Me gusto Cadiz

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı, onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

 

 

2ee9ae9d-aa85-4a2c-93d4-ca08528443bb
San Fernando Cadiz yolu

Körfezin üstündeki çok dar ve uzun bir geçitle San Fernando’dan Cadiz’e 20 dakikada vardık. Sonradan eklenmiş bir köprü gibi dursa da bu geçit gerçek bir kara yolu. Köyden bindiğimiz belediye otobüsüyle her iki tarafı da dev kaplumbağaları hatırlatan kayalara vuran dalgalarla dünyanın sonunda iner gibi, Cadiz son durakta, Atlas Okyanusu’nun önünde indik. 711 yılında Berberi komutan Tarık Bin Ziyad sonradan adını alacak Cebelitarık boğazını geçerek İber yarım adasına buralardan girmiş. Hani komutanın askerleri motive etmek için gemileri yaktığı söylenir ya, bence Ziyad da tıpkı benim gibi bu kadim şehirden büyülenmiş de onun için yakmıştır gemileri.

Çocukluğu buralarda geçmiş Cadiz’li kuzenlerimizle buluşunca tüm idareyi onlara bıraktık. Burası Batı Avrupa’nın en eski, nerdeyse üç bin yıllık geçmişi olan bir Endülüs güzellemesi, Bienvenidos a Cadiz.

Plaza de San Juan de Dios’dan anchalara, yani yayalara ait dar ve uzun sokaklardan eski şehire girdik ve geri kalanını kat etmek üzere yürümeye başladık. Pan con tomate, domatesli ekmek ile Monkey Cafe‘de küçük bir kahvaltı ve Plaza de Las Flores, çiçekçiler meydanı.

img_4116
Cadiz’de, sıcaktan korunmak için, gölgelik olsun diye daracık yapılan, ancha adı verilen sokaklar.

Plocia caddesi, eski tütün fabrikasının hemen arkasında, ayak üstü bir şeyler atıştırıp, yan masadan atılan bir lafla neşeli bir sohbetin başladığı barlardan birine, sanki gezinin bir uzantısı gibi girivermek, buz gibi bir İspanyol birasıyla soluklanmak, yani bir mekana girişin mevzu olmadan böyle kolaylıkla oluvermesi. Yan taburedeki fötr şapkasıyla aynı renk sütlü kahve ceketli, boynuna doladığı yeşil kareli kaşkoluyla, çevik ve neşeli, yetmiş yaşlarında hala aktif gemi kaptanının sohbetine anlamadan gülümseyerek şehrin bize sunduğu tüm çeşitlilikleri, tesadüfleri, ya da en sıradan şeyleri bile alıp kabul etmeye hazır olmak.

Torre de Santo Domingo, aziz Domingo kulesi,

Liman ile belediye binası arasında kalan 15. yy dan kalma ünlü flemenko şarkıcısı Enrique el Melizo‘nun yaşadığı Barrio santa Maria mahallesi.

Cadiz’i yeni yüzünden ayıran, eski kenti çevreleyen surlar ve şehire giriş kapıları,

Camiden kiliseye dönüştürülmüş eski Katedral Santa Cruz Kilisesi

Havana’ya benzetilen Okyanus kenarındaki Campo del Sur. Restore edilen kraliyet hapishanesi ve Cadiz Fenicio Y Romano, Fenike ve Roma zamanlarına ait önemli bir müzesi ve yarım adadakilerin en büyüğü olan tiyatro.

Demek Romalılar buraya kadar yayılmışlar.

89b4a158-dfae-427a-baa7-712f7378a3e5
Gümüş kupa olarak bilinen Cadiz’in Atlas Okyanusu ve La Caleta sahili

Parque Genoves, şehrin botanik bahçesi sahil boyunca Cadiz körfezine bakıyor. Özellikle Güney Amerika’dan getirilen farklı bitki türlerinin egzotik olanları. Alameda şehrin içine doğru Genoves parkının devamı. Burda da yine Güney Amerika’dan 1902 de iki misyoner tarafından getirilen dev manolya ağaçları,

