Endülüs, por favor mi amor;

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra.

img_3795
Jardines Tropicales de Atocha

21 Ocak, Salı

Madrid bugün 6 derece, hava bulutlu ve çok rüzgarlı. Haziranın canlı bozkır renkleri yok şimdi. Uçak alçalırken kışı geçirmek üzere bırakılmış tarlaların kahveden siyaha çalmış yüzleri hasta gibi görünüyor. Yeşilin feri kaçmış, boz renkli, dalları çıplak ağaçlar üşüyor, büzülmüş, içine kaçmışlar. Ara sıra havalandırılmış, yeni sürülmüş toprağın şeftali allık rengi kareleri, soluk kumaşa eklenmiş yeni bir yama gibi duruyor. Ressamların namını duyup dünyanın dört bucağından ışığını çizmeye geldikleri güneş güzellik uykusunda.

İndiğimizde, bayan Gloria bizden hızlı davranmış, Kuzey batı İspanya’yı çoktan etkisi altına almış diye duyduk. Demek ondan yukarda o kadar sallanmışız. Kasırgayı akşam haberlerinin ilk sırasından, televizyon ekranlarından seyrettik. Dev dalgaların altında kalan yollar, köprülerin altından delirmiş gibi akan çamurlu sular, suya batmış arabalar, ağaç kökleri, kırılan camlar sanki çok uzak diyarlardaki ülkelerden gelen felaket haberleri gibiydi. O tarafa kalkacak olan tüm uçuşlar iptal edildi. Aktarmalı gelen Barcelona yolcularını Barajas havalimanında bıraktık ve Güneye, Endülüs’e doğru yola koyulduk. Por favor mi amor.

img_4696
Ave, yüksek hızlı tren

Madrid Puerta de Atocha, Madrid Tren Garı,

Tren garlarını çok severim, aslında kim sevmez ki? İster on haneli küçük bir kasaba istasyonu olsun ister böyle 27 m yüksekliğinde 157 m uzunluğunda çelik ve camdan yapılmış bir çatısı olsun. Hem de 1892’de, daha Paris’ten yeni gelen, ayağının tozuyla işe girişen dövme demir ustası Gustave Eiffel‘in eli değdiyse.

Atocha’dan, İspanya’nın kalbi Madrid’den örümcek ağı gibi her yere uzanan tren seferleri var. Ave high-speed-train of RENFE olanından hızlı trenler ya da orta mesafeliler. Biletler uçak bileti gibi, saatine ve tarihine göre fiyatlar değişiyor. Barcelona, Toledo, Malaga, Zaragoza, Valencia, Sevilla, Cordoba ve daha bir dolu şehire dev bir sürüngen gibi trenler vızır vızır işliyor.  O yüzden de çok kalabalık burası. Ama yukardaki dev saatin yelkovanı veya trendeki dijital saatin yelkovan dijiti yerini bulduğu an tren hareket ediyor ve kalabalık birikmeden akıp gidiyor. Bozkırın ortasında, öğleden sonra siesta saatinde yemek yiyecek restoran bulamadığımız bir Akdeniz ülkesindeki bu dakikliğin önünde şapka çıkarıyorum.

img_4701
Koridorun sonundaki kapıdan sağ sol yapınca Guernica orada, Sofia Reina Museo Nacional Centro De Arte

Çelik çatının altında küçük bir sera kadar kalmış dev palmiyeler ve tropik ağaçlarla süslenmiş botanik bahçesi, kafeler, banklar ve çeşit çeşit dükkanlarıyla dünyanın en ihtişamlı garlarının birinde etrafı geniş bir zamanın içinde kaybolmuşum gibi büyük bir iştahla, hayranlıkla izliyorum. Bir sergiyi gezer gibi saatlerce takılabilirim buralara. Sonra bir ara Atocha’nın karşısındaki Reina Sofia müzesine gider Picasso‘yu, Joan Miro‘yu ziyaret ederim. Kim bilir belki gizlice Guernica‘nın fotoğrafını bile çekerim.

22 Ocak sabahı saat 10:00, Sevilla treni

Kompartımana yerleşir yerleşmez restorana gitmek için sabırsızlanmaya başladım. Pencere kenarı bir masaya oturacak, daha geniş, en geniş açıdan akıp giden manzarayı seyredecektim. Çektiğim fotoğrafların tamamı yamuk yumuk çıktığı için silecek ama tekrar ve tekrar deneyecektim. Biraz okuyacak, biraz yazacak ama daha çok, pencereden bakarken hayallere dalacaktım. Aklıma kötü hiç bir şey gelmeyecek sadece bir geri zekalı gibi görünmemek için ağzımın kenarından akan gülüşüme sahip çıkacaktım.

