beymiş” meğer dedi gülerek, “Hasan bey dedim ya canım işte, site görevlisi.”    

Kadının kocası o sabah ilk uçakla başkente gidecek. Neredeyse altı aydır bu seyahat için hazırlanıyor. O ve arkadaşları sunacakları yeni şeyi yetkililere elden bizzat kendileri verecekler. Büyük kırmızı kapıya vardıklarında, içinde hazırladıkları modelin bulunduğu A4 büyüklüğündeki sarı zarfı, üzerinde kalın siyah puntolarla gözbağı yazan kutuya bırakacaklar. Model’i kadın uydurdu, “şey” demekten daha iyidir diye. Onlar öyle demiyorlar “önerge veyahut yönerge” gibi bir şey diyorlar. Arkadaşlarıyla konuşurken kocasını can kulağıyla dinliyor kadın, ama yine de tutamıyor onları, en küçük bir esintide karahindiba tüyleri gibi dört bir yana savruluyorlar. “Baskı,” diyorlar, ayrımcılık, tüzük, kurul, metalaştırma, iltica. Ve yetmezmiş gibi durmadan, sabah akşam tespih çeker gibi bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlar aynı şeyleri. Söyledikçe dillerinden kalplerine giden yollar daralıyor, gönül gözleri kapanıyor yavaş yavaş. Onlar kızgın, onlar öfkeli, birbirlerine bile tahammülleri yok. Yaşam alanı tahrip edilenler, siyasetler üstü, sosyal güvenlik, kolektif haklar, toplumsal cinsiyet, iklim sorunu. 

Belki de bu yüzden, kırmızı kapının arkasındakiler, yanmaz-beyaz eldivenli, siyah fraklı uşaklarının getirdiği tanıdık şeyi aldıkları her seferinde olduğu gibi bu sefer de “kusura bakmayın ama şimdi olmaz!” diyecekler, ya da “durumunuzu dikkatle inceliyoruz, en iyisi siz bugün gidin, yarın gelin!” Kadın onların kapı deliğinden bakıp yine yüzlerini buruşturduklarını görür gibi, zihninde canlandırdığı sahnede o da onlarla beraber yüzünü buruşturuyor. Adam “bu sefer olacak,” diyor, kadının aklına eski bir şarkının sözleri takılıyor.  “Oldu olacak söyle, aklım fikrim yalnız, yalnız sende…” Üstünde sarı zarfın durduğu masanın etrafında toplanacak, biyoloji ödevi için iki hafta boyunca küçük ellerin her sabah suladığı pamuklara sarılı, baş vermiş fasulye filizlerine bakar gibi bakacak, onların neşesine dudak bükecekler, o büyük adamlar. Pantolonları diz verdiği için canları sıkılacak, otur kalk. Kravatları sabit eksenlerinde sarkaç gibi bir o yana bir bu yana sallandıkça yarattıkları sahipsiz hava akımı, her açılıp kapandığında çekmecelere girip çıkacak. Gürültüyle boğazlarını temizleyecekler. “Hayır!” diyecek en uzunları, diğerleri de yüksek sesle onu taklit edecek, “hayır!”  “Kesinlikle olmaz!” diyecek “kesinlikle olmaz” diyecekler. “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman!” “Asla, katiyen…ispat etsinler o zaman.”  “Mümkün değil.”

“Onların işi bu,” diyor adam “yapmaları gerekiyor, o yüzden orda oturuyorlar” ve yine başlıyor, kaynaklar, adalet, vergi, eğitim, sağlık, kültürel değerler, dünya mirası filan. Bir sürü yorgun kelime yine yan yana. Belli belirsiz bir şey ifade ediyormuş gibi. Konuşamasa da anlıyor kadın ama böyle arka arkaya olunca ipin ucu kaçıveriyor. O da, hayali bir ipe “yok artık, daha neler, koskoca şey,” leri asıyor. Hiçbir yere varmayan kürek boşa mı dese, yoksa akıntıya mı dese bilemiyor.  