Cadiz’in simgelerinden biri, La Caleta sahili. Etek ucunu okyanusun dev dalgalarının süslediği uzun ve sarı danteli. Onu koruyan iki kalesi var üstelik, San Sebastian ve Santa Catalina, akşam üstü güneş Santa Catalina‘nın üstünden batarken sanki Endülüs’ün ışığına, sıcaklığına ve hareketine şükranlarını sunar gibi tüm şehir onu yolcu etmeye geliyor.

cd892caf-9db2-4e0f-9ea7-cbda7dd14720
Güney Amerika’dan gelen Manolya ağacı

Sahile arkamızı dönüyor tekrar şehire karışmak üzere eski Mujeres, kadınlar hastanesinin önünden, yine yüz küsür yaşındaki dev manolya ağaçlarının arasından yürüyoruz. 18 yy da Cadiz’deki tek hastaneyi askerler ve erkekler doldurunca barok sitilde yapılan bu hastaneyi Mother Antonia de la Cruz tüm kadınlar için yaptırmaya karar vermiş. Hala sadece kadınlara mı hizmet veriyor, erkek hastaları almıyorlar mı? Orasını bilmiyorum.

Torre Tavira 17. yy dan kalma bir gözlem kulesi, Cadiz’in en yüksek noktası. Malum, burası açık şehir, her yerden saldırıya uğrayabilir. Kuleye tırmanmak için o kadar çok merdiven çıktık ki, terasa vardığımızda bacaklarım titriyordu artık. Körfeze ve Cadiz’e muhteşem bir panoramik manzaradan baktık. Aynı zamanda bazı katlarda şehrin tarihine ait ilginç dizayna sahip sergi salonları da vardı.

The Camera Obscura Projects, kulenin dışında olanların gerçek ve hareketli görüntülerini yansıtıyor. Bu acayip bir sistem, yani uzaydan uydu yöntemiyle güvenlik sağlamak, bir bölgeyi ya da belki birini izlemek üzere askeri alanda “çok ciddi” işler için kullanılan şey burda, biz turistleri eğlemek için yapılmış. Kulenin terasından çıplak gözle etrafı 360 derece seyreyledikten sonra daha gördüklerimize doyamadan, seksen sekizinci fotoğrafımızı çekemeden, bir kat aşağı indik. Randevu almıştık ve sıra bizdeydi. Kameranın etrafına on beş belki yirmi kişi dizildik ve rehber anlatmaya başladı. Yaklaşık 45 dakikalık panaromik manzaralı bir Cadiz turu daha. Çamaşır asan kadınlar, Okyanus’da süzülen gemiler, sokaklarda yürüyen, birbiriyle sohbet eden insanları bir çanak anten büyüklüğündeki iç bükey çukurda tüm ayrıntılarıyla izledik. Dev bir dürbüne hep beraber eğilip bakmak gibi, farklı bir görme biçimi.

img_4188
Torre Tavira’nın terasından, Levante ve Cadiz Katedrali

Barrio de La Vina, Cadiz karnavalının kalbi, her yıl Şubat’ın son haftası yapılıyor ve dünya çapında biliniyor bu karnaval. Eski kentin dar sokaklarında CHİRİGOTAS olarak bilinen şarkılar söyleniyor, tüm şehir aktif olarak karnavala katılıyor. Hatta katılmakla kalmıyor, bütün bir yıl karnaval için hazırlanıyorlar.

Karnavalın broşürlerdeki sloganı da şöyle, “Cadiz’in güzelliği ve karakteri şenlik ve geleneklerine yansır.” Çevirisi pek ruhsuz oldu ama İspanyol’cası pek havalıydı.

