Yokuş başından aşağı, sahile indim. Ahşap yeşil köprüye kadar yürüdüm. Konu komşuya, gelinciklere, güneşle beraber uyanan karahindibalara, balıkçı teknelerine, gökyüzünde belli belirsiz duran mehtaba, portakal ağacına, Bodrum yarımadası ile İstanköy arasında uzanan denize, kedilere, bulutlara, parktaki çocuklara, bana göre zeytin ona göre iğde olan ağaca, hatta rögar kapaklarına bile fısıldadım; R.A.D.İ.K.Y.A. açılmış!!
R.A.D.İ.K.Y.A
Ne çay suyu koydum bu sabah ne de yumurtaları çıkardım dolaptan, peynire zeytine de dokunmadım, domates de dilimlemedim. Hazırlandım; taktım, takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm ve kahvaltıya, Bodrum merkeze indim.
Kumbahçe Mahallesi Mandalin sokakta kalan tek mandalina bahçeli eve kahvaltıya gidiyorum. Heyecanım oraya ilk defa gittiğimden filan değil. Her daim açık kapısından güle oynaya girdiğimiz; yediklerimizin düşlere, muhabbete, gülüşlere dönüştüğü, sofralarına oturduğumuz bildik bir ev burası. Mor çiçekli kanaviçe perdeli yatak odalarında uyandığımız, her birinin günlük işlerden kopardığı halkalarına tutunduğumuz kadınların evi. Ama bu sefer mevzu başka, çünkü bu evin artık bir adı var; R.A.D.İ.K.Y.A!!
Benimki açık olsun karahindiba çiçeği renginde açık..
Kireç badanalı, üç katlı bir evin giriş katından Güneye bakan Radikya’nın ananesi Giritli, adı da ordan geliyor. Her derde deva, şifa anlamına geliyor Yunanca’da.
Bir gün mavi gözlerini tavana dikip düşünmeye başlamış, muzip bir gülümseme inmiş dudaklarına, “tabi ya!” demiş, “neden daha önce akıl edemedim. Yemek pişirmeliyim!! Sevdiklerime, dostlarıma, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma..” Kalkmış, bu tılsımlı sözleri arka arkaya tekrar etmiş, bir kum tepesini düzeltir gibi elinin tersiyle ne var ne yoksa süpürmüş, koca bir mutfak olmuş. Ocağın altını yakmış, önce parlaklığını görmüş, sesini duymuş ve kokusu gelmiş burnuna. Bahçeye açılan verandaya, mandalina ağaçlarının altına birer masa hazırlamış. Yarı bellerine kadar kireç boyalı ağaçların rengindeymiş masalar. Bahçe duvarını saran turuncu akşam sefalarının, sardunyaların, saksılardan salınan petunyaların arasında gezinmiş.
Kahvaltıda mücver mi var?
Yumurtalı ekmeğime muammara sürerken denizden gelen esintiyle domates fidelerinin keskin kokularını duydum. Duvar diplerini gösterdi. Atıkları gömdüğü topraktan çıkmışlar; kullanılmış çay, yumurta kabuğu, sebze kabukları aralarında anlaşmış domates çekirdeklerine omuz vermişler. Artık güneşe bakıyor, baktıkça da yüzleri kızarıyormuş çerilerin.
“Rum kadınları Nisan sonu, bilemedin Mayıs başı konu komşu toplanır köyün etrafındaki, kırlara, tepelere gider, radikya otu toplarlarmış. Biz de onlardan öğrenmişiz.” diyor beline sıkıştırdığı mutfak beziyle elini silerken “nasıl toplanacağını, salatasını yapmayı, kavurup börek içi hazırlamayı, yoğurtlamayı, turşu kurarken maya niyetine ve hatta şarabını yapmayı.”
Elimdeki radikyalar zamanın geldiğini söyledi* ve karşı kıyıdan buraya, burdan oraya göç başladı. Kadınlar ağlamalarından ve gülmelerinden topladıkları ne varsa eteklerine doldurup gelirken getirdiler ve burda adı karahindiba olan radikyaların kuru çiçeklerini rüzgara bırakıp üfler gibi yeni hayatlarının içine üflediler. Dantel perdelerine, etamin yastık kılıflarına, iğne yumaklarına, dikiş makinalarına, yemek kazanına, reçel kavanozlarına, siyah beyaz fotoğraflarına ve orda kalanlara.
Türkçe’de karahindiba, Yunanca’da radikya, İngilizce’de Dandelion derler bana ama çocuklar tüm dillerde beni üflerken gözlerini kacaman açarlar.
