Midyad

 

img_0483

AŞKA GELMEK

Bir telkâri ustasına gitsem, Uzun gecelerden kalmış Bir uykunun dağınıklığında, Dilimdeki sözcükleri Maharetiyle buluştursam.

Dalgalar biliyorum Gümüş suyu renginden Ve sevdalar biliyorum Cemal’in, Edip’in dilinden; Ben anlatsam, o işlese tel tel.

Fikret Çelik

 

Hevsel Bahçelerini arkamızda bıraktık, ekilmeyi bekleyen, sürülmüş bereketli topraklar, yer yer anız yanıklarıyla kararmış tarlalar ve nihayet son toplamayı bekleyen cılız pamuk tarlalarıyla Mardin il sınırını geçtik. Kükürtlü tütün rengindeki sararmış otların üstünde meşe makisi ve çiçeksiz zakkumlar. Sümer, Babil, İbrani, Süryani, Arami adı Tişri olan namı diğer Teşrini evvelin ortalarındayız artık, bağ çoktan bozulmuş, Süryani şarapları için üzümler toplanmış. Uzaktan ufacık görünen derelerin etrafındaki kerpiç evli köyler ve ince minareleri. Toprağın rengi kahveden kızıla döndü, pembe oldu, kızgın güneşin altında göz kamaştıran ekruya kadar açıldı. Kabala kasabasından sonra şeftali ağaçlarının altında kısa bir mola verdik. Henüz isimlerini bilmiyorum ama kızların yüzü artık aşina.

img_0467

Diyarbakır’daki siyah bazalt taş artık geride kaldı. Burda ocaktan çıkarıldığında yumuşak, kolayca işlenebilen, güneşi ve suyu görünce sertleşen, beyaz kalker (Katori) taş kullanılıyor. Kalker taşı üç yıl içinde Katori adı verilen bir kabuk bağlıyor, rengi safran sarısına dönüyor ve ne soğuk ne de sıcak geçiriyor. Şehre girerken, her yerin ve her binanın hatta mezar taşlarının bile tarihi olduğu için bu taştan yapıldığını sandım önce. Süryani taş ustalarının göçünden sonra bu sanat da can çekişmeye başlamış ama belediyenin açtığı kurslar ve geriye kalan bir kaç ustanın azimli çırakları sayesinde tekrar canlanmış.

Çekül vakfı tarafından restore edilmiş büyük bir taş konak, kademe kademe dört kat yükseliyor, dar ve dik merdivenlerden son kata çıktığımızda bozkırın ortasındaki Midyat güneşin altında bir sanat eseri gibi parlıyor. Midyat’lılar şehirlerini yaklaşık iki bin yıldır işledikleri gümüş gibi işlemişler. Karşımızda silindir minaresiyle Midyat’ın en genç Kilisesi Mor Şarpel (1950)

img_0468

Damların üzerinde renk körü akrepleri şaşırtmak için mavi boyalı, yerden otuz santim yükseklikte demir somyalar var. Güney Doğu’da yaygın bir adet bu, sıcak yaz gecelerinde bir parça serinleyebilmek için insanlar damlarda uyurlar. Dört tarafı dal kazıklar ve yatay latalar perdeleri taşımak için, günbatımı zamanında kadınlar pamuk yatakları yayıp düzeltiyorlar, sonra karyolaların üzerine sinekten ve bil umum böcek, yılan ve haşreden korunmak için beyaz perdelerini ya da namı diğer cibinniklerini yayıyorlar. Ta ki her ev damında tüm ailenin geceyi geçirebileceği bir düzenek kurulana kadar. Sabah gün doğumunda her şey eski halini alıyor, yataklar toplanıyor, perdeler indiriliyor.

img_0491Yakın zamana kadar hristiyan nüfusun müslüman nüfustan fazla olduğu tek yer Türkiye’de Midyat ilçesiymiş ama Hiristiyanlığı ilk kabul eden topluluk Süryaniler burada, köylerinde baskı altında kalmışlar ve özellikle 70’lerden sonra 95’e kadar Avrupa’ya, Avustralya’ya göç etmişler.

Süryanilerde ibadet güneşin doğuşuyla başlıyor, üçer saat arayla günde yedi kez tekrarlanıyor. Mardin ve Midyat çevresinde bulunan çok sayıda manastır ve kiliseden dolayı bu bölge Tur Abdin, yani Tanrı hizmetkarları olarak tanınıyor.