Plaza del Falla meydanına geldiğimizde büyük bestecinin adını alan, 1871 yılında neoarabic tarzda inşa edilen büyük Falla tiyatrosu önünde neşeli bir hareketlilik dikkatimizi çekti. Bugün günlerden 25 Ocak, daha karnavala nereden baksan dört hafta var. Rengarenk karnaval afişleriyle süslü tiyatronun önündeki uzun kuyruk da neyin nesiydi?  Meğer elemelerin telaşıymış bütün bunlar, bu elemeleri seyretmek için bile biletler çoktan tükenirmiş. Yine de insanlar bir bilet umuduyla beklerlermiş. Biz de tiyatroya giremeyen Cadiz’liler gibi meydanın etrafındaki kafelerde onlar gibi büyük bir ilgiyle bu yarışmayı yerel kanallardan naklen izledik. Elimizde Cadiz biraları ve küçük karideslerin nohut unuyla kızartıldığı, ince zar gibi peksimetlere dönüştüğü tortiyitta de kamarones yiyerek onlara katıldık. Müzik, kostüm, koreografi ve politikacıları özgürce hicv ettikleri şarkı sözlerini bir araya gelen grup üyeleri bütün bir yıl boyunca büyük bir gizlilik ve titizlikle karnaval için hazırlar, finale kalmak için çok sıkı çalışırlarmış.

Muhtemelen dereceye giremeseler de bunu pek umursamıyor, gecenin tadını çıkarıyorlardır.

cb46619e-59fe-4bb1-9a4f-9427f0d307e0
Falla tiyatrosunun önü

Bu meydanda bir de yetimler ve dullar için dizayn edilen Fragela House varmış, son yıllarda bu ev yaşlılar evine çevrilmiş. Dünyada en uzun yaşayan insanlar Japonlardan sonra İspanyollar, bu nedenle yaşlılar evine daha çok ihtiyaç olmuş olmalı. Ben de zaten ister  İspanya’nın Kuzeyinde olsun, ister burda Güney’de, Endülüs’de yaşlıların sosyal hayatları üzerine iki laf etmek için konuyu girdim. Kendi ülkemde ancak seçim günleri bu kadar yaşlı insanı bir arada görebiliyorum, ancak oy kullanım süresi kadar dışarı çıktıklarında. Oysa burda yaşlılar için hayat devam ediyor. Onlar sokaklarda küçük adımlarla yürüyorlar, restoranlarda,  barlarda arkadaşlarıyla sosyalleşiyorlar, evlerinden dışarı çıkıyorlar. Deniz kenarında, parklardaki banklarda birbirleriyle buluşuyorlar. Şehrin içinde onun bir parçası olarak yaşıyor, konuşuyor, gülüyorlar. Ne mutlu onlara.

img_4103
Çerez yer gibi yolda yürürken yediğimiz, külahtaki minik camaronlar (karidesler) Plaza de la Libertad, balık pazarından

Cadiz biraz Afrikalı, biraz Arap, biraz Avrupalı; onu anlatmakla bitiremem. “Üç dinin de izleri var burda” deniyor. Ama bana göre izler seramiklerin üzerindeki renkler gibi farklı bir dille  bırakılmış, konuşmak zorunda olmayan bir dille. Biraz duygu, biraz bilgi, biraz bilgelik ama en çok tat kalmış onlardan geriye.

Tat demişken daha yemekleri var, balıkları, baklagilleri, manzanillası, yani şeri şarabı. El faro de Cadiz (Cadiz’in feneri) restoranının etekli masaları, la cervesa birası. Plaza de la Libertad balık pazarı. Kristof Kolomb‘un Amerika’ya ikinci ve dördüncü kere yelken açtığı Plaza de Espana‘nın önündeki Cadiz limanı ve eşsiz bir ışıkla sarılmış iki denizin sularıyla yıkanan kıyıları. Avluları, İhtişamlı kapıları…O zaman, tekrar gelmek lazım.

 

 

Gracias, Işık, Ceren, Salva, Mehmet, Miguel ve Zeynep

Yelda Ugan

22/02/20

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Endülüs, Amistoso San Fernando

 

San Fernando

Salinasları,

Güneş ve tuz aynaları

Teknelerin uyuduğu

yer.

Dünya ve gökyüzü arasında

Daha fazla tuzu olan

Kadın yok.

