Deniz Kabuğu

Kibare Nine’nin anısına…

Tohum ısmarlamış yaban ellere, bu sefer çok uzaklara. İzmir’den bile üç günde gelen gemi, Arşipel’in* bittiği yerden bir ayda gelmiş. Uzaklarda deniz maviden koyu menekşeye çaldı, kıpraştı, asma yaprakları tepemizde fısıldarken hava döndü. 

Bitez Yalısı

Okumam yazmam yok benim. Balıkçının getirdiği kitapların ne adlarını bilirim ne de içlerindeki alemi. Geldiğimizde yarım gavur dediler bize, sonra alıştılar. Rumca bilir, Rumca konuşurduk. Benim adam da bilmez bu yeni harfleri ama balıkçıyı boş çevirmez. Merdiven altları, mutfaktaki küçük masa, duvar dipleri boyum kadar kitapla doldu. Her dili bilirmiş meğer, ondanmış bunca mürekkep yalamışlığı, onca kitap. Ne ki gazete kağıdına benzerler, ellerimde kara bir iz bırakan. O yıllarda sarı saman kağıdını bulana bile aşk olsun. Dükkandakileri kaldırdım sandığa, en dibine sakladım. Nohutla mercimeği de üstlerine istif ettim. Yarı karanlık, rutubetsiz köşeye var gücümle ittim. Sokağa açılan avludan tarafa, kapının girişine çektim. “Deftere uzak koma şu sandığı,” diyor bizim bey, o daha veresiyeleri düşmeden, görmez tarafından çoluk çocuk avuçluyormuş akideleri. Dalgaların yaladığı duvar iyi gelmez kitaplara diyecek oldum, düğün mevlitlerine lokum lazım dedim. Şekerlenirler nemi görünce. 

Balıkçı geldiğinde, tahtadan yaptığı sırtıları* boyuyordu kocam. Buralarda bilmezlermiş meğer, ondan öğrendiler.  

“Mavinin sonundaki makiyi görüyorum,” dedim, elimi siper ettim gözüme. “He,” dedim, bel boyu duvara yaslanmış balıkçıya. “Yokuşun bittiği yerden Kerom’a* kadar.” 

Kayrak taşların üstüne bir sandalye çektim otursun diye, şişkin ceplerini gösterdi. İşi varmış. 

“Zakkum bunlar,” dedi, “begonvil, mor salkım, mimoza.” 

Tersaneye kadar gidecek, çorak yollara serpecekmiş rastgele. İki yaz mı geçti üstünden üç mü, azıcık esse kokuları gelmeye başladı. Gösterdiği yol boyunca çiçekler açtı sağlı sollu. 

“Bilirim ya!” dedim. 

Şu mor-turuncuları Girit’ten bilirim, pembe-beyazları İstanköy’den. Şimdi artık anam babam adlarıyla da bilirim. 

Bizimki, “mavi-beyaz olanı sana ayırdım,” dedi arkasından, “ortasına da kırmızı bir mercan konduruveririm…az kurusun.”

Kimseye benzemezdi giyimi kuşamı, siyah bir şapkası vardı yandan çarklı, tepesi düğmeli. Paçaları kısa bir pantolon giyerdi beyaza yakın. Terziye kendisi çizmiş, koca cepli; neler yoktu ki içinde. Başını eğmiş dallar için rengarenk ipler, demir başlı, çatal ağızlı bir kazma ve yıldızın döllemesini beklediği, yamru yumru, şekilsiz, bit kadar kara kuru tohumlar.      

Koltuğunun altında tuğla kadar iki kitap, dışı ağaçtan sert, sırtı kalın. Biri kara, biri kırmızı. Limandan geliyormuş, portakal kasasını gölgeye çekti, hava duru, güneş iğne gibi batıyor, kış erzakı pastırma sıcağına emanet. Naylon iplere bir pencereden diğerine patlıcan biber dizili. Bilezikle çevrili kuyu ağzını kapatan tahta perdeye usulca koydu kitapları. Küçük kıza sesledim kahve yapsın diye. Şükran boş tepsiyi göbeğine dayamış eğleşirken, kaş göz edip, “içeri koyuver” dedim emanetleri. Kahvesini rahat içsin balıkçı. “Ahh! Şimdiki aklım olaydı.” 

Tohum ısmarlamış yaban ellere, bu sefer çok uzaklara. İzmir’den bile üç günde gelen gemi, Arşipel’in* bittiği yerden bir ayda gelmiş. Uzaklarda deniz maviden koyu menekşeye çaldı, kıpraştı, asma yaprakları tepemizde fısıldarken hava döndü. 

“Bunlar ağaç olacak,” dedi. 

Kalenin karaltısı üstüne kızıla çalmış çizgilere daldı gitti. Erken iniyor akşamlar, daha demincek ışılıyordu etraf, denizde oynaşıp duruyordu güneşin çocukları. Yalıya varmadan, kutu gibi beyaz badanalı, mavi kapılı, mavi pencereli evlerin bittiği çorak toprağı günlerce eşeledi durdu. Aş, ekmek, su, ayran taşıdık konu komşu. Kahvede erkek kalmadı yardıma gittiler. Sakin havalarda Tavşan Adası’na, Kargıcık Koyu’na, Kissebükü’ne kayıkla gider gübre getirirdi. Kale ağzına iki metre kalasıya tohumlar yerini buldu. Yasak kalkınca İstanbul’a gitmiş, fide getirmiş. Postanenin, okulun, belediyenin önüne ekmiş getirdiklerini. Cebinden çıkardığı lime lime olmuş bir kitaptan adlarını okudu, okaliptüsler, palmiyeler var ya! işte onun diktiği ağaçlar. Her yer ağaç oldu, duvarlar begonvil, sahiller zakkum sayesinde. Turuncu benekli bir deniz büyüdü karada. Greyfurt nedir bilmezdik. Bir de ta Akdeniz’in bittiği yerden getirmiş, çarşıya ekmiş diyorlar, sonra Mozoleye taşıdılar, ay gibi parlak, yelpaze yapraklı. Çok para dökmüş bu ağacın tohumuna, onca yoldan gelmiş. 

