Granada

 

Yolculuk

Yaslı yüz atlı/ Yatık ufuklar boyunca/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

Kordoba’ya/ Ya da Sevil’e değil, /Değil deniz için/ iç çeken Granada’ya.

Uyurgezer atları/ götürüyor onları/ Şarkıların titreştiği/ Kavşaklar sarmalına.

Yedi acı kılıcı saplı/ Yüz Endülüs’lü atlı/ Portakal bahçelerinden/ Nereye gidiyorlar?

                                                                                                                   Federico Garcia Lorca

 

effects
El Hamra Sarayı

 

23 Ocak sabahı Granada‘ya gitmek üzere erkenden yola koyulduk. Arabada beş kişiyiz, hepimiz bilinmeyen bir ülkede yola çıkmış, iyi niyetli, arzu dolu turistleriz. Tek motivasyonumuz gezmek, tek rehberimiz de akıllı telefonlarımız. San Fernando‘dan çıkışımız yarım saati bulsa da, dönüp dolaşıp aynı meydana defalarca çıksak da vazgeçmedik ve son hamlemizde beş saat sürecek olan şehirlerarası yola çıkmayı başardık.

c56e840d-b222-4485-9291-e795a4859193
Dilek, Duygu ve Zeynep Katedralin merdivenlerinde soluklanırken

Gece aralıksız yağan yağmur durmuş, ıslak olan her şeyin üstüne vuran güneş ışıkları daha güçlü parlamaya başlamıştı. Böylece yola dair tüm endişelerimiz de hafifledi. Setenil ve Ronda tabelalarını da ard arda geçince keyfimiz yerine geldi. Doğru yoldaydık. Zeytin denizi bizi sıkmıyor arada sahneyi diğerlerine bırakıyordu. Sulak arazide okaliptus, rakım arttıkça çam ağaçları, dağların yamacına kurulmuş beyaz köyler, pembe flamingoların takıldığı göller, turuncu benekli portakal bahçeleri önümüzde sırayla arz-endam ettiler. Hatta bir ara çiçek açmış, aceleci erik ağaçlarıyla bile karşılaştık.

Coğrafyacılar İspanya’yı 17 otonom bölgeye ayırmışlar. Başkent Madrid‘de toplanan vergiler bölgelere bizdeki gibi yol, su ve elektrik olarak geri dönüyor, her birine eşit olarak  dağıtılıyormuş.

Hal böyle olunca Bask‘lar durumdan biraz gergin, hatta birazın ötesinde epey kızgın. Güneyi, yani Endülüs’ü sırtlarında taşımaktan yorulmuşlar artık.

“Vay efendim Endülüs siesta yapsın, gezsin tozsun, dans etsin, hayatı keyifle yaşasın, biz çalışalım. Tek dertleri, rüzgar güllerinden daha fazla nasıl verim alırız, çöpleri nasıl ayrıştırırız filan. Zaten apolitikler, yerel kalkınmayı da Avrupa Birliği teşvik ve fonlarına bağlamışlar, oh ne ala!”  Fakat kuzeyliler gün gelir böyle söylenmek yerine “Bizden bu kadar” der resti çekerlerse fakir Endülüs‘ün hali ne olacak?  Onların tek geçim kaynakları tarım.

Yol boyunca İspanyol kuzenleri ve yukardaki kaygılı ifadelerini düşünüyorum. Bir taraftan da önümde akıp giden manzarayla endişelerinin tezatlığını. Endülüs’ün sadık güneşi, bol suyu ve bereketli toprakları mutlu görünüyor.

373f56a6-4537-4619-ba24-50ed4c6121a0
El Hamra Sarayı’nın bahçesi

Dağlara bir masa örtüsü gibi serilmiş bulutlar birazdan yağmura döndü ama hiç kimse sahneyi terk etmedi, gösteri devam etti. Yağmur, güneş, bulutlar ve rüzgar gülleri arasından Campilla‘ya kadar bizi bırakmayan gökkuşağı da her şeye renk kattı.