Limanın çingeneleri,

Cai’den Gibraltar’a (Cebelitarık’a)

San Fernando’lu flamenco şarkıcısı Camaron de la İsla‘nın Bahia de Cadiz şarkısından

 

img_4386
San Fernando, Belediye binası

San Fernando Cadiz’in bir köyü ama bizim bildiğimiz köylerden değil, belediyesi olan bir köy. Hem de kadınlara pozitif ayrımcılık yapan, onlara öz savunma kursları bile açan bir kadın başkanı var. Betonlaşmamış, apartmanlar en fazla beş katlı. Küçük mahallelerdeki beyaz badanalı, tek katlı evlerin avluları küçücük. Sokakları parke taşlı köy 80 bin nüfuslu, her adım başı bir okul var, uluslararası sosyal sorumluluk projeleri yine çocuklarla, izcilikle ve onların gittiği kamplarla ilgili.

img_3846
Güzel bir Endülüs birası daha, Levante San Fernando’da doğudan gelen tipik bir kuru ve ılık rüzgarın adı,

Puente Zuazo köprüsü köyün girişinde eski bir taş köprü, 1411 yılında yapılmış. 10 metre eninde, 350 metre boyunda küçük bir köprü. Artık kullanılmıyor tabi, ben de yanındaki demir köprüden arabayla gelip geçerken gördüm, belki yayalara açıktır.

Napolyon birlikleri İspanya’yı kuşattığında buraya, Puento Zuazo’nun başına kadar gelmişler. O zamanlar Cadiz‘e geçişin de tek yolu bu köprüymüş. Fakat birlikler Cadiz’in merkezi San Fernando’ya bir türlü girememiş, çok dar ve ince köprüye bombaları bir türlü isabet ettirememişler. Halk günlerce belki aylarca direnmiş ve o gün bu gündür köyün koruyucusu Miguel Angel’in iyiliğini kimse unutamamış, hala en çok Miguel adını veriyorlar erkek çocuklarına. Kızlara da Carmen, Virgen del ya da Maria Carmen, onun da  denizcileri koruduğuna inanılıyor. Korsanlardan, fırtınadan, tsunamiden..

Dönemin en liberal ilk anayasasını yazmak için ülkenin her yerinden ve sömürgelerinden gelen meclis üyeleri San Fernando’da toplanmışlar.  1812 Cadiz Anayasası diye bilinen bu anayasa ile birlikte nerdeyse tamamı İspanya’ya ait olan Kolombiya, Meksika gibi  Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmişler.  Dünyada üçüncü olan bu imza daha sonra bir çok anayasaya da ilham vermiş. Toplantının yapıldığı bina hem büyük bir özenle korunuyor hem de atıl, tozlu bir müze olmak yerine yaşayan, aktif hayatın içinde olan şehir tiyatrosunun mekanı olmuş.

img_4381
San Fernando’da bir Pazar sabahı

Burası bir yarımada, portakal ağaçlarıyla süslü kimi taş sokaklar okyanusa açılıyor. Burda doğan çocuklar daha yürümeye başlamadan yüzmeyi, sörf yapmayı öğreniyor olmalılar, dalgalarla oynamayı, köpek balığı şakaları yapmayı ve yelken açmayı. Onlar daha altı yaşına basar basmaz birer küçük izci oluyorlar

365 günün 300 günü güneşli olurmuş buralar, kısmet işte! Geldiğimiz gün akşama kadar yağmur dinmedi ve güneş 65 satırlık listesine bir çentik daha attı.  Okyanus manzaralı evimizde, bizi misafir eden sevgili dostlarımızla beraber sohbet, muhabbet ederek biz de biraz yavaşladık. Pencereden görünen mavi, belli belirsiz ufuk çizgisine baktıkça, hayalimdeki haritadan yardım alıyorum, Madrid‘den aşağı, Afrika kıtasına bir adım kalacak kadar Güney’e iniyorum. Fazla inmişim, Akdeniz’i geçip az Batı’ya bayır yukarı Atlas Okyanus’na doğru yürüyorum, Portekiz‘e daha epey var. Zeytin ağaçlarını, alçaktan uçan leylekleri, tuz tepelerini, çingene mahallesini, daha uzun palmiye ağaçlarını ve pembe flamingoları tanıyorum. Orası, burası.