“Kıymetli” diyor, tutarsa.  

O gürül gürül, o masmavi sesiyle, “merhaba” dedi, kitapları yüklenmiş, geldi. Bizim bey saygıda kusur etmez, çok sever balıkçıyı, ayağa kalktı. Yazın dükkânın önüne diziyor çocuklar, turistler memleketlilerini görmüş gibi üşüşüyor başına kasaların, yapraklarını çevirip biri ötekine gösteriyor, alıyorlar da. Kışın kim ne yapsın bunları, çocuklar da anlamıyor. Aldım. 

“Çok lazım oluyor,” dedim, “turistler kapış kapış…” 

Kalanı da külah yapıyorum. “Ne kadar varsa getir!” Halbuki, yarısı sandıkta kalaydı, müzeye, kütüphaneye hediye ederdik, nerden bilecen, dünya meşakkati, peşine katmış kovalar bizi. Okul açıldı ya çoluk çocuğa boğaz lazım, leblebi, şeker koyacak külah. Kıyamadım amma, sökün edince okul dağılmış hepsi dükkâna. Üzerinde bizim İstanköy’de taştan oyulmuş insancıklar gibi yarı giyinik adamlar vardı. En heybetli olanın, ayağı sandaletli, nerdeyse döşüne değen sakalları gibi saçları kıvır kıvır, edep yerini örten bir kumaş dolamış sırtından beri gelen. Sağ elinde kabzalı bir mızrak, sol elinde kanatları uçmaya hazır kızgın bakışlı bir kartal. En soldaki kadın başaktan bir demet tutuyor kucağında, en sağdaki kartala tıslayan dili dışarda bir yılanı zapt ediyor tek eliyle, yüzü heybetliye dönük, icazet ister gibi.

Katerina’ya el edip, “gel hele,” demişliğim çoktur. Fısıldayıverirdim kulağına, “bana da bir mum yak hele bu Pazar.”

“Rüyamda gördüm,” derdi ertesi gün, “bizim Olymposlu gibi göğü gürleten, şimşeği çakıp savuran bir adam geliyor kapına, elinde gümüş bir tas. Uzatıyor sana, sen de kana kana içiyorsun. Hiçbir şeyciğin kalmayacak be Kibare, bekle hele. Yüreğini ferah tut, eli kulağında,” der. Ne tasa kalırdı bende ne de dert. 

Usulca kopardım ilk sayfasını, kıvırdım, şekerle doldurdum. İkiye katlanmış bir sayfa düştü ayaklarımın dibine, kafası traşlı oğlana seslendim, önlüğün sağ tarafı kendinden daha kara, koca bir cep izi, soldaki cebin iki yanı sökük, düştü düşecek. Beyaz yakası göğsünde sallanıyor, terlemiş, teke gibi kokuyor mübarek, aklı dışarda, arkadaşlarında, burnunu çeke çeke kekeleyerek okudu. Ce-vat Şa-kir Ka-ba-ağaç-lı Ce-be-ci İs-tik-lal Mah-ke-me-si Teb-li-gat-na-me. 

Ahşabı kararmış masaya eğildi, o uğursuz kâğıdı tıkıştırdığı cebinden bir deniz kabuğu çıkardı, dünyanın yarısı diğer yarısını bekler gibi tam ortadan kesik, eğimli, kulak gibi içe kıvrık, şişkin karnını dikenleriyle çevirmiş, defterin üstüne bıraktı. Sihir var sanki içinde, ne zaman elime alsam, yüzleri gelir gözümün önüne, kulağıma dayar seslerini duyarım. İkisi de rahmetli oldu. Kocama iki yaz, balıkçıya daha fazla. Balıkçı, balıkçı dediğime bakmayın, ana caddeye adını verdiler ölmeden az önce.                      

21/06/21, Bitez

Yelda Ugan S,

*Hareket halindeki tekne veya bot üzerinde suya atılan yemin ya da sahte balığın gezdirilmesi sistemiyle yapılan ava sırtı balıkçılığı denir.

*Kerom, Gökova

*Arşipel, Ege denizi

R.A.D.İ.K.Y.A

 

Yokuş başından aşağı, sahile indim. Ahşap yeşil köprüye kadar yürüdüm. Konu komşuya, gelinciklere, güneşle beraber uyanan karahindibalara, balıkçı teknelerine, gökyüzünde belli belirsiz duran mehtaba, portakal ağacına, Bodrum yarımadası ile İstanköy arasında uzanan denize, kedilere, bulutlara, parktaki çocuklara, bana göre zeytin ona göre iğde olan ağaca, hatta rögar kapaklarına bile fısıldadım; R.A.D.İ.K.Y.A. açılmış!!

img_9944
R.A.D.İ.K.Y.A

Ne çay suyu koydum bu sabah ne de yumurtaları çıkardım dolaptan, peynire zeytine de dokunmadım, domates de dilimlemedim. Hazırlandım; taktım, takıştırdım, sürdüm sürüştürdüm ve kahvaltıya, Bodrum merkeze indim.