Manastırların çoğu temel tüketim maddelerini etraflarındaki geniş tarlalardan ve bahçelerden kendi imkanlarıyla üretiyor.

Güneş batarken kralların ve alimlerin yeri Hah, Anıtlı köyü’ndeki Meryem Ana manastırına gidiyoruz. Kuzey Mezopotamya’da küçük bir köy, Midyat’a 29, Dicle’ye de 40 km uzaklıkta, mimari olarak Tur Abdin’in incisi bu manastır, yolda öyle söylüyorlar. Aynı zamanda bölgenin yani Tur Abdin’in arkeolojik merkezi, Hiristiyanlığın kabulünden sonra 40 tane kilise yapılmış bölgeye, harabelerin çoğu da manastır ve kiliselere ait.

IMG_0487

Manastırın bahçesinde oyun oynayan 6-7 yaşlarında küçük kız çocukları ve genç bir rahip karşıladı bizi, rahip olduğunu kendini tanıttıktan sonra anlıyoruz, çok genç, yakışıklı, modern giyimli biri, beyaz spor ayakkabılı, kot pantolonlu, yirmili yaşlarında, belki otuz ama hiç göstermiyor. Aksanlı ama son derece düzgün bir Türkçe’yle bize manastırı anlattı. “Ortadoğu tarih boyunca savaş içindeydi” dedi “80 ve 90’larda Batı’daki çocuklar ninnilerle uyurken, buradakiler mermi sesleriyle uyudular. Şu an Nusaybin’dekiler ne durumda kim bilir?”

Çıkışta duvara yaslanmış gün batımını seyrederken 17-18 yaşlarında erkek çocukları aralarında sohbet ediyorlardı, arkadaşlarının hitabından duydum, ben de ona “Mikail!” diye seslendim, “nece konuşuyorsunuz?”, “Süryanice” dedi, “Aramice ve İbranice harflerle de yazarız.”

Köyün tamamı Süryani, 3km uzaklıkta bir köy daha varmış, iki pazarda bir bu komşu köyün papazı gelir ayin yaparmış, demek ki bizim genç rahibin henüz ayin yapma yetkisi yok.

Süryani Kiliseleri diğer hiristiyan kiliselerine oranla daha sade, duvar resmi, fresk ya da mozaik yok denecek kadar az, ikonografi bezelerle süslü perdeler var, bu perdeler de yine altın ve gümüş işlemeciliği telgari sanatı, el yazmacılığı, terzilik gibi kültürlerine ait olan basmacılık geleneğinden geliyor ve ustalar artık çıraksız.

Güneş kızıllığını bizi Batman’a kadar kor bir ateş gibi takip eden dolunaya bıraktı. 90’lı yıllarda kadın intaharlarıyla adını duyduğum, hafızamda da karanlık geçmişi olan bir şehir Batman. Neden geceyi orda geçirecektik hiç bir fikrim yoktu. Gercüş’den sonra bir yolcu gemisi kadar büyük en az yedi tane düğün salonu saydım, hepsi de önlerine lüks arabaların park ettiği, ışıltılı aydınlatmasıyla dopdolu salonlar. Batmanlı’lar evleniyorlardı. Şehre daha girmeden büyük alt geçitler, üst geçitler, kilometrelerce devam eden yarısı tamamlanmış inşaat halindeki binalara hayret ettim. Geniş caddeleri, Fransız balkonlu yeni apartmanları ve güzel insanlarıyla Batman beni çok şaşırttı. Elbette bu bir vitrindi ve herkes böyle yaşamıyordu, kadınlar gecenin on birinde bu kadar rahat, yalnız başına arka sokaklarda yürümüyordu. Otelimiz İstanbul’dakileri aratmayacak kadar pırıltılı ve büyük bir alışveriş merkezinin karşısında. Çok yorgun olmamıza rağmen dışarı çıktık. Hava çok güzel, hafif serin, iki tarafı ağaçlı uzun cadde gündüz gibi aydınlık, çoluk çocuk dışarda, restoranlar, mağazalar, cafeler, kitapçılar dolu. Biz de kuzenle beraber, turdaki aşinalıkdan bir tık ilerlemiş arkadaşlarımızla Artuk bey kahvesine girdik. Envai çeşit, çukulata ve şekerle yedi çeşit kahveden, üç çeşit bitkiden yapılma dibek kahvelerimizi içtik. Sunumu da lezzeti de kusursuzdu. “Emine” dedim sipariş alan garsonun metal yaka kartından adını okuyarak, “ne var ne yok buralarda, sen daha muhtemel doğmadan -ki öyleymiş daha 17 yaşındaymış, Batman’dan kötü haberler gelirdi n’oldu, iyi misiniz?? Emine’ler beş kardeşmiş, tek erkek kardeşiyle beraber burda hem çalışıyor hem de lisede okuyormuş, “kadınlar kendi kendilerini kurtardılar” dedi “var yine canımızı sıkan haberler ama artık tek tük, otobüs şöförü kadınlarımız bile var, belediye de iyi çalışıyor, zaten burda HDP’den başkasına oy çıkmaz” bir sır verir gibi masaya yaklaşarak fısıldadı, “kayyum olacak diye bazen daha iyi çalışıyorlar!!..”