İspanyolca’da karlı dağ anlamına gelen Sierra Nevada dağı Kanarya Adasındakileri saymazsak ülkenin en yüksek dağıymış. Birdenbire uzaklarda parlayan kar tepelerini görünce inanamadık. Endülüs ve Kar?! “Geldik sayılır” dedi arka koltukta oturan üç kızımız, bu dağın eteklerindeymiş Granada.

Oraya vardığımızda gölgeler kısalmış, çoktan öğlen olmuştu. Senaryoya uygun şekilde hazırlanmış kusursuz bir set gibi tuhaf bir şekilde Granada bizi karşılamadı. Hüzünlü müydü? Yoksa umurunda mı değildik? Buyur etti ama içeri almadı. Nazik ama mesafeliydi. Sanki bizden bir şey saklıyordu. Şey gibi, hani Anthony Quinn‘in başrolde oynadığı 1969 yapımı Kasabanın Sırrı adlı filmi gibi. Kasabalılar kendi ürettikleri bir milyon şişe şarabı Alman askerlerine kaptırmamak için direnmiş, ser verip sır vermemişlerdi. Burada Granada’da da tuhaf bir şey vardı, havada asılı bir şey, belli belirsiz bir koku gibi, göz ucuyla yakalanan ama bir an yanıp sönen, ne olduğunu anlamadan kaybolan bir görüntü.

Sanki şehir bize gerekeni gerektiği kadar gösterecek ve en sonuncu ziyaretçisini de uğurladıktan sonra peçesini bir tül gibi kaldırıp tutkulu neşesine geri dönecekti.

3e9b127d-36db-41a3-a5b2-f8b6f3514f5b
Kristof Kolomb, yeni kıtayı keşfe gitmeden önce Kraliçeden icazet alıyor

Garcia Lorca, Museo Casa Natal‘daki masasında “öğleden sonra saat beşte” şiir yazmaya devam edecek,

Şehrazat El Hamra‘nın salonlarında ipek şalvarıyla yürürken halhal sesiyle havuzların sesi birbirine karışacak, seramikler sadece ona fısıldayacaklar,

Son Granada Emiri 12. Muhammet sarayın bahçesinde gezinti yapan Kraliçe İsabella‘ya eşlik edecek, Kral Ferdinand‘la yemekten önce tavla atacaklar,

Çingene mahallesi Sacromonte‘de gitarlar Granadalılar için çalacak, doğudan gelen ilk ışıklar şehre varıncaya kadar şarkı söyleyip, dans edecekler,

15dacd3e-5423-4e07-8634-5232371c711b
Mirador de San Nicolas, Granada’da akşam üstü

Granada Katedrali ve El Hamra sarayının arasında, tam şehrin ortasındaki siyah mermer heykelin kahramanları yavaş yavaş canlanacak, öne doğru büktüğü sol dizini düzelten Kristof Kolomb kraliçeye reverans yaparak sınır tanımaz ruhunun peşinden yola çıkacaktı.

Mirador de San Nicolas‘a (seyir noktası) vardığımızda Granada bize gülümsedi ve bir teşrifatçı nezaketiyle arabamıza kadar uğurlarken göz kırptı. Kıskançlıktan deliye dönmüş, hasetimden çatlamıştım, biliyordum.

 

Yelda Ugan Saltoğlu

03/03/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

 

Endülüs, Amistoso San Fernando

 

San Fernando

Salinasları,

Güneş ve tuz aynaları

Teknelerin uyuduğu

yer.

Dünya ve gökyüzü arasında

Daha fazla tuzu olan

Kadın yok.

Limanın çingeneleri,

Cai’den Gibraltar’a (Cebelitarık’a)

San Fernando’lu flamenco şarkıcısı Camaron de la İsla‘nın Bahia de Cadiz şarkısından

 

img_4386
San Fernando, Belediye binası

San Fernando Cadiz’in bir köyü ama bizim bildiğimiz köylerden değil, belediyesi olan bir köy. Hem de kadınlara pozitif ayrımcılık yapan, onlara öz savunma kursları bile açan bir kadın başkanı var. Betonlaşmamış, apartmanlar en fazla beş katlı. Küçük mahallelerdeki beyaz badanalı, tek katlı evlerin avluları küçücük. Sokakları parke taşlı köy 80 bin nüfuslu, her adım başı bir okul var, uluslararası sosyal sorumluluk projeleri yine çocuklarla, izcilikle ve onların gittiği kamplarla ilgili.