Sımsıkı sarıldılar birbirlerine, İyi yolculuklar diledi kadın kocasına, gidince aramasını filan söyledi, ilaçlarını hatırlattı, silindir metal kutudan sabah akşam günde iki kere, vitamin kahvaltıdan sonra. Her sabah okula gönderdiği bir okul yolcusu gibi kapıya kadar geçirdi adamı, yaşlı bir öğrenci gibiydi kocası. Ağır sırt çantası alaca karanlıkta gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı. Beyaz spor ayakkabıları daha şimdiden, birkaç adım atar atmaz griye çaldı, havalanan küller ayaklarının altında iz bıraktı. Dışarısı is kokuyordu, dışarısı duman altı. Göğe kadar uzanan koca fırın, sabahın bu saatinde bile fön makinası gibi çalışıp sıcak üflese de canı eve girmek istemedi kadının. Bahçede gezindi biraz, ağaçlar süzülmüş, onca kaybın yasını tutuyorlar, solgun, başları önde, endişeyle ayak uçlarına bakıyorlar. “Hadi ama” dedi onlara, olur böyle şeyler, doğa bu, ne sandınız ki yeniler o kendini. Gözlerine milyon tane toplu iğne battı kadının, boğazı düğümlendi, “hadi ama” dedi bu sefer kendi kendine, “ne oluyor şimdi sana durup dururken.” 

Merdivenleri hışımla çıktı kadın, ona neyin iyi geleceğini gayet iyi biliyordu. Elinin tersiyle kirpiklerini kurularken yarısına kadar doldurduğu kovaya bir ölçü çamaşır suyu bir ölçü yer temizleyici ile karıştırdı, üzerinde bitkisel yazan plastik şişeleri az önce koyduğu yerden geri aldı, birer ölçü daha koydu köpürmeyen suya. Bu alengirli, organik şeylere heves etti edeli tadı tuzu kalmamıştı temizlik yapmanın. Bir de “bu ev hiç temizlik kokmuyor” demiyor mu kocası, iyice asabı bozuluyordu. Eskiden olsa, “ekolojik ürünler kullanıyorum da ondan,” derdi gururla. “Gücün yetiyorsa plastik üretimini durdur o zaman” diyen kocasına laf yetiştirmek istemiyordu artık.  

Evi dip köşe (az) köpüklü sularla sildi, yeşil fiber optik nemli bezi sehpaların, kapıların, mutfak tezgahının, cam kenarlarının, kolçakların üzerinde gezdirdi. Yıkıcı arzulardan başladı, ne kadar manasız dilek, güzel olmayan istek varsa, bugün git yarın gel’ler, oldu olacaklar, eli kulağındalar, durumunuzu dikkatle inceliyoruz’larla beraber, bu sonu gelmez ertelemeleri, burun kıvırmaları, kibirli göz süzmeleri, çürümüş anılarla dolu evin ağır havasını da battal boy çöp poşetine, etrafa saçılmış ne kadar “olmayacak” “yok artık” “daha neler” “koskoca şey” varsa toplayıp ağzını sıkıca kapattı. Hala “oldu olacak…” diyen şarkıcı kadının sesini kıstı. Neşeli bir şeyler mırıldanmak istedi ama dilinin ucuna gelenler hep hüzünlü aşk şarkılarıydı, kavuşamayanların, karşılıksız sevenlerin, severken ayrılanların filan. Sıra kocasınınkilere geldiğinde ıslak bezi kovaya bıraktı. Yere çömelip teker teker topladı onları, atmaya kıyamadı. Her birinin tozunu alıp, emanetleri sehpanın üzerine yan yana dizdi. 

Televizyonun önünden, divanın altından, buzdolabının arkasından çıkardıklarını topladı. Ertesi gün atölyesine kapanıp rüyasını gördüğü kıvrımların heykelini yapan adamın, şampanya koyunu unutan, bir zeytin tanesini üç yudum rakıya meze yapan kadının hikayesini defterin arasına koydu. Gökyüzünden süzülen bulutlar gibi zaman akıp gitti, kapı çaldığında gün öğlen olmuştu.           

Yelda Ugan S.

29/09/21 Gayrettepe

Shakespeare

“Çay içer misiniz?” dedi Marzo, “hayır teşekkür ederim,” dedim, “annem bekliyor,” diyecek oldum, vazgeçtim, “fazla zamanım yok,” dedim, başka da bir şey gelmedi aklıma.  Az önce benim durduğum yerden içeri bakan tuhaf bir adam yaklaştı, kafasındaki o modası geçmiş şeyle selam verdi bize. İşaret parmağını bana mı uzatıyordu yoksa, neler oluyordu?

Fotoğraf Lizbon’dan bir duvar resmi

Engel olamadığı bir hıçkırık gibi “Shakespeare ölmüş!” dedi. Kapının ağzında öylece kala kaldım. Odada hareket eden tek şey elimdeki fincandan bir hayalet gibi yükselen çayın dumanıydı. Kocamın hiç dermanı kalmamış gibi, kolları iki yana düştü. Sehpaya yığılan, tomar halindeki gazetenin yanına koydum çayını. Dükkanı kapatırken bu çay takımından kalan üç beş parçayı da eve getirmiştik. Öyle incelerdi ki, mavi desenli çiçekler içerden bile görünürdü. “Soğutma” diyecek oldum, diyemedim. Tepesinde birkaç sararmış yaprağın direndiği ıhlamur ağacı beşik gibi sallandı. Neredeyse yağacak.  