Burdakiler önce burun kıvırmış, şüpheyle bakmışlar “her şeyin kendi tadı kendi başına güzel” diyor, otlardan türlü çeşit yemekler yapıyormuş gelenler. “bahçeye bir Giritli girdi, ineklerimiz aç kaldı” diye telaş etmişler önce, ama olmuş bir kere. Radikyanın tohumları Bodrum‘un bahçelerine, meşe çalılarının aralarına, kedi otlarının diplerine, bodur çamların gölgesine, kantaronların sarısına karışmış. Radikyalar, hem hayatın ve zamanın geçiciliğine hem de devamına simge olmuş buralarda. Bu sadık, güçlü ve kalender otlar toprağa, böceklere, insanlara ve tüm dünyaya şifa olmuşlar.
Kışın bahçeden topladığı mandalinalarla yapmış reçeli, mücverin kabağı Uyku Vadisi’nden, kütür kütür tazecik yeşil biberli salatanın çökeleği Ödemiş’ten gelmiş. Omletler çeşit çeşit, benim favorim otlu veya kabaklı olanı.
Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi, kahvemi içerken arkama yaslandım, birbirlerine simetrik duran iki ayva ağacına takıldı gözüm, “daha önce farketmemiştim” diyorum. Çocuklar bahçede, çimlerin, fare kulaklarının arasından buldukları radikya çiçeklerinin üzerine nefeslerini üfleyip onları gökyüzüne gönderip gülüşüyorlar.
14/07/2020
Yelda Ugan S.
* “I held a dandelion that said the time had come” Elton John’un Curtains şarkısından
1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.
Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri
Bitez yalısı
Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.
Anastasiopolis
Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada KissebüküBodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.
Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.
Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?
Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”
Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.
Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”
Devedikeni
Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.
Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron
Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.
“hanımefendi maskeniz?”
uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.
Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”
“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, cimri davranmış bu konuda, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.
Ağustos’un ilk günleriydi, sabah erkenden düştük yollara; okul pikniğine giden çocuklar gibiydik. Tekne saat 09:00 da Yalı çiftlik Sea Garden’dan hareket edecekti. İlk molamızı Bitez’deki Ortakent simitçisinde verdik. Bodrum’a gelirken Bafa gölünden aldığımız zeytinler, bir gün önce Bitez pazarından alınan salatalık, domates…her şey tamamdı. Konacık’dan Bodrum arkamızda kalıncaya kadar ilerledik. Yokuş başından hemen sonra Kızılağaç yönünden sağa döndük. Çam ağaçları, kuş sesleri, sabah serinliği, yol kenarındaki kaya kesiği kızıl renk, içinden geçtiğimiz köyler, zeytin ağaçları, incir ağaçlarının ılık kokusu içinde yalıya indik.
Teknemizin adı Yeliz, 10 kişilik, biz de hemen hemen o kadarız. Dar, patika bir yoldan ters L şeklindeki ahşap iskeleye kadar tek sıra halinde yürüdük. Payandadan hiç düşeni görmedim ama orayı geçince insanın kendine bir güveni gelir, hatta daha iyisini de yapabilirdim diye geçirirsin içinden. Tekneye girmeden terliklerimizi girişteki sepete bıraktık. Her yer tertemiz, tekne yaz sabahları Batı yönüne bakan balkonlar gibi gölgede. Ali Kaptan ve teknenin tek mürettebatı olan karısı birlikte karşıladılar bizi.
Ege’nin Güneyine yani Gökova’nın başladığı yere doğru demir aldık. İnsanı zevkten çıldırtan bir manzara, yeşil ve mavinin birbirlerine dokunmadan karışımı, görünmez bir merdivenle lunaparkta sıra bekleyen çocuklar gibi tekrar tekrar denize inip çıkan cıvıl cıvıl gün ışınları
Ali Kaptan bu işe 1984 yılında başlamış, dile kolay 34 yıl olmuş. Belli ki yaptığı şeyde bir rahatlık, sevinç ve hafiflik buluyor. Hiç yaşlanmamış. Aydınlık bakışlı, duruşu dik ve sakin, karısı da öyle, hem kocasına yardım ediyor, aralarında denizcilik diliyle konuşuyorlar, demir alamıyorsa mesela, teknenin ucundan dümendeki kocasına “kol verdi!” diye sesleniyor. Hem de yemek işi onda. Yemekleri sabah teknede pişiriyormuş, malzemeler de köyde yetiştirdikleri bostandan, her şey çok taze ve lezzetli. Kabak çiçeği dolması, semiz otu, dere otlu patates salatası, yaprak sarması, deniz börülcesi ve akşam üstü çayında taze dökülmüş lokma.
Mola verdiğimiz ilk koydan sonra “Sadun Boro’nun anısına yapılmış!” diyor arkadaşlarımızdan biri, Kilisebükü koyuna giriyoruz. Gökova’nın başlangıç noktasına. Önümüzde metalden yapılmış iki sütunun etrafına dönülmüş kocaman bir G harfi beliriyor, yaklaştıkça altta, iki taraflı eğimli çubuklar deniz dalgasını, zıt yönlere bakan yukardaki italik yarım daireler de martıları anlatan bir heykeli tüm detayıyla seyre dalıyoruz. Kimdi bu Sadun Boro?
“Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci” diyor Nick. “Peki, kedisi Miço nerde, Teknesi Kısmet?!” diye soruyoruz merakla. “Toronto’da, Santiago’da, Karayipler’de ve Trinidad’da adı Kısmet olan teknelere rastladım, onu tanıyan denizcilerle muhabbet ettim” diyor, sanki koyun ortasındaki bu demirden yapılmış şey onu anlatmaya yetmemiş der gibi canı sıkılıyor biraz.
“Gökova Sadun Boro’yu kucaklıyor, heykelin üstündeki G harfi, Gökova’nın G’si” Hepimiz Ali Kaptan’a dönüyor, onu dinlemeye başlıyoruz. “1980’den sonra Bodrum ve Gökova Körfezi’nde yaşadı, Özellikle Gökova, Göcek, Fethiye gibi güney Ege kıyılarının korunması için çok uğraştı.” Biraz daha anlatsın istiyoruz, hepimiz etrafına toplanıyor, sorular soruyoruz.
“1965 Ağustos ayında Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber dünya turuna çıktı. Hürriyet gazetesi anılarını yayınlamak şartıyla onlara sponsorluk yaptı. Tam üç yıl sürdü dünya gezileri. Haziran 1968’de İstanbul’a vardılar. Dolmabahçe’de, binlerce kişinin katıldığı bir karşılama töreni yapıldı.” diye devam ediyor Ali Kaptan
“6. his” dermiş Sadun Boro, “Tanrı yukardan şöyle bir serpiştirmiş, bu konuda cimri davranmış, beş duyu herkeste var ama 6. hissi çok az insana bahşetmiş” Doğadan zevk almakmış bu his.
Mavi yolculuğun da başlangıç noktasıymış burası. Bir akşam burda kalınır, körfeze geçer, Yedi adalar, Küfre, Tuzla, Liva, Kargılı Löngöz, Ballı su, İngiliz Koyu, Okluk Koyu, Taze söğüt, Sedir adası, Kleopatra, Aktürk ve Körfezin dibinde Akyaka, yedi gün sürermiş.
“Ben memleket sevdalısıyım” diyor Ali Kaptan, “buralar imara açılmasın diye çok uğraştık.” 2000 yılında 1500 protestocunun katılımıyla hatırı sayılır büyüklükte bir şirketin projesi durdurulmuş. İnşaatı kontrole gelen Azerbeycan’lı devlet büyüğünü de teknesiyle Ali Kaptan götürmüş sahaya, yolda memleketin delisini oynamış, her şeyden bir haber olanı. Şimdilerde yine büyük bir firma elinden geleni yapmakla meşgulmüş maalesef.
Bir keresinde de arkeolojik sit alanı olan Küsebi için bir tekne dolusu milletvekili getirmiş buralara kaptanımız, “bakın!” demiş “nasıl talan ediliyor her yer, kilisenin içindeki Azize mozaiği tanınmaz hale geldi, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve yaban hayatı da tehlikede.” Sonra, kısaca etrafı anlatmayı sürdürüyor, “Küsebi arkeolojik kazı çalışmaları yapılan bir köy, 1600 yıllık bir tarihi var. İtalyanlar buranın haritasını çıkardılar ve kitap yazdılar. Burası Lelekler, Roma ve Bizanslılardan kalma batık bir şehir. Kimbilir nasıl bir hazinenin kaybolmasına göz yumuyoruz.”
“Bu güzelim koyda bir de insana yapılan talan var” dedi Ali kaptan “burası aynı zamanda mültecilerin sevkiyat yeri, burdan alıp Datça’ya, TurgutReis’e, Yunanistan’a geldik diye getiriyorlar insanları” sonra sustu.
Yol boyunca da bir daha konuşmadı, telaşsız, hiç bitmeyen bir döngüyle çalıştı, teknesini dinledi, ne istiyorsa verdi ona. Dönüş yolunda hava çok rüzgarlıydı, yelkenleri gerdi, rüzgarın yönüne göre tekrar indirdi, tekrar gerdi, yerlerini değiştirdi. 6. hissiyle konuştu onlarla.
Denizin içindeki pembe kayalıklara, maviden yeşile, laciverde dönen dalgalara, uzaktan, Turgutreis’den batan güneşe karşı hepimiz sustuk.
Haziran ayının son günleriydi, Bandırma vapurundan üç saate yakın bir yolculuktan sonra indik. Susurluk-Balıkesir yol ayrımına gelmeden önce, yüzlerini doğuya çevirmiş, güneşin kızıl, turuncu sıcağıyla kahvaltı yapan ayçiçeği tarlalarıyla karşılaştık. Vapurda giydiğim ince hırkamı hala çıkarmamıştım. İşte! Yeni bir yaz daha başlıyordu. 9 Temmuz’da çıkacağımız yolculuğu 12 gün öne aldık. Bekleyecek bir şey kalmamıştı. 24 Haziran’da seçimler yapılmış ve 2. tura gerek kalmadan Türkiye 13. Cumhurbaşkanını tek batımda seçmişti.