img_0502

 

 

Pırıl pırıl gözlerinin içi gülüyor Emine’nin, ayakkabı almayı çok seviyormuş, maaşının birazını ailesine veriyor, kalanı da kendisine harcıyormuş.  Bir arkadaşı geldi daha biz ordayken salonun ortasında uzun uzun sarıldılar birbirlerine, iki kız kol kola molaya çıktı, vedalaşamadık Emine’yle bizim de gidip yatmamız lazım artık… yarın Hasankeyf;

 

 

Yelda UGAN

27/10/19, Geos Tur

 

 

 

 

 

 

Diyarbakır

 

img_0377
Hasan Paşa Hanı

Eğer bir ülkenin, bir cemaatin, bir milletin veya bir şehrin durumunu öğrenmek istiyorsanız o vakit inin çarşılara, aşhanelere, kahvehanelere, hanlara, hamamlara,meydan ve pazarlara, oralardan yükselen alışverişin,pazarlıkların,kavgaların, bedduaların,methiyelerin,şakaların ve sohbetlerin sesine kulak verin, bir gözlemci gibi insanların hareketlerini inceleyin. Ülkelerin kalbi oralarda atıyor çünkü.

Dicle’nin Sürgünleri, Mehmed Uzun

 

Işık Doğu’dan gelir,

İstanbul’dan uçağa bindikten bir saat sonra tan yeri ağarmaya başladı, kızıldan sarıya dönen ışığın merkezine doğru ilerliyorduk. Sabah 07:15’de Diyarbakır havaalanına indik. Çoktan işini gücünü bitirmiş gibiydi güneş, sanki hiç batmamış, burda hiç akşam olmamıştı, öğle vakti gibi parlıyordu.

Urfa Kapı’dan, ya da Rum veya Halep kapıdan,  Çin seddinden sonra ayakta kalan en uzun surlardan eski Diyarbakır’a dövme demirden yapılma 12 m boyunda heybetli bir kapıdan girdik. Sur içine giren üç kapı daha var, Yeni Kapı, Mardin Kapı ve Dağ Kapı. Kimler gelmiş kimler geçmiş buralardan, her gelen de izini bırakmış bu taşlara. M.Ö Huri, Mittani, Urartu, Asur, Med ve Pers‘lerden sonra M.S Roma, Bizans, Abbasi, Mervani, Selçuklu, Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu ve Osmanlı. Bu köklü egemenlikler Karacadağ volkanından akan gri-siyah bazalt taşların üstüne güneş ve yıldız sembolleri, kaplan, boğa, çift başlı kartal, akrep ve at kabartmaları, silah, meyve ve tahıl şekilleri işlemişler. Hiç bir medeniyet de bir diğerine “lütfen biraz da siz buyrun” dememiştir elbette, ne savaşlar yapılmış, ne canlar yanmıştır.