Kumbahçe Mahallesi Mandalin sokakta kalan tek mandalina bahçeli eve kahvaltıya gidiyorum. Heyecanım oraya ilk defa gittiğimden filan değil. Her daim açık kapısından güle oynaya girdiğimiz; yediklerimizin düşlere, muhabbete, gülüşlere dönüştüğü, sofralarına oturduğumuz bildik bir ev burası. Mor çiçekli kanaviçe perdeli yatak odalarında uyandığımız, her birinin günlük işlerden kopardığı halkalarına tutunduğumuz kadınların evi. Ama bu sefer mevzu başka, çünkü bu evin artık bir adı var; R.A.D.İ.K.Y.A!!

img_9947
Benimki açık olsun karahindiba çiçeği renginde açık..

Kireç badanalı, üç katlı bir evin giriş katından Güneye bakan Radikya’nın ananesi Giritli, adı da ordan geliyor. Her derde deva, şifa anlamına geliyor Yunanca’da.

Bir gün mavi gözlerini tavana dikip düşünmeye başlamış, muzip bir gülümseme inmiş dudaklarına, “tabi ya!” demiş, “neden daha önce akıl edemedim. Yemek pişirmeliyim!! Sevdiklerime, dostlarıma, tanıdıklarıma, tanımadıklarıma..” Kalkmış, bu tılsımlı sözleri arka arkaya tekrar etmiş, bir kum tepesini düzeltir gibi elinin tersiyle ne var ne yoksa süpürmüş, koca bir mutfak olmuş. Ocağın altını yakmış, önce parlaklığını görmüş, sesini duymuş ve kokusu gelmiş burnuna. Bahçeye açılan verandaya, mandalina ağaçlarının altına birer masa hazırlamış. Yarı bellerine kadar kireç boyalı ağaçların rengindeymiş masalar. Bahçe duvarını saran turuncu akşam sefalarının, sardunyaların, saksılardan salınan petunyaların arasında gezinmiş.

img_9942
Kahvaltıda mücver mi var?

Yumurtalı ekmeğime muammara sürerken denizden gelen esintiyle domates fidelerinin keskin kokularını duydum. Duvar diplerini gösterdi. Atıkları gömdüğü topraktan çıkmışlar; kullanılmış çay, yumurta kabuğu, sebze kabukları aralarında anlaşmış domates çekirdeklerine omuz vermişler. Artık güneşe bakıyor, baktıkça da yüzleri kızarıyormuş çerilerin.

Rum kadınları Nisan sonu, bilemedin Mayıs başı konu komşu toplanır köyün etrafındaki, kırlara, tepelere gider, radikya otu toplarlarmış. Biz de onlardan öğrenmişiz.” diyor beline sıkıştırdığı mutfak beziyle elini silerken “nasıl toplanacağını, salatasını yapmayı, kavurup börek içi hazırlamayı, yoğurtlamayı, turşu kurarken maya niyetine ve hatta şarabını yapmayı.”

Elimdeki radikyalar zamanın geldiğini söyledi* ve karşı kıyıdan buraya, burdan oraya göç başladı. Kadınlar ağlamalarından ve gülmelerinden topladıkları ne varsa eteklerine doldurup gelirken getirdiler ve burda adı karahindiba olan radikyaların kuru çiçeklerini rüzgara bırakıp üfler gibi yeni hayatlarının içine üflediler. Dantel perdelerine, etamin yastık kılıflarına, iğne yumaklarına, dikiş makinalarına, yemek kazanına, reçel kavanozlarına, siyah beyaz fotoğraflarına ve orda kalanlara.

img_8781
Türkçe’de karahindiba, Yunanca’da radikya, İngilizce’de Dandelion derler bana ama çocuklar tüm dillerde beni üflerken gözlerini kacaman açarlar.

Burdakiler önce burun kıvırmış, şüpheyle bakmışlar “her şeyin kendi tadı kendi başına güzel” diyor, otlardan türlü çeşit yemekler yapıyormuş gelenler. “bahçeye bir Giritli girdi, ineklerimiz aç kaldı” diye telaş etmişler önce, ama olmuş bir kere. Radikyanın tohumları Bodrum‘un bahçelerine, meşe çalılarının aralarına, kedi otlarının diplerine, bodur çamların gölgesine, kantaronların sarısına karışmış. Radikyalar, hem hayatın ve zamanın geçiciliğine hem de devamına simge olmuş buralarda. Bu sadık, güçlü ve kalender otlar toprağa, böceklere, insanlara ve  tüm dünyaya şifa olmuşlar.

Kışın bahçeden topladığı mandalinalarla yapmış reçeli, mücverin kabağı Uyku Vadisi’nden, kütür kütür tazecik yeşil biberli salatanın çökeleği Ödemiş’ten gelmiş. Omletler çeşit çeşit, benim favorim otlu veya kabaklı olanı.

Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi, kahvemi içerken arkama yaslandım, birbirlerine simetrik duran iki ayva ağacına takıldı gözüm, “daha önce farketmemiştim” diyorum. Çocuklar bahçede, çimlerin, fare kulaklarının arasından buldukları radikya çiçeklerinin üzerine nefeslerini üfleyip onları gökyüzüne gönderip  gülüşüyorlar.

14/07/2020

Yelda Ugan S.

* “I held a dandelion that said the time had come” Elton John’un Curtains şarkısından

 

Maskem mi? Çantamda!