Sağ taraf Kırkağaç-Soma-Çanakkale’yi gösterirken, biz Akhisar-Manisa-İzmir yönünde ilerledik. Otoyolun her iki tarafına da kurulmuş köylü pazarlarında karadut şurubu, soğuk sıkım zeytin yağı, eşşek sütü sabunları en çok da limon sarısı Kırkağaç kavunları satılıyordu. Her yıl olduğu gibi Gelenbe’de durduk. Sıra sıra kavun dizili tezgahlar tablo gibiydi. En altta, toprak zemin üzerinde tek sıra halinde duran, gerçeğiyle ayırt edilemeyen, alçıdan yapılmış kavun heykellerine parmaklarımızın dirsekleriyle vurup gülüştük.
Akhisar ovası, ya da zeytin yağı diyarı, Zeytinliova’ya en tepeden bakarken güneş iyice yükseldi, hırkamı çıkardım, parmak arası terliklerimi spor ayakkabılarımla değiştirdim. Akhisar’ın zakkum çiçekleriyle çevrili sevimsiz, tozlu caddelerinden geçtik. Manisa’ya kadar üzüm bağları, tavuk çiftlikleri, zeytin ağaçları, küçük köyler, kasabalar ve bostanların arasından, kuzeyden Ege’ye iyice sokulduk.
Kadim şehir Manisa’nın içinden geçmeyi çok seviyorum. Şehrin içine girmeden Saruhanlı’dan hemen sonra, Spil dağının doğu ucundan başlayıp batı ucunda biten şehri kuzeyden yarım ay biçiminde dolaştıran bir yol daha var ama Manisa’nın içinden geçmek bir başka. Yaz sabahları, kahvaltıdan önce yeni yıkanmış balkonlar gibi burası; anılarla dolu, eski, bildik, sıcak ve aydınlık.
Birkaç hafta önce Sabuncubeli tüneli son başbakan tarafından “Hizmet aşkıyla dağları delmeye, gönüllere yol yapmaya,mesafeleri kısaltmaya…” diye devam eden manidar bir açılış konuşmasıyla servise sunulmuş.
fotoğraf sevgili Serap Özkan’dan
Evliya Çelebi’nin, seyahatnamesine yazdığı “Korkunç Sabuncubeli” 8 km lik tünelle boyun eğmiş, ehlileştirilmiş. Rampa çıkıp viraj dönmeden, içimize ormanın kokusunu çekemeden, ya da bir kaç kilometre uzaktaki bir köyün habercisi çınar ağaçlarını, pınarları görmeden aşağıda İzmir Körfeziyle burun buruna geldik.
İzmir’e girmeden, Bornova’dan otobana bağlandık. Söke, Bodrum yoluna girince direksiyona ben geçtim. Bafa gölüne doğru sağ taraftaki, sanki bıçakla biraz önce kesilmiş gibi duran kızıl renkli kayalar, bayır aşağı inerken aynı hizaya geldiğimiz uzaklardaki mavi, gri, lila dağlar (üçümüz de, Zeze, Memo ve ben dağlara ayrı renk verdik) bir yaklaşıp bir uzaklaştığımız bulutlar keyfimi yerine getirdi. Otobandaki korkunç kaza hem canımı sıkmış hem de yol açılıncaya kadar sıcakta çok beklemiştik.
Ve,
Yokuş başına geldiğimizde Bodrum’u gördük,
Geldiğimiz gibi gitmeyecektik,
Bizden öncekiler de söylemişler,
Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gitmişler…
Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’e bir selam çakıp, Bitez’de kontağı kapattık.
Ertesi gün sabah saat sekizi biraz geçe evden çıktım. Yokuştan aşağı indim, dut ağacının altında bekledim biraz. Salına salına gelen boş dolmuşa bindim. Bitez köy içine kadar da sadece bir kaç kişi bindi. Daha yazlıkçılar gelmemiş ya da uyanmamışlardı. Denizi arkamızda bırakıp köy yolunda ilerlemeye başladık. Meşe palamutu, yabani sakız ağaçlarını, zeytinlikteki sararmış ekinleri seyre daldım. Her şey aynıydı, iyi ki de aynıydı, bıraktığım gibi. Sadece geçen yıl inşaatı başlayan bir kaç site daha tamamlanmış sinsice yerleşmişlerdi. Karanlık senaryolar geçti aklımdan “ya şu mandalina bahçeleri de bir gün yok olursa! Eski pazar yerine avm yapılırsa…” diye. Bodrum şehir içi otogarında indim. Tek başıma tatile gelmiş gibiydim ve aylardan Nisan’dı sanki. Serin ve şerbet gibi bir hava…parlak, mavi gökyüzü çocukluğumdaki Haziran’lar gibi yeşil yaprak bulutlarıyla doluydu. Cevat Şakir Caddesine, çarşı hamamına doğru yürüdüm.