Yelda UGAN,

11/02/2020, Gayrettepe

Gracias; Ceren Taşköprü, Miguel Angel, Işık Özel, Salva, Mehmet, Zeynep

 

Endülüs, por favor mi amor;

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra.

img_3795
Jardines Tropicales de Atocha

21 Ocak, Salı

Madrid bugün 6 derece, hava bulutlu ve çok rüzgarlı. Haziranın canlı bozkır renkleri yok şimdi. Uçak alçalırken kışı geçirmek üzere bırakılmış tarlaların kahveden siyaha çalmış yüzleri hasta gibi görünüyor. Yeşilin feri kaçmış, boz renkli, dalları çıplak ağaçlar üşüyor, büzülmüş, içine kaçmışlar. Ara sıra havalandırılmış, yeni sürülmüş toprağın şeftali allık rengi kareleri, soluk kumaşa eklenmiş yeni bir yama gibi duruyor. Ressamların namını duyup dünyanın dört bucağından ışığını çizmeye geldikleri güneş güzellik uykusunda.

İndiğimizde, bayan Gloria bizden hızlı davranmış, Kuzey batı İspanya’yı çoktan etkisi altına almış diye duyduk. Demek ondan yukarda o kadar sallanmışız. Kasırgayı akşam haberlerinin ilk sırasından, televizyon ekranlarından seyrettik. Dev dalgaların altında kalan yollar, köprülerin altından delirmiş gibi akan çamurlu sular, suya batmış arabalar, ağaç kökleri, kırılan camlar sanki çok uzak diyarlardaki ülkelerden gelen felaket haberleri gibiydi. O tarafa kalkacak olan tüm uçuşlar iptal edildi. Aktarmalı gelen Barcelona yolcularını Barajas havalimanında bıraktık ve Güneye, Endülüs’e doğru yola koyulduk. Por favor mi amor.

img_4696
Ave, yüksek hızlı tren

Madrid Puerta de Atocha, Madrid Tren Garı,

Tren garlarını çok severim, aslında kim sevmez ki? İster on haneli küçük bir kasaba istasyonu olsun ister böyle 27 m yüksekliğinde 157 m uzunluğunda çelik ve camdan yapılmış bir çatısı olsun. Hem de 1892’de, daha Paris’ten yeni gelen, ayağının tozuyla işe girişen dövme demir ustası Gustave Eiffel‘in eli değdiyse.

Atocha’dan, İspanya’nın kalbi Madrid’den örümcek ağı gibi her yere uzanan tren seferleri var. Ave high-speed-train of RENFE olanından hızlı trenler ya da orta mesafeliler. Biletler uçak bileti gibi, saatine ve tarihine göre fiyatlar değişiyor. Barcelona, Toledo, Malaga, Zaragoza, Valencia, Sevilla, Cordoba ve daha bir dolu şehire dev bir sürüngen gibi trenler vızır vızır işliyor.  O yüzden de çok kalabalık burası. Ama yukardaki dev saatin yelkovanı veya trendeki dijital saatin yelkovan dijiti yerini bulduğu an tren hareket ediyor ve kalabalık birikmeden akıp gidiyor. Bozkırın ortasında, öğleden sonra siesta saatinde yemek yiyecek restoran bulamadığımız bir Akdeniz ülkesindeki bu dakikliğin önünde şapka çıkarıyorum.

img_4701
Koridorun sonundaki kapıdan sağ sol yapınca Guernica orada, Sofia Reina Museo Nacional Centro De Arte

Çelik çatının altında küçük bir sera kadar kalmış dev palmiyeler ve tropik ağaçlarla süslenmiş botanik bahçesi, kafeler, banklar ve çeşit çeşit dükkanlarıyla dünyanın en ihtişamlı garlarının birinde etrafı geniş bir zamanın içinde kaybolmuşum gibi büyük bir iştahla, hayranlıkla izliyorum. Bir sergiyi gezer gibi saatlerce takılabilirim buralara. Sonra bir ara Atocha’nın karşısındaki Reina Sofia müzesine gider Picasso‘yu, Joan Miro‘yu ziyaret ederim. Kim bilir belki gizlice Guernica‘nın fotoğrafını bile çekerim.

22 Ocak sabahı saat 10:00, Sevilla treni

Kompartımana yerleşir yerleşmez restorana gitmek için sabırsızlanmaya başladım. Pencere kenarı bir masaya oturacak, daha geniş, en geniş açıdan akıp giden manzarayı seyredecektim. Çektiğim fotoğrafların tamamı yamuk yumuk çıktığı için silecek ama tekrar ve tekrar deneyecektim. Biraz okuyacak, biraz yazacak ama daha çok, pencereden bakarken hayallere dalacaktım. Aklıma kötü hiç bir şey gelmeyecek sadece bir geri zekalı gibi görünmemek için ağzımın kenarından akan gülüşüme sahip çıkacaktım.