1975’te 82 yaşındaki Freya Strak’ın başında bir güneş şemsiyesi kadar geniş kenarlı kırmızı bir şapka, sırtında kıpkırmızı bir pelerinle, bir delikanlının mobiletinin arkasına binip beni görmek üzere Avcı Çıkmaz’ına gelmesi de ancak Bodrum’da olabilirdi. Freya Stark, roman değil de sadece seyahatname yazdığı için, ne yazık ki, Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Mina Urgan, Bir Dinazorun gezileri 

 

img_8674
Bitez yalısı

Fabrikaların uzun, tuğla bacalarından çıkan duman gibi bir toz bulutu, günlerdir havada asılı kaldı. Sarımtırak bir gökyüzü, tıpkı renk ayarları bozulmuş bir televizyon gib..Korkunçtu. Afrika sıcaklarıymış, termometre  nerdeyse 44 dereceyi gösterdi. Nem yükseldi, yürümek, uyumak, oturmak mümkün olmadı.. Denize girmek de yasak. Polis devriyeyi iki katına çıkarmış. Evde duramıyorum, yazamıyorum. İnsan sesine, bedeninin ağır, gevşek ve zamansız hareketine, kedilere, düşen yapraklara, titreyen telefonlara dahi tahammül edemiyorum. Ani bir kararla toparlanıp yalıya indim, işçiler açılacağı meçhul yeni sezon için durmadan çekiç sallıyorlar, sahile çekilmiş tekneler boya kokuyor. Yabancılara katlanmak daha kolay. Maskeyle nefes alamıyorum, gözlüğüm buğulanıyor. Sol ayağım bileğime kadar sızlıyor, parmak aralarım su toplamış. Durdum, burası iyi. Tavşan Adası karşıda. Görüş mesafesi o kadar daralmış ki, mesela şimdi biri gelse ve buraya ilk defa geliyor olsa, “şu karşıda gördüğün, yok o değil! Ufuk çizgisinde boydan boya uzanan, en arkadaki dağlar var ya! İşte orası Kos” dersin kolayca, onu şaşırttığın için keyiflenir, “Bodrumlular koy demez yalı derler” diye bir heves kaptırır gidersin. Bugün Kos filan yok. Önüm arkam nemden bir duvar. Sırt çantamdan küçük bir havlu çıkarıp denize serdim. Belediye çay bahçesinde kimsecikler yok, gün batımlarında yukardan gözetlediğim, direklerindeki beyaz ışığıyla hayallere daldığım teknede küçük bir erkek çocuk arkasındaki hayali ordusuyla at koşturuyor. Akvaryum Koyu’ndan sola doğru kıvrıldım. Gümbet‘e kadar bodur çam ağaçları mis gibi koktu, biraz esti sanki. Bodrum’da kalenin arkasından dolanıp açıklara çıktım, tersaneye doğru tekrar kıyıya. Yalıçiftlik‘ten sonrası mola.

img_8841
Anastasiopolis

Deniz usul usul Doğu’ya doğru kırışıyor. Sonra Batı’ya, rüzgar nereye isterse oraya. Bir ters bir düz, eğer karadan eserse üşüyor, tüyleri diken diken, tabiatına ters, Güney’e gitmek istemiyor. Kıyıya vuran küçük dalgalar mutlu bir bebek gibi anlaşılmaz sesler çıkarıyor. Yukarda, zeytin ağaçlarının arasında dağlara doğru dikenli tellerle çevrili bir şehir hala gemisiz limanından gelen bin küsür yıllık sesleri dinliyor. Güneye bakan pencerelerin etrafında yıkık bir duvar parçası kalmış. Acaba bunlardan hangisi hamam, hangisi kilise? Arkamdaki tabelada Kissebükü Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi Kazı Alanı yazıyor. Önce denizin içinde kazı yapılıyor sanıyorum, su altı filan deyince, sonra anlıyorum, Kalenin çindeki müzeyi kastediyor.

Yukarda, muhtemelen Mazı yolundaki taş ocaklarından buralara kadar gelmiş düz bir taşı masa yaptım, üstüne de bir kadeh şarap. Denizin içindeki taşlar daha yuvarlak, dışardan aydaki kraterler gibi belli belirsiz görünüyorlar. İçerden uyuyan kaplumbağalara benziyorlar, eski bir masal geliyor aklıma, uzun süre bakamıyorum. Masal bu ya, sevdiği kızın babası, delikanlıyı kata külleye getirip ıssız bir adaya gönderiyor. Ya da bırakıp kaçıyor. Kızını daha nüfuzlu, zengin bir adama verecek. Genç aşık sevgilisine kavuşabilmek  için gece gündüz denize bakarak dua ediyor Tanrıya, yakarıyor. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilinmez. Yine bir gün huşu içinde denizden gelecek yardımı bekleyen bi çare gözlerine inanamıyor, denizin içindeki her bir taş dönmeye başlıyor, deniz kabarıyor, kaynayan bir çorba gibi, dakikalarca belki saatlerce fokurduyor. Karadan esen kuvvetli bir rüzgarla deniz çekiliyor sonra. Bizim oğlan bir de ne görsün, deniz silme dev su kaplumbağalarıyla dolu. Bir tanesi başını yavaşça kabuğundan çıkarıp gülümsüyor. “gel” diyor dile gelip, oğlan kaplumbağaların sırtlarına basarak karşı kıyıya kadar yürüyor ve mutlu son.

Fonda kuş sesleri, rüzgarın hafif uğultusu ve deniz üçlü bir orkestra gibi. Ara sıra rüzgar öne çıkıyor, o durulunca kuşlar başlıyor ama deniz hep aynı nakaratla şırıl şırıl. Kıyı Karaia‘nın Keramos ve Halikarnassos kentlerinin kesiştiği Anastasiopolis koyunun, nam-ı diğer Kissebükü‘nün binlerce yıllık şarkılarını söylüyor. Kuzey Batı’da, kazı alanından az ilerde Ayşe ninenin ve torununun sembolik mezarı var. Güneş gri damarlı beyaz mermere vuruyor ama hala savaş gibi soğuk ve yalnız.

img_8786
Bence burası bir hamam, yoksa o güzelim manzaraya bu kadarcık pencere yaparlar mıydı?