“Akşam arayan sen miydin?” tellak, hayır natır, evet kadın olana natır denir. Uzandığı yerden isteksizce kalktı, uykulu gözlerle soyunma odalarını, girişteki rengarenk havluları gösterdi ve duvara çakılı tahta sedire tekrar uzandı. “Hazır olunca aşağıda zil var ona bas gelirim” dedi yattığı yerden. İlla ki kapanmayan kırık bir dolap, anahtarı kilitte dönmeyen bir kapı, biri başka diğeri başka numara plastik terlikler, rengi atmış vazolarda unutulmuş kuru çiçekler, kimi çerçevesinden kimi sararmış kağıtlarından rutubetli duvarlara tutturulmuş bereket duaları ile burası tipik bir “çarşı hamamı” Kışın hamama gitmeyi çok severim ama yazın, bu benim için bir ilk. Güneşe çıkmadan önce ölü deriden kurtulup toksin atmak çok faydalıymış diye duydum. Bakalım!
Günler geçmeye zaman yavaşlamaya başladı. Hep aynı plaj, hep aynı koy…biraz da hareket lazım. Bitez’in arkasındaki köy yolundan Gümbet’in çarşısına ordan da Oasis kavşağına çıktık. Yokuş başına kadar deniz sağ tarafımızda bizimle beraber geldi, daha sonra görüşmek üzere kısa bir süre ayrıldık ondan. Yalıçiftlik-Kızılağaç tabelasından sağa döndük. Yeşillikler içinde bir çam ormanı başladı hemen. Ben buraları çok seviyorum, bir kaç derece hava serinliyor, ortalık mis gibi yabani ot, kızıl toprak ve kozalak kokuyor. On dakikada şehirle beraber trafik, gürültü ve kalabalık da arkamızda kalıyor.
Çökertme’ye ve Mazı’ya da burdan gidiliyor, yol çok düzgün, asfalt döşeli. Bir süre sonra yaklaşan köyün habercisi zeytin ağaçları, köy okulu, mezarlığı, inekler, tavuklar, yol kenarına kurulu incir, zeytin, kantaron yağı satılan küçük tezgahlar başlıyor. Az sonra arabanın camlarını kapatmak zorunda kalıyoruz, zeytin yağı fabrikasından gelen iç bayıltıcı koku dayanılır gibi değil. Bu da doğala olan teorik hayranlığımızın deneyim yoksunu cehaletimiz işte! Buralarda her şey bize keyif versin! Ama güzel koksun, tadı damağımızda kalsın, hatta biraz da eve götürelim, eşe dosta “organik” diye övünerek ikram edelim! Ama yumurtaların üstünde de tavuk pisliği olmasın, görmeyelim, ellemeyelim. Bir kilo kırma zeytine on lira verirken “ama bunun yarısı su?!” diye sızlanalım.
Midilli gezimizde fark etmiştim, her köyün aşağıda, denizle de bir bağlantısı var. Deniz tarafına gidince köyün adının önüne Yunanca’da iskele anlamına gelen “skala” ekleniyor. Mesela Eressos köyünün adı, deniz kenarına inince Skala Eressos oluyor. Bodrum’da da koy anlamına gelen “yalı” eklenerek konum bildiriliyor. Mesela Bitez köyün adı, Bitez Yalı’sı kıyının. Burda ayrı ayrı isim verilmiş ama Yalıçiftlik Kızılağaç’ın yalısı veya iskelesi gibi.
Buranın bildiğimiz popüler Bodrum’a benzemiyor, bu mevsimde bile sakin. Aslında kalabalık ama gürültü yok, ne bilim… buraya gelen insanlar sahilde kitap okuyorlar, yüksek sesle konuşmuyorlar. Yalı, skala, iskele de farklı daha uzun bir sahil, açıktan gelen büyük dalgalar, denize girer girmez boyunuzu aşması ama “telaş etme bana dayanabilirsin” diyen su kaplumbağası büyüklüğünde kayalar. Lezzetli yemekler; oltayla tutulmuş saragoz balığı, zeytin yağlı mezeler, yeşil salata ve yerel tatlılar. Daha ne olsun?