Ölüm ilanlarıyla dolu sayfaya bir göz attıktan sonra İçi dışına çıkmış gazeteleri eskiden olduğu gibi özenle katladı kadın. Dükkanda çok lazım olurdu, kristal bardakları, antika lambaların cam gölgeliklerini, sarı yaldızlı porselen tabakları iki kat, bazen üç kat sarmak gerekirdi paketlerken, kıymetliydi okunmuş gazeteler. Ziyan edilemezdi. 

Boynundan yağmur damlası gibi sarkan boncuklu vazoyu kalın bir örtüyle sarmış, “Tiyatro sokağına gideceksin,” demişti annem. “Levanten’in karşısındaki antikacıya, Leroy ustayı bulacaksın, o yoksa oğlu Marzo’yu

“Ben biraz dolaşacağım” dedi Marzo. Terliklerini sürüyerek çıktı odadan. Karısı,”Eldivenlerini giy!” dedi arkasından, “üşütme.”

Sigorta eksperi, annemin imzaladığı antetli kağıtları rengi atmış bir deri çantaya yerleştirdiği gün, üzerinde babamın adı yazılı ikiye katlanmış dolgun, sarı bir zarfla baş başa bıraktı bizi. O günden sonra babamla korsancılık oynadığım, camlı dolaplardaki hazineleri ele geçirip babamı esir aldığım odaya giremedim. Annem, denizden gelen esintiyle havalanan tülleri çekti, pencereleri kapattı, kalın kadife perdeleri altın rengi sırmalarından çözdü ve odayı karanlığa boğdu. Zarf inceldikçe, koynundan çıkardığı anahtarıyla sessizce içeri girer, bazen Güneyli ustaların elinden çıkmış, gümüş saplarında baş harfleri olan bir bıçak setiyle, bazen babamın Doğu seferinden getirdiği gül motifli isimsiz bakır bir tepsiyle ortadan kaybolurdu.  

“Batmaz derdi babam, benim gemim batmaz,” Ona inanırdım. “Koca gemi bu, nasıl batardı?”     

Tramvaydan iner inmez annemin defalarca tekrarladığı, sonunda ne olur ne olmaz diyerek bir kağıda çizdiği kabala haritadaki gibi çiçekçilerin önünden sola döndüm. Arnavut kaldırımlı çıkmaz sokağın sonuna kadar yürüdüm.   

“Usta rıhtıma indi” dedi genç adam, “bugün dönmez, nasıl yardımcı olabilirim?” Bir baş hareketiyle alnına düşen saçlarını önünden çektiği bal rengi gözleriyle gülümsedi. Nadide bir parçaya bakar gibi vazoyu dikkatle inceledi. Uzun ince parmaklarını mercan damlaların etrafında gezdirerek nazik fiskeler attı. “Birazdan oyun başlayacak, içeri gelin” dedi, “Yutmasın kalabalık sizi.” Sihirli bir dokunuşla sanki görünmez bir kapıyı açtı ve yüzlerce porselen biblonun, revaklı aynaların, müzik kutularının arasından gittikçe hareketlenen sokağı, tiyatro kapısı önünde bekleşen insanları, birbirleriyle konuşan çiftleri hayranlıkla seyre daldım. Bütün tedirginliğim geçmişti. Levitan’dan belli belirsiz bir müzik sesi geliyor, İçerde bir kadın cama yansıyan görüntüsünde piyano çalıyordu. 

“Çay içer misiniz?” dedi Marzo, “hayır teşekkür ederim,” dedim, “annem bekliyor,” diyecek oldum, vazgeçtim, “fazla zamanım yok,” dedim, başka da bir şey gelmedi aklıma.  Az önce benim durduğum yerden içeri bakan tuhaf bir adam yaklaştı, kafasındaki o modası geçmiş şeyle selam verdi bize. İşaret parmağını bana mı uzatıyordu yoksa, neler oluyordu?  