Güneş bulutların arasında kaybolunca deniz lacivert oluyor, kraterler kayboluyor. Akropolü çevreleyen koyda, yarım ay boyunca yürüyorum. Ta antik çağdan, Arkaik Dönem‘den beri kullanılan, etraftaki dağların arasından limana kadar gelen toprak yol sessiz. İlk yerleşim yeri, sahile 200 m mesafede tüm koya, Gökova‘ya uzanan manzaraya bakıyor. Bulutlar Datça‘ya doğru kümelenip ufku gizliyorlar. Kuzeyde yeşil yaprak bulutları, çayırda deve dikenleri, kedi otları, yollarda kantaronlar sapsarı ama daha Mayıs ayındayız, bunlar Haziran alametleri değil miydi? Demek ki  Yaz, bu sene erkenci. Deniz çağırıyor, “hadi ama, oturmaya mı geldin?!”

Uzaktan çok havalı, beyaz bir tekne koyun batı tarafındaki tek cebine yerleşmeden önce müziğin sesini kısınca bi “oh be!” çıkıyor ta ciğerimden. Üç kişi tekneye bağlı sürat motoruyla koyu boydan boya boya tavaf ettikçe denizin keyfi kaçıyor. Rüzgar dağlardan estikçe ürperiyor.

Ara sıra telefon çekiyor, hemen mesajlara bakıyorum. Kızılcaköy‘lüler jeotermal istemiyor. Asker barikat kurmuş. “Bizim çocuklarımızla bizi karşı karşıya getiriyorlar, bizim vergilerimizle” diye basma şalvarlarını koca memelerine kadar çekmiş yaşlı kadınlar sitem ediyor. “Dokanmayın!” diyorlar “biz böyle iyiyiz”

img_8781
Devedikeni

Sırtı fıstık yeşili, kanatlı bir böcek sıradaki kelimenin üstünde geziniyor, iki sayfa ancak okudum. “Tamam” diyor bırakıyorum kitabı. Böcek parmaklarımın arasında akrobasi hareketleri yapıyor. Güneş kollarımı yaktı. Bulutlar kenar çizgileri üstünden tekrar geçilmiş Datça‘nın tepesine küçük, sevimli bir dinazor gibi yerleşmiş.

Çok yakından boğuk bir ses geliyor, ses uzadıkça yırtılıyor. Kargaya da benziyor, martıya da. Başımı kaldırınca gözlerim kamaşıyor, elimi siperliyorum ama yine de uzun süre bakamıyorum. Koca gökyüzünde tek bir kuş bile yok. Görünmeyen ses kuş olup Doğu tarafındaki kayalıklardan havalanıyor. Leylek sandım önce, heyecanlandım. Altı tamamen siyah, üstü beyaz bir karga-martı. Etrafı kolaçan etmeye gönderilmiş gibi koyu boydan boya tamamen uçuyor. Görev tamamlandı ve kayboldu.

fd5d09b7-c445-44e8-97fc-b9ef847f2106
Yaralara, çatlaklara, yanıklara dertlere deva sarı kantaron

Kıyı çizgisine paralel uzanan şehir kalıntılarına doğru yürüyorum. Çakıldan irice yuvarlak taşların gölge sesleri ayağımın altında hep aynı şeyi söylüyorlar.

“hanımefendi maskeniz?”

uykuyla uyanıklık arası “ödümü kopardınız” dedim lacivertler içinde tere batmış polis memuruna. Rüzgar kumdaki kitabımın sayfalarını hızla çeviriyor, bir o tarafa bir bu tarafa. “burda” dedim, “çantamda, bunalınca çıkardım, hemen takıyorum.” Memur bey uzaklaşırken ortalığı toparlayıp ayaklandım, evdekiler merak etmiştir.

Önüm sıra yürüyen, beyaz saçlı cüsseli bir adam “Ben gazeteciyim” diyor biraz önceki polis memuruna, ufuk çizgisindeki mor dağları gösteriyor. “Gençliğimde burdan Kos‘a, İstanköy‘e kadar yüzerdim her yaz.”

27/05/2020, evden

Yelda Ugan S.

 

 

Kos, İstanköy ya da Longu Adası

 

Bugün karşı komşuya gidiyoruz, hem de yatılı. Limanda, Mendirek cafede kısa bir kahvaltı yaptık. Bodrum Express feribotu saat 09:30 da kalkacak. Harç pulumuzu alıp, pasaport kuyruğunda sıraya girdik. Duvara asılı bir kaç panoda, “KKTC damgası Yunanistan’a girmeye engel” anlamına gelen bir şeyler yazılıydı. Biliyoruz ki, Kıbrıs bize göre bağımsız ama Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve diğer ülkelere göre orası işgal altında. Öyleyse gelsin yasaklar, engeller. İki küs kardeşin çocukları gibiyiz, hatta torunları, neyseki pek aldırmıyoruz artık onlara, suçu politikacıların üstüne atıp yazıyı umursamıyoruz bile.