Yol ikiye ayrıldı; biz sola, Hasan’ın yerine doğru döndük. “Ağaoğlu otel inşaat sahası” gibi bir şey yazan dev tabelayı ya da totem mi deniyor artık ona?… Arkamızda bıraktık. Sıcak ama esintili bir havaydı, bunaltmıyordu. Sağ tarafımızda deniz, ufukta Kos adası. Temmuz’un 19’uydu, güzel ablamın doğum günü. Annem ne kadar “istemem!” dese de onu restoranın çakıl taşlarıyla doldurulmuş, sekili merdivenlerinden sahile indirip ayaklarını suya soktuk. Evet yaşlandı, şekli değişti, iki büklüm yürüyor, artık ben ona annelik yapmak, göz kulak olmak istiyorum ama sözümü dinlemiyor. Ilgın ağaçlarının altındaki bir şezlongun üstüne havlulardan yatak yapıp annemi yatırdık, yatırdık dediysem hasta falan değildi de çabuk yoruluyordu; rüzgarı bahane edip “gözüme yaramaz bu hava benim” diye yine şikayet etti. Pembe, retro gözlüklerimi taktım ona, biraz sakinlese de Memo’nun içi midye dolu tabaklarlı önümüze koyup, bir kaç metre ilerdeki midye tablasından limon almaya gitmesini fırsat bilip “çok masraf ediyor kocan!” diye yine söylenmeye başladı. Midyeleri açıp üstüne bol limon sıkıp afiyetle yedik. Canım annem! Bırak da misafirim ol. Şımartayım seni.
Bir gün önceden, Milas’ın otlu böreğini, Bodrum mandalinalı lokumları, Ege fasulyesini Adana yolcuları için hazırlayıp, paketler yaptık. Bavullar hazırlandı, kapatılıp koridorda sıraya dizildi. Annemin kısacık ziyareti yine bitmişti……Duramadı, “evim de evim” diye tutturdu, bir buçuk hafta zor tuttuk onu buralarda….evden çıkarken yine darlandı, “seneye beni bekleme, gelemem artık!” dedi ama bu sefer kızmadım. Aslında o “inşallah gelecek yaza!” demek istedi. Onun endişesi yolculuk, çocukluğumdan beri bilirim, araba tutar annemi, otobüs ve uçak da.Yoksa çok seviyor buraları.
Bugün Temmuz’un yirmi yedisi ama aylardan Ekimmiş gibi; ılık-serin bir rüzgar esiyor. Yine bir ılgın ağacının altındayım, güneş çift doz antidepresan etkisi yapıyor üzerimde. Rengarenk pansiyon kapıları, üstlerinden sarkan begonviller; karşımda Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan, tepeden biraz daha hallice dağlar. Bir yanım sabah mavisini giymiş deniz, diğer yanım çayır çimen. Üstümde gelinlik rengi efil elbisem, içimde mavi-beyaz formam. Artık rengim iki ton daha koyu, yüzümdeki ince çizgiler belli belirsiz, aynadaki yansımamı seviyorum. Açık, limon renginde yeni demlenmiş, ince belli bir bardakta çay içiyorum. Müzik sustu, öğlen rehaveti çöktü herkesin üstüne, tahta zemine düşen kemik zarların sesi geliyor uzaktan. İki çocuk geçti önümden, Almanca konuşuyorlardı, iki afacan kara kafa. Ben çocukken benim yaşımdakiler Almanya’da ikinci kuşaktı. Bunlar kaçıncıdır artık Allah bilir. Öğlen uykusundan uyanıyor veletler; biri ağlayarak, bir diğeri gerinerek. Çimlerde yürümeye çalışırken tökezledi gerinen, maaile havada yakaladılar. Zavallı çocuk toprağa dokunamadan elden ele dolaştı. Sonunda herkes dağıldı, kimi denize gitti, kimi güneşlenmeye, çocuk ve bakıcı baş başa kaldılar nihayet.
Gün dönüyor, Ortakent’den Bağla’ya kadar uzanan dağların arkasında kalmasına ramak kaldı. Kadınlar, çocuklar her biri ayrı renk kapılardan avluya çıkıyorlar. Saçları hala nemli. Taş yolda ayakkabı tıkırdılarının sesi artıyor, kadınlar geceye hazırlanıyor. Bir kaç inatçı mızırdanma sesi dışında etrafta çocuk kalmadı, hepsi uykuda ve uzak Asya’lı küçük kadınlara emanetler. Fonda tek düze, cıstak bir yemek müziği. Bu gece ay tutulması var. Kanlı aymış, yani dolunay. Ay dolunayken mi tutulur hep?! Ay’ın adı dolunaydan bir gün önce balmumuymuş. Ay, dünya ve güneş tek çizgide buluşacak Ay dünyanın gölgesinde kalacakmış. Kağıt helva arasında limonlu ve damla sakızlı dondurma..