Gittiğim yerlerden broşürler toplarım ki döndüğümde aldığım notlar yetmez onlara da bakarım. Sur kaymakamlığı ve Sur Müftülüğünün beraber hazırladığı tanıtım broşüründen de yararlandım. Şehrin o kadar zengin bir tarihi varki dinlerin de ibadet hanelerin de sadece biri sığabilmiş bu küçük, el kadar kağıtlara. O kadar. Kelimelerle aram iyi olsun isterim, mesela içinde umudun kekremsi bir tadı olan tahammül kelimesi ne güzel bir kelimedir. İngilizcesi “toleration”

İran’dan İzmir’e kadar kervanların mola verdiği hanlar varmış eskiden, ipek yolunun kullanıldığı zamanlarda, 40 km de, sıcak bölgelerde de 20 km de bir yol üstüne yapılırmış. Osmanlı’dan kalma Hasan Paşa Han da 16. yy’da yapılmış. Gün batımından sonra kapılar kapanır gün doğumuna kadar kimse giremezmiş. Artık hanın odalarında kimse kalmıyor, kahvaltı salonları, restoran olmuş, hediyelik eşya dükkanlarına, kahvelere dönüşmüş.

Tahir Elçi Hasan Paşa’nın hemen arkasındaki sokakta öldürülmüş. Merak edip sormamız, görmek istememiz pek hoş karşılanmıyormuş buralarda, öylesine, sebepsiz, yoluna gidiyormuş gibi geçersen sokaktan, o zaman olur, kimse rahatsız olmazmış.

img_0390

“Belki kalbine doğar” diye ısrar etti kadın adama. Belli ki gelenleri yüzü tutmamıştı adamın, nuh dedi peygamber demedi. Baş örtüleri iğreti mi duruyordu, ya da kadının pantolonu çok mu dar, eteği kısa mıydı? Onlar iflah olmazlar mıydı? Allah’ın evinde onun adına kullarına hüküm verdi adam. Gelenler yabancıydı, meraktı onlarınki, kadın “değiller, Diyarbakırlı’lar” diye son bir hamle daha yaptı, yalvardı, n’olur bak, soruyorlar, onlara da anlat, belki kalbine doğar” diye tekrar etti ama adam oralı olmadı. Camiye girenleri hizaya getirmesi gerekiyordu, çok işi vardı. Hidayet öyle herkesin harcı değildi. Bunca yıllık imamdı, bilirdi.   

Hasan Paşa Han’ın çapraz karşısı Ulu Cami. Paganizmden beri dini mabed olarak kullanılmış. Hz Musa ve Hz İsa dönemlerinde de ibadethane olan cami tam 3400 yaşında. Mar Toma süryani Kilisesiyken 639 yılında Hz. Ömer döneminde Diyarbakır’ın müslümanların eline geçmesiyle camiye çevrilmiş. Burası da Karacadağ’dan çıkan volkanik taşlarla yapılmış. Delikli ve hafif olanı “dişi taş” taban döşemelerinde, deliksiz ve ağır olan “erkek taş” sütun ve başlıklarda, duvarlarda arzı endam etmekte. Mimarinin cinsiyetçi, eril dili ne güzel de özetlemiş durumu. Camide Hanifiler ve Şafiler için ayrı ayrı bölümler ve iki tane de medrese var, Anadolu’nun en eski ve ilk üniversitesi olan Mesudiye Medresesi ve Zinciriye Medresesi.

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Cami-i Kebir’i yani Diyarbakır’ın Ulu Camiini “Şam’ın Emevi Cami, Kudüs’ün Mescid-i Aksası, Mısır’ın Ezher Cami, İstanbul’un Ayasofyasıdır” diye tanımlamış.

img_0385Caminin iç avluya bakan, hemen kapının yanındaki ilk pencerenin üstünde yan yana duran dört adet taş kabartma şekiller var.  Kozmik düzen ve hayatın devamını temsil eden Svastika, şehir surlarının sembolü yuvarlak halka, hayat ağacı ve her iki yanda bulunan sur kapıları. Ayrıca, medrese bölümündeki sütunların sonundaki yılan kabartmaları da taştan, Neolitik dönemden itibaren zehirli yılanlara karşı bir tılsım olarak kullanılan yılan motifi mezopotamya ve anadolu kültürlerinde görülen ve tarih boyunca kullanılan bir şekil olarak sonradan pek çok anlama evrilmiş.

img_0396

 