66865149-5796-4169-87f7-397187c6c5da

Yol çok güzel geçti, guletlerin arasından yavaş yavaş süzülerek geçtik. Kıyıda herkes bize bakıyor, el sallıyorlardı sanki. Zodiaclar da Bodrum arkamızda kalana kadar bizimle geliyor selametle gidin der gibi bizi yolcu ediyorlardı. Biliyorum bana öyle geliyordu ama gerçekten; sabahları çıktığım her tekne yolculuğunda limandan ayrılırken aynı şey oluyor. Hafif bir meltem, güneş sarı sıcak, civa gibi, nerdeyse üstünde yürünürmüş hissi veren, gittikçe koyulaşan, laciverde çalan deniz ve feribotun iki yanında köpükten kanatlar. “Bak! Görüyor musun? Orası Kos, şu boydan boya görünen uzun ada” diye birbirimize gösterdiğimiz. Piri Reis’in de, seyahatnamesinde Hıristiyanların adaya “uzun” anlamına gelen Longu dediklerinden bahsettiği. Sabahları uzak, sisli bir mavi-gri, akşamları yanan ışıklarla daha da yakınlaşan Kos’a gidiyoruz.

img_2031

Kısa bir yolculuktu, sadece 55 dakika sürdü. Sırt çantalarımızı yüklenip, kalenin sağına düşen yedek limandan otele doğru yürüdük. Asıl liman geçen yılki depremden sonra hala onarılamamış. Kullanılmıyor henüz.

Denize paralel uzun caddeler, onları kesen dar sokaklar. Havada, bildik çok tanıdık bir şey var;  yasemin ve hanımeli kokusu. İki, üç katlı evlerin bahçelerinde sanki dün yağmur yağmış gibi canlı sardunyalar, balkonlardan sarkan petunyalar, Kos çiçeği, zakkum ağaçları, begonviller. Arada bir trilili trilili sesleriyle kenara çekiliyoruz. Bisiklet yolunda yürüyormuşuz meğer. Kiliseye yaklaştıkça siyah giyen kadınların sayısı artıyor. Oğul ya da kocanın ölümünün ardından süresiz yas tutan adalı, yaşlı kadınların.

img_1522-effects

Gülşen hanım hafif aksanlı Türkçesi, faranjitten sebep baharatlı sesiyle, beklediği misafirler gibi karşıladı bizi. Nilgün yıllardır anlatır Maria oteli, her yıl Kos!a gitmeden önce de Gülşen ablasına “Burdan istediğin bir şey var mı?” diye de mutlaka sorar. Aralarında uzun bir geçmiş, güzel bir ahbaplık var.

Caddeye bakan verandadaki masalardan birine oturduk. Birer frape kahveyle başladı ikramlar, dönünceye kadar da bitmedi. Gülşen hanım kıpır kıpır hiç yerinde duramıyor. Altmış yaşındaymış ama şu yaşını bir türlü tahmin edemediğiniz kadınlardan. İşin başında o var, her şey ondan soruluyor, bir mutfakta, bir verandada ya da yetişeceği bir yer var. Ekru deri çantası omuzunda, elinde poşetler, arkada kalanlara talimatlar yağdırarak çıkıyor otelden. Kırk yıldır yapıyormuş bu işi, Maria oteli de 15 yıl önce açmış. Etrafta gördüğümüz bütün çalışanlar aileden; Gülşen hanımın oğlu, torunları, gelini, biraz babaanneme, biraz halalarıma benzeyen annesi. Bütün gün bir koltukta oturan anne maalesef felçli. Ama gurmelik yapmaya devam ediyor, gerçi Gülşen hanıma göre “görevi hiç bir şeyi beğenmemek.” İkinci gündü galiba, yorgun argın otele döndük, Gülşen hanım hemen bize fırından yeni çıkmış mücver ikram etti. Yanında da yeni demlenmiş çay. Baktık çayları getirirken yüzü düşmüş, canı sıkkın; “beğenmedi!?” dedi yaşlı kadını göstererek.

img_1515

Oysa biz üç gün boyunca, maydonozlu soğanlı menemen, pişi, önce süte batırılarak kızartılmış yumurtalı ekmek, kalamata zeytinli çörek ne bilim içinde pirinçten başka bir şey olmayan ama baharatından mıdır nedir tadına doyamadığımız zeytin yağlı yaprak sarması beğenilmeyecek gibi değildi!? Bir de tarzı! ikram edişi! Anne gibi, altını yeni söndürdüğü tencerenin üstünden parmakları yanarak koyduğu dolmaları, biz “yeter!!” dedikçe “Yiyin hadi, evinizde yapın perhizinizi!!” dedi de hiç bir yemeğin tarifini de vermedi ama “Bunun içinde mısır unu mu var?, poaçanın hamuruna ne koydun da böyle kıyır kıyır?” gibi bir umum sorularımızın cevabı “bilmem?!!” oldu. Bir tek üst üste kahve içmemize izin vermedi “dokanır.” dedi.

Maria otelle İstanköy arasındaki kısacık mesafede en az üç tane okulun önünden geçtik, kapısının önünü sokağa kadar süpüren bir kadın ve bir kaç motorsiklet dışında hiç hareket yok; Yunanistan için siesta saati. Güne bakan çiçekleri, sardunyalar, palmiye ağaçları, begonvillerle dolu bahçeli evlerin önünden yürüyerek sahile indik. İndik diyorum; Bodrum’dan alışkanlık. Buralar düz ayak, hiç yokuş yok. Yukarılara, adanın iç taraflarına, özellikle Asamatos köyüne doğru başlıyor adanın rampaları.

img_1559

Old River restoranın önünden denize girdik, önden birer mitos bira, bir de anne usulü kızarmış patates. Deniz çok güzel, tertemiz. Ağustos ayının başındayız elbette her yer çok kalabalık ama gürültü yok. Restorandan hafif bir müzik sesi geliyor, Madonna’nın sesi, La lsla Bonita “This is Where I long to be…”

Restoranın önünden, kıyıdan uca kadar yürüdüm, yürüdükçe Turgutreis’e yaklaştım. Şimdi de buradan orası yakınmış, hemen şuracıktaymış gibi göründü. Her sabah, Bitez’in Güney Batı tarafına düşen tepelerin ardında, dev bir kedi kafasına benzettiğim dağı bile gördüm burdan.