Bugün yine uzun, sıcak ve parlak. Ülkenin gündemi de sıcak, dün dolarda ani artışların arka arkaya yaşandığı saatlerde sahil borsa gibiydi…mayolu kadın ve erkeklerin çalıştığı bir borsa. Her yeni haberde ayağa kalkıyorlar, gözlerini telefondan ayırmadan etraflarındaki kollektif ağa canlı yayın yapıyorlardı. Ama ben tek mevsim yazmış, hayat bundan ibaretmiş gibi kaptırmış gidiyorum yaşlı bir guletin içindeyim; ekip tamam, beş kadın, beş çocuk, fonda Rod Stewart Baby Jane’i söylüyor. Meltem çocukluğuna Berlin’e bir lunaparka gidiyor, hikayesini dinliyorum. Civa gibi oynayan denizin üstünde, birbirinden güzel burunlar ve koyların önünden geçiyoruz. Sırasıyla Kumlu, Orak, Papuç ve Kızıl adaya uğruyoruz.
Sonra bir daha, gulet değil bu sefer, küçük bir tekne; Tavşan (çelebi), Bağla, Aspa ve Akvaryum adaları.
Teknede Bağla ve Aspa arasındaydık, önümüzden yunus balıkları geçti. Ben ilk kez bu kadar yakından görüyordum onları…..çığlık çığlığa birbirimize gösterdik, gözden kayboluncaya kadar baktık arkalarından. İki tane, aynı anda denize batıyorlar, sonra aynı anda çıkıyorlardı, iki kuyruk, hoop iki baş! Sonra yine iki kuyruk.
Bodrum’da her gün bir yere pazar kurulur. Perşembe Bitez ve Yalıkavak, çarşamba Ortakent, salı Bodrum giyim, cuma sebze pazarı, cumartesi Turgutreis giyim pazarı…böylece devam eder. Bu pazarlarda dolaşmak, çekirdeksiz üzüm, tarla domatesi, Frenk incirinin tadına bakmak, aldığım gün fasulyeyi pişirip sofraya koymak benim için büyük nimet. Bu ürünler Bodrum’un köylerinde yetişiyor, oralarda toplanıyor, pazara getiriliyor. Hem de yetiştirenler getiriyor pazara, ailecek geliyorlar, bütün emeği geçenler bir arada.
Ağustos’un son cumasıydı. Bodrum’un sebze pazarına Bodrum’lu bir arkadaşımla beraber gittim. Yazlıkçı ya da turist gibi değildim bugün. Pazarcılara adıyla selam veren, hangi köyden geldiklerini bilen Ufuk’un arkasında doğma büyüme Bodrum’lu gibiydim. Önce bir kahve mi içseydik dememe kalmadı, Otogarın üstündeki pazarın arka kapısına, Külçü sokaktaki Şeref Konday Han’a girdik. Avludaki yabani sakız ağaçlarının altındaki bir masaya oturduk. Yanında da birer mandalina lokumlu kahvelerimizi burda içtik. Her şeyin üzerine vuran gün ışığı daha yükselmemiş, koyu gölgeli, sakin ve telaşsız bir sabahtı. Avluya bakan dükkanlardan sadece bir kaç tanesi henüz açılmış, sahipleri kapı ağzına attıkları sandalyelerinde afyonları patlasın diye bekliyorlardı. Havada çay ocağından gelen yeni demlenmiş çayın kokusu, fonda cam bardaklarla buluşan metal kaşıkların sesi vardı.
Kızılağaç’tan, Yalı çiftlik’den, Çomakdağlı köyünden gelen kadınların tezgahlarını tek tek dolaştık. Ufuk hikayelerini anlattı ben dinledim. Çeşit çeşit zeytin aldık, ben en çok kırma zeytin severim ama yokmuş, daha mevsimi değilmiş, Ekim’de başlarmış yapılmaya.
Gönül huzuruyla yaşamak bambaşka bir şey!…Böyle giyindiğim zaman mutluluğu üstümde taşıyorum, kendime bakmam yetiyor.
Şadiye Hanım’ın Çomak köyünde bir kahvaltı yeri açmakmış hayali. Şöyle eğlenceli, pozitif enerjili, değişik bir yer olsunmuş. Zaten o hiç bir şeyi takmadan, ayakta durmacasına yaşamak istiyormuş, işi kendinden aşkınmış, haftada beş gün pazarı varmış, yorulduğundan değil ama desteğe ihtiyacı varmış. Köyün ve köydeki kadınların gelişimi için istiyormuş kahvaltı yerini de. Anlatmak, anlatmak istiyordu sürekli, bizi köyüne davet etti, gelecek hafta kızı evleniyormuş, kızının buraları bırakıp Ankara’ya gelin gitmesine hayıflanıyordu ama heyecanlıydı. “Düğüne gelin!” dedi ısrarla. Bodrum’da bir köy düğününe katılmak da benim hayalimdi ama ertesi gün İstanbul’a dönüyorduk.