img_3846
Güzel bir Endülüs birası daha, Levante San Fernando’da doğudan gelen tipik bir kuru ve ılık rüzgarın adı,

Puente Zuazo köprüsü köyün girişinde eski bir taş köprü, 1411 yılında yapılmış. 10 metre eninde, 350 metre boyunda küçük bir köprü. Artık kullanılmıyor tabi, ben de yanındaki demir köprüden arabayla gelip geçerken gördüm, belki yayalara açıktır.

Napolyon birlikleri İspanya’yı kuşattığında buraya, Puento Zuazo’nun başına kadar gelmişler. O zamanlar Cadiz‘e geçişin de tek yolu bu köprüymüş. Fakat birlikler Cadiz’in merkezi San Fernando’ya bir türlü girememiş, çok dar ve ince köprüye bombaları bir türlü isabet ettirememişler. Halk günlerce belki aylarca direnmiş ve o gün bu gündür köyün koruyucusu Miguel Angel’in iyiliğini kimse unutamamış, hala en çok Miguel adını veriyorlar erkek çocuklarına. Kızlara da Carmen, Virgen del ya da Maria Carmen, onun da  denizcileri koruduğuna inanılıyor. Korsanlardan, fırtınadan, tsunamiden..

Dönemin en liberal ilk anayasasını yazmak için ülkenin her yerinden ve sömürgelerinden gelen meclis üyeleri San Fernando’da toplanmışlar.  1812 Cadiz Anayasası diye bilinen bu anayasa ile birlikte nerdeyse tamamı İspanya’ya ait olan Kolombiya, Meksika gibi  Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını ilan etmişler.  Dünyada üçüncü olan bu imza daha sonra bir çok anayasaya da ilham vermiş. Toplantının yapıldığı bina hem büyük bir özenle korunuyor hem de atıl, tozlu bir müze olmak yerine yaşayan, aktif hayatın içinde olan şehir tiyatrosunun mekanı olmuş.

img_4381
San Fernando’da bir Pazar sabahı

Burası bir yarımada, portakal ağaçlarıyla süslü kimi taş sokaklar okyanusa açılıyor. Burda doğan çocuklar daha yürümeye başlamadan yüzmeyi, sörf yapmayı öğreniyor olmalılar, dalgalarla oynamayı, köpek balığı şakaları yapmayı ve yelken açmayı. Onlar daha altı yaşına basar basmaz birer küçük izci oluyorlar

365 günün 300 günü güneşli olurmuş buralar, kısmet işte! Geldiğimiz gün akşama kadar yağmur dinmedi ve güneş 65 satırlık listesine bir çentik daha attı.  Okyanus manzaralı evimizde, bizi misafir eden sevgili dostlarımızla beraber sohbet, muhabbet ederek biz de biraz yavaşladık. Pencereden görünen mavi, belli belirsiz ufuk çizgisine baktıkça, hayalimdeki haritadan yardım alıyorum, Madrid‘den aşağı, Afrika kıtasına bir adım kalacak kadar Güney’e iniyorum. Fazla inmişim, Akdeniz’i geçip az Batı’ya bayır yukarı Atlas Okyanus’na doğru yürüyorum, Portekiz‘e daha epey var. Zeytin ağaçlarını, alçaktan uçan leylekleri, tuz tepelerini, çingene mahallesini, daha uzun palmiye ağaçlarını ve pembe flamingoları tanıyorum. Orası, burası.