img_1592-effects

 

Burası limandan en uca kadar 5 kilometre uzunluğunda bir plajmış, Lambi Beach. Old River’daki garsonların birinden zorla aldık bu bilgiyi, sanki dizini masaya vurmuş gibi yüzü ekşidi. Adalılar, ister Türk olsun, nesillerdir orada doğmuş büyümüş, ister Yunan, isim ve mesafe sorularını sevmiyorlar. Kitabi bilgi vermekten hoşlanmıyorlar. Onlar hikayelerini anlatsınlar. Arkamızdaki masada yaşlı bir kadın oturuyordu; restoranın sahibinin annesiymiş, ön taraftaki yaprakları kauçuğa benzeyen uzun kırmızı çiçeğin adını sordum, omuz silkti!? Neyse, madem sevmiyorsunuz!…ama şezlonglara havlularımızı sererken, dalgaların kıyıya bıraktığı beyaz köpükler gibi kendiliğinden, yaşlı kadının restoranın yanındaki iki katlı beyaz badanalı evde oturduğunu, kocasını nasıl kaybettiğini, kışın bir kaç ayını geçirdiği Bodrum yokuş başındaki evine kadar biliyorduk.

Old River’da yemekler; bol, çeşitli, basit; kolayca yapılmış gibi, zeytin yağlı, sebzeli ve çok lezzetliydi. Biz ikinci kere gittiğimizde yine aynı şeyleri istedik. Musakka, peynirli kabak çiçeği dolması, karışık kızartma, ızgara kalamar dolma…”Bir şey daha vardı!?..” diyordum ki “Bu kadar yeter!” dedi garson.

img_1641

Old River restoranın sahipleri de Türk. Yunan adaları içinde en yoğun Türk nüfusun yaşadığı adaymış burası, Nedeni de Kos’un 1923 mübadelesinin dışında kalması ve Türk azınlığın adada kalmaya devam etmesiymiş.

Tur teknelerinin kalktığı taraftan, Averof caddesi üzerinden her yarım saatte bir mini trenler kalkıyor. Birazdan korku tüneline girecekmişiz gibi. Küçük, hafif ve alçak, iki ya da üç vagonlu. Yirmi dakikalık hızlandırılmış bir şehir turu vaadediyor. İyi güzel ama rahatsız, gürültülü ve fazla renkli.   Sağ tarafımızdan bisikletliler geçiyor, selamlaşıyoruz. Adalı gençler trenden gelen abartılı düdük sesiyle onu taklit ederek zoraki eğleniyorlar. Akropolis’den Dionysos sunağına, Hipokrat ağacı’ndan antik tiyatroya kadar geziyor, şansınız varsa o tarafa bakıyor ve görmüş oluyorsunuz. Aslında Akropolis’e gitmek o kadar da zor değil, yani şehir öyle tepelere filan kurulmamış, düz ayak sayılır, diğer Yunan adalarına göre düzlük ve daha yeşil. Antik kent günlük hayatla iç içe, daha yakından görmek için, Eleftheria meydanında bir kahve içip, Defterdar İbrahim Paşa Cami’sine dışardan bakıp ( 2017 Temmuz depremden sonra hala tadilatta, ziyaretçi almıyorlar) karşıdaki ağaçlık yoldan antik tiyatroya kadar kolayca çıkabilirsiniz.

img_1721img_1727-effects

 

Araba ya da bisikletle çarşıya gitmek için mutlaka Palmiye Köprüsünün altından geçiliyor. Ya da limana gitmişken kaleyi de gezebiliyorsunuz. Burdaki kaleyi de 14. yüzyılda, Rodos ve Bodrum’daki kale gibi St. John Şövalyeleri yapmış. Antik kent kalıntılarından taş ve sütunlar getirtilmiş kale yapılırken. 1786’da da Gazi Hasan Paşa benzer bir şey yapmış. Yunan ve Roma mabedinden getirttiği taşlarla cami yaptırmış.

img_1650

Hipokrat’ın tıp okulu Asklepion da yakın bir yerde. Burası M.Ö 242 yılında savaş ve çatışmalarda dokunulmazlık hakkını almış ve bu sayede günümüze kadar korunabilmiş.  Zeytin ağaçları arasında yıkılmış duvarlara, kolu-bacağı ya da burnunun ucu kopmuş tanrı heykellerine dokunarak; üzerinde yürüdüğüm sararmış kuru otların ve kuşların sesini dinleyerek uzun uzun dolaşmak da vardı ama ne yapalım?! Kısmet mini trenle gezmekmiş.

İkinci gün The Green Ship Nikitas adında bir tekneyle adalar turu yaptık. Sırayla Pserimos, Kalymnos ve Plati adalarını dolaştık. Fransızlardan oluşan bir grupla tekneyi balık istifi doldurduk. Anlaşılan o ki bizi geri çevirmemişler, listeye dört kişi daha eklemişlerdi. Hopörlerden bangır bangır gelen  “it is my life” şarkısı yarım kaldı ve Yunan rehber “bianvenü”  diye başladı anlatmaya, bilmediğimiz bir dille bilmediğimiz bir rotaya doğru yelken açtık.