Cami Kebir Telgrafhane sokakta iki büyük usta, iki büyük şair  komşuymuş meğer, müze evleri yan yana. Bir evde “Yeter ki gün eksilmesin penceremden” diyen Cahit Sıtkı Tarancı, diğerinde “Seni baharmışsın gibi düşünüyorum, seni Diyarbekir gibi..” iki satırla ne çok şey söyleyen Ahmed Arif. Ziya Gökalp de onların arka sokağında otururmuş. Tarancı’nın fıskiyeli, havuzlu, bahçeli müze evi ziyarete açıktı ama Ahmet Arif evde yoktu, kapı duvar. Yine Evliya Çelebi 4.ncü seyahatnamesinde Diyarbakır ile ilgili şöyle der: “Sırtınızı Ulucami ye dönün, kollarınızı açın, gözlerinizi kapatın, karşılaştığınız insanlara dokunun sarılın, sarıldığınız iki insandan birisi ya şair, ya yazar ya da kitapçıdır. ”

Diyarbakır surlarının etrafı yakın zamana kadar çer çöp içindeyken, ciğercilerin, kababçıların dumanıyla kararırken ki onlara bir lafım yok, en lezzetli olanları her zaman sokakta yediklerimdir. Unesco imdadına yetişmiş, ordan gelen fonla temizlenmiş etraf. Yemyeşil çimenlerin üstüne gül fideleri, sardunyalar ekilmiş, yüzleri gülmüş yaşlı bazalt taşların.

img_0443

Mezopotamya’nın bereketli iki memesinden biri Dicle…Hazar gölünden doğar, Hasankeyf’den geçer nihayet Bağdat’da Fırat’la birleşir Şattülarap olur, beraberen Basra’ya dökülürler. Tevrat’ta Digris, İncil’de Tigris, Kuran’da Dijle olur adı.

On gözlü köprünün üstündeyim, bakışlarımız buluşuyor, “Dicle!” diyorum “anlat bana ne var ne yok?!!”

Diyarbakır’ın mesire yeri buralar, çay bahçeleri, restoranlar. Çoluk çocuk, ipini koparan gelmiş, onlardan biri de benim. Gelinler, damatlar, çocuklarına gösterecekleri düğün fotoğraflarını burda çekiyorlar. Dicle yorgun, Dicle yaşlı, çok gün görmüş bir kadın gibi bilge, Adem ve Havva’dan beri beslemiş insanoğlunu, kızını, kuşların göç yolu olmuş, ilk evler, ilk köyler, ilk kentler etrafında kurulmuş. İlk buğday, ilk arpa ve ilk mercimek burada yetişmiş. İlk ceylan burada avlanmış, adına türkü yakılmış. İlk kan buralarda akmış. İlk şekiller burada çizilmiş, İnançlar bu suyun etrafında doğmuş. Mabedler yapılmış, Peygamberler, havariler, azizler, sahabeler, evliyalar, ermişler ve dervişler buradan geçmiş; batıya, güneye, kuzeye. Her renkten ve ırktan canlılar Dicle’den göçmüş; yollara, bölgelere, şehirlere ve ülkelere karışmışlar.

img_0434-1

Köprünün üstünden Hevsel bahçelerini gösterdi Dicle bana, surlarla onun arasında göz alabildiğine uzanan ekili yeşil araziyi. Efsanelere, türkülere konu olmuş, tarımın anavatanı Mezopotamya’nın belki de en eski tahıl ambarıymış. 180 çeşit kuş varmış burda, misal kum kırlangıçları. Karada da tilki, sincap ve kirpiler mekan kurmuş. “Sana iyi bir haberim var” dedi sonra Şu kırklar tepesini görüyor musun, kırk evliyanın mekanı, eteklerindeki Hevsel’in üstüne Toki evler yaptı, blok blok çıktılar,  Diyarbakırlı’lar izin vermedi, yakışmadı dediler buraya, epey uğraştılar, olaylar olaylar..sonra yıktı belediye beton blokları, temizledi buraları, “çok sevindim!” dedim “iyi yapmışlar.” istemeye istemeye vedalaştık, bana kalsa akşama kadar kalırdım yanında. “yolculuk nereye?” diye sordu, “Batı’ya” dedim, “Midyat, Mardin, Urfa, Adıyaman” “Fırat’a selam söyle” dedi “Başım gözüm üstüne” dedim.

Dünya gülümsüyor, toprak inliyor, buzlar eriyor, su yürüyor, Dicle uyanıyor. (Dicle’nin Sürgünleri, Mehmed Uzun)
Yelda UGAN
24/10/2019, Geos Tur