Yelda UGAN,

11/02/2020, Gayrettepe

Gracias; Ceren Taşköprü, Miguel Angel, Işık Özel, Salva, Mehmet, Zeynep

 

Endülüs, por favor mi amor;

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra.

img_3795
Jardines Tropicales de Atocha

21 Ocak, Salı

Madrid bugün 6 derece, hava bulutlu ve çok rüzgarlı. Haziranın canlı bozkır renkleri yok şimdi. Uçak alçalırken kışı geçirmek üzere bırakılmış tarlaların kahveden siyaha çalmış yüzleri hasta gibi görünüyor. Yeşilin feri kaçmış, boz renkli, dalları çıplak ağaçlar üşüyor, büzülmüş, içine kaçmışlar. Ara sıra havalandırılmış, yeni sürülmüş toprağın şeftali allık rengi kareleri, soluk kumaşa eklenmiş yeni bir yama gibi duruyor. Ressamların namını duyup dünyanın dört bucağından ışığını çizmeye geldikleri güneş güzellik uykusunda.

İndiğimizde, bayan Gloria bizden hızlı davranmış, Kuzey batı İspanya’yı çoktan etkisi altına almış diye duyduk. Demek ondan yukarda o kadar sallanmışız. Kasırgayı akşam haberlerinin ilk sırasından, televizyon ekranlarından seyrettik. Dev dalgaların altında kalan yollar, köprülerin altından delirmiş gibi akan çamurlu sular, suya batmış arabalar, ağaç kökleri, kırılan camlar sanki çok uzak diyarlardaki ülkelerden gelen felaket haberleri gibiydi. O tarafa kalkacak olan tüm uçuşlar iptal edildi. Aktarmalı gelen Barcelona yolcularını Barajas havalimanında bıraktık ve Güneye, Endülüs’e doğru yola koyulduk. Por favor mi amor.

img_4696
Ave, yüksek hızlı tren

Madrid Puerta de Atocha, Madrid Tren Garı,

Tren garlarını çok severim, aslında kim sevmez ki? İster on haneli küçük bir kasaba istasyonu olsun ister böyle 27 m yüksekliğinde 157 m uzunluğunda çelik ve camdan yapılmış bir çatısı olsun. Hem de 1892’de, daha Paris’ten yeni gelen, ayağının tozuyla işe girişen dövme demir ustası Gustave Eiffel‘in eli değdiyse.

Atocha’dan, İspanya’nın kalbi Madrid’den örümcek ağı gibi her yere uzanan tren seferleri var. Ave high-speed-train of RENFE olanından hızlı trenler ya da orta mesafeliler. Biletler uçak bileti gibi, saatine ve tarihine göre fiyatlar değişiyor. Barcelona, Toledo, Malaga, Zaragoza, Valencia, Sevilla, Cordoba ve daha bir dolu şehire dev bir sürüngen gibi trenler vızır vızır işliyor.  O yüzden de çok kalabalık burası. Ama yukardaki dev saatin yelkovanı veya trendeki dijital saatin yelkovan dijiti yerini bulduğu an tren hareket ediyor ve kalabalık birikmeden akıp gidiyor. Bozkırın ortasında, öğleden sonra siesta saatinde yemek yiyecek restoran bulamadığımız bir Akdeniz ülkesindeki bu dakikliğin önünde şapka çıkarıyorum.

img_4701
Koridorun sonundaki kapıdan sağ sol yapınca Guernica orada, Sofia Reina Museo Nacional Centro De Arte

Çelik çatının altında küçük bir sera kadar kalmış dev palmiyeler ve tropik ağaçlarla süslenmiş botanik bahçesi, kafeler, banklar ve çeşit çeşit dükkanlarıyla dünyanın en ihtişamlı garlarının birinde etrafı geniş bir zamanın içinde kaybolmuşum gibi büyük bir iştahla, hayranlıkla izliyorum. Bir sergiyi gezer gibi saatlerce takılabilirim buralara. Sonra bir ara Atocha’nın karşısındaki Reina Sofia müzesine gider Picasso‘yu, Joan Miro‘yu ziyaret ederim. Kim bilir belki gizlice Guernica‘nın fotoğrafını bile çekerim.

22 Ocak sabahı saat 10:00, Sevilla treni

Kompartımana yerleşir yerleşmez restorana gitmek için sabırsızlanmaya başladım. Pencere kenarı bir masaya oturacak, daha geniş, en geniş açıdan akıp giden manzarayı seyredecektim. Çektiğim fotoğrafların tamamı yamuk yumuk çıktığı için silecek ama tekrar ve tekrar deneyecektim. Biraz okuyacak, biraz yazacak ama daha çok, pencereden bakarken hayallere dalacaktım. Aklıma kötü hiç bir şey gelmeyecek sadece bir geri zekalı gibi görünmemek için ağzımın kenarından akan gülüşüme sahip çıkacaktım.