Pserimos (Keçi adası), Kos ile Kalymnos arasında küçücük bir ada. Sadece 135 kişi yaşıyormuş. Hatta kışın bu sayı 35’e kadar düşermiş. Suyu tertemiz, Ege denizindeki 12 adadan biri. Burda sürekli yaşamak üzerine biraz sohpet ettik Zeynep’le…sabahları babasının kayığıyla balığa çıkıp akşam yemeğini çıkarmak, dağlardan kaya koruğu, civan perçemi toplamak ya da hep sokakta geçen doğal bir hayat…. Buraya kadar bir sorun yok, çok eğleniyoruz. “Büyüyünce de bir çobanla evlenip çoluk çocuğa karışırsın” kısmında işin rengi değişti. Sınav baskısı olmadan okula gitmek dahi kesmedi onu ve arkasına bile bakmadan kendi dünyasına geri döndü.

Kısacık bir ziyaretti, küçük bir poşet origa otu aldık; sanırım bizdeki kekik türü bir ot, zeytine, domatesin üstüne çok yakıştı.

img_1790

img_1800

 

 

 

 

 

 

 

Kalimnos, çıplak tepeleri olan, kayalık, kurak bir ada. Uzaktan her şey güneşin altında çok renkli ve parlak görünüyor.  Pothia’da, şehir merkezinde Fransızlar Manastıra doğru yola koyuldular. Biz de limana karşı sıra sıra dizilmiş tavernaların, dükkanların  arkasında kalan yılankavi sokaklarda rastgele yürümeye başladık. Beyaz badanalı evler, mavi tahta perdeli pencereler, daracık arnavut kaldırımlı sokaklar, begonviller. Tanıdık, bildik ama yabancı. İçine almadı ada beni, hep böyle yapıyorlar, günü birlik, hatta bir kaç saatlik uğradığımızı biliyor, yüz vermiyorlar. Sünger fabrikasının satış mağazasında epey oyalandık. İşlem görmemiş kahveye çalan, kirli sarı görünümlü birer parça sünger aldık, yüzümüze peeling filan yaparız belki diye. Kordon boyundaki dükkanların birinden uzo alıp, azlığın çokluğuyla dekore edilmiş küçücük bir tavernada nefis bir kahve içsek de gönlünü alamadık adanın. Haklıydı, Panormos’u, Vathi’yi görmeden, Arginonta’da ayağımızı denize sokmadan Kalimnos’a gelmiş sayılmazdık.

img_1837

img_1859

 

 

Teknemiz Plati adasına nam-ı diğer akvaryum adasına doğru yelken açarken Bodrum’a geri dönüyoruz sandım. Turgutreis’in evlerine, begonvillerin renklerine kadar seçebiliyorduk. Plati adasına sadece denize girmek için uğradık, iyi de yaptık, Ağustos ayının ikisi olmasına rağmen su buz gibiydi. Kah turkuaz kah lacivert, tertemiz, cam gibi.

95cace38-db2c-407f-a912-7070719dba56

Dönüşte Yunus balıkları üretim çiftliğine uğradık. Öyle çok heyecanlandım ki, çiftlik deyince yüzlercesini birden göreceğimizi sandım. Tekne yaklaşırken kaptan motoru durdurdu, müziğin sesini kıstı. Etrafta rüzgarın sesinden başka çıt yok! Çocuklar gözlerini uzun süre denizin içindeki oval havuzlara diktiler, teknede çalışan Malezya’lı siyahi çocuk yunus balıklarının seslerini taklit ederek dakikalarca uğraştı; çıksınlar, bir görünsünler diye ama nafile! Bir tanesi bile kafasını denizden çıkarıp bize bakmadı, belki yanlış zamanda gelmiştik, belki orada, denize çakılmış demir çubuklu daracık evlerinde bir şeyler yolunda gitmiyordu.

 

img_4975Demokrasinin doğduğu kadim toprakların vatandaşı olmak bir başka oluyormuş meğer.  Elimdeki kolye ucunu evirip çevirip oyalanıyorum. Belki biraz pazarlık yapar daha ucuza alır mıyım diye de bekliyorum. Antik çağa ait bir şey anlatıyor ama ne anlatıyor bilmiyorum. Çok beğendim, almak da istiyorum. Kuyumcuya adını ve anlamını sordum. O “Vikipedia” dedi ben “yasak” dedim. Yeni bir demokrasi vizyonu önerecek sandım “seçimler” dedi, ben “denedik” dedim. Komşu komşunun halinden anlamıyor işte bazen.

Ben de Aktüel Arkeoloji dergisine sordum; Phaistos diskinin üzerinde 242 tane sembol varmış, kilden yapılmış ve tarihi M.Ö 2000 li yıllara kadar dayanıyormuş.  1908’de Girit adasında bulunmuş ve hala ne benzerine rastlanmış ne de gizemi çözülebilmiş. Şimdi, boynuma bakıp burada ne yazıyor diyenlere gizemi henüz çözülmedi, eli kulağında diyorum.

1871c375-27f0-4969-a6b5-0dbae90d6f62

Gülşen hanım motorsikletiyle bostana fasulye toplamaya gitmeden önce bizimle vedalaştı. Milas’lı gelini kucağına iki yaşındaki oğlu Garo Berk’i alıp “bir dahaki sefere bana da gelin, çay içeriz, size kek yaparım” diye bizi sokağa kadar uğurladı.

Dönüşte limandan el sallayanlar, zodiaclar filan gelişimizi hiç umursamadılar. Gümrükte güneşin altında o kadar çok bekledik ki, önümüzdeki kuyruk uzadıkça uzadı. Bir de duty free’de saçma bir kavga çıktı, karı koca olduklarını sandığım bir çift, kesin öylelerdi aslında, orda çalışan çocuklardan birini nerdeyse döveceklerdi. Hatta erkek olan, “sen görürsün dışarda” diye tehditler savurdu giderken. Hepimiz gerildik, tekrar adaya dönmek istedik…Hoşbulmamıştık çünkü.

 

Yelda UGAN

2 Ekim 2018, Petra