Oraya varmak için geçtiğim üç kompartımanın her birinden daha küçük bir mekandı restoran. Sağlı sollu iki pencere önünde sadece birer ahşap bar vardı. Ve ancak ayakta bir kahve içimiydi etrafın seyirliği. Ortadaki yarım daire bankonun önünde beklerken hiç acele etmedim. Sabırsızlanmadım, sıranın bende olup olmadığını umursamadım. 2.5 saatlik bir yol için oldukça şık giyimli kadın ve erkekler siparişlerini beklerken yüzlerini bankonun arkasındaki mavi gömleği RENFE armalı esmer baristaya dönmüş, trenin hafif sarsıntısıyla kıpırdanıyor, telefonla ya da birbirleriyle anlamadığım ahenkli bir dille konuşuyorlardı. Bankoya yaslanıp hafifçe yolculara doğru döndüm. Artık bir Almodovar filminin içindeydim sanki, dışarda hızla akıp giden manzara umurumda değilmiş gibi yaptım ve onları taklit ederken her şeyin ritmine ben de uydum.

img_3825
Estación de Jerez de la Frontera

Tren yılankavi rayların üstünden Endülüs‘e doğru süzüldükçe güneş gören topraklar kırmızıya çaldı, tarlalar çimlendi, kilometrelerce süren bir zeytin denizi başladı sonra. Güneş enerjisi platformları denizin içinde plastik birer atık gibi gelip geçtiler. Çeşitli yanılsamalar yaşıyor, hayretler içinde kalıyordum. Birbirimize bu kadar yakın durduğumuz, hiçbir yere görünmez iplerle asılmış bulutlarla göz göze geldik. Köylerde gördüğüm beyaz badanalı kilise kuleleri ve yanlarında bin yıldır duran  Roma kalıntıları da olmasa Ege’den, Çukurova’dan geçiyor gibiydik.

Cordoba‘dan sonra turuncu benekli portakal bahçeleri başladı. Sevilla’da da yağmur, burda aktarma yaptık, hızlı trenden orta mesafeli olana geçtik. Daha az konforlu, daha yavaş ama çok sakindi. Cadiz treninde uyumuşum biraz. Yağmur trenin penceresinde bıçak çentiği gibi izler bırakmış, ardındaki ıslak tarlalar suratlarını asmış belli belirsiz somurtuyorlardı.

Kompartımanda bizimle beraber 5-6 kişi ya var ya yok. Herkes telefonunu kurcalıyor, kimse camdan dışarı bakmıyor. Solumda oturan altmış yaşlarındaki kadın telefonunu çantasına koydu ve üçe katladığı gazetesinde su doku çözmeye başladı. Kırmızı rujlu çok güzel bir kadındı, sırt çantamda epeyce arandım ama yanımda bir dudak nemlendiricim bile yoktu.

img_3847
San Fernando’da ilk akşam yemeği, sirkeye batırılmış ve unla kızartılmış köpek balığı, Cazon en adobo

Cadiz’e yaklaştıkça gelecek istasyonu haber veren anonslar da sıklaşmaya başladı. “Proxima estacion Jerez de la Frontera” İspanyolca’da “j” harfi “h” okunuyor, yaklaşan istasyonu trendeki kadın sesi “Herez” diye iki kez tekrarladı, ben de bir kaç kere üst üste önce içimden sonra mırıldanarak onun gibi Herez dedim, de la Frontera. Burası yarısı sarı yarısı mavi şal desenli çinilerle kaplı küçük bir istasyon. İki metre boyunda oval ahşap ve cam kapılar var yan yana. Kapılar kapalı, bir şey görünmüyor. Belki içi de çok güzeldir. Kesin çok güzeldir.

Biz San Fernando‘da ineceğiz, Cadiz‘den önceki son istasyonda. Her anonsta telaşla kıpırdanıp dikkatle dinliyoruz. Palmiye ağaçları ve bir kaç katlı beyaz badanalı evlerin damları bir alçalıp bir yükselerek sıklaşmaya başlıyor.

Yelda UGAN

05/01/2020, Beşiktaş

 

 

 

 

 

 

Adanmışlık

 

img_1732
“Bu hayatta taşı düşmüş yıldızlar gbi dolanıyoruz.” Patti Smith

 

Patti Smith

Adanmışlık ( Devotion)

Domingo Yayınları

Çeviren, Seda Ersavcı

 

“Gelgelelim artlarında başka bir şeyin daha demlendiğini hissediyorum. Zihinsel bir hattı takip ediyor ve içinde gölet ile küçük ahşap bir ev olan bir köknar ormanına varıyorum. Bu, işte o başka şeyin başlangıcıydı ama o zaman bunu bilmiyordum.” (sayfa6)

Ben de orta parmağımı on beş kere dilimle ıslattıktan, her çevirdiğim sayfada unutmanın korkusuyla verdiğim molalardan sonra, o küçük ahşap evin penceresinden köknar ormanına bakarken soğuk yalnızlığın, Simon Weil’e benzettiğim kızın (çünkü o böyle istedi) göle tutkusunun şahidi olacağımı bilmiyordum.