Oraya varmak için geçtiğim üç kompartımanın her birinden daha küçük bir mekandı restoran. Sağlı sollu iki pencere önünde sadece birer ahşap bar vardı. Ve ancak ayakta bir kahve içimiydi etrafın seyirliği. Ortadaki yarım daire bankonun önünde beklerken hiç acele etmedim. Sabırsızlanmadım, sıranın bende olup olmadığını umursamadım. 2.5 saatlik bir yol için oldukça şık giyimli kadın ve erkekler siparişlerini beklerken yüzlerini bankonun arkasındaki mavi gömleği RENFE armalı esmer baristaya dönmüş, trenin hafif sarsıntısıyla kıpırdanıyor, telefonla ya da birbirleriyle anlamadığım ahenkli bir dille konuşuyorlardı. Bankoya yaslanıp hafifçe yolculara doğru döndüm. Artık bir Almodovar filminin içindeydim sanki, dışarda hızla akıp giden manzara umurumda değilmiş gibi yaptım ve onları taklit ederken her şeyin ritmine ben de uydum.

img_3825
Estación de Jerez de la Frontera

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra. Güneş enerjisi platformları denizin içinde plastik birer atık gibi gelip geçtiler. Çeşitli yanılsamalar yaşıyor, hayretler içinde kalıyordum. Birbirimize bu kadar yakın durduğumuz, hiçbir yere görünmez iplerle asılmış bulutlarla göz göze geldik. Köylerde gördüğüm beyaz badanalı kilise kuleleri ve yanlarında bin yıldır duran  Roma kalıntıları da olmasa Ege’den, Çukurova’dan geçiyor gibiydik.

Cordoba‘dan sonra turuncu benekli portakal bahçeleri başladı. Sevilla’da da yağmur, burda aktarma yaptık, hızlı trenden orta mesafeli olana geçtik. Daha az konforlu, daha yavaş ama çok sakindi. Cadiz treninde uyumuşum biraz. Yağmur trenin penceresinde bıçak çentiği gibi izler bırakmış, ardındaki ıslak tarlalar suratlarını asmış belli belirsiz somurtuyorlardı.

Kompartımanda bizimle beraber 5-6 kişi ya var ya yok. Herkes telefonunu kurcalıyor, kimse camdan dışarı bakmıyor. Solumda oturan altmış yaşlarındaki kadın telefonunu çantasına koydu ve üçe katladığı gazetesinde su doku çözmeye başladı. Kırmızı rujlu çok güzel bir kadındı, sırt çantamda epeyce arandım ama yanımda bir dudak nemlendiricim bile yoktu.

img_3847
San Fernando’da ilk akşam yemeği, sirkeye batırılmış ve unla kızartılmış köpek balığı, Cazon en adobo

Cadiz’e yaklaştıkça gelecek istasyonu haber veren anonslar da sıklaşmaya başladı. “Proxima estacion Jerez de la Frontera” İspanyolca’da “j” harfi “h” okunuyor, yaklaşan istasyonu trendeki kadın sesi “Herez” diye iki kez tekrarladı, ben de bir kaç kere üst üste önce içimden sonra mırıldanarak onun gibi Herez dedim, de la Frontera. Burası yarısı sarı yarısı mavi şal desenli çinilerle kaplı küçük bir istasyon. İki metre boyunda oval ahşap ve cam kapılar var yan yana. Kapılar kapalı, bir şey görünmüyor. Belki içi de çok güzeldir. Kesin çok güzeldir.

Biz San Fernando‘da ineceğiz, Cadiz‘den önceki son istasyonda. Her anonsta telaşla kıpırdanıp dikkatle dinliyoruz. Palmiye ağaçları ve bir kaç katlı beyaz badanalı evlerin damları bir alçalıp bir yükselerek sıklaşmaya başlıyor.

Yelda UGAN

05/01/2020, Beşiktaş