Oraya varmak için geçtiğim üç kompartımanın her birinden daha küçük bir mekandı restoran. Sağlı sollu iki pencere önünde sadece birer ahşap bar vardı. Ve ancak ayakta bir kahve içimiydi etrafın seyirliği. Ortadaki yarım daire bankonun önünde beklerken hiç acele etmedim. Sabırsızlanmadım, sıranın bende olup olmadığını umursamadım. 2.5 saatlik bir yol için oldukça şık giyimli kadın ve erkekler siparişlerini beklerken yüzlerini bankonun arkasındaki mavi gömleği RENFE armalı esmer baristaya dönmüş, trenin hafif sarsıntısıyla kıpırdanıyor, telefonla ya da birbirleriyle anlamadığım ahenkli bir dille konuşuyorlardı. Bankoya yaslanıp hafifçe yolculara doğru döndüm. Artık bir Almodovar filminin içindeydim sanki, dışarda hızla akıp giden manzara umurumda değilmiş gibi yaptım ve onları taklit ederken her şeyin ritmine ben de uydum.

img_3825
Estación de Jerez de la Frontera

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra. Güneş enerjisi platformları denizin içinde plastik birer atık gibi gelip geçtiler. Çeşitli yanılsamalar yaşıyor, hayretler içinde kalıyordum. Birbirimize bu kadar yakın durduğumuz, hiçbir yere görünmez iplerle asılmış bulutlarla göz göze geldik. Köylerde gördüğüm beyaz badanalı kilise kuleleri ve yanlarında bin yıldır duran  Roma kalıntıları da olmasa Ege’den, Çukurova’dan geçiyor gibiydik.

Cordoba‘dan sonra turuncu benekli portakal bahçeleri başladı. Sevilla’da da yağmur, burda aktarma yaptık, hızlı trenden orta mesafeli olana geçtik. Daha az konforlu, daha yavaş ama çok sakindi. Cadiz treninde uyumuşum biraz. Yağmur trenin penceresinde bıçak çentiği gibi izler bırakmış, ardındaki ıslak tarlalar suratlarını asmış belli belirsiz somurtuyorlardı.

Kompartımanda bizimle beraber 5-6 kişi ya var ya yok. Herkes telefonunu kurcalıyor, kimse camdan dışarı bakmıyor. Solumda oturan altmış yaşlarındaki kadın telefonunu çantasına koydu ve üçe katladığı gazetesinde su doku çözmeye başladı. Kırmızı rujlu çok güzel bir kadındı, sırt çantamda epeyce arandım ama yanımda bir dudak nemlendiricim bile yoktu.

img_3847
San Fernando’da ilk akşam yemeği, sirkeye batırılmış ve unla kızartılmış köpek balığı, Cazon en adobo

Cadiz’e yaklaştıkça gelecek istasyonu haber veren anonslar da sıklaşmaya başladı. “Proxima estacion Jerez de la Frontera” İspanyolca’da “j” harfi “h” okunuyor, yaklaşan istasyonu trendeki kadın sesi “Herez” diye iki kez tekrarladı, ben de bir kaç kere üst üste önce içimden sonra mırıldanarak onun gibi Herez dedim, de la Frontera. Burası yarısı sarı yarısı mavi şal desenli çinilerle kaplı küçük bir istasyon. İki metre boyunda oval ahşap ve cam kapılar var yan yana. Kapılar kapalı, bir şey görünmüyor. Belki içi de çok güzeldir. Kesin çok güzeldir.

Biz San Fernando‘da ineceğiz, Cadiz‘den önceki son istasyonda. Her anonsta telaşla kıpırdanıp dikkatle dinliyoruz. Palmiye ağaçları ve bir kaç katlı beyaz badanalı evlerin damları bir alçalıp bir yükselerek sıklaşmaya başlıyor.

Yelda UGAN

05/01/2020, Beşiktaş