Patti Smith, Fransız yayıncısının kitap temalı etkinliklerine katılmak üzere New York’dan Paris’e geliyor. O bilmiyor ama Cafe de Flore’da baget yiyor kahve içiyoruz beraber. Saint-Germain-des-Pres’deki Piccaso’nun Apollinaire büstü olan küçük parka giriyor, yirmili yaşlarında kız kardeşiyle oturduğu banka oturuyor, ayaklarının altındaki belli belirsiz bir yaprak hışırtısı gibi ben de sessizce yanına oturuyorum. Benim de onun için hazırlandığımı, arzusuna cüret etmediğimi fısıldıyorum kulağına. Tek arzum görmek, imgelemenin içini, ışıyan içini görmek diyorum. “söz mü?” diyor, “söz!! Kelimelerle dolacak boşluğun peşini bırakmayacağım” diyorum.

Gaston- Gallimard sokağına 5 numaraya gidiyoruz. 1929 senesinden bu yana ayınevinin bulunduğu yere, kapıyı hafif aralık bırakıp geçmeme izin veriyor. Simon Weil’in ölümünden sonra Camus’un editörlüğünde yayınlana kitap sergisinin önünden ayrılırken göz ucuyla bana bakıyor, parmağı bir pikap iğnesi misalı boş havada duruyor, mermer basamaklardan iniyor, şeytanın verdiği görünmezlik tozunu yutan Margarita gibi arkasından yürüyorum, mavi bir salona giriyoruz. Astarsız siyah paltosunun eteğindeki gri beyaz bir lekeye takılıyor gözüm, minik bir kuş tüyü. Eğilip alıyorum, incitmeden cebime koyuyorum.

Dışarda yağmur yağıyor, İstanbul’da yağmurun altında yürüdüğümden daha çok Paris’te yürüdüğümü düşünüyorum. “Paris’te yağmur” diyorum, gerisini getiremiyor ona bırakıyorum. “Yağmur, sessiz, sürekli bir yağmur” zihnindeki deftere not düşüyor. Evet, evet diyorum, tam da böyle demek istemiştim, yağmur Paris’te sessiz ve sürekli yağar sanki yüzlerce çocuk balerin fuayeden sahneye yürüyormuş gibi davetkar.

Piccaso’nun Guernica tablosunu yaptığı Grands Agustins Sokağı 7 numara. “bu tabloyu İspanya’da yapmamış mıydı yahu?”   diye aklımdan geçiriyorum ve hemen düşüncemi savuşturuyorum.

Güney Fransa’ya giden bir trendeyiz. Paris’ten ayrıldığımıza üzülüyorum, ne güzel sokak sokak geziyorduk. Fakat bir süre sonra trenin büyük pencerelerinden akıp giden kır manzarası beni avutuyor. Restoranın olduğu vagona geçiyoruz, kırmızı, tütün rengi karışımı masa örtülerinin üstünde porselen fincanlarla kadın ve erkek yolcular sabah kahvelerini içiyorlar. Kadınlar gösterişli şapkaları, kabarık volanlı etekleriyle çok rahatsız oturuyorlar, dirseklerine kadar uzanan dantel eldivenli elleriyle, serçe parmakları havada.  Ne zaman bir kitap kahramanının peşine takılıp trene binsem bu manzara geçer aklımdan. Kitap ister 19 ister 21. yy da yazılmış olsun.

Onlar Paul Valery’yi bulmak için mezarlığa doğru giderken, Paris’te yaptığım tek mezar ziyareti düşüyor zihnime. Aradığım kişiyi bulamayınca, herhangi bir mezarın önünde durmuştum, onun için kendi dinimde ama kendi dilimde olmayan bir dua okumak istiyordum, neden o mezarı seçmiştim? Bilmiyorum, çok güzel bir kadın fotoğrafı, taze çiçekler, Fransız grisi bir mezar taşı ve tarih…o gün kadının ölüm yıldönümüydü.

Çağırdığı geliyor ve mezarlıktan kitabın adıyla dönüyoruz. Adanmışlık..

Sete’teki sessiz parkta yazmaya başladığı öyküye trende Paris’e giderken devam ediyor. Onu seyrediyorum, çizgili bir deftere yazıyor, bazen daha iyisini bulduğu için kelimelerin üstünü karalıyor, “kullanmıyorsan onlar benim olabilir mi?” Diyorum.

“Söz dinlemez bir sıpayı evcilleştiriyormuşcasına, bin bir mücadeleye girerek yazmalıyız. Yazmalıyız ama biteviye bir çabayla ve bir miktar fedakarlıkla yazmalıyız: Geleceğe yön vermek, çocukluğa geri dönmek ve heyecan verici bir okur kitlesi için imgelemin deliliklerini ve korkularını dizginleyebilmek maksadıyla yazmalıyız.” (sayfa101)

Kitaptaki her kelime, her imgeleme, her isim  gibi fotoğraflar da sanki bir kolleksiyonun paha biçilmez parçalarıymışcasına inançla ve aidiyetin mutlak bir güveniyle duruyor, anavatandan gelen lavantalar gibi yakışıyorlar oraya.

Teşekkürler Patti Smith, bilge ve güzel kadın…Çoluk Çocuk için, M Treni için, Hayalperestler için de teşekkürler. Ve  içten tarzın için, yanında yürümeme izin verdiğin için, hayal ettiğim için.

Mitra

14/03/2019

İstanbul