Sabah erkenden yola çıktık, sanki gizlice gidiyorduk, eşyaları arabaya sessizce taşıdık. Kimseyle vedalaşmazsak, kimse bize el sallamazsa, biz de kimseye…gitmiş sayılmazdık belki. Sadece Bıcır’la vedalaştık, Bıcır yazları bizi sahiplenen kedimiz, arabanın etrafında bir kaç arkadaşı daha vardı, onlara da fısıltıyla veda ettik. Bitez Gümbet bağlantı yoluna çıkarken önce dik bir yokuş çıkılır. O yokuşa geldiğimizde minicik, bir kaç saniyelik yavaşlar, alacakaranlıktaki yalıya, limandaki teknelere, uyuyan denize, köy içine ve mandalina bahçelerine son bir kez daha bakarız.
Cevat Şakir Altıncı Kıta Akdeniz kitabında Herodot için der ki “Değil yalnız Anadolu’nun tekmil dünyanın ilk ve en büyük turisti…” Bana da el verir misin Heredot?
12 Ocak 1946 günü Londra’da yaşayan gazeteci yazar Juliet Ashton Guernsey’de yaşayan Dawsey Adams’dan bir mektup alır. “sizi tanıyorum, çünkü bende bir zamanlar size ait olan bir kitap var…” der Dawsey mektubunda.
Juliet, mektuba çok sevinir ve Dawsey’e hemen cevap yazar,
“Kitabın Guernsey’e nasıl ulaştığını merak ediyorum? Belki de kitaplarda onların mükemmel okuyucularına ulaşmalarını sağlayan bir tür gizli hedef içgüdüsü vardır…” (syf17)
Dawsey’in ilk mektubunda sözünü ettiği Edebiyat ve Patates Turtası derneği üyeleri de Juliet’e yazmaya başlarlar. Alman istilası sırasındaki okumalarını anlattıkları mektuplarlardır bunlar. Juliet’in yazacağı kitabın konusu belki de bu dernek olacaktır.
Bir akşam Bayan Maugery Almanlar’dan güç bela sakladığı domuzuyla dostlarına bir ziyafet vermek ister; Dawsey, İsola, Booker, Eben…gece ne kadar dikkatli davransalar da evlerine dönerken, dışarı çıkma yasağını deldikleri için Alman askerlerine yakalanırlar. Elizabeth büyük bir cesaretle, sokağa çıkma yasağını deldikleri için ne kadar üzgün olduklarını ama edebiyat derneğinde okudukları “Elizabeth ve Onun Alman Bahçesi” adlı kitabı okurken çok keyif aldıklarını ve zamanın nasıl geçtiğini farketmediklerini söyler, acaba asker de bu kitabı okumuş mudur? Ayak üstü uydurduğu bir yalandır oysa bu.
Ertesi sabah komutana ifade vermek üzere isimleri alınır. Öyleyse dernek de kurulmak zorundadır.
“Başlangıçta gerçek bir edebiyat derneği olmadığımızı söylemek doğru olur. Elizabeth, Bayan Maugery ve belki Booker’ın dışında, çoğumuz okul yıllarından beri kitaplarla pek haşır neşir olmamıştık. Kitapları, güzelim kağıtlara zarar vermekten korkarak Bayan Maugery’nin raflarından aldık. O günlerde böyle şeylerden zevk aldığım filan yoktu. Ancak Komutan’ı ve hapishaneyi düşünerek kitabın kapağını açmayı ve okumaya başlamayı başarabildim.” (syf83)
Burası Kuzey Fransa’nın Normandiya kıyılarında bir ada, Manş denizinde. Almanlar 30 Haziran 1940 da gelmiş ve 5 yıl boyunca adayı istila etmişler. Aynı zamanda bu ada Almanlar’ın 2. dünya savaşında işgal ettikleri tek İngiliz toprağı.
Tamamı mektuplardan oluşan, ince bir zevkin, aklın ürünü güzel bir kitap. İçi sürprizlerle dolu. Çok yakında filmi de çekildi. Sadece fragmanını izledim ama bu kısacık tanıtımda bile herkesi tanıdım, kimin kim olduğunu biliyordum sanki.
Yazar, editör, kütüphane görevlisi, kitap satıcısı Mary Ann Shaffer’in tek kitabı Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Maalesef kitabının bu kadar beğenildiğini ve 20 dile çevrildiğini görememiş. Yeğeni Annie Brows kitabı tamamlamış ve yayına hazırlamış. Brows da yazar ve çok iyi bir iş çıkarmış; kitapta ikinci bir kalemin varlığı hissedilmiyor, tek elden çıkmış gibi.
Not: Guernsey adası Victor Hugo’nun 1855’den itibaren 14 yılını sürgünde geçirdiği ada. Hugo bu mavi, yeşil adayı çok sevmiş ve Sefiller‘i de burada yazmış. Aklıma Cevat Şakir geldi. Bodrum’a Kalebentlik olarak gönderilen Halikarnas balıkçısı.