“Nasıl kızmam, sizi cadılar sizi, sizi yüzsüzler, sizi başından büyük işlere kalkışanlar, siz nasıl Macbhet’le anlaşır alışverişe girersiniz de bana anlatmazsınız bu yaptıklarınızı…” 

Elim ayağım birbirine karıştı, korkudan ne yapacağımı bilemeden geri geri birkaç adım attım, tutacak bir yer arıyordum ki, can havliyle Marzo’nun kadife ceketinin eteğine yapıştım, ardından uzattığı eline. Yere bir biblo düştü. Sokaktakiler dikkat kesilmiş, bize bakıyorlardı. Marzo çenesini hafifçe kaldırdı, göğsünü şişirdi, annemin vazoyu sardığı örtüyü yere düşen biblodaki yaşlı adam gibi bir omuzuna atarak, dışardaki kalabalığın bakışları altında gösteriye devam etti.

“Ben ki başıyım bu işlerin, sanatımızın sırlarını, büyü yapmasını, ben öğrettim sizlere, üstelik bu yaptıklarınız da ne? Bir azgın, bir dik kafalı insan oğluna hizmet etmek mi? Gidin ve gün doğarken Akheron kıyısında bulun beni, balıkların karıncaları yediği yerde.” 

Marzo dükkanın ışıklarını yaktı, sokak tekrar eski ritmine dönerken ampullerin sarı ışığı altında silindir şapkalı adam, kol uçları eprimiş kalın, siyah paltosunun göğüs cebinden iki bilet çıkardı, “biri küçük hanım için.”

Annemi meraktan öldürme pahasına o akşam Marzo’nun uzattığı koluna girdim ve kalabalığın ardından kanatları sonuna kadar açılmış kapının eşiğinden birlikte geçtik. Burası bir tiyatroydu, gözlerimi kamaştıran, karanlığı ışıklı, ışığı karanlık bir dünya. Marzo ön sırada, en uçtaki yerimizi kolaylıkla buldu. Arkaya doğru yükselen sıralarda kadınlar ve erkekler uğultulu bir sesle yerlerini aldılar. Ağır kadife perde yavaş yavaş açılırken seyirciler arkalarına yaslandı, elbise hışırtıları durdu, boğazlar temizlendi, son öksürük ve sessizlik. 

Sanki davullar göğsümde çalıyor, kalbim heyecandan deli gibi çarpıyordu. Oturduğumuz yerden onu duyabiliyorduk, davudi sesini kısıyor “Koca Neptün’ün elleri yıkayabilir mi bu denizleri?” diyor, oyunculardan önce replikleri fısıldıyordu. Sahnede sözler ete kemiğe bürünüyor, intikam alıyor, yanlış anlıyor, seviyor, kin tutuyor, yalvarıyor, güldürüyor, korkutuyordu. Bütün duyguların peş peşe izini sürdüğüm, zamansız bir mekandaydım sanki.     

Ayın bulutlarla oynaştığı o gece, Marzo’yla eve kadar yürüdük. Daha önce hiç duymadığım tiradlar okudu bana. Ne o gitmek istiyordu kapıda beklerken, ne de ben içeri girmek.       

Herkes tanırmış onu tanımasına da kimse bilmezmiş aslında kim olduğunu. Oyunların tüm repliklerini ezbere bildiğinden mi?  Bilinmez, Shakespeare demişler ona. Gerçek adını bilen yokmuş. Tiyatronun her şeyiymiş, daha seyirciler kapıya doğru ilerlerken koltukları düzeltir, etrafı temizlermiş, oyunların afişlerini değiştirir, oyuncuları giydirir, kostümleri onarırmış. O daha küçük bir çocukmuş buraya geldiğinde, kimilerine göre gişede bilet satan, kimilerine göre tiyatronun göz bebeği güzeller güzeli annesi amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünde küçük Shakespeare’e oyuncular bakmış, sahnede büyütmüşler onu.  

Güneş hastalıklı bir sarıya döndü. Çok geçmedi, kara bulutların arkasında görünmez oldu. Beyaz boyun bağlı sığırcıklar, yağmuru karşılamaya çıktılar çoluk çocuk. Anahtar kapıda iki kere döndü. “İçim geçmiş,” dedi kadın adama, adam elini uzattı, “masum uykuya” dedi, kadın “yorgunlukları yıkayan suya,” adam, “her günkü hayatın ölümünü, yaralı canların merhemini,” kadın “Yüce tabiatın baş yemeği, hayat sofrasının cana can katan ziyafetini” Birbirlerine sarıldılar. Yarın erkenden Shakespeare’i uğurlamaya gideceklerdi, uyumaya hazırlandılar.  

Yelda Ugan S.

Bitez

08/04/21

Koyu renk bölümler, Shakespeare’in Macbeth adlı eserinden alıntıdır. İlk bölüm, cadı Hekate’nin tiradından.